www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Kel başa şimşir tarak
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Bu ne yaman bir çelişkidir?
KONUM
____
Çetin Diyar
Erdoğan'ın derdi ne? Bilmek isteriz
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
‘Aptalca ve geçersiz’
GÜNDÖNÜMÜ
____
Hasan Hüseyin Evin
ABD ve terör
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Kepirtepe Yaz Okulu
ARA SIRA
____
Şükrü Erbaş
Yaltaklanma bilinci
EVRENSEL’DEN
Basın özgürlüğü ve TMY
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Kel başa şimşir tarak
En stratejik sektörlerden birisi olan enerjide özelleştirmelere devam ediliyor. Oysa enerji politikaları ülkelerin kaderini belirleyen politikalardır.
Ülkemiz, bir yandan dışa bağımlılık, diğer yandan özelleştirmelerle enerjide büyük bir çıkmaza sokulmaktadır. Bu durum öyle ileri boyutlardadır ki, adeta enerji bir kement olup ülkenin boğazını sıkmaya başlamıştır. İlerisi ise çöküşten başka bir şey değildir.
Bugün ülkemizde yapılanlara baktığımızda, adeta çöküşü hızlandırmaya yönelik bir özel çabanın olduğunu görüyoruz. Üstelik bu her alanda devam ediyor.
Enerjinin bir kamu hizmeti olmasının önemini anlamak için, tersinden yola çıkalım isterseniz.
l Enerjinin özelleştirilmesi, özel sektörün “hayır kurumu” olmaması nedeniyle, onun edeceği kâr kadar daha pahalı olmaktadır.
l Enerji üretim ve dağıtım tesislerine sahip olan firmalarla diğer firmalar arasında haksız bir rekabet ortamı oluşmaktadır. Bu da o endüstrinin değişik alanlarında tekelleşmeyi hızlandırıcı bir rol oynayacaktır.
l Kamu yatırımında öncelik kamu hizmeti olduğu için, doğal çevreye verilecek zararların en aza indirilmesi için kamu kaynakları kullanılabilir. Çünkü orta ve uzun süreçte, çevrenin bozulmamasının önemi çok büyüktür. Kamu kurumları bunu düşünmek ve uygulamak zorundayken, maliyetleri artıracağı ve kârlılık oranını düşüreceği için özel sektörün böyle bir kaygısı olmaz. Hele ülkemizde hiç olmaz.
l Her fırsatta daha fazla kazanmak için değişik manevralar yapacaklardır. Hatta yapay arızalar oluşturarak şantaj yapmaları bile söz konusu olabilir.
Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız ve 13 ilimizi karanlıkta bırakan elektrik kesintisi, daha sonra bazı özel santrallerin elektrik üretmeme kararı ders niteliğinde örneklerdir.
Bu günlerde ise elektrik dağıtım hatlarının bakımı ve iyileştirilmesine dayanan bölgesel elektrik kesintilerini yaşamaktayız. Hatların iyileştirilmesi elbette ki gereklidir ve olması gereken bir iştir. Fakat bu iş yapılırken, elektrik kesintilerinin olmaması için yedek hatların oluşturulması gerekirdi. Elektrik arzının hiçbir durumda kesilmemesi gerekir.
Buna karşın bu yatırımların yapılmasına tam sevinecekken, gene sevincimiz kursağımızda kaldı. Ağustos ayında elektrik dağıtım bölgelerinin ihaleye çıkartılacağı açıklandı.
Elektrik dağıtım bölgeleri birilerine peşkeş çekilecek.
Şimdi elektrik dağıtım hatlarının neden bakıma alınarak iyileştirilmek istendiğini daha iyi anlıyoruz. Böylece özel sektöre -eşe dosta- devredilecek hatların bakımı ve iyileştirilmesi de yapılarak kârlılık oranı yüksek işletmeler olması sağlanacaktır.
Diğer yandan özel sektöre ait doğalgaz santrallerinin karlılığını artırmak için ÖTV gibi bazı kesintilerin kaldırılmasına yönelik çalışmaların yapılmakta olduğu gelen haberler arasında yer almaktadır.
Sonuç olarak kamunun elektrik üretim ve dağıtım tesisleri özelleştirildikçe, özel sektörün daha fazla kâr yapması için yük halkın sırtına yıkılacaktır. Bunun şekli ister elektriğe yapılan zam olsun, isterseniz sübvansiyonlar veya vergi indirimi olsun. Değişen bir şey yoktur.
Enerjiyle ilgili politikalara baktığımızda (saçları olmayan dostlarımız alınmasınlar) “kel başa şimşir tarak” deyimine uygun olduğunu görmekteyiz.
Tabii bu durum, halkımızın çıkarları açısından böyledir. Emperyalizmin ülkemizi talan etmesi açısından bakacak olursak, gerekli ve yerinde bir uygulamadır.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Bu ne yaman bir çelişkidir?
