www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Büyük Düşler ve ötesi...
Müzikleriyle olduğu kadar politik duruşlarıyla da ses getiren Mor ve Ötesi’nin, “Büyük Düşler” isimli beşinci albümü kısa bir süre önce yayınladı. “Dünya Yalan Söylüyor” ile büyük bir başarı yakalayan grup, “Büyük Düşler”de sözlerini daha olgunca, duygularını daha cesurca haykırıyor. Harun Tekin ve Kerem Kabadayı ile grubun ‘Büyük Düşler’ini konuştuk.

Aydınlar Mehmet Uzun’u ziyaret etti
Mehmet Uzun’u tedavi gördüğü Özel Vendi Vini Hastanesinde sanatçı dostları ziyaret etti. İnsan Hakları Mücadelecisi ve İnsan Hakları Derneği Eski Başkanı Akın Birdal, yazar Yaşar Kemal, yazar, Zülfü Livaneli ve Ferhat Tunç’un tedavi gördüğü hastanede Kürt yazar Mehmet Uzun’u ziyaret etti.

Duygu Asena yaşamını yitirdi
Feminist düşüncenin en popüler isimlerinden Gazeteci-Yazar Duygu Asena hayatını kaybetti. Asena için yarın tören yapılacak.


Büyük Düşler ve ötesi...
Ulaş Emre/Deniz Mut
Dördüncü albümünüz “Dünya Yalan Söylüyor” büyük bir başarı yakaladı. Bu durum son albümünüz “Büyük Düşler”i nasıl etkiledi?
Kerem Kabadayı: “Dünya Yalan Söylüyor”un birkaç farklı etkisi oldu. İlk olarak “Dünya Yalan Söylüyor”dan sonra çok fazla konser verdik. Ve o konserler sonucunda kendimizi enstrümanlarımız aracılığıyla daha rahat ifade edebilmeye başladık. Ve o biriken sahne deneyimi, çalımlar bir şekilde müziğimize yansıdı.
“Mor ve Ötesi”nin müzikal olarak yerine oturduğunu söyleyebilir misiniz?
Harun Tekin: Demiyoruz çünkü bizim hep bir dans albümü projemiz var. Bir kere biz bu dans albümünü yapacağız. Mor ve Ötesi için en büyük tehlike sabitleşme tehlikesi. Biz bu şekilde müzik yapmaya devam edeceğiz dediğimiz bir nokta bizim yorulduğumuzu, belki biraz yaşlandığımızı, statikleştiğimizi gösteren bir şey olur. Bizim bir duruşumuz var her zaman için... Antimilitarist, antioportonist... Bunların yakınında duracağımızı tahmin ediyorum. Bu saatten sonra bir döneklik beklemiyorum. Ama müzikal olarak çok beklenmedik şeyler yapabiliriz. Çünkü her albüm bir öncekinin dışında bir başlangıç noktası içerdiği sürece heyecan verici oluyor. Bizim için de şu ana kadar böyle oldu. En azından hissiyatımız kendimizi tekrarlamadığımız... Bunu sürdürmek istiyoruz.
“Büyük Düşler”i hazırlarken nelerden, kimlerden esinlendiniz?
Harun: Giderek ortaya çıkan bir şey var ki biz sadece müzik yaparken müzikten etkilenmiyoruz. Müzik dışı öğelerden de en az müzik kadar etkileniyoruz. Dolayısıyla mesela “Darbe” ile ilgili konuşacak olursak darbe şarkısını yaparken başka şarkılardan değil de darbenin kendisinden etkilendik.
Kerem: Geçmişten başka bir örnek verelim. “Gül Kendine” albümünde “Canlı Yayın” adlı şarkı da söylediğine bir örnek.
Harun: Kanat Güner’in canlı yayında Reha Muhtar’la yaptığı söyleşiden yola çıkarak yapılan bir şarkıydı. Keza “Yardım Et” de Amerika’nın işgalinden yola çıkılarak yapıldı. Yani bunlar doğrudan müzikal etkileşimler değil başka bir şeyin müziğe dönüşmesi olarak ortaya çıkan şarkılardı.
