www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Toplumsal bir paradigma olarak
   Müzik ve Modernite

Edward Said müziğin “sadece müzik” olmadığı görüşünü sonuna kadar savunarak aynı zamanda “büyük bir paradigmanın toplumsal değişkenlerinin parçası” olduğu fikriyle birleşiyor. Düşüncesini Beethoven ile başlatıp müziği toplumsallaşmanın -ya da toplumdan kaçmanın- aracı olarak kavramsallaştırıyor.

Savaş meydanı Cezayir
Onyıllar süren işgal ve destansı bir direnişe tanıklık etmiş bir coğrafya Cezayir ya da Arapça’daki adıyla El Jazair (Adalar). Osmanlı İmparatorluğu’nun bir eyaleti iken, Fransız sömürgecilerinin hakimiyetine geçen Cezayir, Fransız işgalcilere, 1830 yılından 1962 yılına kadar, tam 132 sene boyunca direndi.

Irak’ın edebiyatı da İŞGAL ALTINDA!
Adı hep savaşlar, ambargolar, işgallerle anılan Irak’ın edebiyatı da Amerikan işgali altında. Irak’ın son yıllarda yaşadığı acılar da edebiyata silinmeyecek izlerle yerleşiyor. I. Uluslararası Beyoğlu Şiir Festivali kapsamında İstanbul’a gelen Iraklı Şair Abdulhadi Sadoun, savaş ve işgaller dışında Irak’ın köklü bir kültürü, şiiri ve sanatı olduğunu hatırlatıyor.


Toplumsal bir paradigma olarak
   Müzik ve Modernite
Ziya Özışık
“Kitabın sonunda ütopyacı veya idealist bir yöntem önerip önermeyeceğime gelince; benim görüşlerimin gerçekten de kendini tamamen müziğe hasretmiş bir amatöre ait olduğunda ısrar etmekten öte bir şey söylemeyeceğim burada, ancak bu zannedildiği gibi zayıf bir konum değildir”...
Edward Said geçtiğimiz dönemin üzerinde önemle durulması gereken düşünürlerinden.
“Şarkiyatçılık” “Kültür ve Emperyalizm”, “Hümanizm ve Demokratik Eleştiri” kitaplarıyla dikkatleri üzerine çekmesi kadar Filistin mücadelesinde yer almasıyla “aydın sorumluluğu”nun kapsamını dünya entellektüellerine de aktarması düşünürü; önceki yüzyıl içinde özel bir yere koyuyor kuşkusuz. Tüm bu özelliklerine ek olarak Said’in düşünsel coğrafyasının önemli bir bileşenin de müzik ve müzikoloji olduğunu Türkçe’ye yeni kazandırılan bir kitaptan öğreniyoruz.
Zira Agora Kitaplığı’nda çıkan “Müzikal Nakışlar” adlı kitabında Edward Said bu alanla ne denli iç içe olduğunu belirgin bir şekilde okurların dikkatine sunuyor.
Amatör/Profesyonel
Girişteki alıntıda müzik sanatı açısından Edward Said’in kendini tanımladığı yer, düşünürün bu alandaki kapsamını özetler nitelikte. Said burada kendini anlatırken aslında bu sanatın belki de en çok ihtiyaç duyduğu yaklaşımı okurların göz önüne almasını sağlayarak iki noktaya dikkat çekmiş bulunuyor. Birincisi bizzat kendisi bir piyanist olan Edward Said kendine “amatör” deyip takibinde ise bunun müzikal alanın ciddiye alınması gereken bir yönüne dikkat çekip müziğe “içerden” bakma potansiyelini aktarmış bulunuyor.
İkinci nokta ise müzik tarihi veya müzikoloji için daha belirgin bir eleştiri içeriyor.
Edward Said’in bir konferansını kitap haline getirmesinin nedeni de burada saklı aslında. Batı klasik müziğinin dinamiklerini irdeleyen Said bu alanın önemli bir eleştirisini yaparak bu müziğin oynadığı rolleri tanımlıyor. Diğer bir deyişle yazar; batı toplumunda müzik araştırmalarında sıkça başvurulan üzerinde anlaşılmış gibi antiseptik, tecrit edilmiş, akademik ve aşırı “profesyonelleşmiş” yaklaşımı kıyasıya eleştirmiş oluyor.
