www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Lübnan’dan haber var
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Bir şike öyküsü
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Bir tartışma
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Ülkeyi karanlıkta bırakanlar
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
KESK, ‘yaşasın’ (!)
LİMAN ARKASI
____
Fahri Bozbaş
Tepe tepe kullanmak
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Lübnan’dan haber var
Pazar günü, Hayat ekimizde genişçe okuyacağınız üzere, Şeyh Bedreddin Film Kolektifi ekibimizden arkadaşlarımız Lübnan’a girmeyi başardılar.
Uzun süredir Mısır sınırında bekletiliyorlardı.
Sonunda onları geri göndermeye...
Ama Londra’ya geri göndermeye kalktılar.
Direnmeleri sonucu Beyrut’a geçtiler.
Hemen şunu belirtelim:
Arkadaşlarımızın dünyanın çeşitli ülkelerinden kısa belgesel filmcileriyle birlikte oraya gidişlerinin amacı, kameralarını İsrail-Amerikan ortak yapımı vahşetin üzerine çevirip tarihe tanık olmak...
Gerçekleri en yalın ve yalansız biçimde dünyaya aktarabilmektir.
Biliniyor ki, dünyaya egemen olan sermaye medyası olayları...
Doğruyu yanlış...
Gerçeği yalan olarak...
En azından gerçekleri gizleyerek işine geldiği gibi duyurmaktadır.
İşte arkadaşlarımızın oraya gitmesi...
Her türlü belayı göze alıp...
Hayatlarını riske ederek o topraklara koşmaları, yalan bombardımanına karşı...
Gerçeklerin sesi olma sevdalarının...
Vahşeti film karelerine geçirerek dünyaya aktarabilme tutkularının bir sonucudur.
Nitekim arkadaşlarımız Beyrut’a ulaşır ulaşmaz kameralarını kapıp sokağa koştular...
Yaşananları belgelemeye giriştiler.
***
Ayrıca o yoğunluk ve sıkıntılar arasında gazetemize de gözlemlerini yazmaya başladılar.
Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.
Arkadaşlarımız Türkiye’ye dönünce nefes almadan yoğun bir çalışmanın içine gireceğiz.
Topladıkları ve çektikleri belgeleri filmler haline getirip Türkiye’nin pek çok ilinde göstermeye koşacağız.
Bu konuda pek çok projemiz var.
Olgunlaştıkça sizlerle paylaşacağız.
Kararlıyız.
Türkiye kısa filmciliğinde yeni ve ileri, ama o kadar da kalıcı adımlar atacağız.
Şimdi tek derdimiz arkadaşlarımızın sağ salim geri dönmeleridir.
Yüreklerimiz onlarla.
Lübnan, Filistin, tüm ezilen halklarla.
Bu arada kısaca sitemizden de söz edelim.
Yeni ve daha geniş site için hazırlıklarımız devam ediyor.
Elimizde İsrail barış gönüllülerinden, Amerikalı savaş karşıtlarına, Filistin’den, Irak’a, Venezuella, Küba, Meksika ve daha pek çok başka ülkeden gönderilmiş görsel doküman birikti.
Ama sitenin sıkışıklığından bunları bir türlü yayına veremiyoruz.
Bu arada sitemize Filistin’deki Irak’taki vahşeti anlatan video müzik klipleri koyduk.
İlgiyle ve tüyleriniz diken diken olarak izleyeceksiniz.
Adres: www.blogcu.com/sarpdere
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Bir şike öyküsü
İtalya’da büyük takımların şike yaptıkları gerekçesi ile ikinci lige düşürülmesinden sonra bizde de şike yeniden gündeme geldi.
Beşiktaş futbol takımının kaptanı Tayfur’un jübilesine gelen Lucesku da şike yapıldığından hep şüphelendiğinden söz ederek, üç oyuncusunun şike yaptığını ima etti.
Bu şike söylentileri geçenlerde bir duruşmada duyduklarımı aklıma getirdi.