Kerem: Müzikal anlamda “Dünya Yalan Söylüyor”dan sonra çalıp kaydettiğimiz emprovize parçacıklar oldukça etkili oldu. Her şarkı da emprovize çalışlardan çıkmaz ama kaydetmeyi başardığımız her türlü saçmalama bir kere daha gözden geçirilince aslında bu da bir şarkı olabilir diye bazı ışıklar yaktı. Mesela “Parti” böyle bir şarkı olarak görülebilir. Darbe’nin temel örgüsü yine emprovize çalarken ortaya çıktı. Hatta emprovize çalarken Harun üstüne sözler sayıklamaya başladı. Ve sayıklanan şeylerden “Darbe” çıktı.
TRT’de yayınlanan ”Yorumsuz” isimli programın sizin “Dünyada darbe yapıp yargılanmayan tek insan Kenan Evren’dir” sözlerinizden sonra yayından kaldırıldığını duymuştuk. Bu albümde de “Darbe” isimli şarkınızla yine o döneme dikkat çektiniz...
Harun: Bugün üniversite öğrencilerinin Kenan Evren’i alkışlamaları mesela çok çirkin bir görüntüydü bizim açımızdan... Bu canlı yayında oldu. Çünkü darbe olduktan sonra doğan pek çok insan Kenan Evren’i yedinci Cumhurbaşkanı olarak biliyor. Bu insanların onun cunta lideri olduğunu da öğrenmeleri için sinemacıların, müzisyenlerin, yazarların bu toplumsal hafızaya sahip çıkması gerekiyor. Biz kendi üzerimize düşeni yaptık.
Peki albümünüze nasıl tepkiler geliyor?
Kerem: Gelen tepkiler genelde gecikmeli ve çok iyi. İlk dinleyişte insanın yüzünde patlayan bir albüm yapmadık. Bizden beklenen yine biraz “Dünya Yalan Söylüyor”daki gibi daha dışa dönük daha ifadesi net bir albüm yapmamızdı. Ama biz bizden bekleneni vermemek konusunda çok başarılıyız. En yakın arkadaşlarımız bile albümü alıp bir ay boyunca dinledikten sonra telefona sarılıp çok güzel olmuş elinize sağlık diyorlar. Hatta o telefonları bazılarından bekliyoruz hâlâ.
Harun: O telefonları bekliyoruz. Açılacak o telefonlar!
Kerem: Albümün ticari başarısı bizi yine gayet memnun eden bir çizgide. Ama bütün müzik piyasası ölçeğinde düşününce biraz kaygılandıran bir resim de var ortada. İki yıl boyunca her yerde Türkçe rock diye bir dalga çıktıktan veya çıkarıldıktan sonra bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, ticari anlamda da estetik anlamda da bu işin aslında çok fazla bir devamı acaba olmadı mı diye şüphelere sevk ediliyoruz. ‘Dünya Yalan Söylüyor’un ardından birçok yeni grup çıktı, yapılan albümler bizim de hoşumuza gitti ama birazcık dinleyicinin tekel anlamda bir vagondan inip diğer vagona bindiğini düşünüyorum. Şu anda satış listelerine baktığınızda mesela ‘Büyük Düşler’ dışında pek bir rock albümü yok ortada. Türkiye’nin ekonomik durumu tabii ki bu kültür endüstrisini ve özellikle Türkçe rock gibi temelde duran kesimi çok fazla etkiliyor. Alt kültürlerin devamının veya takibinin olmaması Türkçe rock müziğin geleceği ve bugünkü durumu açısında çok büyük tehlike halen teşkil ediyor.
Hem rock müzik yapanların sayısının artması hem de albüm yapmanın kolaylaşması bu dalgayı yaratan etkenler olarak görülebilir...
