www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK____Yücel Sarpdere
Borsanızın da…

ÖZGÜRLÜKLER____Hüsnü Öndül
Şemdinli ve hukukun üstünlüğü

JİN û JîN____Yıldız İmrek Koluaçık
Çocuk yoksulluğu

MERCEK____A.Cihan Soylu
“Mutfağı”nda Amerikancı üretenler!

EMEK GÜNLÜĞÜ____Seyit Aslan
Yapıcılar

TABLO____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Vergi yükü kimin üzerinde?

HAYATIN İÇİNDEN____Arif Nacaroğlu
Bir Iraklı

hukuk’ta sorular sorunlar____Av. Devrim Avcı
Cezai şart tek taraflıysa geçersiz kabul edilmektedir

 GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Borsanızın da…

Kulağı borsa endekslerinde.
Gözü tahtada…
Yükseldi mi bugün endeksler?
Tokyo Borsası’ndan haberler nasıl?
NASDAQ’da nedir vaziyet?
Ya Tayvan…Singapur?
Endeksler yükseldi de, peki çocuk fahişelerin yaş ortalaması indi kaça?
Neden bunlar yazılmaz borsa tahtalarına?
Borsa tahtaları boy yaldızlı… bol şatafatlı… görkemli binalarda.
Satılık çocuklar ise arka sokaklarda…
Hemen borsadan çıkıp dönünce sağa…
Ya da, bol yıldızlı, bol avizeli otellerin bol konforlu odalarında…
Neden bunlar anlatılmaz gazetelerin ekonomi sayfalarında?
Bu da bir “ticaret şunun şurasında”…Para var işin ucunda!
Alınıyor ve satılıyor daha oyun nedir bilememiş aç karınlı, kara kuru, sarı benizli çocuklar.
Ne de olsa onların da bir “ederi”…
Piyasa koşulları...
Arz, talep var!
Öyleyse neden programlarda Tayvan’ın, Singapur’un mucizevi yükselişi anlatılırken, çocuk fahişelerin yaşının kaça düştüğünden bahsedilmiyor?
Orta yerde kılıç sırtı gibi yükselen dev gökdelenler...
Manhattanlar, Chicagolar, New York benzerleri mucizeler sınıfına giriyor da…
Neden 13 yaşındaki çocukların satılması, fuhuş bataklığında kucaktan kucağa atılması kapitalist mucizelere dahil edilmiyor?
***
Bu sabah yükselişle başladı bizde borsa…
Dalgalı kur bir dalgalandı bir dalgalandı ki sorma.
Altın, mağrur kraliçeler gibi kurulmuştu en tepe noktaya.
Hepsi yazıldı sayfalara.
Hepsi kayıt edildi tahtalara.
İstanbul’un sırtları da satıldı üç paraya.
Manhattan olacak yakında ve köpekleşmiş bakışlar atacak tepeden canım İstanbul’umuza.
Peki, “ekonomik mucizeler de” yazılmayan başka ne kaldı?
Neden 16 yaşında kızın yurttan kaybolup da pavyonda konsomatrislik yaptığı endekslerde yer almadı!
Neden osuruktan nem kapan borsa bu işi üzerine hiç alınmadı.
Neden sinekten yağ çıkartan ekonomi yazarları, bunu da ekonomik kalkınmaya bağlamadı?
Oysa bağlayabilirlerdi.
Bunda da küresel faydalar görebilirler...
Veya sokakta kapkaç yapan, iş bağlayan çocukları da, serbest piyasa ekonomisinin girişimcilik ruhunu nasıl geliştirdiğine yorumlayabilirlerdi!
Borsaları dayattılar bize ekonominin tek göstergesi olarak yamyamlaşmış simsarlar.
Oysa yükselirken endeksler, hemen borsanın arka sokaklarında pazarlanıyordu küçük çocuklar.
Borsalar yükseldi…
Ya fahişe çocuk yaşı düştü kaça?
Borsanızın da... ekonomi programlarınızın da... topunuzun boyuna posuna...