Terörle Mücadele Yasası’nın sertleştirilmiş hali yürürlüğe girdi. Bölgede OHAL uygulamaları yeniden yaygınlaştırılıyor; kentlere giriş çıkışlar kontrol altına alınırken, yayla yasakları, keyfi gözaltılar hızla artıyor. Ülkenin en sakin köşelerinde bile “linç çeteleri” boy gösteriyor. Asker cenazeleri medyanın da desteği ile savaş, daha çok kan isteyenlerin histerisini yansıtan gösterilere dönüştürülüyor. Sermaye partileri, ana muhalefetiyle, Meclis dışındaki muhalefetiyle “Kuzey Irak’a müdahale konusunda hem hükümete tam destek” verdiklerini söylerken muhalefetlerini; “Bu hükümet buna cesaret edemez” propagandasına kaydırmış bulunuyorlar. Ve nihayet; önceki gün; böyle bir konuda en hassas olması, on düşünüp bir konuşması gereken kurumun Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) yönetimi; Kuzey Irak’a askeri müdahale yapılmasına destek veren bir açıklama yaptılar.
Tabloya bakılınca; ipleri gererek, bölgedeki çatışmaları artıranların ve bu gerginlik üstünden amaç ve iktidar mücadelesi yürütenlerin kurduğu tuzağın işlediği görülüyor.
Çünkü Kürt sorununu “ezerek çözmeyi” ilke edinenler, 2005 Newroz’undaki “bayrak provokasyonu”na gelen süreci tetikleyen güç odakları; böyle bir noktaya gelmeyi atacakları adımın ilk aşaması olarak görüyorlardı. Şimdi, TBB’ye kadar pek çok örgütün, sermaye partilerinin, şovenizmin ve milliyetçilik kültürü içinde biçimlenmiş çeşitli kuruluşların bu tuzağı kuranların peşine takıldığı görülüyor.
Olup bitenler göz önüne alındığında;
- Kuzey Irak’a müdahale heveslerinin tam da İsrail’in önce Filistin’e arkasından da Lübnan’a saldırmasına denk gelmesi bir rastlantı olabilir mi?
- TBB’ye kadar, bütün “Irak’a müdahale edilsin”cilerin; “Bir avuç İsrail Lübnan’a müdahale ettiğine göre koca Türkiye neden Irak’a müdahale edemesin!” tezine dayanmaları ilginç değil mi?
- Böylece Türkiye’nin, İsrail’in ve ABD’nin Ortadoğu’daki egemenlik planlarına karşı çıkabilecek en etkin bölge ülkesinin bloke edilip, İsrail ve ABD’nin planlarının peşine takılmaktan başka çaresi kalmayacağı görülmez mi?
- Bu durumda Türkiye İsrailleşmiş olmaz mı?
- Sorunu böylesi gündemde tutarken, güya Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesine karşı çıkıyor görünerek, Türkiye’yi Irak’a girmeye kışkırtmanın bir Amerikan planı olduğunu söylemek; ABD’nin bölgede Türkiye’ye biçtiği rolle çok uygun değil midir? 1 Mart Kararnamesi’ni reddederken Türkiye TSK’nın Irak’a girmesini reddetmedi mi; ABD’de bundan dolayı çuval geçirmedi mi askerlerin başına?
- Türkiye’nin İsrailleşmesini, ABD ve İsrail’den kim daha çok isteyebilir? Tabii bizim okumuş ya da okumamış, şovenizmin başlarını döndürüp akıllarını karıştırdığı, “hayt huyt”la dünyanın gidişatını değiştireceğini sanan aptallarımız dışında!
Bütün bunların da ötesinde; sanki Kuzey Irak’a girilince, Kürt sorunu bitecek; artık askerler şehit olmayacakmış gibi davranılmaktadır. Oysa; askeri cenahtan da zaman zaman belirtildiği gibi, bir ordunun yabancı toprakları işgali öyle kolay bir iş değildir ve bugün 3-5 oluyorsa böyle bir müdahaleden sonra gelen asker cenazelerinin sayısını kimse sayamaz. ABD’nin Irak’taki durumu, İsrail’in 50 yıldır durumu ortadadır. “Amerika Irak’a müdahale ediyorsa, İsrail Lübnan’a giriyorsa biz de Kuzey Irak’a gireriz” diyenler, önce ABD ve İsrail’in dünyanın ve Türkiye’nin halkının gözünde düştüğü duruma bakmalıdır; bu durum az çok insanlık duygusuna sahip insanlar tarafından istenir bir durum mudur? Kim ister, insanların sokaklara çıkıp “Kahrolsun Türkiye” diye sloganlar atmasını, bu bir ülkeye onur getirir mi?
