www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KONUM ____Çetin Diyar
Yılmaz Erdoğan’ın çağrısı kime?

EMEK DÜNYASI____İhsan Çaralan
Gerçek için yine aynı soru!

GÜNDÖNÜMÜ____Hasan Hüseyin Evin
İşsizlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği

YAŞADIKÇA____Enver Şat
Munzur’un serin suları

DÜNYAYA BAKIŞ____Taylan Bilgiç
Al sana yeni Ortadoğu

YAŞAMA KÜLTÜRÜ____Cengiz Bektaş
Kepirtepe’de kültür devrimi anıtında bir demet çiçek...

İZLENİM____Sennur Sezer
Alkışlarla, zılgıtlarla...

EVRENSEL’DEN____
Onlara kulak verelim

 KONUM ..........Çetin Diyar

Yılmaz Erdoğan’ın çağrısı kime?

Yılmaz Erdoğan, ülkenin farklı kesimlerinin beğenisini, sevgisini kazanmayı başarmış bir sanatçıdır. Bu ülkede birçok “Kürt kökenli” ünlü kimliğini saklar. Yılmaz Erdoğan, bunlardan değildir; Kürt olduğunu, “bir iç ülkeden” geldiğini saklamaz. Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesinde güvercin sandığı bir kuş kanadına yazdığı bir mektubu yayımlandı. Güvercin sandığı diyoruz, çünkü Hürriyet ‘şahin’dir; ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren saldırganlığının haklılığını, Türkiye’nin İsrail gibi sınır ötesi operasyonlar yapmasını savunur.
Yılmaz, “yalvarıyorum” diye başlayan mektubunda “silahların susması, ölümlerin durması” için herkese çağrı yapıyor. Yılmaz, “Kimin dudaklarının ucundaysa bunca genç hayat, ben ona yalvarmak istiyorum. Ne olur? Bu işi durdur. Bu genç ölümleri durdur” diyor. Oysa Hürriyet gazetesi, Yılmaz’ın mektubunu “Ünlü tiyatro sanatçısı ve yazar Yılmaz Erdoğan, terörün neden olduğu ölümlerin durması için yazdığı feryat dolu mektubunu Hürriyet aracılığıyla Türk halkına beyaz güvercinle yolladı” biçiminde sunuyor. Yani daha baştan Kürt halkının taleplerini ve Kürt ulusal hareketini “terör” olarak görüyor ve ölümlerin sorumlusu olarak gösteriyor. Ayrıca Yılmaz, mektubunun “Kürt meselesi…Türk meselesi…” üzerine yazdığını belirtmesine rağmen Hürriyet, Kürt halkını görmezden gelerek inkarcılığını sürdürüyor, mektubun sadece “Türk halkına” yazıldığını söylüyor.
“Silahlar susana kadar ‘SİLAHLAR SUSSUN’dan başka konu konuşmak istemiyorum” diyen Erdoğan, mektubunun “hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın” diye yazıldığını söylüyor. Yılmaz Erdoğan’ın mektubu üzerine çok şey söylenebilir ama ortada “silahların susması” için yapılmış bir çağrı vardır ve bu çağrı, ister istemez kime/kimlere yapıldığı sorusunu beraberinde getirmektedir.
Türk medyası ve köşe yazarları, soruna Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “düşünmezseniz Kürt sorunu olmaz” mantığıyla yaklaşıyorlar. Yapılan çağrıdan seksen küsur yıldır Kürt sorununda inkarcı-asimilasyoncu politikalar izleyen devlete ve kendilerine pay çıkarmıyorlar. Kürtler taleplerinden vazgeçecekler, bu talepler için mücadele edenlere “artık yeter” diyecekler, mesele çözülecek! Bu yazarlardan Okay Gönensin, “Çağrının harekete geçirmesi gerekenler, öncelikle Türkiye’deki Kürt toplumunun önde gelen kişileridir” diyor. Devlet bölgeye yüzbinlerce asker yığacak, dört koldan operasyonlar yapacak, sınır ötesi hazırlıkları yapılacak, Türk medyası Kürt halkına karşı saldırganlığın borazanlığını yapacak. Buralarda bir sorun olmayacak, ama silahların susması çağrısının gereğini yapmak sadece Kürt toplumuna düşecek!
Silahların susması çağrısını biz de yıllardır yapıyoruz. Ama burada öncelikle adım atması gereken ve çağrının asıl muhatabı devlettir. Dünyadaki bütün benzer sorunlara bakılsın; devlet çözüm yönünde adım atmadan, sorununun muhataplarıyla görüşmeyi kabul etmeden çözüm iradesi geliştirilememiştir. Türkiye’de 1999’dan 2004’e kadar Kürt hareketi savunma amaçlı da olsa silah kullanmadı. Ama devlet operasyonlarını sürdürdü, yüzlerce gerilla öldürüldü. Bugün “çağrının muhatabı Kürt toplumudur” diyenler, o zamanlar neredeydi? Türk medyası ve yazarlar yıllarca “terörün kökünü kazıdık” hamasetiyle yatıp kalktılar, Kürt sorununu görmezden geldiler.
Tekrar ediyoruz. Bugün yapılan çağrının muhatabı devlettir. Silahların susması için atılması gereken ilk adım operasyonların durdurulması, bölgede yaşamın normalleştirilmesi olmalıdır. Ardından yapılması gereken siyasi genel affın ilan edilerek herkese siyaset yapma hakkının sağlanmasıdır. Sorunun çözüm zemini ancak bu adımların atılmasıyla sağlanabilir.
“Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş. Hepsi Türk, hepsi Kürt... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş...” diyor Yılmaz Erdoğan. Hayır Erdoğan, hayır… Yaşananlar ne yazgı, ne de kader. Yaşananların, bu ülkede yaşayan halkları, dilleri yok sayan; gücünü savaş politikalarından alan ülke egemenlerinin uyguladıkları politikalardan kaynaklandığını görmek için “siyaset, miyasetten anlamaya” gerek yok. Ve bu ülkenin “yazgısı”, Türk ve Kürt gençleri, her milliyetten ülke emekçileri, ülke egemenlerinin uyguladığı gerici politikalara karşı birleştiğinde değişecek.