Fatih Adliyesi’nde, mafya-kumar-derin devlet vb. konularla birlikte sık sık adı basına yansıyan bir kişi, polislerden şikayetçi olmuştu. Şikayetinde, polislerin kendisini tehdit ettiklerini ve şantaj yaptıklarını iddia ediyordu.
O gün, iki sanık polis dinlendi. Bu iki sanık polis, Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nde görevli idi ve görevleri telefon dinlemekti. Polisler ifadelerinde, ‘malum’ şahsın telefonlarını bir süre dinlediklerini, telefon dinlemesinde çok sayıda maçta şike yapıldığını saptadıklarını, müşteki ve arkadaşlarının bazı futbolculara ve hakemlere para verdiklerini, kadın gönderdiklerini ve bu kişilere kumarhanelerinde kumar oynattıklarını v.s anlattılar.
Polislerin söylediklerine göre, telefon dinleme çözümleri ile birlikte Kadıköy Savcılığı’na gitmişler ve savcıya, dinleme kayıtlarını vermişler. Savcı da, “Aman şu sıralar Dünya Kupası maçları yapıyoruz; eğer şike olayları gündeme gelirse FİFA nezdinde durumumuz iyi olmaz. Şimdilik bu konuyu sümenaltı edelim” demiş.
Anlattıklarım, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nin dosyalarında mevcut.
Tabii, şike sadece şampiyonluk yarışı için yapılmıyor. Hatta, şikenin yapılma nedenlerinden belki de en sonuncusu bu. Şike sektörünün asıl kaynağı bahis oyunları. Gökdeniz olayında bahis çetesinin kökleri Arnavutluk’a kadar gidiyordu.
101’inci yılında ligin ilk yarısını en yakın rakibinden 11 puan önde bitiren Beşiktaş’ın tepetaklak gidişi; Samsun maçında verilen 5 kırmızı kart; bütün bir sene boyunca şampiyon olacağından kimsenin kuşku duymadığı Fenerbahçe’nin son maçta şampiyonluktan olması vs. vs.
Eminim ki, Türkiye’deki şike olayları araştırılsa ve ortaya çıkarılsa, durumun İtalya’dan daha az vahim olmadığı görülür.
Çok büyük paraların döndüğü futbol sektörü ve bahis sektörü içinde şike organize olmuştur. Şikenin bir ayağı uluslararası çetelere, diğer ayağı ise derin devlet denilen üst düzey bürokrasiye kadar ulaşmaktadır. Ve elbette, şike de kapitalizmin bir pisliğidir. Kapitalizm sporu yozlaştırmış, ticarileştirmiş, şike, doping vb. ile de iyice kirletmiştir.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Bir tartışma
Özdemir İnce geçtiğimiz günlerde köşesinde Yaşar Kemal’i eleştiren iki makale yazdı. İnce’nin eleştirisi Yaşar Kemal’in Türkiye’yi çok kültürlü olarak tanımlamasına yönelik. Yaşar Kemal’in İnce’nin eleştirilerine hedef olan sözleri şunlar; “Anadolu, coğrafyasından ve çokkültürlü bir toprak olduğundan dünya kültürüne kaynaklık etmiştir .../... Anadolu’da yaşayan her halk kendi anadilini kullanacak. Kendi anadilinde eğitim görecek, kitaplar yazacak, filmler çekecek..../... Biz çok kültürlü toprak olduğumuzun farkına varacağız .../... Elimizi çabuk tutmazsak başımıza bölünme belası gelebilir. Oysa çokkültürlülüğü ile Anadolu bölünmeye uygun değil.” Anadolu’nun destanını yazmış olan Yaşar Kemal büyük birikimi ve sağduyusu ile bunları söylüyor.