Harun: Üretim kolaylaştı ve ilgi arttı. Artı canlı müzikte bir yükseliş var. Piyasada albüm satışı olarak karşılığını bulamasa da... Bunun dışında çok fazla sayıda grubun eksikliğini hissettiği bir şey de menajerlik boyutu... Çok kalın bir ifadeyle piyasayla sanat arasındaki bağlantıyı kuran menajerlik kurumu Türkiye’de son derece sığ anlaşılan bir şey. Menajer dediğiniz de genellikle fiyat veren, iş bağlayan ve halkla ilişkileri kuvvetli bir insan anlatılıyor. Ama esasında menajer bundan çok daha fazlası demek. Biz bu konuda şanslıyız ama Türkiye’de müzik gruplarının ne kadar zorluklar yaşadığını biz de kendi tarihimize bakarak aslında görebiliyoruz. Sanatçı sponsor ilişkisini ele alalım. Çok samimi olarak söylüyorum, bu konuda bir şeyler yapmaya çabalayan bizim gibi bir grup veya sanatçı daha bilmiyorum. Menajerler genel olarak sanatçıdan sponsorun talep ettiği her şeyi sorgulamadan kabul etme noktasındalar. Çok daha sert duruşu olan insanlar var. Sponsora hayır dediğiniz zaman ona da saygı duyuyoruz tabii ki... Bir sponsorla çalışmayı kabul edip onu birazcık yola getirmeye çalışmak menajerin görevidir. Siz bir reklam panosu değilsiniz, sahnenize de öyle davranılmamalı. Bu şekildeki bir şeyi gruptan önce düşünmesi gereken merci menajerler. Ama burada tam tersine, menajerler sponsor şunu istiyor bunu istiyor hadi bakalım diyerek grubun kafasına vurmayı tercih ediyorlar.
Sponsorluk meselesine değinirsek birkaç yıl önce çıktığınız Fanta turnesinin ardından, şimdi Koç’un sponsorluğunda turneye çıktınız. Dinleyicilerinizden tepkiler almıyor musunuz?
Kerem: Bizim açımızdan o tür tepkilerin olumsuz yanı olumlu yanlarından çok daha zayıf kalıyor. Tepkilerin ortaya çıkması ve bizim üzerimizden olsa bile sponsorla sanat veya sanatçı ilişkisinin tartışılıyor olması iyi bir şey. Biz bunu bu şekilde yapacağız ve kimse laf etmeyecek diye bir lüksümüz zaten yok. ‘Mor ve Ötesi böyle diyor ve ondan sonra gidip böyle yapıyor...’ Herkes en azından aklı başındaki insanlar kendi hayatındaki çelişkileri ya da uzlaşma, kırılma noktalarını gözden geçirmek zorunda kalmalı. Biz de o açıdan aslında yaptığımız işlerle çelişki, çatışma noktası yaratıyoruz. Kendi aramızda da zaten bize gelebilecek bütün eleştirileri ayrı ayrı kendi kendimize yöneltebiliyoruz. Hiçbir sponsorlu işi gözü kapalı süper bir iş kaptık diyerek yapmanın imkanı yok. Temelde keşke bu işler bu kadar paraya dayalı olmasa. Grup açısından düşünüldüğünde de iki tane çok sert seçenek var. Bir tanesi büyük ölçekli işlere hiç girişmemek, sadece bar sahnelerinde çalıp o şekilde yaşamak ve müziğin prodüksiyon tarafını tamamen göz ardı etmek. Diğer seçenek ise şu anda tamamen sermaye tarafından tanımlanan bir kültür içerisinde yaşıyoruz. Sermaye şu anda kültürü yeniden tanımlıyor ve toplum da bunu takip ediyor tespitini yaptıktan sonra biz de bu alana giriyoruz. Belli sınırlarımızı koyarak koşullarımızı bastırabildiğimiz kadar bastırıyoruz. O sınırlar dahilinde eğer bu iş Fanta turnesi gibi gruba fayda sağlıyorsa, bizi gidemediğimiz bir yerlere götürüyorsa, normalde kendi olanaklarımızla çıkamayacağımız boyutta ve kalitede bir sahneye çıkartabiliyorsa ve biz oradan yine söyleyebileceklerimizi söyleyebiliyorsak o zaman işte insanlar uzlaşma noktasına varmış oluyor.