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

 EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Gerçek için yine aynı soru!

Sabah gazetesinin dünkü manşetine göre, hükümet bir, “PKK’yı Dağdan İndirme Planı” hazırlamış ve bunu uygulamaya sokmuş.
Barzani ve Talabani ile de üstünde anlaşamaya varılan plana göre; PKK’nin Kuzey Irak’taki kamplarının tüm diğer bölgelerle ilişkisi kesilecek, kamplar çembere alınıp, bu planın kabul edilmesi sağlanacakmış; bunun için girişimler başlamış bile! Bu basıklar sonunda “PKK yöneticisi” sayılan 450 kişinin Kuzey Avrupa ülkelerinden birine yerleşmeleri sağlanırken geri kalan iki bin dolayındaki kişinin sessiz sedasız Türkiye’ye gelip normal bir yaşama başlamalarına göz yumulacakmış! Bu arada “demokratikleşme çabaları” da sürdürülüp, Öcalan’ın da “silah bırak çağrısı” yapması sağlanacakmış!
Sabah’ın açıkladığı planın ana fikri bu. Ve gazeteye göre bu planı Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve Başbakan kabul etmiş ve MGK’ya da sunulmuş.(*)
Diyelim ki; bu plan gazetede verildiği gibidir ve gerçektir. Ancak, öncelikle Türkiye ile ABD’nin son dönemde bu alanda girdikleri ilişkileri nedeniyle, sonra da bu planın baş aktörleri görünen Barzani ve Talabani’nin rolleri nedeniyle bu planın aynı zamanda bir Amerikan planı olduğunu var saymak gerekir. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın son günlerde; “Amerika daha önce hiç olmadığı kadar sorun üstünde çalışıyor. Bekleyip göreceğiz!” dediği “Amerika’nın sorun çözme çabaları”nın bu plan olması (eğer Sabah’ın haberi kısmen bile doğruysa) kuvvetli bir ihtimaldir.
Peki bu plan, sorunu çözecek, en azından sorunun çözümü için bir adım gibi görünmekte midir?
Kuşkusuz ki; ayrıntıda bir şeyler söylemek için planla ilgili daha çok bilgiye ihtiyaç vardır. Ama bu planın, siyasi bakımdan hemen söylenebilecek iki handikapı olduğu çok açıktır.
Bu handikaplardan birincisi Türkiye’nin kendi Kürtlerinin hiçbir fikir ve talebine yer verilmemesi, onların “muhatap” alınmamsıdır. Bu da bu planın ana fikrinin, “Kürt sorununun çözümü” değil, sorunu “PKK’nin tasfiyesine indirgemek” olduğunu göstermektedir ki, bu; öncesi bir yana son 20 yılın temel ve sorunu kangrenleştiren, onbinlerce insanın ölümüne, büyük acıların yaşanmasına kaynaklık eden yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, Kürt sorununun “barışçıl ve demokratik çözümü”ne değil, “ezerek çözümü”ne yönelenlere dayanak olacak bir yaklaşımdır.
Bu planın ikinci handikapı ise; planın arkasındaki “ABD etkeni”dir. Dolayısıyla bu plan ABD’nin “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”ne hizmet edecek biçimde uygulanmak istenecektir. Çünkü Ortadoğu’da bu türden planların artık; bölgedeki çatışmaların, çatışan taraflar arasında gerçek bir barış, demokratik bir uzlaşma üstüne değil; güç ve silahın egemen olduğu ve güçlü olanın isteklerinin dayatılıp kabul ettirildiği bir “Yeni Ortadoğu yöntemi” olarak işlediğini biliyoruz. “Barışçıl çabalar” ise silahların devreye girmesine, “Bakın biz barışçıl bir çözüm için çalıştık ama onlar razı olmadı” bahanesine dayanak yaratmak için kullanılmaktadır. Bu yüzden de bu plan; bir yanıyla sanki çatışmaları bitirecek gibi görünürken öte yandan ve daha uzun vadede “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” diyenleri güçlendirecek özellikler taşımaktadır.Kısacası, burada da gerçeği bulmak için; cumartesi günü bu köşede çıkan yazının başlığında dile getirilen “Barış gücü kimin stratejisine hizmet edecek?” sorusunu biçim olarak biraz değiştirerek “Bu plan, hangi stratejiye hizmet etsin diye geliştirilmektedir?” sorusuna yanıt vermek gerekir.
Bu soruya da şu yanıt verilebilir: İçeride Kürt sorununu PKK sorununa indirgeyenlerin ve bu temelde politikalar geliştirenlerin dışarıda ise ABD’nin stratejisine hizmet etmesi amaçlanmaktadır. Hazırlayanların ve üstünde anlaşanların bileşimi ve planın amaçları bunu göstermektedir.
(*) Sabah’ın yayınladığı planın unsurları son birkaç yıldır zaman zaman gündeme gelmektedir. Bu bakımdan yeni sayılmaz. Ama, planın bugün ”yenilenmiş” olarak yayınlanması, bu planın ABD-Türkiye arasında son yapılan görüşmelerde zemin edinmesiyle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. En azından böyle varsaymak yanlış olmaz.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

 GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

İşsizlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği

Isparta’daki açıklamasında Devlet Bakanı Beşir Atalay “Hükümetimizin önceliklerinden biri işsizliğin azaltılmasıdır” dedi. Peki gerçekten hükümet işsizliği azaltmak için çaba harcar mı? Bu sorunun yanıtını hükümetlerin bugüne kadar ki uygulamalarına ve temsil ettikleri toplumsal sınıfların niteliğine bakarak verebiliriz.
Hükümetler geçmişten bu yana her seçim öncesinde TÜSİAD, TOBB gibi patron örgütlerinden ve uluslararası tekellerin temsilcilerinden icazet aldılar. Göreve geldiklerinde de büyük patronların isteklerine uygun icraat yaptılar.
O halde soru şöyle değişmelidir. İşsizliğin azalması patronların çıkarına uyar mı? Sorunun yanıtı “hayır”dır. Zira işçilerin hak taleplerinin bastırılması, daha kötü koşullarda ve daha düşük ücretlerle, sendikasız, sigortasız işçi çalıştırabilmek için yedekte bir işsizler ordusunun bulundurulması kapitalist sistemin arz-talep kuralının gereğidir. Yedekte bekletilen kalifiye, eğitimli, eğitimsiz işsizler ordusu işçiler için her zaman bir tehdit unsuru olarak kullanılmaktadır. Hak talep eden işçiye “Beğenmiyorsan çık, dışarıda bu şartlarda çalışacak milyonlarca işçi var” demek için patronların işsizler ordusuna ihtiyacı vardır.
İşte bu nedenledir ki hükümetlerin işsizliği azaltmak için çaba harcamaları mümkün değildir. Onlar patronların isteklerini yerine getirmek için çabalarken işçiye, kamu emekçisine, öğrenciye, küçük esnafa, üretici köylüye hakaret etmekte, yeni vergilerle ekonominin yükünü bu kesimlerin üzerine yıkmaktadır. Hükümetin işsizliği azaltmasını beklemek boşunadır.
Hükümetler bugüne kadar ne yaptı?
Hükümetler İş Yasası ile çalışma yaşamını köleliğe çevirdi. İşçinin aile hayatı, sosyal hayatı yok oldu. Bütün hayatı işe gidip gelmekle geçer oldu. İşçinin tüm yaşamı patronun isteğine terk edildi.
Patronlar işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini, arıtma tesisleri kurulmasını “maliyeti artırıcı faktörler” olarak değerlendirirler.
Hükümet de bir yandan patronların stopaj vergilerini sıfırlarken öte yandan meslek odalarının iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin yetkilerini ve müdahalelerini etkisiz hale getirecek düzenlemeler yapmaya çalışıyor.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu konularda yeni yasa hazırlıkları yapıyor.
Bakanlığın 16.12.2003 tarihli “İşyeri Sağlık Birimleri ve İşyeri Hekimlerinin Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik”in TTB’yi dışlayan hükümleri, TTB’nin açtığı dava sonucunda iptal edildi.
Bakanlığın 9 Aralık 2003 tarihli “İş Sağlığı ve İş Güvenliği Yönetmeliği” de TMMOB, TTB ve DİSK tarafından açılan dava sonucu Danıştay tarafından iptal edildi.
20.01.2004 tarihli “İş Güvenliği ile Görevli Mühendis veya Teknik Elemanların Görev, Yetki ve Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” hakkında da TMMOB ve MMO tarafından dava açılmış ve Danıştay bu yönetmeliğin de birçok maddesini iptal etti.
İş sağlığı ve güvenliği açısından yetersiz müfettiş kadroları ile işyerlerinin her yıl % 5’e yakını denetlenebilmektedir.
İş sağlığı ve güvenliği önlemleri uygulamasının geliştirilmesi gerekirken, Bakanlık, mühendisliği ve bilimi dışlayan uygulamalarla iş sağlığı ve güvenliğinde büyük yıkımlar yaratacak, iş kazaları ve meslek hastalıklarında artışlara sebep olacak “İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu”nun hazırlığını sürdürmektedir. Böylece yargı kararları da etkisiz kılınmaktadır.
Ülkemiz iş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü durumdadır.
Resmi açıklamalara göre Türkiye’de 2005 yılında meydana gelen iş kazaları/cinayetleri sonucu 858 işçi hayatını kaybetti.
İş sağlığı ve güvenliğine ilişkin ilgili meslek kuruluşlarının görev ve yetkileri ve iş güvenliği mühendisliğinin geliştirilmesi, sendikaların yetkilerinin ve etkinliğinin artması, işçilerin alınacak önlemlerle ilgili kararlara katılması için daha yoğun mücadele edilmesi gerekiyor.
Aksi halde iş sağlığı ve güvenliğinde büyük olumsuzluklara yol açılacak, patronların keyfi uygulamaları ve iş kazaları daha da artacaktır.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

 YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Munzur’un serin suları

Yaklaşık bir yıldır annemin rahatsızlığıyla uğraşıyoruz. Bütün kardeşler birleşerek onu sevgi kozasının içinde hayata döndürmek için çabalıyoruz. Ama son günlerde durumu giderek kötüleşiyor. Doğduğu toprakları bir kez daha görsün istedik. Ve Amasya’ya getirdik.
Sağ olsun duyan dostlardan sürekli geçmiş olsun dilekleri aldık. Özellikle Bülent Habora defalarca arayıp durumunu sordu. Bülent Ağabey bana hep moral verdi. Üstelik Bülent Ağabey’in saygıdeğer eşi de böbreklerinden rahatsız. Sürekli karşılıklı olarak sorduk ve moralleştik. İnsanın canından can kopacağı zaman bir tarafı felç gibi oluyor. Ne yediğinizden tat alıyorsunuz ne içtiğinizden…
İşte böyle bir dönemde Tunceli’den dostlar arayıp bir panele katılmamı istediler. Bu davet benim için çok onur verici bir davetti. Severek kabul ettim. İlk kez görecektim, Munzur’un suyundan içecektim. Ama annemin rahatsızlığının artması benim bu dost meclisine katılmamı engelledi.
Enerji konusundaki görüşümüzü bu köşenin okurları bilirler.
Ulusal enerji kaynaklarımızın değerlendirilmesini savunanlardanım. Özellikle bu kaynaklardan suyun mutlaka değerlendirilmesini savunmaktayım. Tabiî ki rüzgârın, güneşin, jeotermal kaynakların ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının da.
Bütün bu kaynakların yetmemesi durumunda ise doğalgaz veya kömür ithal etmek yerine kendi kömürümüzün temiz yakma teknikleriyle değerlendirilmesi gerektiğini savunanlardanım.
Bu kaynaklardan hangisinin ne zaman devreye sokulacağı çok önemlidir. Bunun için bir ulusal enerji stratejimizin olması gerekir. Ve tabiî ki enerji-ekonomi-ekoloji(çevre) optimizasyonunun sağlanması çok önemlidir. Bu konu ise sadece enerji üretimiyle sınırlı değildir. Enerji üretiminden son kullanım teknolojilerine kadar bütün süreci kapsamaktadır.
Munzur’un ve Çamlıhemşin’in suyundan da mutlaka elektrik üretilmelidir. Bu ülkede bir değirmeni döndürecek kadar potansiyeldeki suların bile mutlaka değerlendirilmesi gerekir. Ama bu işi yaparken, çevresel etkileri de göz önüne almak gerekir.
Munzur vadisi ülkemizin en önemli milli parklarından birisidir. Munzur vadisinin ekolojik yapısını bozmamak için büyük barajların yapılmaması gerekir. Munzur’un boğazının sıkılıp canı alınmamalıdır. Günümüzde baraj yapmadan doğal yaşama en az zarar vererek elektrik üretmek mümkündür. Bu durumda elektriğin birim maliyeti bir miktar artabilir ama çevreye zarar vermemesinin sağladığı katkıyı göz önüne alacak olursak daha karlı bir uygulama olduğu görülecektir. Aynı uygulama Çamlıhemşin (Fırtına Vadisi) içinde geçerlidir.
Devlet enerjiyi özel sektöre terk etmektedir. Özel sektör ise daha fazla kar yapabilmek için eldeki kaynağı sadece elektrik potansiyeli olarak görmektedir. Bu durumda çevresel kaygıları bir kenara bırakmakta, en fazla elektrik üretmek için ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır. Gerçi devletin kendi kurmakta olduğu santrallerde de çevresel etkiler gereği gibi değerlendirilmemiştir. Ama en azından toplumsal yararlar konusunda devletin ikna edilmesi mümkündür. Bunun için gerekirse kamuoyu baskısı kurulabilir. Sonuçta kamu kurumları kamu yararını düşünmek zorundadır. Artık kamunun “bu millete plan değil pilav lazım” anlayışında olması mümkün değildir. Çünkü köprünün altından çok sular akmıştır. Fakat özel sektörün kamusal yararı düşünmesi düşünülemez. O doğası gereği sadece kârını düşünmek durumundadır.
Bu açıdan bakınca, enerji-ekonomi-ekoloji optimizasyonu için, enerjinin mutlaka kamunun elinde olması, ulusal kaynaklara dayalı olması, çevresel etkilerin mutlaka öz önünde tutulması zorunluluğuyla karşı karşıya gelirsiniz.
Gerek Munzur Vadisi, gerek Fırtına Vadisi, özel sektörün açgözlülüğünün kurbanı edilmek istenmektedir. Aynı şekilde siyanürlü altın işleme uygulamaları da para egemen bir sistemde, yerli ve yabancı anamalcıların kar hırslarının ve açgözlülüklerinin sonucudur.
Bu tür uygulamaların orta ve uzun dönemde ülkemizin yararına olmayacağı şimdiden bellidir. Bir söz vardır: “Yanılgı insanlar içindir, ancak silginiz kaleminden önce bitiyorsa, fazlaca yanlış yapıyorsunuz demektir.”
Acaba bizim karar vericilerimiz bir kalem bitirinceye kadar kaç silgi bitirmekteler?