İnce’nin Yaşar Kemal’in bu sözlerine “ciddi” itirazı var! İnce itirazlarını şöyle sıralıyor; “Büyük Yaşar Kemal, “Her halk .... kendi anadilinde eğitim görecek” diyor. Avrupa Birliği’nin de istediği gibi “Anadilini, lehçesini özgürce öğrenme”nin önündeki her türlü engelin kaldırılması başka, “Kendi anadilince eğitim görmek” başka. “Kendi anadilinde eğitim” ancak devletin resmi dili ile yapılır. Bugünkü Anayasa ile bu mümkün değil. Çünkü “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir” diyen Anayasa’nın 3. maddesine aykırı. Ve bu madde değiştirilemez. “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” (Anayasa, Madde: 42) Günümüz Anadolusu eğer çokkültürlü ise ve Türkçe’den başka bir dil eğitim ve öğretim dili olacaksa bu ancak “bölünme” ile gerçekleşebilir. Demek ki temenni başka gerçekler başka.”
Demek ki İnce’nin itirazı şu temel noktalarda toplanıyor; Türkçe resmi dildir, Anayasaya göre eğitim ancak resmi dille yapılır ve bu anayasa maddesi değiştirilemez, başka bir dilde eğitim bölünme demektir. Özdemir İnce’nin savunduğu Anayasa 12 Eylül askeri darbesinin ürünüdür. Hemen hemen tüm aydınlar ve pek çok siyasi parti 12 Eylül’den çıkılıp, ülke nispeten nefes almaya başladığında bu Anayasa’nın değiştirilmesini talep etmekteydi. Büyüyen Kürt Sorunu şimdi bunları geriye çark ettirdi ve büyük bir çoğunluğu devletçi oldu. Marmaris Paşası’nın bu durumu, örneğin “farklılıkların uyumu” adıyla yapacağı bir tabloda resmedeceğine eminiz. İnce daha önceki bir yazısında “devletiyle barışmaktan” söz ediyordu. Anlaşıldığı kadarıyla devletine iyice teslim olmakla kalmamış, onun ideologluğuna da soyunmuş durumda.
Ülkenin bu temel siyasi gerçeği bir yana, büyük bir bilmişlikle öne sürdüğü iddiaları kof ve temelsizdir. İnce geçmişte Anadolu’nun “çok kültürlü” olduğunu, ama günümüzde bundan söz edilemeyeceğini ileri sürüyor. Önce şu konuyu açıklığa kavuşturalım, bu tartışma da “çok kültürlülük”ten kasıt, farklı ulusal topluluklar ve etnik grupların varlığıdır. İnce bunları Osmanlılar döneminde kabul ediliyor, ama bugünün Türkiye’sinde kabul etmiyor. İnce’nin yolunu izlersek, en azından “Rumlara ve Ermenilere” ne olduğunu biliyoruz. Peki ama Kürtlere ne oldu? Onların “suçu” Anadolu’nun emperyalist işgalden kurtuluşu için Türklerle birlikte savaşmaktır. Ama savaştan sonra en doğal haklarından mahrum bırakıldılar ve asimilasyona tabi tutuldular. Bu yok sayma politikası iflas etmek zorundaydı ve bugün gelinen yerde kimsenin reddedemeyeceği biçimde iflas etmiştir. Bugün en gericinin geldiği nokta, ‘Kürt vardır ama Türk ulusu içinde sayılmalıdır, dilini öğrenebilir, ancak anadilde eğitim olmaz’dır. Saygıdeğer ilericimiz İnce’nin bulunduğu nokta da burasıdır!