Kaldı ki, Kürt sorunu Kuzey Irak’ta değil Türkiye’dedir; Diyarbakır’da, Siirt’te İstanbul’da, İzmir’dedir. Ve bu sorunun, Türkiye’nin barış ve huzurunun anahtarı Türkiye’nin içindedir. “Şehit cenazeleri istemiyoruz”, “Çatışmalardan usandık, artık yeter!” diyenler, eğer samimilerse; Irak’a asker çıkararak ülkenin başına yeni belalar açmak yerine, kendi Kürtleriyle konuşmayı, onların isteklerini dikkate almayı denemelidir. Ve bu hiç de zor değildir; onur kırıcı da değildir. Ve eğer demokrasi isteniyorsa, ülkenin barış içinde olması isteniyorsa başka bir yol da yoktur. Son 20 yılda yaşanalar, dün askerin Irak’a “her gün” girip çıktığı günlerde de yaşananlar düşünülürse, bunun tek doğru, gerçekçi çözüm yolu olduğu daha iyi anlaşılır.
Sahi bir yandan TV ekranlarında görünüp, sokaklara çıkıp “Kahrolsun İsrail siyonizmi”, “Kahrolsun Amerika”, “Yaşasın Filistin!”, “Lübnan için yüreğimiz yanıyor”... derken öte yandan “Neden biz de İsrail gibi davranmıyoruz” diye ortalığa düşmek çok yaman bir çelişki; şovenizmden, milliyetçilikten kaynaklanan politikaların sefaleti değil mi?
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Erdoğan'ın derdi ne? Bilmek isteriz
Kürt sorunu, Filistin sorunu ile birlikte Ortadoğu’nun yüz yıldır çözümsüz bırakılan iki temel sorunundan biri. Bu iki sorun, emperyalizm ve bölge gericiliklerinin uyguladıkları politikalar nedeniyle, uluslararası karakter kazanarak varlığını sürdürüyor. Bugün bölgenin emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinin öncelikli kapışma alanlarından olması ve dolayısıyla ABD müdahalelerinin merkezinde yer alması, bu sorunları daha da önemli kılıyor.
İsrail’in iki hafta önce, askerlerinin kaçırılmasını bahane ederek, önce Filistin ve ardından Lübnan’da gerçekleştirdiği işgal ve bombalamalarda yüzlerce sivil katledildi. Filistin ve Lübnan’ın altyapıları tahrip edilerek yüzbinlerce insan topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı. Bölgede öncelikli müdahale alanları olarak belirlediği İran ve Suriye’nin etki alanlarını zayıflatmak ve bu ülkeleri yalnızlaştırmak isteyen ABD emperyalizmi, bu emellerine hizmet eden İsrail saldırganlığına, yapılan işgal ve katliamlara açıktan sahip çıktı.
Türkiye’de Türk, Kürt, Arap her milliyetten ülke emekçileri Filistin halkının haklı mücadelesini destekliyor, ABD emperyalizmine ve İsrail’in uyguladığı vahşete karşı ülkenin dört bir yanında alanlara çıkıyor. Türkiye, bölgede ABD ve İsrail’in en önemli müttefiki konumunda bulunuyor ama ülke egemenleri ve AKP Hükümeti, İsrail’e hiçbir yaptırım uygulamıyor, yapılan vahşete seyirci kalıyor. Başbakan Erdoğan’ın, İsrail’e karşı “İsrail’in derdi nedir? Filistin halkını yok etmek mi, yoksa bütün Filistin’i işgal etmek mi, bilmek isteriz” sözleriyle ortaya koyduğu tepki, kamuoyunun desteğini almaya yönelik ve gereği yapılmayan bir açıklama olmanın ötesine geçmiyor.
İsrail saldırganlığının ABD, G-8’ler ve belli başlı emperyalist güçlerden aldığı destek, Kürt sorununun muhatabı konumunda bulunan Türkiye egemenlerini de harekete geçirdi. İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki operasyonları ile aynı dönemde Türk ordusunun bölgede sürdürdüğü operasyonlarda ölen askerler üzerinden yeni bir tartışma başlatıldı. İsrail kaçırılan askerlerini nasıl saldırılarının gerekçesi yaptıysa, Türkiye gericiliği de ölen askerlerin kanı üzerinden Kürt ulusal hareketine karşı sınır ötesi operasyon yapmayı tartışmaya başladı.
Burada önce şunu belirtmek gerekiyor; Türk ordusu aylardır bölgeye yığınak yapıyor ve bölgedeki asker sayısı yüzbinlerle telaffuz ediliyor. Bölgenin dört bir yanında operasyonlar sürüyor. Dolayısıyla Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü yerine, şiddet politikalarındaki ısrar sürdükçe ölüm haberleri de gelmeye devam edecek. Sorunun çözümü isteniyorsa, ilk atılması gereken adım operasyonların durdurulmasıdır. Operasyonların sınır ötesine taşınması, çözümsüzlüğün derinleştirilmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Ülke egemenleri ve AKP Hükümeti, İsrail saldırganlığına tepki gösteren açıklamalar yaparken, aynı saldırganlığı Kürt halkına karşı uygulamak istiyor. Filistin halkının haklı davasına sahip çıkan Türkiye halkını bu gerici emellerine, ırkçı-şoven politikalara kazanmak için asker cenazelerini kullanıyor. Ülke egemenleri, uyguladıkları gerici politikaların kurbanı olanları, daha fazla ölüm, daha çok baskı ve zulüm getirecek arayışlara malzeme yapmaya çalışıyor.