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

 DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Al sana yeni Ortadoğu

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısı 19. gününe girerken, ilk günlerde İsrailli askeri-sivil yetkililerden duyduğumuz kendini beğenmiş demeçlerden eser kalmamış görünüyor. Aksine; bugünlerde İsrail ve Amerikan medyasında, “Hizbullah’ın bir türlü yok edilememesinin” yaratabileceği uzun vadeli sonuçlar tartışılıyor, “sorumlu”lar aranıyor ve kamuoyunun İsrail’e yönelik tepkisinin artmasının yaratabileceği sakıncalara dikkat çekiliyor.
ABD gazeteleri, Hizbullah’ın nasıl “çetin ceviz” çıktığına dair analizlerle dolu. Eski MOSSAD yetkilisi Yossi Alpher, “İsrail’in tarihinde gördüğü en iyi Arap savaşçılar” diyor (Washington Post, 27 Temmuz 2006). Lübnan’daki BM gücü UNIFIL’i yönettiği uzun dönemde Hizbullah’ın güçlenmesini adım adım izleyen, Lübnan dengelerini avucunun içi gibi bilen saygın Türk diplomatı Timur Göksel, en çarpıcı yorumu yapmış. Göksel, İsrail’in “Hizbullah’ın komuta-kontrol sisteminin yok edildiği” iddiasına yanıt verirken, önce Şeyh Nasrallah liderliğinde partinin işleyişinin ne gibi değişimlere uğradığına dair küçük bir brifing veriyor, ardından da elindeki cep telefonunu gösteriyor: “Hizbullah’ın komuta kontrol sistemi budur!” (agy) İsrail saldırganlığının ABD’deki en büyük destekçilerinden NY Times ise, “bir dost uyarısı”nı başyazısına taşıyor: “İsrail’in Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırıları, Hizbullah İsrail’e karşı savaş yürüttükçe ve Lübnan devletinin denetimi dışında hareket ettikçe, meşrudur. Ama hava saldırıları, artık İsrail’e zarar veriyor... Haftalar boyunca televizyon ekranlarının Lübnanlı kurbanlar, mülteciler ve yıkımla dolması, Hizbullah ve Hamas’lar için bir propaganda fırsatı. Aynı zamanda, Arap dünyasının en ılımlı, en Batı yanlısı hükümetleri için siyasi bir sorun. Büyük bir İsrail kara saldırısı askeri olarak ne başarı kazanırsa kazansın, siyasi ve diplomatik maliyeti çok büyük olacak.” (29 Temmuz 2006)
Yaşananlar, Irak’taki gerilla savaşının derslerini yineliyor: Devasa bir askeri güç karşısında direnen yerel kuvvetlerin, kazanmak için “kazanması” gerekmez, kaybetmemesi yeterlidir! İsrailli barış yanlısı siyasetçi Uri Avnery, “Hizbullah, savaşmaya devam ediyor. Tek başına bu bile, Arap halkları için parlak bir zafer olarak kayda geçecektir. Bir tüysiklet boksör, bir ağırsiklet karşısında 15. raundun sonunda bile ayakta ise, zafer kazanmış demektir” benzetmesini yapıyor. Eşref İsmail de, “İsrail Neden Kaybediyor?” makalesinde aynı gerçeğe değiniyor: “Güç politikasının mantığı gereği, İsrail için kesin zafer kazanmamak kesin bir yenilgi demektir; çünkü İsrail güçlü olan taraf ve kaybedecek şeyi daha fazla. Asimetrik savaşta, güçlü tarafın kaybedecek şeyi daha çoktur; iradesini güç araçları yoluyla yansıtma yeteneği ve saygınlığı bakımından.” (counterpunch) İsmail, 19 günlük savaşta gelinen noktayı şu başlıklarla özetliyor:
1. İsrail’in net tanımlanmış taktik veya stratejik bir hedefi yoktur. Yani İsrail’in yaptıkları; ne Hamas, ne Hizbullah, ne İran, ne de Suriye karşısında pozisyonunu güçlendiremez.