Bütün bu gerici cephe Kürtlerin bütünüyle asimile olmasını, bugüne gelen bir “ulusal sorun” olmamasını isterdi ama olmadı, başaramadınız! Kürtlerin ve onların bu ezilmişlik durumunu kabul etmeyen Türklerin mücadeleleriyle Kürtler bugün kısıtlı da olsa dillerini öğrenebiliyorlar, sınırlı yayın hakkına sahipler. Bundan sonra da gidiş geriye değil, ileriye doğru olacaktır. Hindistan, İsviçre vb gibi ülkeler bugün çok dilde eğitim yapıyorlar ve bölünmüyorlar! Eğer Türkiye faşist, gerici kafalara teslim olmaz, demokratik bir ülke olarak ilerlemeyi başarabilirse Kürtlerde kendi anadillerinde eğitim yapacak, bu sorun büyük bir ihtimalle demokratizm içerisinde çözülecektir. Kürtlerin baskı ve terörün ortadan kalkarak, temel haklarına kavuşmaları durumunda, kendi gelecekleri hakkında verecekleri karar, –bu karar yalnızca onlara aittir- muhtemelen Yaşar Kemal’in büyük bir bilgelikle işaret ettiği yönde –birlikte yaşam- olacaktır. Böyle bir karar vermezlerse de kimsenin onlar üzerinde zor kullanmaya hakkı yoktur. Tam hak eşitliği bu sorunun çözümünde kilit halka durumundadır. Eşit haklara sahip olanların farklı yönlerde ilerlemeleri çok zayıf bir ihtimaldir.
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Ülkeyi karanlıkta bırakanlar
Büyük patronlar, ülkenin ve elbette halkın boğazını bu sefer de “elektrikle” sıkmaya hazırlanıyor.
Geçtiğimiz günlerde; bütün bir Ege Bölgesi’ni ve Antalya’yı bir gece boyunca karanlığa mahkum eden Bursa ve Antalya’daki çevirim santrallerinin, devreden çıkarılması sonrasında yapılan tartışmalar, enerjideki özelleştirmede artık özel firmaların ülkenin boğazını sıkacak kadar güçlendiklerini göstermektedir. Çünkü bu firmaların sözcüleri; açıkça; “Biz böyle yaptık hükümet de gücü yetiyorsa yaptırım uygulasın!” diye açıkça meydan okumuşlardır.
Ortada olan şuydu; iki çevrim santralinin patronları, her halde aralarında anlaşarak, en önemli turizm merkezlerinin de içinde bulunduğu bölgeyi gece boyu karanlıkta kalması amacıyla santrallerinin şalterini indirmiştir. Böylece; hükümete, “Biz yeterince kâr etmiyoruz; eğer bize yeterince kâr edecek imkanlar sağlanmazsa istediğimiz zaman ülkeyi karanlıkta bırakırız” demişlerdir.
Hükümetin bu tehdit karşısındaki tutumu; tam bir, büyük patronlara teslim olmuş bir sermaye hükümeti gibi; “Özel sektörün isteklerini dikkate alarak soruna çözüm bulacağız” biçiminde olmuştur. Sorunun bu yanı basında da nispeten tartışılmıştır. Ama patronların tehdidi bundan ibaret değildi: Tersine tehdit daha çok da Cumhurbaşkanı Sezer’e yönelikti. Çünkü; “Yap-İşlet”(Y-İ) adı altında kurulan özel elektrik üretim santrallerinin, yasalara aykırı olarak çalıştıkları Danıştay tarafından tespit edilmiş ve bu santrallerin kapatılması kararı verilmişti. Ancak AKP Hükümeti çıkardığı bir yasayla bu santralleri “özel hukuk hükümlerine tabi” olarak çalışmasını yasalaştırmış, böylece Danıştay’ın kararını geçersiz hale getirmişti. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı bu yasayı “veto” ederse; bu santraller faaliyetlerin durdurulması gündeme gelecekti. Onun için de son günlerde sermaye basını ve enerji ağaları; “Eğer Cumhurbaşkanı Sezer yasayı onaylamazsa, İzmir’de kurulu ENKA santralinin kapanacağı, bu durum da İzmir’in ve çevresinin günde 16 saate varan elektrik kısıntılarına gidilme zorunda kalınacağı” şantajını öne çıkaran bir propaganda yürüttüler. Böylece geçtiğimiz ayın sonunda Ege ve Antalya’yı karanlıkta bırakanlar tehditlerini bir adım ileri götürdüler. Çünkü Cumhurbaşkanı yasayı onaylamasaydı; Danıştay kararı doğrultusunda Y-İ santrallerinin tümün kapatılması gündeme gelecekti. Böylece de; son 15 yılın en büyük yağmalarında birisi olan enerji özelleştirmesi büyük bir darbe yiyecekti. Dahası hükümetin bu alanda atmaya hazırlandığı, devlete ait dağıtım hatları üretim santralleri de özel sektöre devretme hazırlıkları da çıkmaza girecekti. Bu nedenle de özelleştirmeden en büyük payı alan ve yeni özelleştirmelerde de bu alanda pastadan daha büyük pay almaya yönelecek en büyük firmalar diş göstermiştir.