Son Harbiye Açık Hava konserinizde Filistin ve Lübnan halkları için şarkılar söylediniz. Bu tavrınız ABD’nin Irak’a müdahalesi öncesinde sizin de içinde yer aldığınız ortak tepkiyi aklımıza getirdi. Sizce bugün de sanatçıların bir araya gelmesi mümkün mü?
Harun: Biz de bunu dün akşam yeniden değerlendirdik. Ne yapabiliriz diye... Şu an daha akla yakın gelen şey bir bildiri hazırlayıp onun altına imza toplayarak yayınlamak öncelikle... Çünkü şimdi yürütülen politika vahşi karıncaların bir yere saldırmaları kadar içgüdüsel ve insanlık dışı geliyor.
Kerem: “Savaşa Hiç Gerek Yok” projesinde bugün yaşanan duruma göre şöyle bir fark vardı. O engellemeye yönelik bir projeydi. Amerika’nın Irak’a girmesini ve Türkiye’nin savaşa ortak olmasını engelleyelim projesiydi. Ama şu anda çok daha önce başlamış bir projenin artık ikinci üçüncü aşaması uygulamaya konmuş durumda. Bunun üzerine sadece müzikle, sadece kültür alanından bir hareketle gitmek o zamanki etkiyi yaratmayabilir diye bir şüphe en azından bende var. Belki yazılı basınla, bildiriyle belki bir eylemle üzerine gidilmesi gereken bir tablo var ortada var.
Harun: Mesela hiç kimsenin asla haberi olmadığı bir şey var. Hizbullah İsrail’in iki askerine kaçırmadan önce İsrail’in Lübnan topraklarından iki tane Arap teknisyeni kaçırması... O askerlerin kaçırılması aslında ona verilen bir cevap. Ama dünya medyasından asla İsrail’in yaptıklarını okumuyorsunuz. Burda altı çizilmesi gereken şey Ortadoğu’daki en büyük problemin İsrail devleti olduğu... Ve neresinden bakarsanız bakın terör tanımları üzerinde bu kadar duruyorsak İsrail’in terörist bir devlet olduğunun altının çizilmesi gerekiyor. Orada dağdan gelip bağdakini kovmak diyebileceğimiz bir tavır içerisinde, belki geçmişten gelen birtakım travmaların etkisiyle ama asla hoş görülemeyecek derecede bir şiddet uyguluyorlar. Bunu birde özgür dünya ya da yobazlara karşı bir kisve altında sürdürmeleri gerçekten aşağılık bir tavır. O yüzden belki çok büyük bir koalisyon var. Türkiye’de eşyayı adıyla anan herkes bir araya gelebilir. Müslümanlar, sosyalistler belki akılları hâlâ çalışan neoliberaller gibi... Yani hep bir arada yapılabilecek bir şey anlamlı olabilir.
Kerem: Bir de Türkiye açısından bütün bu durumun yarattığı başka bir çarpıklık, bakın İsrail ne güzel Lübnan topraklarına girdi denmesi... Türkiye Kuzey Irak’a niye giremiyor, biz o kadarını yapamadık söylemleriyle terörist eylemi aslında farklı güç gösterisine çeviriyor olmaları... Türkiye’de o bakış açısını duvardan duvara çarpıp yıkmaya çalışmak bile büyük bir kazanım olur. Türkiye, orduyu Kuzey Irak’a dayasa İstanbul’da, Ankara’da güvenliği sağlamanın yolu nedir. Bunun düşünülmesi gerekiyor.