2. İsrail; toplumlarının çoğunluğunu temsil eden Hizbullah ve Hamas’ı yok edemez. Ama Hizbullah’ı hedef alarak, bu partiye, ülke içindeki Maruni Hıristiyanlar gibi rakipleri karşısında avantaj sağlıyor. Çünkü Hıristiyanların Hizbullah’a karşı çıkması, onları artık İsrail işbirlikçisi gibi gösterecektir.
3. Hizbullah, kısa vadede yüksek bir taktik bedel ödeyebilir; ama uzun vadede, Lübnan’da asıl gücün Lübnan devleti değil Hizbullah olduğu herkesce görülmüş olacaktır.
4. İsrail’in hiçbir başarı elde edememesi, Suriye’nin Lübnan üzerindeki nüfuzunu, dolayısıyla Suriye’nin ABD ve İsrail nezdindeki pazarlık gücünü artırıyor. Artık ABD ve İsrail’in Suriye’nin onayına ihtiyacı vardır ve bu, ikisini de zayıflatmaktadır. (Aynı durum İran için de geçerlidir; İran ve Suriye’nin davetli olmadığı Roma Konferansı’nın fiyaskoyla sonuçlanması da, “bile bile lades” olmuş, Batılı devletler alay konusu yapılmıştır.)
5. Lübnan saldırısına tepki bağlamında; Arap devletleri hain işbirlikçiler gibi görünürken, İran, İslam davasının bayraktarı gibi algılanmaya başlanmıştır.
6. Bush Yönetimi’nin “iktidarsızlığı”, ABD’nin son üç yılda küresel gücünden çok şey yitirdiğinin göstergesidir. Bush; İran, Suriye, Hamas, Hizbullah veya İsrail’i kontrol edemiyorsa, ne menem bir “hiper-güç”tür?
Yazar, bütün bu verilerden hareketle ve tam da ABD-İsrail ikilisi dünyadaki nüfuzunu yitirdikleri için, önümüzdeki yıl İran’a askeri bir saldırı düzenlenebileceğini öngörüyor. Güney Lübnan’a “uluslararası bir savaş gücü” (İsrail’in tercihiyle NATO) konuşlandırma planını da, bu nüfuz yitimini uluslararası alana yayarak “silikleştirme” çabasının bir unsuru olarak görebiliriz. Böyle bir gücün “başarısı” (Hizbullah’ı zaptetmek!) ABD ve İsrail’in hanesine yazılacaktır; yenilgisi ise (Hizbullah’ın savaş gücü karşısında geri adım atmak) “uluslararası camia” hesabına kaydedilecektir. Uri Avnery, AKP Hükümeti’nin de pek hevesli göründüğü böyle bir gücün doğuracağı felaketi şöyle açıklıyor: “Bu güç, bölgeye Hizbullah’ın iradesine aykırı olarak konuşlandırılırsa, bu güce karşı gerilla savaşı başlayacaktır. Uluslararası güç, haşmetli İsrail Ordusu’nunun zamanında kuyruğunu kıstırıp kaçtığı Hizbullah’a karşı savaşacak mıdır? Burada İsrail için de özel bir ikilem var. Hizbullah, bu güce rağmen İsrail’e saldırırsa ne olacak? İsrail ordusu, uluslararası güçle çatışmayı göze alarak Güney Lübnan’a tekrar girecek midir?” (counterpunch)
Avnery’nin bir diğer saptaması, Ortadoğu’da “yeni bir eksen”in oluşmakta olduğuna dair. Avnery’nin öngördüğü eksen “Hizbullah, Filistinliler, Suriye, Iraklı Şii ve Sünniler ile İran”dan oluşuyor. Mezhep bölünmelerini aşan bu eksen, Ortadoğu’da devasa bir halk desteğine sahip. Karşısında ise gün geçtikçe zayıflayan S. Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi ülkeler bulunmakta.
Ortadoğu tarihinde, İsrail ordusuna geri adım attırabilen tek güç olan Hizbullah’ın direngenliği, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın avuç ovuşturarak bahsettiği “yeni Ortadoğu” vizyonunu epey karmaşıklaştırıyor! Bakalım, bu “yeni Ortadoğu” ABD ve İsrail’e ne gibi “yeni belalar” getirecek...

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

 YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Kepirtepe’de kültür devrimi anıtında bir demet çiçek...