Burada bir alıntı yaparsak Said’in müzikolojide durduğu yeri daha iyi ayırt edebiliriz: “Burada anlatmaya çalıştığım, müziği tabiri caizse toplumsal ve kültürel bir ortamda gerçekleşen bir etkinlik olarak bir yere koyduğumuzda, müzik araştırmalarının daha az değil daha ilginç olabileceğidir”...
Sözgelimi bir bestecinin eserlerini ya klasik formun yapısını araştırırken bunların ideolojik ya da toplumsal uzam veya iktidar ve bireysel egonun oluşumuyla bağlantısının kurulamamasını temel itirazı haline geliyor. Böylece Said kendine hapsolmuş akademik dünyayı da bir nevi “uyarıyor”...
Adorno’dan Said’e
Kitap boyunca Edward Said Batı klasik müziğinin inşasındaki önemli köşetaşı müzisyenleri, müzik tarihçilerini irdeleleyerek modern müziğin ve modernitenin dinamiklerini arıyor. Müziğin “sadece müzik” olmadığı görüşünü sonuna kadar savunarak aynı zamanda “büyük bir paradigmanın toplumsal değişkenlerinin parçası” olduğu fikriyle birleşiyor. Bunu Beethoven ile başlatıp toplumsallaşmanın -ya da toplumdan kaçmanın- aracı olarak müziği kavramsallaştırıyor.
Müzik tarihine bakıldığı zaman Edward Said’in kitaptaki en önemli göndermeleri kendisi de bir müzikolog olan Adorno’yla ilgili olanlar. Nitekim yazar kitabının çoğu yerinde Adorno’nun veya takipçilerinin görüşlerine başvuruyor.
Fakat genel görüşte bu iki düşünürün ortaklaştığı pek çok nokta bulunurken Edward Said’in Adorno tartışmalarının olduğu ve fikri açıdan ayrı noktalara düştükleri yerler Edward Said’i özgünleştirmesi bakımından hayli önemli.
Adorno’nun, müziğin çağdaş toplumda bir meta konumuna indirgemesini anlattığı “dinlemenin gerilemesi” kavramını haklı bulan ve bu doğrultuda yaklaşımlarını ifade eden Edward Said ayrım noktasını belirginleştiriyor. Adorno’ya göre total olarak yönetilen bir toplumda hiçbir insan ideolojik baskıdan muaf kalamaz.
Hiç kimse, böyle bir toplumun, paketleme, metalaştırma, ürün haline getirme gibi şeylerin bütün o malum listenin-müzik sanatının en mutluluk verici, en doyurucu yönlerinin çoğunu ele geçirmiş olduğu görüşüne karşı çıkamaz. Said’in ise bu noktaya bir itirazı var şöyle diyor Said: “Gelgelelim, haz ve mahremiyet hâlâ var ve elinizdeki kitabı bir sonuca ulaştıran da -Proust’un kılavuzluğunda-bunların arayışı”...
Böylece Edward Said kendi deyimiyle “ütopyacı” bir açıyı müzik tarihinde belirgenleştiriyor. Yine kitabın son cümlesindeki gibi; ütopyayı eğer dünyevi, mümkün, ulaşılabilir, bilinebilir olarak tanımlıyorsak...


Başa dön


Savaş meydanı Cezayir
Cihan Çelik
Onyıllar süren işgal ve destansı bir direnişe tanıklık etmiş bir coğrafya Cezayir ya da Arapça’daki adıyla El Jazair (Adalar). Osmanlı İmparatorluğu’nun bir eyaleti iken, Fransız sömürgecilerinin hakimiyetine geçen Cezayir, Fransız işgalcilere, 1830 yılından 1962 yılına kadar, tam 132 sene boyunca direndi. Cezayir’in başkenti Cezayir kentini ele geçirdiğinde, bu denli geniş bir direnişle karşılanmayacağının düşünen Fransız sömürgecileri, ilkin Mağrip ülkelerinin genelindeki “Sufi Hareketi”nden etkilenmiş olan Emir Abdülkadir ve Emir etrafında toplanan gerilla birlikleri karşıladı.
Sadece Fransız askerlerine değil, Batılı misyonerlerin dil, din ve geleneklerini erozyona uğratmasına karşı da savaşan Cezayir halkı, 1945’in Ağustos ayında, dönemin en büyük katliamına maruz kaldı. Sömürge askerleri sadece bir günde 45 ila 50 bin arasında Cezayirli’yi katletti. Fakat, 1945 soykırımı, Cezayir’deki Fransız katliamının sadece bir başlangıcıydı.