Başbakan Erdoğan, sınır ötesi operasyon konusunda esip gürlüyor, gelen eleştiriler karşısında “operasyona başkaları değil, biz karar veririz” diyor. Emperyalizme göbekten bağımlı basının halk düşmanı kalemşörları Erdoğan’ı uyarıyor; hem İsrail’i eleştirip hem de sınır ötesi operasyon istemenin çelişkisine dikkat çekerek, İsrail zulmüne lafta bile karşı çıkmamasını telkin ediyorlar. Bu yazarlar meseleye emperyalizm işbirlikçisi bir bakış açısıyla yaklaşıyor, ABD ve İsrail’le daha fazla uyum ve işbirliği istiyorlar ama doğru da söylüyorlar: İsrail’in Filistin ve Lübnan’da yaptığı ile Türkiye egemenlerinin başka bir ülkenin sınırları içinde operasyon yapmak istemesi arasında bir fark bulunmuyor.
Başbakan Erdoğan ve ülke egemenlerinin derdi ne? Kürt halkını ortadan kaldırmak mı, yoksa Irak Kürdistanı’nı işgal etmek mi? Bilmek isteriz.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
‘Aptalca ve geçersiz’
Lübnan’da 300, Filistin’de 100’den fazla insanı öldüren, binlercesini yaralayıp sakat bırakan, Lübnan başkenti Beyrut ve diğer kentleri harabeye çeviren İsrail’in ardındaki Amerikan desteği, gerçekten de gözyaşartıcı!
Türkiye’nin en Amerikancı gazetelerinin bile İsrail’e karşı manşetler atmaya zorlandığı bir ortamda, şu yapılanlara bakın: Lübnan’ın -ABD tarafından desteklenmiş olan- Başbakanı Fuad Sinyora, Bush yönetiminden “ateşkes çağrısı yapmalarını” istiyor. Daha fazlası değil; sadece çağrı yapılması. Ama ABD Başkanı bu isteği telefonda reddediyor. Dünyanın her yerinden dışişleri bakanları bölgede temaslarda bulunurken, ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice “assolist” edasında, “son ziyaretçi bakan” olmayı bekliyor. O da gazetecilere, “ateşkes çağrısı yapmanın sorunu çözmeyeceğini” söylüyor, tüyler ürperten bir soğukkanlılıkla.
Dahası da var. ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisi, “İsrail’e tam destek veren” ve bu arada, akan kandan İran ve Suriye’yi sorumlu tutan kararları oy çokluğuyla alıyorlar. Neomuhafazakârlar, Hıristiyan ve Yahudi şeriatçıları, Washington’da düzenledikleri toplantılarda “Müslümanlara ve Araplara ölüm” çığlıkları atarken, yanlarında Beyaz Saray’dan seçkin davetliler bulunmakta.
ABD yönetiminin İsrail’e “bir hafta süre tanıdığı”, bu bir haftanın ardından kendisinin de “ateşkes çağrısı yapmaya başlayacağı” yönündeki haberleri okuduk. Elbette bu, Ortadoğu’nun bu en hakiki terörist rejimine, “Ben ne dersem de, sen istediğini yap; aslında senin arkandayım” mesajını vermekten başka bir şey değil.
Tabii bir de, şu sıralarda “kara işgali” aşamasına ulaşan Lübnan saldırısının aslında epey önceden planlandığı, bu planların 2005 başlarında ABD’li kimi yetkililerle de paylaşıldığı bilgisi var.
Lübnan’a yönelik bombardımanın yoğunluğu nedeniyle “bomba sıkıntısı” çeken İsrail ordusuna, ABD’nin bir an önce “yeni lazer güdümlü bombalar sevketme” kararı alması da cabası! New York Times gazetesine göre, önümüzdeki günlerde İsrail’e, her biri 2.5 ton ağırlığında 100 civarında lazer güdümlü bomba gönderilecek. Tabii, oradan da vakit kaybetmeden Lübnan kent ve kasabalarına gönderilecekler! ABD, “Soğuk Savaş”ın bitmesinden sonra, “Ortadoğu sorunları için tek dürüst arabulucu” iddiasıyla ortaya çıktı. Devasa gücünü “barış” için kullanacak, “tarafları” ortak bir noktada buluşturacak, özellikle de Filistin sorununu böyle çözecekti!