Cumhurbaşkanı da, büyük patronlara açıkça kıyak ve enerji üretim gibi kamuyu yakından ilgilendiren hayati önemdeki bir alanda özel tekellerin egemenliğine çanak tutan yasayı imzalamıştır. Böylece enerji patronları tehditlerinin işe yaradığını, hükümeti olduğu gibi Cumhurbaşkanı’nı da sindirdiklerini görmüşlerdir. Yani en azından ilk ve önemli bir muharebeyi kazanmışlardır. Şimdi onlar bir hamle daha yaparak; kamun elindeki hidroelektrik ve termik santralleri de ele geçirmeye hazırlanmaktadır. Burada amaçları; fiyat ve üretim karteli oluşturacak biçimde sektörde bir ağırlık kazanmaktır ki; çimentoda oluşturulan fiyat karteliyle nasıl piyasaların ve ihtiyaç sahiplerinin kıskaca alındığını, nasıl tatlı kârlar edildiğini gördükten sonra onlar için bunun daha cazip olması şaşırtıcı olmamalıdır. Ancak bu orta vadedeki amaç onlar için önemliyken; bugünkü imkanlarıyla devlete sattıkları elektrik fiyatın artırmak için ellerindeki kozları oynayacaklarını, kendilerine bazı yeni ayrıcalıklar sağlanması için de şantajlara devam edeceklerini söylemek bir kehanet olmaz. Hele ortada böyle avuçlarına düşmüş bir hükmet varken; patronların bunu yapmaması kapitalizmin ruhuna ihanet olur!
Olanlar açıkça göstermektedir ki; bugüne kadar işçilerin mağdur olduğu ortaya çıkmıştı. Ama yukarıdakiler “Evet bazı mağduriyetler var, ama çoğunluk, ülke özelleştirmeden kazanmaktadır” iddiasını öne sürmüşlerdir. Enerji özelleştirmesinde gelinen aşama şimdiden aslında özelleştirmenin sadece işçilerin ya da bir kısım halkın değil bütün halkın, ülkenin aleyhine bir uygulama olduğunu, ülkenin en hayati sorunlarını birkaç patronun kârına indirgediğini göstermektedir. Onların bu çıkarları uğruna tüm ülkeyi karanlığa sürüklemekten çekinmeyeceğini de gördük, daha da göreceğiz.
Demek ki; özelleştirmeye karşı olmak aynı zamanda tüm halktan ve ülkeden yana olmaktır. Bu yüzden de özelleştirmeci partilerin hiçbiri ülkesini ve halkını seven partiler olamazlar.
Başa dön
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
KESK, ‘yaşasın’ (!)
Kurulduğu 1995 yılından bu yana KESK’in bir üyesiyim. Önce, Öğretim Elemanları Sendikası (ÖES)’de daha sonra da Eğitim Sen’de ait olduğum işçi sınıfının özgürlüğü, insanca yaşaması için KESK’in mücadelesine elimden geldiğince katılmaya, katkıda bulunmaya çalıştım. KESK içerisindeki mücadelede en büyük umudum, KESK’in diğer işçi ve memur sendikalarından farklı olarak, mücadelesini bir sınıf bilinci içerisinde fiili ve meşru olarak sürdürmesiydi. Bu kolay değildi. Zira, sözünü ettiğimiz dönem dünyada, Doğu Bloğu’nun çözüldüğü, buna dayanılarak, sosyalizmin yenilgiye uğradığı naralarının atıldığı, Türkiye’de ise yine bunun ve 12 Eylül darbesinin etkilerinin hala sürdüğü bir dönemdi. Bu dönemde, Türkiye’de ve dünyada sendikaların hemen tümü, sermayenin yeni liberal politikalarla sürdürdüğü saldırılar karşısında pasifize olmuş ve hatta bu saldırıları meşrulaştıran örgütler haline dönüşmüştü.