“Modern” dünyanın gözü önünde, 1945 ila 1962 yılları arasında, Mağrip ülkesini kana bulayan Fransız işgal orduları, bu yıllar arasında bazı kayıtlara göre 1.5 milyon, bazılarına göre ise 2 milyona yakın Cezayirli katletti. Aynı Fransa yıllar sonra, 2005’te bu dönemi, “denizaşırı ülkelerdeki ve özellikle de Kuzey Afrika’daki misyonumuzun önemi” başlığıyla lise müfredatına girmesini sağlayacak ve milyonlarca insanın canından olduğu dönemi, “Fransa’nın, Kuzey Afrika’nın gelişmesindeki rolü” gibi bir yalan üzerinden tarihi yeniden yazma işine soyunacaktı.
1945-50 yılları arasındaki büyük askeri harekat ve soykırım sonrasında bağımsızlık savaşı duraksadıysa da, ‘50’li yılların ortalarında tekrar patlak verdi. Kır ve kentlerdeki küçük gerilla gruplarını bir araya getiren ve önce devrimci bir ulusal kurtuluş hareketi olarak ortaya çıkan, bağımsızlığın ardındansa “devlet çarkı” haline gelen Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), Cezayir’in 1962’de bağımsızlığını ilan etmesinden bugüne, ülkenin yönetiminde söz sahibi oldu.
“FLN’nin kurduğu devletin ilk Cezayir devleti olduğu unutulmamalıdır. Cezayir’de devlet geleneği, yabancı devletlerin (Türk, Fransız) Cezayir halkına dayattığı bir gelenektir; yerli gelenekse, kendi kendini idare eden kabilelerden oluşan dağınık bir nüfusun böyle devletlere karşı daimi direniş hareketidir. Bu geleneği Fransız devletine karşı harekete geçiren FLN daha sonra, bağladığı halk güçlerini, bu devlet direnişi geleniğiyle tamamen çelişen bir projeye iştirak etmeye yönlendirmek zorundaydı... Devletin kurulmasına, halkı bir bütün olarak dahil etmek gerekiyordu, zor ve hızlı ideolojik tercihler meselesinden kaçınılması gerekliydi” diye analiz ediyor, “Savaş Meydanı Cezayir” adlı eserin yazarı Hugh Roberts, Cezayir Devleti’nin kuruluşunu ve bu süreçte FLN’nin rolünü. Cezayir kırsalında uzun süre öğretmenlik yapmış olan Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Cezayir Projesi Direktörü ve Cezayir Araştırmaları Derneği Başkan Yardımcı Roberts, “Savaş Meydanı Cezayir” isimli kitapta, 1988 ila 2002 yılları arasında, çeşitli gazetelerde yayımlanan ve Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinden çok, harap olan ülkenin işgal sonrası dönemine ve “ordu-radikal İslamcılar-FLN” üçgeni arasına sıkışan siyasi erkine ilişin derin analizler içeren köşe yazılarını bir araya getirmiş.
Fransızlar’ın ülkeyi terk etmesinin ardından, yönetimde söz sahibi olan, fakat hiçbir zaman, ilk kurulduğu dönemdeki “küçük çeteleri bir araya getiren cephe” özelliğinden kurtulamayan ve partileşemeyen FLN’nin, ülkenin kaotik ortamındaki çaresizliğini, bağımsızlığın sadece üçüncü yılında, hükümetteki çatlak nedeniyle patlak veren darbeyi ve özellikle Cumhurbaşkanı Bumedyen döneminde hızlı bir biçimde çıkış yapan ancak, ilerleyen yıllarda gerileyen “millileştirme” politikalarından, Körfez Krizi sırasında ülkedeki “pan-Arap” hissiyatın alışık olmadık biçimde yükselişine, Fransa ile ilişkilere, Batı’nın gözündeki Cezayir portresini ve elbette Cezayir’in gözünden Batı’ya ışık tutan İngiliz yazar, eserinin amacını ise, “Sadece Batılı okuyucuları bilgilendirmeye çalışmadım, Cezayirli okuyucuları da hesaba katarak yazdım. Bu sebeple, olanları hem Batılı okuyucuların anlayabileceği, hem de siyasi tercihleri ne olursa olsun Cezayirli okuyuculara da tanıdık gelecek şekilde anlatmaya çalıştım” ifadeleriyle açıklarken, aslında “öteki olmayan, içerden biri”nin kaygılarını taşıdığını dile getiriyor.