Taraflardan birine böylesine angaje olmuş bir emperyalist gücün herhangi bir sorunda “dürüst arabuluculuk” yapmasını düşünmek, komik. Ama Amerikalı neomuhafazakârlar, ya ABD halkını uyutmaya devam etmek için söyledikleri yalanlara kendileri de inanıyorlar, ya da yaptıklarının bu bölgede nasıl bir etki yarattığının farkında değiller. “Düşünce kuruluşu” RAND’dan Robert E. Hunter, bakın ne diyor: “Amerika Ortadoğu’ya angaje olmaya devam ettikçe ve aptalca ya da geçersiz görünmedikçe, bölgenin ABD’ye düşman herhangi bir ülkenin egemenliği altına girmesi mümkün değildir.” (19 Temmuz 2006, Washington Post)
Evet, Amerika bölgeye “angaje” olmaya devam etmektedir. Ama hem Bay Hunter gibileri, hem de hâlâ kuyruk acısıyla “1 Mart tezkeresi meclisten geçseydi bugün şehit cenazeleri kalkmazdı” saçmalıklarını savunanlar iyi bilsinler ki, Amerika daha önce hiçbir zaman bu kadar “aptalca ve geçersiz” görünmemişti.
Bugün Lübnan ve Filistin’de estirilen İsrail terörüne suç ortağı olmanın bir bedeli mutlaka olacaktır...
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
GÜNDÖNÜMÜ
..........
Hasan Hüseyin Evin
ABD ve terör
ABD kurulurken, Kızılderililerin topraklarını işgal ederek onları “vahşiler” diye tanımladı. Topraklarını işgal ettiği Kızılderilileri öldürdü, yerleşim yerlerini yaktı, yıktı, talan etti. Ama Amerikan sinemasına bakarsanız Kızılderililer saldırganlar, kafa derisi yüzenler olarak görünürler.
Irkçı-faşist Amerikalılar daha sonra da kara derilileri hor gördüler, ezdiler, aşağıladılar, öldürdüler, işkence yaptılar, evlerini yaktılar. Bütün bunları yaparken taşeronlar da kullandılar. Ku Klux Klan örgütü en çok kullanılan taşeron örgüttü.
ABD ırkçı-faşist devlet yönetimlerini destekledi, N. Mandela ve diğer insan hakları savunucularının yıllarca hapiste kalmasını sağladı. Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırısına sosyalizmden kurtulacağı düşüncesiyle açık veya örtülü destek verdi. Sovyetler Birliği’ne karşı “yeşil kuşak” oluşturmak üzere Türkiye, İran, Pakistan S. Arabistan gibi ülkelerde İslamcı örgütlere ve şirketlere büyük para ve silah desteği sağladı. Nihayet 11 Eylül saldırısını da bu örgütlerden El Kaide’nin yaptığını ileri sürerek besleyip büyüttüğü Usame Bin Ladin’i yakalama iddiasıyla Afganistan’ı işgal etti.
Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde faşist darbelerin yapılmasını da sağladı ABD. 12 Eylül gecesi Amerikalılar darbe için “Bizim çocuklar yaptı” dediler.
Irak işgalinin gerekçesi Saddam’ın baskıcı rejimine karşı demokrasi ve özgürlük getirmekti. Saddam gitti ama Irak yanıyor. Kutsal yerler yakılıp, yıkılıyor, bombalanıyor. Irak’ın tarihi, kültürü yağmalandı. ABD ve İngiliz askerlerinin yaptığı işkencenin, cinayetlerin, tecavüzlerin haddi hesabı yok. Iraklılar Saddam’ı arar oldular.
ABD’nin GOP veya BOP diye adlandırdığı, enerji ve su kaynaklarını, böylece dünya egemenliğini ele geçirme amaçlı Ortadoğu planı çerçevesinde gerçekleşen Afganistan ve Irak işgalleriyle birlikte Filistin’de işbirlikçi bir yönetim oluşturmak için Yaser Arafat öldürüldü. Suriye’nin Lübnan’dan çıkarılması için R. Harriri öldürüldü.
ABD Ortadoğu’nun kalbine, Filistin topraklarına kurdurduğu haydut İsrail devleti eliyle yıllardır Filistin’e, Lübnan’a bombalar eşliğinde kan ve ölüm yağdırdı. Filistin’i aç, susuz ve ilaçsız bıraktı. Şimdi de yeni bir saldırıya açık destek veriyor. Kendi desteğiyle de yetinmiyor. Sıkılmadan İsrail’e uluslararası destek istiyor. Birleşmiş Milletler Örgütü’nü de kendi kuklası gibi görüyor, öyle kullanmak istiyor. Yoksul ülkelere karşı otoriter bir tutum alan BM ise ABD karşısında suskun, çaresiz, iktidarsız bir durumda. Filistin ve Lübnan yanıyor. Dünya seyrediyor. Türkiye saldırıları önleyecek açık tavır almıyor. Açık ki bu yangını halklar durdurabilir.