Böyle bir ortamda Türkiye’de kamu emekçileri, tüm olumsuz koşullara karşın, 1980’lerin ortalarından itibaren “sıfırdan” bir mücadeleye başlamış ve fiilen meşruiyetlerini kabul ettirmişlerdi. Nihayetinde de Türkiye’de emekçi hareketin, demokrasinin güneşi olarak, aşılması imkansız zannedilen dağların ardından KESK’in doğmasını gerçekleştirmişlerdi .
KESK’in doğması için çok emek harcandı, çok ter hatta, kan döküldü. Bunca çabayla, fedakarlıkla yaratılan KESK, sadece kamu emekçilerinin değil Türkiye’deki tüm toplumsal hareketin dinamosu, itici gücü oldu. KESK’in toplumsal hareket içerisinde öne çıkması, hem sermayeyi hem de demokrasi düşmanlarını KESK’e karşı harekete geçirdi.
Amaç: 12 Eylül’ün ardından toplumsal muhalefeti tekrar canlandıran emekçilerin bir araya geldikleri KESK’i ve ona bağlı sendikaları, işlevsiz hale getirerek düzen içerisine çekmekti. Başka bir söyleyişle diğer sendikalara benzetmekti. Bunun için bir taraftan, KESK üyeleri ve yöneticileri baskı altına alındı. Ama öbür taraftan da işçi sınıfı hareketi ve sendikaları pasifize etmenin en bilindik yolu olan yasalar devreye sokuldu. Önce, toplu sözleşme, grev gibi sendika olmanın en temel araçlarının yasaklandığı, sendikaları birer bürokratik yapı haline getirmeyi amaçlayan 4688 sayılı yasa çıkartıldı. Daha sonra ise emekçi ile sendika arasındaki bağı kopartıp, sendikaları sisteme bağımlı hale getirmek üzere aidatların devlet tarafından ödenmesi gibi kabul edilemez bir düzenleme getirildi.
Bunu söylemek çok acı ama KESK de kendisini fiilen ortadan kaldırmayı, düzene uyumlu hale getirmeyi amaçlayan bu tuzağa düştü. Önce, yetki peşinde, toplu görüşme peşinde koştu ve ortaya çıkış sürecindeki mücadele isteğini, gücünü kaybetti. Sonra da hızla diğer sendikalara benzemeye başladı.
Evet, KESK üzerine oynanan oyunlar amacına ulaşmıştı. Bunu nasıl bu kadar kesin söyleyebiliyorsun derseniz; 4688 sayılı yasanın çıkarıldığı 2001 yılından bu yana, emekçilerin haklarını ortadan kaldırmak üzere getirilen yasalara ve buna karşı KESK’in yürüttüğü mücadeleye (yada mücadelesizliğe) bakınız lütfen.
Şimdi kendime ve tüm KESK üyelerine şunu sormaktan kendimi alamıyorum: son iki üç yılda getirilen Sosyal Güvenlik Kanunu, GSS, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, kamu personel reformu, TMY ve her alandaki özelleştirme uygulamaları, KESK’in ve onu oluşturan sendikaların, “fiili ve meşru mücadele” sloganıyla sokaklarda olduğu dönemde getirilebilir miydi? Eğer getirilse, KESK’in tavrı bugünkü gibi mi olurdu?
KESK YAŞAMALI MI?