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

 ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Şemdinli ve hukukun üstünlüğü

Türkiye yargısı ile ilgili genel kanaatlerimi, zaman zaman, çeşitli yazılarımda belirtiyorum. Tekrarlamak durumundayım. Birinci ana bölüm:
a) Türkiye yargısı, yapısal olarak bağımsız değil. b) Türkiye yargısı askeri ve sivil yargı olarak ikiye ayrılmış durumda. Dolayısıyla yargı birliği ilkesi geçerli değil Türkiye’de. c) Sistem, bazı kamu görevlileri açısından dokunulmazlık/yargılanamazlık/cezalandırılamazlık zırhı taşıyor. Memurlar, milletvekilleri, askeri şahıslar gibi kamu görevlilerinin yargılanması sorunu buna örnektir.
İkinci ana bölüm, en az birincisi kadar önemli:
Türkiye yargısı ideolojik olarak pozisyon almış durumda. Tarafsız değil. Önündeki bir dosya ile ilgili olarak, “Ata’nın huzurunda yemin etmek”ten, “Çanakkale’de şehitler vermiş olmak”tan bahseden bir zihni, kültürel yapının yansız tutum alacağını varsaymak olası değil. Kullandığı ölçütler hukuk değil, ideolojik-siyasi ölçütler; objektif değil, subjektif tercihler.
Türkiye’de insan haklarının bu kadar çok ihlal edilmiş olmasının ve bu kadar çok yargısal güvenceden yoksun kalabilmesinin, dolayısıyla korunamamasının temel nedenlerinden birisi, işte bu yargı ile ilgili durumdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşam bulmamasıdır. Geçenlerde Yargıtay önceki başkanlarından Sayın Sami Selçuk’un, bir değerlendirmesini okudum: Tamamen katılıyorum. Yaklaşık şöyle söylüyor: “Türkiye’de hukukun kavramları batıdan aynen alınıyor ama o kavramlara Türkiye’de farklı anlamlar yükleniyor. Farklı algılanıp, farklı uygulanıyor.”
Şemdinli ‘de olup biten ile Şemdinli olayları vesilesiyle Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin algılanışı, uygulanışı, hukuk kişilerinin ve kurumlarının;hukuk mekanizma ve usullerinin ne olduğu tartışma gündemine oturdu.
İlk derece mahkemesinin hızlı karar vermiş olması; kimi tahminlerin aksine sanıklarla ilgili mahkumiyet kararı verilebilmiş olması dikkate alınarak, kararı “olumlu” bulanlar olduğu gibi; sanıklardan birisinin (Ali Kaya’nın) savunma ve son sözlerinin sorulmamış olması; hekim raporunun dikkate alınmaması gibi uygulamaların hukuka aykırı olduğunu belirtenler de olmuştur.
Şemdinli’nin askeri sanıkları sanırım askeri cezaevinde tutuluyor. Askeri bir hastane olan GATA’ya sevk ediliyor. Askeri şahısların gözaltına alınmaları da, yargılanabilmeleri de Türkiye’de sorunlu alanlardan birisi. Türkiye’nin ünlü ceza hukuku profesörlerinden, benim de öğrencisi olduğum, rahmetli hocalarımızdan Faruk Erem, “adalete her yabancı müdahale, her yabancı unsur, adalet duygusunu zedeler” derdi. Adalete siyaset, ideolojik tercihler karışmayacak. Emir-talimat olamayacak. Şemdinli’de verilen karar, genel olarak her birimizin beklediği karar olabilir. Bizim beklentilerimize uygun karar, muhakkak adil bir karar olarak değerlendirilebilir mi? Peki Seferi Yılmaz’ın tutuklanmasına ne demeli? Tesadüf müdür, bir gün sonra, mahkumiyet kararının çıktığı davanın mağdurunun da başka bir suçlama nedeniyle tutuklanması? Hatırlayalım, istihbarat raporlarının olayın hemen ardından peşpeşe çok satışlı gazetelere servis ediliyordu? Yargı, denge politikası izleyebilir mi? Denge politikası, adalet dağıtımında, bir politika olabilir mi? Kanımca, hukukun üstünlüğü ilkesi de Türkiye’de farklı algılanıyor ve farklı uygulanıyor. Avrupa Konseyi Statüsü’nün 3. maddesinde, Konsey üyesi her ülkenin, hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı olarak, herkese insan hakları ve özgürlükleri güvencesi tanıması isteniyordu. Türkiye aradan geçen 50 yılı aşkın süreye rağmen o aşamaya gelemedi.
Kanımca Şemdinli olayı nedeniyle bir tek şey istemek gerekir: Hukukun üstünlüğü ilkesine uygunluk! Davalı, davacı, sanık, mağdur, şüpheli, müdahil, şikayetçi, herkes için, hukukun üstünlüğü ilkesine uygunluk. Bu ilke ise, yalnızca yargılama süreci ile sınırlı değildir. Bağımsız ve tarafsız yargı gerekir. Hakimlerin bağımsızlığının güvence altına alınmış olması gerekir. Savcıların güvencesinin sağlanmış olması gerekir.
Hapishaneler ve ölüm oruçları için not: Türkiye’de bazı hapishanelerde tecrit koşulları var. 19 Aralık 2000’den bu yana F tipi hapishanelerdeki tecrit koşullarına karşı yapılan ölüm oruçlarında 122 insan can verdi. Avukat Behiç Aşçı 5 Nisan 2006 tarihinde tecride karşı ölüm orucu eylemine başladı. Bugün 78. gün…