ABD ayrıca tüm NATO üyesi ülkelerde gladio, kontrgerilla vb. isimlerle kurup örgütlediği çeteler eliyle adam kaçırma, sabotaj, şantaj, işkence, kötürüm hale getirme, yalan haber yayma, infial yaratacak cinayetler, kundaklama vb, eylemler düzenledi, düzenletti ve bu eylemleri de yeni saldırılarına gerekçe gösterdi.
Türkiye’de ve diğer birçok ülkede işçi ve gençlik önderlerine, halkçı liderlere karşı suikasler düzenledi ve birçok önderi öldürttü. Venezuella’da darbe örgütlemeye çalıştı ancak halkın direnişi ile darbe üç günde çökertildi.
Terörizme karşı mücadeleden söz eden ABD’nin terörizmin kaynağı olduğu olgularla sabittir. İşkence uçakları, Guantanamo, Ebu Garib örnekleri yeterlidir sanırız. ABD eşittir terörizm denilebilir. Halkımızın ABD karşıtlığı rastlantı değil, bilinçli bir değerlendirmedir.
Türkiye’de de “duyarlı vatandaşlar” diye anılan taşeron güruhlar devletin güvenlik güçlerinin gözetiminde linç faaliyetleri yürütüyorlar. Son örnek Kırklareli Vize’de yaşandı. Vatandaşların uykuda olduğu saatlerde avukatlara ve şoförlerine jandarma karakolunun önünde ve Emniyet Müdürlüğü binasının çok yakınında “nöbetçi duyarlı vatandaşlar” saldırdı. Anlatılanlara göre güvenlik görevlileri saldırganların arasında dolaştılar, onlarla çok samimiydiler ve hep olduğu gibi saldırganlardan tek bir kişi gözaltına bile alınmadı.
Yetkililerden, barolardan, hukukçulardan, hukukçu siyasi parti yöneticilerinden ses ve tepki bekleniyor.
e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com
Başa dön
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Kepirtepe Yaz Okulu
Bu köşede dört hafta süren, “AB sürecinde Türkiye Mimarlığı” başlıklı yazımla ilgili olumlu tepkiler alıyorum bugün bile...
Ünye Belediyesi’nde çalışan bir mimar hanımın yazdıklarından bir iki sözü size de aktarayım:
“.... biz de bir şeyler yapmalıyız...”
Yazılarımda tek amacım okuyucularımda bu isteği uyandırabilmek...
Sözde kalmamak.
Eskiler derler ya “Aynası iştir kişinin...”
Şimdi de size bir işten söz edeceğim:
Daha önce Köy Enstitüleri üzerine pek çok yazı yazdım. Köy Enstitülerinin düşünülüp gerçekleştirildiği günlerde insanımızın yüzde 80’i köylerde yaşıyordu.
Sorun bu büyük çoğunluğun üretici olarak, aydınlığa kavuşturulması, tutucuların, ağaların, sömürgenlerin elinden kurtarılmalarıydı. Bu nedenle yetiştirilenlerin, gene dönüp kendi köylerini aydınlatmalarıydı. Bu girişimin yarı yolda kesilmesine karşın bir ölçüde başarıldığını da söyleyebiliriz.
Bugün insanımızın yüzde 80’i kentte yaşıyor.
Bugünkü aydınlanma, aydınlatma çabalarımız önceki yöntemlerle elbette yapılamaz. Yeni yollar bulmak gerekiyor. Örneğin ikinci kuşak Köy Enstitülüler bunun için çalışıyor. Köy Enstitülülerden yaşamda olanlar da her biri bir Köy Enstitüsü gibi davranıyorlar kendi çevrelerinde...
İşte bunun capacanlı örneği Kepirtepe Köy Enstitüsü çıkışlılar... Bir “vakıf”ları var…
Bu vakıf üyeleri, kendi elleriyle tuğla üretip, duvarlarından çatılarına gerçekleştirdikleri yapılarını yeniden Türkiye’nin aydınlığı yolunda kullanmak istiyorlar. Bana da danıştılar…
Önce yapıların onarımını, sonrada bu yapıların ve alanlarının bir aydınlanma özeği olarak kullanılmalarını önerdim. Trakya Üniversitesi burada bir eğitim fakültesi açabilirdi ayrıca...
(Gönen Köy Enstitüsündeki gibi…)
Yurt olarak kullanılabilirdi kimi yapılar... Sekiz yüz kişilik konferans salonunda neler yapılamazdı ki?
İyi de, bunu için yapıların saptama (relöve ), nasıldı (restitüsyon ), onarım (restorasyon) çizimleri, tasarımları yapılıp Anıtlar Kurulu’ndan onay alınması gerekiyordu.