22- 29 Temmuz (2006) günleri arasında,
Trakya Üniversitesi’nden,
Yıldız Üniversitesi’nden,
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden,
İstanbul Teknik Üniversite’den,
Bilkent,
Karaelmas,
Uludağ
Üniversitelerinden 23 genç Kepirtepe’de (Lüleburgaz) buluştular.
Profesör, doçent, öğretim görevlisi 7-8 kişi de geldiler...
Kepirtepe -biliyorsunuz- bir süre Türkiye’ye ışık saçan, üretici, yaratıcı insanlar yetiştiren 21 Köy Enstitüsünden biri... Bizim yarattığımız bir eğitim kurumu...
En başta İsmail Hakkı Tonguç, sonra Sabahattin Eyüboğlu, onları destekleyen, gelip geçmiş en aydınlık Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel, yanlarında bir eğiticiler takımı, onların da ardında, önceleri ayağında çarığı bile olmayan, yalın ayak başı kabak köy çocuklarından oluşan bir imece ordusu... Tonguç Baba’nın yaşamını verdiği, yepyeni, bizim insanımız, bizim koşullarımız için düşünülmüş bir eğitim tasarımıdır Köy Enstitüleri girişimi...
Yarısı kuramsal, yarısı uygulamalı derslerle, iş içinde, üretim içinde eğitim temeline oturan bir yöntemdir bu...
Üretim deyince, tarlada ekin üretmekten tutun; araç, gereç, yapı üretmeğe dek; yaratma, var etme üzerine bir düzen...
Bozkırı ireme (cennete), verimsizi doğurana dönüştüren bir süreç...
Düşünen, soru soran, tartışan yeni insanlar yetiştiren...
Başka ülkelerin bizden görerek uygulamağa çalıştıkları bir eğitim atılımı... Kültür devrimimizin en anlamlı başlıklarından biri...
Bunca köy çocuğu nerede yatacak, nerede yıkanacak, nerede doyunup, nerede ders görecek? İşlikleri, sporu, eğlencesi, tüm gereksinimleri nasıl karşılanacak?
Açlıktan yeni kurtulmuşken, faşistlerin savaşlarıyla yokluklar içinde kaldığımız günlerde üstüne üstlük... Oylumlar, yapılar, alanlar sorunu kısacası...
Anladınız, başta mimarlar, sonra da yapıcılar gerekli...
Önce, daha sonra Mustafa Kemal’in Anıt-gömütünü yapacak olan Emin Onat göreve çağrılır. Mimarımız azdır ya, gene de göreve çağrılanlar sıradan kişiler değildir. Köy Enstitülerinin ilk deneme denilebilecek döneminde Eğitim Kursu, Köy Öğretmen Okulları Mahmudiye/ Hamidiye, Kepirtepe gerçekleştirilir.
Sonra yarışmalar açılır...
Yarışanlar, genç, seçme, sonradan ünlü olmuş mimarlardır.
Yarışman olabilmenin koşullar vardır:
Yapılacak yapının yerinde bir süre yaşayacaktır yarışman. Yörenin koşullarıyla iyice tanış biliş olacak; aracını gerecini, yapım olanaklarını öğrenecek, bunlara göre tasarlayacaktır yapıları...
Sürecek bu konu...

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

 İZLENİM..........Sennur Sezer

Alkışlarla, zılgıtlarla...

Alkışlarla, zılgıtlarla...
“Lübnanlı kadın yalnız değildir, Filistinli kadın yalnız değildir, Iraklı kadın yalnız değildir!” Bir avuç kadın alkışlarla, zılgıtlarla yürüyor. Pankartlar, fotoğraflar, gazete kesikleri. Savaşın, operasyonların durdurulmasını isteyen cümleler. Sloganlar kadın dayanışmasını da halkların kardeşliğini de Türkçe, Kürtçe vurguluyor. Ortadoğu’nun yaralı çocukları, çaresiz kadınları fotoğraflarda değil, yanıbaşımızda.
Fransız konsolosluğunun önünde durup bu rengarenk kadın topluluğunu seyredenler arasından tek tük alkışlar başlıyor. Ama caddeden aramıza katılan yok. Zaten bizim de aklımıza “kadınlar katılın saflarımıza” gibi bir çağrı gelmiyor.Yalnızca bu küçücük destek yürüyüşlerinin bile Ortadoğu’daki kadınları, direnişçileri yüreklendirebileceği inancı.
İstanbul alabildiğine sıcak. İstiklâl Caddesi her zamanki gibi taş değişiminde. Durup seyredenler arasında da Ortadoğulular var belki. Hemen yanıbaşımda bir kadın. Başörtülü, yanında on-onbir yaşlarında bir oğlan çocuğu. Oğlan olan biteni anlasa da annesinin bizim yanımızda yürümesinden tedirgin. Kadın oğluna mı bize mi açıklama yapıyor: “İsrail Ortadoğu’da Müslümanları öldürüyor, onlara zulmediyor, bunu anlatıyorlar”. Oğlan ne diyorsa sesi biraz daha yüksek çıkıyor kadının “Ben fikrimi anlatıyorum sana”. Telaşlı adımları bizim yürüyüş tempomuzu bırakmıyor. Slogan onu alkışlıyor sanki :”Yaşasın kadın dayanışması”.
O sıra Duygu Asena’nın ölüm haberi veriliyor. “Biliyorum o yüzden aramızda değil,” diyebilirim. Zılgıtlar, zılgıtlar... “Yaşasın kadın dayanışması”, “Biji yekitiya jenan”. Belleğimde Cigerxwin’in bir dizesi Türkçe çınlıyor: “Zılgıtlarla, alkışlarla haykırın yaşasın yaşasın birlik”.
Evet azız. Ama çığları da bir avuç kartopu başlatır.