İslamcılar ve Berberi sorunu
FLN’nin, 90’lı yıllardaki kan kaybının ardından, başta Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nden destek alan “İslami Selamet Partisi” (FIS) ile önce apolitik bir grup olarak “İrşad ve İslah Derneği” adıyla kurulan sonra politikleşerek, kurumsal olarak bir bağı olmasa da, sembolik önemi ve merkezi Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in etkisi nedeniyle HAMAS ismini alan “İslami Toplum Hareketi” olmak üzere İslamcıların yükselişini ve yine FLN’nin bu yükselişi engelleme girişimleri nedeniyle ülkede patlak veren isyanları kendine konu edinen yazar, bugün halen devam eden ve bir yönüyle ulusal kurtuluş savaşından çok, kültür ve dil meselesine indirgenmek istenen Amazigh (Berberi) sorununu ise, Arap-İslam tasavvuru ile karşılaştırmalı olarak ele alarak, “Gerçekte Cezayir’deki Berbericilik, esasen bir Kabile meselesidir... Bizzat Kabile kimliği bile son derece karmaşık bir meseledir ve kesinlikle dil ya da başka tek bir boyuta indirgenemez” şeklinde yaklaşıyor.
Halk tarafından, halk için...
Sonuç olarak, Cezayir’in bugün bile anayasal düzene sahip, sosyal bir devlet olamadığına ve ulusal-uluslararası ilişkilerde küresel güç dengesinin dümenine göre belirlendiğine dikkat çeken yazar, siyasi nostalji dolu finalinde ülkenin, halkçı direniş devleti yapısına doğru ilerlediği ve bazıları tarafından “Cezayir sosyalizmi” diye nitelendirilen Bumedyen döneminden alınacak derslerin, son safhada “dönemin vazgeçilmez olan daha iyi yönlerini taklit etmenin yolunu bulup, bu yolda devam etmesi” gerekliliğini, yani ülkenin kuruluş sloganı “Halk tarafından halk için devrim” fikrini savunmadan edemiyor.


Başa dön


Irak’ın edebiyatı da İŞGAL ALTINDA!
Turgay Keser
Adı hep savaşlar, ambargolar, işgallerle anılan Irak’ın edebiyatı da Amerikan işgali altında. Irak’ın son yıllarda yaşadığı acılar da edebiyata silinmeyecek izlerle yerleşiyor. I. Uluslararası Beyoğlu Şiir Festivali kapsamında İstanbul’a gelen Iraklı Şair Abdulhadi Sadoun, savaş ve işgaller dışında Irak’ın köklü bir kültürü, şiiri ve sanatı olduğunu hatırlatıyor. Irak şiirinin yurtdışında yaşayan temsilcilerinden olan Abdulhadi Sadoun 1968 yılında Bağdat’ta doğmuş. Şair, öykücü ve aynı zamanda sinema yazarı. 1997 yılından bu yana Alwah Dergisi’nin yöneticiliğini yapıyor. Bugün ise Madrid Üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı üzerine araştırma görevilisi olarak çalışıyor. 1977 yılında Madrid’e eğitim almak için gittikten sonra bir daha ülkesine dönmemiş. Uzun süre kitapları da Irak’ta yasaklılar listesinde yer almış.
Biraz kendinizden söz edebilir misiniz?
Hem çevirmen, hem editörüm aynı zamanda da şairim. 1968’de Bağdat’ta doğdum. Üniversite yıllarıma kadar hep Bağdat’ta yaşadım. Sonra okumak için gittiğim İspanya’dan Irak’a bir daha dönemedim. Edebiyat dünyasındaki çalışmalarımın hepsini Madrid’de yaptım, yazılarımın yayınlamasını, şiirlerimi. Madrid’de aynı zamanda Arap edebiyatı ile ilgili bir derginin editörlüğünü yapıyorum. Kendi yazılarımı İspanyolca ve Arapça yayınlamaktayım. Eserlerim yaklaşık 8-10 dile çevrildi. Roman ve öykülerim de var. Arapça yazıyorum, ama İspanyolca yazdığım da oldu.
Irak edebiyatını anlatabilir misiniz?