Şimdi ben bu yazıyı bitirir bitirmez yola çıkacağım. Lüleburgaz’a gideceğim. Oraya Trakya Üniversitesi, Yıldız Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültelerinden 22 öğrenci gelecek. Mehmet Başaran, Prof. Dr. Afife Batur, Prof. Dr. Nevnihal Erdoğan, Prof. Dr. Nevzat İlhan, Ankara’dan Yıldız Keskin, Doç. Dr. Murat Soygeniş, hep birlikte olacağız... 9 gün çalışacağız... Hem Mimar Sinan’ı, hem Mimar Hayrettin’i, hem anıt- gömütün mimarı Emin Onat’ı öğreneceğiz; Lüleburgaz Külliyesini, Edirne’de II. Beyazıt Külliyesini, Selimiye’yi gezeceğiz, hem de iş üreteceğiz. Bütün yapıların saptama çizimlerini, nasıldı çizimlerini, onarım tasarımlarını yapacağız. Tıpkı Köy Enstitülerinde olduğu gibi, hem üreteceğiz hem öğreneceğiz...
Türkiye’de 21 Köy Enstitüsü var. Bunlardan yalnızca biri, Fakir Baykurtları yetiştiren Gönen Köy Enstitüsü yeniden insan sıcaklığına kavuştu. Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nin Eğitim Fakültesi çalışıyor orada şimdi… Bir de müzeleri var…
Neyi düşlediğimi bildiğinizden kuşkum yok:
Bütün Köy Enstitüleri, aydınlık özekleri olarak yeni çözümlere kavuşturulmalı...
Öyle değil mi?
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
ARA SIRA
..........
Şükrü Erbaş
Yaltaklanma bilinci
Modern zamanların iletişim teknolojisinin ve savaş sanayinin geldiği yer, hepimizi birer pasif katil, birer ölüm sever, birer korku müridi yapmıştır. Hangi erdemlerden söz edersek edelim, sunulan bu resme bir bulantı cümlesi kurmadığımız sürece, biz hepimiz, dünya halklarının hayatlarından çalınmış bir küstahlığın mağduru ve ortaklarıyız. Sado-mazoşist bir hazla, doğrudan hedefi olmadığımız her saldırı, bize geniş soluklar aldırıyor. Hak edilmemiş, kendinden menkul bir güvenlik duygusunun zavallı rehavetiyle, başkalarının öldürülmesine, oturduğumuz yerden, öldüren adına -öldürenin dahi aklına gelmeyen- haklılık nedenleri üreterek güvenliğimizi güçlendiriyoruz! Üstelik, utanmaz bir merhamet duygusu eşliğinde ve ‘can çekişenlerin dik kafalılığı’ (Rilke) ile... Ruhunun derinliklerinde bir atom çekirdeği gibi taşıdığı ve zayıflığından ötürü gerçekleştiremediği şiddet duygusunu, güçlünün üzerinden tatmin eden insanın çürümüşlüğüdür bu. Kölenin eşitliğidir. Sahibin katında kazanılacak değerin bedeli, öteki ‘ben’i ellerimizle öldürmek, en azından bu katlin sadık bir köpeği olmaktır. Tam bir yaltaklanma bilincidir ve şiddetin bize yönelmesine açık davetiyedir. Belleğini televizyon ekranına indirgemiş, -gösterilenden öte fikri olmayan- bir toplumun, şiddete davetiye çıkarıyor olmak gibi bir kaygısı olamaz kuşkusuz. O, ne kadar edilgen bir şiddet izleyicisi ise, şiddete o kadar maruzdur zaten. Akıllı silahlara duyduğu hayranlık, ateşin ortasında buharlaşan çocukların bedenlerini, bilimin geldiği yere, insanlığın ödemesi gereken küçücük bir teşekkür saydıracaktır ona! Güçlünün hayalleriyle terbiye edilmiş kalbin, aklı ve merhametidir bu! O, eşitlik duygusunu, özgürlük bilincini ve utanma güzelliğini eşiğinin altına kıstırmış, ‘normal’ bir insan olarak katılmıştır benzerlerinin arasına. Herkes ötekinin onay merciidir.
Hepsinin de, içine yuvarlandıkları bu alçaklığa, ‘yüksek değerler’den pek haklı sebepleri vardır. Kendi evleri ve ülkeleri boyunlarında bir suç çanıyken, bir saat sonralarının toplu iğne ucu kadar güvencesi yokken, birdenbire dünyanın geleceği kaygısına düşmüş birer entelektüel, birer özgürlük savaşçısı, birer ‘terör uzmanı’ kesilmişlerdir. Dünya haritası önünde, efendilerinden edinilmiş kostak bir dille -diplerde bir korkuyla yine de- mazilerini temize çekip durmaktadırlar...
