İzmir’e göç ettiğimizin ilk yıllarında bir gün, Ressam ve Heykeltraş Cahit Koççoban’ın başında bulunduğu Devlet Resim ve Heykel Müdürlüğü’ne gittim. Cahit Bey, “Habora, birkaç dakikalık bir işim var. Sen arka bahçeye git, orada bir dostum da var, onunla lâflarsınız. Ben de biraz sonra gelirim,” dedi. Gittim. 1 metre eninde, 5-6 metre boyunda, çevresi sarmaşıklarla kaplı bir bahçecikti.
Yaşlı bir bey oturuyordu. “Merhaba efendim,” dedim ve bir iskemleye otururken, “Merhaba Habora, “ diye yanıtladı beni. Dondum, kaldım. Hayatımda görmediğim bir kişiydi. Güldü, “Tanımadın değil mi, beni?” dedi.. Tanımadığımı söyledim. “Ben Sarı Kemal, Dünya Gazetesi’nin I960’lardaki Yazı İşleri Müdürü.” Sen bir gün gelmiş, “Tekirdağ köylerinde bir röportaj yaptım, Dünya Gazetesi’nde yayımlanmasını istiyorum,” demiştin. Ben de okumuş ve beğenmiştim. Hemen de yayınladım,” dedi.. O bunları söyleyince hemen anımsamıştım.
“Vallaha tanımamakta haklıyım, çünkü ‘Sarı Kemal’ gitmiş, yerine ‘Beyaz Kemal’ gelmiş. Yalnız anlayamadığım bir nokta var, siz beni nasıl tanıdınız?” diye sordum.. “Sesinden,” diye yanıtladı. “Yüzünü anımsamıyorum bile, ama sesini 40 yıl daha geçse, unutamam...”
27 Mayıs Askeri İhtilâli ‘nin ilk yılıydı. Milli Birlik Komitesi bir karar almış ve lise mezunlarıyla isteyen üniversite öğrencilerine, askerliklerini köylerde öğretmenlik görevinde bulunarak yapmalarını sağlamıştı.
Batıda doğanları doğuya, doğuda doğanları da batıya gönderiyorlardı. Ben de bu olanaktan yararlanarak Konya’nın Büyükburnak Köyü’nde öğretmenlik yapmıştım. Hem köylüler, kentlilerden bir şeyler öğreniyordu, hem de kentlilerin burnu sürtülüyordu. Ama en güzel tarafı, tabii bence, öğretmenlik görevinin sonunda yaptığımız 3 aylık askeri eğitim gırgır-şamatayla geçiyordu.
Erol İşisağ, benim Adana Erkek Lisesi’nden arkadaşımdı. Belki derslerden kaytarmak için olacak, Adana Şehir Tiyatrosu’na girmişti, diğer bazı arkadaşlarım gibi. Sesi iyiydi, fiziği de artist gibiydi, neden tiyatrocu olmasın?!..
Bir gün beni İstanbul ‘dan aldı, “Hadi Habora, ben artık asker öğetmenim, bizim köye gidiyoruz,” dedi. Sabahtan yola çıktık, İstanbul’dan. Yanımızda Erol’un bir arkadaşı daha vardı.
Önce Tekirdağ’a gittik. Burunlu bir köy otobüsüyle, gideceğimiz bölgenin en büyük köyü olan Işıklar’ a gittik. Güzel, büyük bir köydü.. Belki şimdilerde belde ya da ilçe olmuştur.. Evlerin tümü Rumlardan kalmıştı. Dayanıklı, görkemli evler.
Gece orada yattık. Ertesi gün bir köy düğününe davet ettiler bizi. (Fotoğraftaki düğün.) Kentlilerden görmediğim bir yakınlıkla karşılaşmıştım, tıpkı Toros’lardaki köylüler gibi.
Işıklar’ dan Naip’e gittik. Belki de önce Naip’e, sonra Işıklar’ a gittik, 45 yıl geçmiş aradan, anımsamıyor olabilirim. Artık hep yürüyorduk, ağaçlar arasından, kurak dere yatakları yanından. Tek-tük köylülerle karşılaşıyorduk. Kadınlar, kızlar, yalnız da olsalar, “Merhaba” diyorlardı, bizlere. Hepsi de başörtülüydü ve bize ters gelmiyordu, yani bugünkü ilkellik yoktu.
Mermer Köyü, Erol’un öğretmenlik yaptığı köydü. Pazartesi sabahı Erol okulu açtı, ufak bir tören ve ilk ders. Öğrenci azdı, ilk günler diye.
Ve günlerimiz o çevrede geçti. Ve bir Cumartesi günü, önce Marmara kıyısında, içinde manastır da bulunan Yeni Köy’e gittik. Akşam üzeri, kıyıdaki kayalara tutuna tutuna, Marmara’nın haşin dalgalarını yiye yiye Kumbağ diye bir köye geldik. Kumbağ, üç-beş evli küçük bir köydü. Daha kentliler istila etmediği için dünya güzeli bir köydü… Sırılsıklam girdik köye. Hemen gaz lambalı köy kahvesinde konuk ettiler bizi. Bilmiyorum, belki de ilk kez kentliler gelmişti, köylerine.
Yıllar sonra gördüm Kumbağ’ı, içim “Cızzz” etti…
Başa dön