Eğer KESK, son derece zor koşullarda, kamu emekçilerinin mücadele azmi ile yoktan var edildiği tarihine sahip çıkacaksa; eğer KESK, diğer sendikalar gibi mevcut sistemi yeniden üretip, onun emekçilere yönelttiği saldırıları meşrulaştıran bir örgüt olmayıp, Türkiye’de emek mücadelesinin, demokrasi mücadelesinin itici gücü olacaksa, KESK, YAŞAMALIDIR(!)
Ama, eğer KESK sendikaları, her ay devletin üyeleri adına hesaplarına yatacak aidatların çetelesini tutan, mücadele örgütlemek yerine, tatil organizasyonları örgütleyen yapılarını sürdürecekse; eğer KESK üyeleri, o siyasetten, bu siyasetten deyip kendi içinde birbirini yok etme anlayışından vazgeçmeyecekse KESK, onurlu geçmişini daha fazla lekelememelidir(!) Çünkü, bu yapıda bir KESK’in ne emek mücadelesine ne de demokrasi mücadelesine sağlayacağı hiçbir katkı olmayacağı gibi mevcut düzeni meşrulaştırdığı için bu mücadelenin önünde bir engel teşkil edecektir.
Sözün özü: KESK’i ortaya çıkartan süreç, Türkiye emekçi hareketi için bir yüz akıdır. Ancak, özellikle son beş yılda, gerek dışarıdan gelen baskılar nedeniyle gerekse, kendi içerisinde yaptığı bir dizi hata sonucu varlığı sorgulanır bir hale gelmiştir. Eğer bugün KESK üyeleri olarak bizler bu sorgulamayı yapmaz ve bu olumsuz giden sürece acilen müdahale etmezsek KESK, bugün tarihe gömülmüş veya gömülmeye mahkum diğer sendikal yapılarla aynı konuma düşecektir. KESK’i bu duruma düşürmeye hiçbir KESK üyesinin hakkı yoktur(!) KESK’in onurlu tarihine sahip çıkmak ve onu bu onurla yaşatmak, kamu emekçisinin tarihsel ve toplumsal sorumluluğudur.
e-posta:
ozmuftuoglu@gmail.com
Başa dön
LİMAN ARKASI
..........
Fahri Bozbaş
Tepe tepe kullanmak
Zonguldak ve çevresinde sanat ve kültürle ilgili bir faaliyetin tanıtımı, afiş veya broşürle yapılacaksa; Mete Arif Tokmak‘ın çizgileri ile bu faaliyet daha çekici olabiliyor. Yaşanılan olumsuzlukları karikatürlerinde gözlere sokarcasına gösteren Tokmak, kömür havzası ile bütünleşmiş 38 yaşında işsiz bir sanatçı.
Çocukluğunda bir süper kahraman olarak gördüğü ve “Mavi Adam“ diye tanımladığı, babası yönlendirmiş Tokmak’ı çizmeye. Baba Nurullah Tokmak, GS’dan Kömürspor’a transfer olup, havzada Ulaştırma Müdürlüğü’nde çalışmış eski bir futbolcu olarak, anlattığı öykülerle küçük Tokmak’ın hayal gücünü, getirdiği samanlı kağıt ve karakalemle de çizgisini geliştirmesini sağlamış.
Oturdukları bodrum katının pencere camlarına yapıştırdığı çizimleri ile ilk sergisini açan Tokmak, mahalle arkadaşlarını bu uğraş alanına çekerek, ilk fanzin grubunu da oluşturmuş. Babasının hayvan sevgisinden, dergi, resimli roman, sinema afişi ve bilcümle çocukluk düşleriyle çizdiği kağıtlar, pencerede; evin içine perde, dışına ayna olmuş. Tercüman Çocuk Dergisi’nde ilk karikatürü yayınlandığında, sevinçten havaya uçmuş! Elindeki büyük kalıp bir çift ayakkabıyı oğluna göstererek, balon içinde “bunu ölünceye kadar tepe tepe kullanırsın” sözünü söyleyen baba ile oğulu çizdiği karikatürü mahallede, okulda herkese göstermiş. Karikatürcü olmak duygusunu ilk o zaman hissetmiş, çizerek mutlu olacağının yolunu çizmeye karar vermiş.