Birazdan akşam olacak. Günün, çaresizlik kalemiyle bir kenara yazdığı ‘savaş’ ölülerine, gece, yeni bir sayfa açacak. Karanlığın merhametine sığınan binlerce insan, gidecek hiçbir yeri olmadığı halde yollara düşecek. Yine de hiçbir bomba, bir çocuğun gözlerinden büyük çukur açamayacak dünyaya. Biz, düşen borsa, yükselen döviz, azalan onurumuzla biraz daha siyah, ama bizden uzak bir savaşın iğdiş huzuru ile döneceğiz evlerimize. Çizgili pijamalarımızı giyinip, birer şiddet tapınağına dönen ‘sıcak yuvalarımızda’, katillerimize secde içinde, ölümlerimizi seyretmeye ve çocuklarımızı sevmeye devam edeceğiz...
(Bu yazı, Ortadoğu coğrafyasında yaşanan -hâlâ süren- bir başka acı üzerine 2001’de yazıldı. Son günlerde yaşanan ve insan olan herkesi aşağılayan, onursuz düşüren kıyım nedeniyle Evrensel okurlarıyla bir daha paylaşmak istedim.)
e-posta:
erbas.sukru@gmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
Basın özgürlüğü ve TMY
Bugün, Basın Örgürlüğü Günü olarak kutlanan 24 Temmuz. Ancak, bir önceki 24 Temmuz ile kıyaslandığında bile Türkiye’de basın özgürlüğünün daha fazla kısıtlandığı bir dönemdeyiz. Yeni Terörle Mücadele Yasası, basın özgürlüğünü kısıtlayan, basın-yayın organlarının elini kolunu bağlayan düzenlemelerle devreye girmiş durumda.
TMY’nin basına yönelik olarak, doğuracağı sonuçlar bakımından ‘sansür’ hükmünde olan düzenlemelerinden belli başlıları şöyle:
-Yeni TMY’nin 5. maddesi Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak yer alan 50 ayrı maddenin cezalarını yarı oranında artırdı. Basın yoluyla işlenen suçlara öngörülen hapis ve para cezalarına terör zammı yapılarak yüzde 50 oranında artırıldı.
-Yeni TMY’nin terörle mücadelede görev almış kişilerin kimliklerini açıklayanlar ile terör örgütlerinin açıklamalarını yayımlayanlara verilen para cezası yerine 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası getirdi. Bu fiilleri işleyen basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında da ağır adli para cezası getirildi. Yani, örneğin Şemdinli olayının benzer bir olay yaşandığında, basının görevi yasal olarak “görmemek” ve “göstermemek.”
-Basın yasasından çıkarılan yayın kapatma yetkisi yeni TMY’ye yerleştirildi. Ceza sınırı 12 Eylül döneminden daha ağırlaştırıldı. Artık 15 günden 1 aya kadar kapatma verilebilecek.
Haber ve makale nedeniyle birçok gazete ve dergiye açılan davaları üstlenen iletişim hukukçusu Özcan Kılıç, TMY ile girilen yeni süreci yorumlarken, bu sürecin koyu bir otosansürü beraberinde getireceğine, büyük sermayeli medya kuruluşlarının bunu kabulleneceğine, ancak otosansüre karşı çıkan basın-yayın organları, gazeteciler ve yazarlar üzerinde bu yasanın Demoklesin Kılıcı gibi sallandırılacağına vurgu yapıyor.
Yeni TMY’nin sonuçlarını hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Ancak şu da açık ki, basın tarihi aynı zamanda basın özgürlüğü için verilen mücadelelerin tarihidir. Ne var ki, bu mücadele Türkiye’de özgürlüğüne düşkün olan bizim gibi basın organları ile devlet ya da hükümetler arasındaki bir mücadele gibi algılanıyor. Bizim, nihayetinde halkın çıkarlarına tercüman olma görevini yerine getirdiğimiz açık. Ancak basın özgürlüğü, halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı olarak algılanmadıkça bu gerçek de değişmeyecek.
Metin Göktepe olayı sırasında, Türkiye bunun gerçekleştiği nadir dönemlerden birini yaşamıştı. Gazeteciler ve basın örgütleri dışında, işçi ve emekçiler, örgütlü halk güçleri Metin Göktepe olayına sahip çıkarken, basın özgürlüğü mücadelesinin de nasıl verileceğini göstermiş oldular.
Önümüzdeki dönemde, basın özgürlüğünün aslında, toplumun ezilen kesimlerinin, sesi soluğu kesilmek istenen kesimlerinin özgürlüğü olarak kavrandıkça TMY de, öngörüldüğü biçimiyle uygulanamayacak ve sonuçta da değiştirilmek zorunda kalınacaktır.
Hiç kuşku olmasın ki, Türkiye’nin emekçileri, örgütlü halk kesimleri ve onlardan yana örgütler, aydınlar bunu başaracaktır.
Bunu başaracağız.
İyi haftalar.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net