Harun: Aslında bunları da devletin en azından daha aklıselim kesimleri düşünüyor birazcık. Ama bu iktidarın, yetkililerin demeçleri çok eğlenceli olabiliyor. Bu konuda en son Bülent Arınç’ın Lenin’le ilgili sarfettiği laflar, ondan iki sene önce Japonya seyahatinde Japon halkının hak dinine geçmesinden bahsedilmesi... Bu insanlar sonuçta kadro kalite olarak İstanbul Su Kanalizasyon İdaresi’nden (İSKİ) başka bir şey yönetecek insanlar değiller. O yüzden onların savaşla veya Ortadoğu politikalarıyla ilgili gaza gelip konuşmalarından bir parça daha soğukkanlı bir tavrın Ankara’da olduğunu düşünüyorum. Ortadoğu’daki manzarayı görmemiz gerekiyor. Orada bir İsrail var, onun yeni partneri Barzani var, bunları besleyen bazı Arap şeyhleri var. Ve onun karşısında durmaya çalışan güçler de Amerika’nın tukaka ilan ettiği Suriye ve İran olarak görülüyor. Felaket bir manzara bu hakikaten...
Sanatçıların toplumsal sorunlar karşısında aktif söz almaları konusunda ne düşünüyorsunuz?
Kerem: Bence politik bilincin azı karar çoğu zarar diye bir şey söylenemez. Ne kadar fazla o kadar iyi... Bütün bir toplum olarak ne kadar politize olunursa, politikayla ne kadar birebir ilişki kurulursa o kadar sağlıklı demokratik bir sistem inşa edilebilir diye düşünüyorum. Türkiye’de sanatla politika arasındaki ilişki modern kapitalist toplumlarda olduğu gibi iki üç etken etrafında değerlendiriliyor. İşte her zamanki modern kapitalist otonom estetik soruları... Sanat için mi sanat, toplum için mi sanat? Bir yanda sanat var bir yanda politika var. Bunları birbirinden ayrı tutup dengelerini bulmak lazım gibi tamamen uydurma söylemler etrafında tartışılıyor bütün meseleler. Halbuki bunları bir bütün olarak görmek gerekiyor. Toplumsal hayatta sanatı, vücudu, insan ilişkilerini, bilgiyi politikadan ayıran hiçbir bariyer yok. Bunu bu şekilde düşünmeye başladığımız zaman daha doğru dürüst bir toplumsal hayat kurulabilir. Ve o konuda sanatla uğraşan kesimin üstünde halen çok büyük bir yük var.
Harun: Son Harbiye konserini ben bu açıdan çok anlamlı buluyorum. Prova yaparken Mercan Dede “Sizin için bir sakıncası yoksa ben de konserde Filistin bayrağı açmak istiyorum” dedi. Ve müzikal olarak çok da yakın olmayan, hatta belki hayat görüşü olarak da farklı önceliklere sahip olan isimler Mor ve Ötesi ve Mercan Dede bir noktada buluştu. Bu başlı başına umut verici bir şey. Bana sorarsınız bir farkındalık var ama daha planlı programlı olunabilir.


Başa dön


Aydınlar Mehmet Uzun’u ziyaret etti
Mehmet Uzun’u tedavi gördüğü Özel Vendi Vini Hastanesinde sanatçı dostları ziyaret etti. İnsan Hakları Mücadelecisi ve İnsan Hakları Derneği Eski Başkanı Akın Birdal, yazar Yaşar Kemal, yazar, Zülfü Livaneli ve Ferhat Tunç’un tedavi gördüğü hastanede Kürt yazar Mehmet Uzun’u ziyaret etti.