 
Başa dön

 EVRENSEL’DEN..........

Onlara kulak verelim

Türkiye’nin Lübnan’a “barış gücü” adı altında asker göndermesi, Roma’da İtlalya’nın önerisi ve ABD’nin desteği ile düzenlenen “Uluslararası Lübnan Konferansı”ndan bu yana tartışılıyor. Taha Akyol, önceki gün köşesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmeyi aktarırken, Başbakan’ın Hizbullah’ın silahsızlandırılması sonrası Türkiye’nin BM şemsiyesi altında Lübnan’a asker göndermesinin düşünülebileceği görüşünde olduğunu yazmıştı. Peki bu işe Lübnanlılar nasıl bakıyorlar?
Beyrut’ta yaşayan üniversiteli Abbas ve Dana Hammud kardeşler, “Türkiye’den asker değil siyasi destek istiyoruz. BM’de bizleri savunsunlar, İsrail’e baskı yapsınlar” diyor.
Fatma Badran, Arij Ayyaz ve Zeynep Badran ise şunları söylüyorlar: “Türkiye bize asker göndermemeli, bizim kendi ordumuz var. Eğer Türkiye barış için asker gönderecekse onu İsrail topraklarına göndersin, vahşice saldıran taraf İsrail...” (Vatan, 30 Temmuz 2006)
Çok açık ki, Türk askeri her ne gerekçe ile Lübnan topraklarına girerse girsin, Lübnanlılar buna karşı. Bundan daha doğal ne olabilir?
Her ülkenin yurttaşı kendi topraklarında egemen bir ülkenin yurttaşı olarak yaşamak ister. Ve Lübnanlıların Türkiye’den asker değil, siyasi destek beklemelerinden daha insani bir şey de olamaz. Ancak şu çok açık ki, Türkiye İsrail ekseninden kopmadan ve ABD rotasından bağımsız hareket etmeyi başarmadan bunu yapamaz.
Gazetemiz, Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyesi milletvekillerine, istifa etme çağrısını da aynı nedenle yapıyor. Bu hem, Türkiye halkının, hem Lübnan halkının, hem de Filistin halkanın beklentisinin bir ifadesidir. Türkiye milletvekillerinin böyle bir tavır göstermesi, tıpkı 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinde olduğu gibi Türkiye parlamentosuna ve dahası tüm Türkiye’ye dünya halkları gözünde çok ciddi bir itibar kazandıracaktır. Bazı milletvekilleri, kendilerinin haberi olmadan bu gruba üye yapıldıklarını söylemişlerdi. Eğer gerçekten böyle ise, bu sayının daha fazla olması da muhtemeldir. Böyle bir şey, basit bir diplomatik gereklilik gibi de açıklanamaz. Neresinden bakılırsa bakılsın bir skandaldır. Türkiye halkı milletvekillerine kendi iradeleri ile yetki verirken, iradelerinin kendilerinden bile habersiz olarak bu biçimde kullanılması için vermiyorlar kuşkusuz. Bilinçli olarak bu gruba üye olanlar da bilmelidir ki, içinden geçtiğimiz dönem açısından bu durumu “Biz İsrail’in saldırılarını onaylamak için değil, İsrail halkı ile dayanışmak için bu gruba üye olduk” diye açıklamak hiç de ikna edici değildir. Vicdan sahibi her milletvekili elbette bu düşüncelerle üye olmuştur ancak, bugün artık İsrail’de militarize olmamış İsrail yurttaşlarının da arkasında duramayacağı, durmadığı bir İsrail vardır. Dolayısıyla bugün için bu üyelik, İsrail’in saldırı ve katliamlarını meşruiyet kazandırıcı bir işlevi ister istemez görmektedir. Eğer barış koşullarında yaşanıyor olsa idi, bu gruba üye olmak farklı gerekçelerle açıklanabilir ve bu da su götürebilirdi. Ancak sıcak savaş, daha doğrusu İsrail parlamentosunun bir işgali onaylayıp öncülük ettiği koşullarda, bu parlamento ile nasıl ‘dost’ olarak kalınabilir? Bu nesnel olarak İsrail’e destek vermekten daha başka ne anlama gelebilir?
Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu’na üye Türk milletvekilleri tüm bu gerçekleri düşünerek hareket etmelidir.
İyi haftalar


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net