Eğer nesilden nesile sayarsak, Irak’ta birçok edebi gelişmeler var. Aynı zamanda köklü bir edebiyat tarihine sahip bir ülkedir. Büyük bir edebi dünya ve bunun getirdiği hareketlenmeler var Irak’ın kendi içinde. Modern Irak şiiri bu tarihsel birikimden beslenerek, bugün daha da gelişiyor. Arap dünyasında çağdaş edebiyat 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başından itibaren kendisini göstermiştir. Bu hareket ilk olarak Irak’ta ortaya çıktı. Bu ilerici edebi hareket klasik şiir felsefesi ve edebiyatı geliştirmenin yanı sıra, klasik şiirden modern yapıya geçişi de sağlamıştır. Bu yenilikçi akım bütün Arap ülkelerine yayıldı. Bu festivallerle, edebi dergilerle sadece Arap ülkelerinde kalmayıp dışarıya da yayıldı. Ve dışarıda da etkisini gösterdi. Irak’ta ya da Irak’ın dışında yaşayan, çok önemli şairlerimiz var. Bunlar içerde ya da dışarıda hem kendi dilleriyle yazmakta, hem de yaşamak zorunda kaldıkları ülkenin diliyle yazmaktalar. Bu yazılanlar o ülkelerde basılmakta ve bazen ciddi etkiler yapıyor.
Irak’a neden dönmediniz bir daha?
İnsanlar Saddam diktatörlüğünün az çok ne olduğunu biliyor. Ben biraz bunun edebiyat ve sanatla olan yanına değinmek istiyorum. Politik olarak Irak yönetimiyle uyuşmayan yazarlar hiçbir şekilde eserlerini yayınlatma imkanı bulamıyorlardı. Karşı görüş belirtemiyorlardı. Bunun için de ya Irak’ın dışına çıkmak ya da başka bir isimle Irak dışında yayınlatmak gerekiyordu. Ancak böyle yayınlayabiliyorlardı eserlerini yazarlarımız. O zaman da Irak’ta yaşama şansları kalmıyordu.
Şimdi durum nedir?
Şimdi geriye dönüp bakarsak bu diktatörlüğün izleri edebiyata, politik kültüre, sanata, yaşam tarzına ve özgürlük düşüncesine yansıyor. Şu an yaşananlardan dolayı zaten Irak çok kötü ve çok zor durumda. Onun dışında çeşitli İslami grupların, mezheplerin çatışmaları yaşanıyor. Bu da düşünülmeli. Bir karmaşa ve kaos ortamı oraya egemen. Neyin ne olduğu belli değil. İnsanların rahat bir yaşam için istedikleri güven ortamı yok. Bu ortam insanların yaşamını da baltalıyor. Tabii bu kaos ortamı, bu acılar edebiyata da yansıyor ve şiirde hikayede ortaya çıkıyor. Ama şu an her şey o kadar karışık ki, edebiyat da bundan çok etkilendi ve o anlamıyla şu an Irak’ta bir edebiyatın varlığından söz edilemez. Dergi yok, yayınevi yok, kitap basılamıyor. Bu ortam edebiyatın ilerlemesine de izin vermiyor. Bir de şöyle bir şey var. Yazarlar, şairler eserlerini dışarıda yayınlamaya başladılar. Bu da çok önemli. Iraklı yazar ve şairlerin bir ün sorunu yoktur. Çünkü Irak’ta olmasa da diğer Arap ülkelerinde bu eserlere rastlanıyor. Son yıllarda çok ciddi, çok güzel eserler çıkıyor ortaya.
Saddam gitti, Irak’a özgürlük geldi mi?
Zaman her şeyi gösterecek bize. Geriye dönüp dönülemeyeceğini bilemiyoruz şimdi. Ama özgürlük denince, demokrasiden, çok partili hayattan, insanların kendi kendilerini seçebilmesinden söz etmeliyiz, ama bugün Irak kuşatılmış bir ülke, hiçbir şekilde bir demokrasi kırıntısı yok ortada.
Aslında her şey basına yansıdığı gibi değil, Irak çok modern bir toplum, modern bir halk. Yönetim şekli olarak belki çok kötüydü, ama çok derin bir kültüre ve birikime sahipti. Irak’ın ileride kendi özgürlüğüne kavuşacağına, kendi demokrasisini geliştireceğine, köklü tarihini arkasına alarak kendi yolunu çizeceğine inanıyorum.
Yaşananlar edebiyatınıza nasıl yansıyor?