Bir dilin büyük ustası
Hastane kafeteryasında Uzun’un ziyaretinden sonra basın toplantısı düzenleyen aydın ve sanatçılar Mehmet Uzun’a dair duygu ve düşüncelerini dile getirdiler. İlk konuşmayı yapan yazar Yaşar Kemal, Uzun’u daha önce İsveç’te de ziyaret ettiğini, ikinci ziyaretini bugün gerçekleştirdiğini dile getirdi. Uzun’un önemli bir Kürt roman yazarı olduğunu ifade eden Kemal, Mehmet Uzun’un bir dilin büyük üstatlarından olduğunu söyledi. Kemal düşüncelerini şu şekilde dile getirdi: “ Edebiyat dili olan, ilk Kütçe model romanını yazmıştır. Kürtçe yazan çok kişi var. Ancak Uzun dünyaya mal olacak usta bir Kürt yazar. Bir dilin yaşatılması... Yasaklanmış bir dilin romanını yazdı. 80 yıldır yasak olan bir dilin romanını yazdı. En iyi romanlarını yazdı. Ben Kürt asıllıyım ancak Kürt yazar değilim. Kürt dilinde edebi anlamda yazan bir Mehmet çıktı. Biz dilimizin kıymetini bilmiyoruz. Değerlerimizin kıymetini bilmiyoruz. Büyük Ülkeler hatta Afrika ülkelerinde böyle değil. Onlar kültürün önemli temsilcisi Dengbejleri’ne büyük önem veriyor. Dile saygı duyuyorlar. Bir halkı yaratmaktır dil.”
Dünyaya mâl olmuş yazar
Zülfü Livaneli ise konuşmasında Uzun’un Kürt dili eserleriyle dünyaya mâl olmuş bir yazar olduğunu ifade ederek, düşüncelerini şu şekilde aktardı: “ Uzun’a destek olmak amacıyla buradayız. Maalesef çok üzüldük. Uzun’da direnç, güler yüz gördük. Umutla dolu gözlerle bakıyordu. Bu bize umut verdi. Uzun hem ailesi hem de bizler açısından barışa verilmiş bir şans.” Ferhat Tunç ise Uzun’un bir an önce sağlığına kavuşarak, aralarına dönmelerini umutla beklediklerini vurguladı. İnsan Hakları savunucusu Akın Birdal ise Uzun’un bir halkın kültür, dil, sanatının önemli temsilcilerinde olduğunu dile getirerek, “Yitik Bir Şakın Gölgesinde, Nar Çiçekleri, Dicle’nin Sürgünleri ile Kürt edebiyatını öğrendik. Uzun’u iyi gördüm. Umarım en kısa sürede aramıza döner” diye konuştu.


Başa dön


Duygu Asena yaşamını yitirdi
KÜLTÜR SERVİSİ
Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin önemli isimlerinden, Gazeteci-Yazar Duygu Asena (60) “solunum durması” nedeniyle yaşamını yitirdi. Duygu Asena feminist hareketin popülerleşmesini sağlayan isimlerin başında geliyordu.
27 Temmuz Perşembe sabahı “ani solunum sıkıntısı ve yüksek ateş” şikayetleriyle hastaneye kaldırılan ve dün saat 04.45’te “solunum durması” nedeniyle, tedavi gördüğü genel yoğun bakım ünitesinde yaşamını yitiren Duygu Asena 2 yıldan bu yana beyin tümörü teşhisi ile tedavi görüyordu.
35 yıllık gazeteci
Gazeteci-Yazar Duygu Asena, 19 Nisan 1946’da İstanbul’da doğdu. Atatürk’ün yaveri CHP milletvekillerinden Ali Şevket Öndersev’in torunu olan Duygu Asena, Kadıköy Özel Kız Koleji, ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Pedagoji Bölümü’nden mezun oldu.
Asena, Haseki Hastanesi Çocuk Kliniği ve İstanbul Üniversitesi Çocuklarevi’nde pedagog, bir reklam şirketinde metin yazarı olarak çalıştı. Gazeteciliğe 1972 yılında Hürriyet gazetesinde başlayan Asena, Kelebek gazetesinde köşe yazarlığı, Ayrıntılı Haber gazetesinde muhabirlik yaptı. 1976-78 yılları arasında Man Ajans’ta metin yazarlığı görevinde bulunan, 1978’de Gelişim Yayınları’na Genel Yayın Yönetmeni olarak giren Asena, “Kadınca”, “Onyedi”, “Ev Kadını”, “Bella Bayan”, “First”, “Kim”, “Negatif” dergilerini yönetti. Bu dönemde Söz, Sabah, Güneş gazetelerinde köşe yazarlığı, yöneticilik ve röportaj yazarlığı yapan Asena, 1992-1997 yılları arasında TRT-2’deki “Ondan Sonra” programını hazırlayıp sundu.