Hacettepe Üniversitesi’nin düzenlediği Gençlik Yılı karikatür yarışmasında mansiyon ödülü aldıktan sonra kalemine daha sıkı sarılan Tokmak, lise yıllarında, resim ve edebiyat öğretmenlerinin desteğiyle yeti ve becerisini daha da geliştirmiş. İki kişinin bir araya gelmesinde sakınca görüldüğü 1980’ li yıllarda, karikatür grubu oluşturarak, geceli gündüzlü çalışıp, sınıf arkadaşlarıyla duvar gazetesi çıkarmış. Şair, yazar, çizer, müzisyen olmak için yanıp tutuşan arkadaş çevresi ile yerel bir gazetenin kültür sanat sayfasını hazırlamış. Lise öğreniminden sonra, Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’ne giren Tokmak, bir yıl öğrenim gördükten sonra ekonomik nedenlerle okulu bırakmış. Bir yıllık İstanbul yaşantısında en büyük kazancı, Oğuz Aral ve Raşit Yakalı ile tanışması olmuş. Gırgır dergisinde yayınlanan her karikatüre telif ücreti vermesi nedeniyle Aral’a her zaman saygı duymuş.
Zonguldak’ta sanat grubu oluşumu içinde yer alan, ürünlerinden karşılık beklemeden değişik gazete ve dergilere çizmeye devam eden Tokmak, öğrenim gördüğü ZKÜ Sağlık Yüksekokulu’nun Karikatür Kulübü’nde öğrencilerle atölye çalışmaları yapıyor. “Benim alanım, yer üstündeki işsiz kesim“ diyen Tokmak, sanatının içeriğini, bir madenci kenti olarak Zonguldak’ın belirlediğini vurgulayarak şunları söylüyor:
“Her gün Sahil Cafe’de oturuyorum. Yüzlerce işsizle yüzyüze oluyorum. Arkadaş çevrem hep işsiz. İşsiz olduğum için zaman sorunum yok. Muhabbet konusu madencilik ve işsizlik olduğundan, bu durumu ele alan eserler yaratıyorum. Madende çalışıyor olsaydım, sanatçı olarak konum yine maden mi olurdu bilmiyorum. Bu gerçeğin bir parçası olarak; ciğerlerimde kömür tozu mu olurdu, gözü sürmeli mi olurdum, resen emekli bir işçi mi, meyhane köşesinde biri mi?... Bilmiyorum. İşsiz olarak bildiğim bir şey var; Zonguldak, Germinal filminden daha önemli bir durumu özetliyor. İşsiz sayısı 40 bini aşan bir kentte, bu olumsuz durumu göstermek için biz sanatçılara büyük görevler düşüyor. Sanatçılar işsizlik konusunu ele almalılar. Bazı partiler yeni yeni bu konuyu ele almaya başladılar fakat eksik ve yanlış.”
Sanat Sokağı oluşumu için Zonguldak Belediyesi ile görüşme yapan grubun içinde de yer alan Tokmak, ZKÜ Karikatür Kulübü olarak dört yıllık çalışma sürecinde dergi çıkardıklarını, sergi açtıklarını, çizgi film ve kısa film çalışmaları yaptıklarını, fakat maddi destek bulamadıklarından çalışmalarının yarım kaldığını belirterek, gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri en güzel alanın sanat olduğuna vurgu yapıyor. Zonguldak gerçekliği üzerinden evrensel boyutta bir şey yapmak için işsiz de olsa çizmeye devam edeceğini belirten Mete Arif Tokmak, işsiz bir çizer olarak ironiyle; “tepe tepe kullananacağım bir çift ayakkabım olmasa bile, tepe tepe kullanacağım samanlı kağıdım ve kara kalemim mutlaka olacaktır!“ diyor.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net