Bunlar beni de doğrudan etkileyen olaylar oldu hep. Oradaki yağmalamalar, hırsızlıklar, her gün orada çocuklar, kadınlar öldürülüyor, suçsuz insanlar katlediliyor. Bu sadece benim değil, diğer Iraklı şair ve yazarların da eserlerine girdi. Orada anlatıldı. Edebiyatımızı etkileyen temel olaylar bunlar. Bizim tek istediğimiz insanca ve insan haklarının gözetildiği bir ülke de yaşamak. Bütün mücadeleyi bu uğurda veriyoruz. Kitaplarımızda da hep bunları anlatıyoruz.
Irak’a bir gün dönecek misiniz?
Her gün, her gün Irak’a gitmeyi istiyorum ama Madrid’e geldiğimden beri hiç gitmedim. Ama ailem ve arkadaşlarım orada ve onlar sokağa çıktığımızda eve dönüp dönmeyeceğimiz bile belli değil diyorlar. Bu durumdan dolayı gidemiyorum. Ama ne kadar uzakta olursam olayım Irak’taki insanların yaşadıkları acıları ben de aynı şekilde yüreğimde duyuyorum. Ben bir Iraklı olarak konuşuyorum. Uzakta yaşayan bir insan olmam hiç önemli değil, her gün o acıları, ölümleri ben de yaşıyorum.


Başa dön


Günlükten kitaba kanser
Kanser nedeniyle 15 yaşında yaşamını kaybeden Miraç Fidan’ın hastane odasında tuttuğu günlük, genç doktorlara kılavuz oldu. Miraç’ın tedavi gördüğü Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi bünyesinde hizmet veren ve tıp fakültesi öğrencisi 160 gönüllüden oluşan ‘’Çocuk Destek Grubu’’, 2 defterden oluşan günlüğü düzenleyerek “Miraç’ın Günlüğü’’ adıyla 101 sayfalık kitap haline getirdi. Hocalarının desteğiyle 500 adet bastırdıkları kitabı, “Ölümcül Hastaya Yaklaşımlar’’ konulu bir kongrede genç doktorlara ve tıp fakültesi öğrencilerine ücretsiz olarak dağıtan grup üyeleri, bu yolla, uzun süre hastanede tedavi görenlerin duygu ve düşüncelerini meslektaşlarıyla paylaştılar. Destek Grubu’ndan Stajyer Dr. Bora Özel, yaklaşık 2.5 yıl tedavi gören ve 8 Kasım 2005’de yaşamını kaybeden Miraç’ın günlüğünde özlemlerini, hayallerini, üzüntü ve sevinçlerini yansıttığını belirterek, bunları okumanın bir doktorun hastasının ruh halini anlamasına önemli ölçüde katkıda bulunacağına inandıklarını anlattı. ‘’Miraç bize karşımızdakini yalnızca hastalığıyla değil, özlemleri ve hayalleriyle görmeyi öğretti’’ diyen Özel, hastaneye gelişiyle tanıştıkları Miraç’ın, uzun ve zorlu tedavi süreci sırasında bir dost olarak yaşamlarında yerini aldığını kaydetti. Miraç’ın, öğretmeninin armağan ettiği ve sayfalarını herkesten gizleyerek doldurduğu defterinin, ölümünden sonra annesi tarafından kendilerine verildiğini kaydeden Özel, şöyle konuştu: ‘’Her sayfasını göz yaşları içinde okuduk. Uzun süren tedavilerde hastaların ne kadar yalnızlık çektiklerini, çok farklı düşler kurduklarını, tüm acılarının yanında hayata dört elle sarıldıklarını gördük. O satırların arasındaki hayaller bize mesleğimizde ışık tutacak. Kitap, hastalarımızı daha iyi anlamamızı sağlayacak bir kılavuz gibi” Stajyer Dr. Hande Ayraler de Miraç’ın en büyük hayalinin bir resim sergisi açmak olduğunu öğrendiklerini ve bunu gerçekleştirmeye karar verdiklerini belirterek, yaşamını yitirmesinden yaklaşık 6 ay önce sergisinin izlenime açıldığını anlattı. Hastane içindeki serginin Miraç’a yaşam sevinci olduğunu ifade eden Ayraler, ‘’Sergiye hazırlanırken o kadar heyecanlı ve mutluydu ki onu görenler kanser hastası olduğuna inanamazdı’’ dedi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net