Kadının Adı Yok
Duygu Asena, Milliyet gazetesinde başladığı köşe yazarlığını Cumhuriyet, Yarın ve Vatan gazetelerinde sürdürdü. Asena, 1987 yılında yayınlanan ve bir yıl içinde 40 baskı yaparak satış rekoru, ardından filme çekilerek gişe rekoru kıran “Kadının AdıYok” kitabıyla ünlendi. Bu kitap, 1988 yılında Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından muzır bulunarak yasaklandı. İki yıl süren dava sonucunda yayımına tekrar izin verilen kitap, aynı yıl yönetmen Atıf Yılmaz tarafından filme alındı. Gazeteci-Yazar Asena, bu kitabın devamı niteliğinde olan “Aslında Aşk Da Yok” kitabını yayınladı. Asena’nın, “Kadının Adı Yok-1987”, “Aslında Aşk Da Yok-1989”, “Kahramanlar Hep Erkek-1992”, “Değişen Bir Şey Yok-1994”, ‘’Aynada Aşk Vardı-1997’’, ‘’Aslında Özgürsün-2001’’, ‘’Aşk Gidiyorum Demez-2003’’ ve ‘’Paramparça-2004’’ isimli kitapları bulunuyor. Duygu Asena ayrıca, ‘’Umut Yarıda Kaldı’’, ‘’Yarın Cumartesi’’, ‘’Bay E’’ adlı 3 filmde rol aldı.

Yarın toprağa verilecek
Yahya Kanbolat Hatay’da anıldıTYS Antakya Temsilciliği ile Aalen-Antakya Kültür ve Sanat Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen anma etkinliklerinin birincisinde eski Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili, araştırmacı, Yazar Yahya Kanbolat anıldı. Antakya Ticaret ve Sanayi Odası’nda gerçekleşen anmada konuşan Prof. Dr. Anıl Çeçen “TİP’in günümüz koşullarında iyi değerlendirilmesi gerekir. TİP’in Parlamento’ya girmesi bazı kesimleri ciddi ciddi sarstı” diye konuştu. Bu sürece Kanbolat’ın katkılarını anlatan Çeçen; onun yaşamının sonuna kadar mücadelesini devam ettirdiğini vurguladı. Daha sonra söz alan o dönemin TİP yöneticisi Ali Göçmen de seçim çalışması ve TİP’in örgütlenme sürecini anlattı. Göçmen; “Bugün aydınlarla halk arasında bir nehir var, karşıdan aydınlar halka el sallıyor, halk da aydınlara ama kucaklaşamıyorlar. Bunu TİP 60’lı yıllarda yapmaya çalıştı, halkla aydını kucaklaştırmaya çalıştı. Biz burada ne kadar konuşursak konuşalım, mesele burada konuşulanları halka taşımak ve halkı örgütlemektir” diye konuştu. Söz alan edebiyatçı, yazar Müslüm Kabadayı ise Kanbolat’ın eserlerini değerlendirdi. Kanbolat’ın Halide Edip hakkındaki kitabı üzerinde duran Kabadayı “Bu kitap üniversitelerde, edebiyat fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmalıdır. Araştırmadan bu kadar uzaklaşan fakülteler bu kitabı örnek almalıdır” diye konuştu. Son olarak söz alan, dönemin Yozgat TİP Milletvekili Yusuf Ziya Bahadınlı ise Meclis’teki deneyimlerini ve 68 Anayasası’nı nasıl savunduklarını, bu dönemdeki ülkücülerle nasıl mücadele ettiklerini anlattı. O döneme ait yazdıklarından pasajlar okuyan Bahadınlı “ Yozgat’ı örgütlemek için Yozgat’a gittiğini, o dönemde Yozgat’ta hiç tanıdığı kimse olmamasına rağmen parti örgütünü Yozgat’ta kurduklarını anlattı. “TİP, Türkiye genelinde 170 bin oy aldı Yozgat’tan da 8500 oy çıktı” dedi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net