 
Başa dön

 JİN û JîN..........Yıldız İmrek Koluaçık

Çocuk yoksulluğu

12-13 Haziran tarihlerinde Ankara’da, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü, UNICEF ve AB işbirliğiyle düzenlenen “Çocuk Yoksulluğunun Önlenmesi” konferansı düzenlendi.
Konferans vesilesiyle yoksulluğun çocuklara etkileri küresel ve bölgesel düzeyde ele alındı. Sunulan verilere göre tüm dünyada çocuk yoksulluğu öncelikli bir sorun. Tüm dünyada yaklaşık 600 milyon çocuk yoksulluk içinde yaşıyor. Türkiye’de 15 yaşın altındaki çocuklardan yüzde 34’ü yoksulluk riski altında.
Konferansta yoksulluğun çocukların ve özellikle kız çocuklarının okula gönderilememesinin önündeki en önemli engellerden biri olduğuna dikkat çekiliyor. Hükümetin yoksul aileler için özel bir paketler hazırlayarak, kira gideri, okul gideri ve diğer ihtiyaçları karşılıyor olması gerekiyor. Türkiye’de yoksul öğrencilere yönelik nakit yardımının yetersizliği da değerlendirilmiş. Okul giysileri, dersane ücretleri, vs. eğitimin gizli giderleri olarak değerlendiriliyor ve hükümetin yoksul ailelerin bu giderlerini karşılayacak uygulamalar geliştirmesi gerektiği vurgulanıyor.
Konferansın başlıca amaçları; “yoksulluğun önlenmesine dair atılacak atılımların hayırseverlik çerçevesinde değil, toplumsal sorumluluk olarak algılanmasını sağlamak ve yoksulluğun çocuklara olan etkilerini açıkça ortaya koymak” olarak tanımlanıyor.  
Çocuklara yönelik bütçe, erken çocukluk gibi konuların da ele alındığı konferansta çocuk işçiliği konusu da gündeme geliyor.
12 Haziran, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü ilan edilmiş durumda.
Konferansa konuşmacı olarak katılan UNICEF Temsilcisi Edmound McLougney, yoksulluğun çok yönlü bir sorun olduğunu belirterek, “Sağlık yoksulluğu, sağlık hizmetlerine erişimde kısıtlılıklar, eğitim, gıda, okuma yazma yoksulluğu, bütün bunlar hem günlük yaşamı hem de insanının onurlu bir yaşam sürmesini etkileyen olumsuz faktörler” olarak niteliyor. McLougney’in de dikkat çektiği gibi yoksul çocuklar, ileride tıpkı anne-babaları gibi yoksul yetişkinler olacaklar ve yoksulluk döngüsü böylece kendini yeniden üretecek.
McLougney, “insani kalkınmanın ve insana yapılan yatırımın enflasyona neden olmadığını, hatta uzun vadede önleyici olduğunu” belirterek hükümetleri, çocuk yoksulluğunu önlemeye ikna etmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu’nun Türkiye Delegasyonu Başkanı Hansjörg Kretschmer, “çocuk yoksulluğunun son dönemde artış göstererek AB ülkeleri için de sorun haline geldiğini” belirten Kretschmer, sosyal harcamalara daha çok pay ayıran ülkelerin daha az sorun yaşadığını vurguluyor. Kretschmer, İsveç’te sosyal harcamalara Gayri Safi Milli Hasıla’dan (GSMH) ayrılan payın yüzde 16, çocuk yoksulluğu oranının ise yüzde 5, ABD’de ise sosyal harcamalara ayrılan payın yalnızca yüzde 3 ve yoksulluk oranının da yüzde 20 olduğuna dikkat çekiyor.
Kretschmer, yüksek işsizliğin sonunda genel bir yoksullaşmaya neden olduğunu belirterek; Türkiye’de kırsal kesimlere gidildikçe çocuk yoksulluğunun yüzde 45’lere ulaştığını, bütün çocuklara sosyal ve bölgesel koşullardan bağımsız olarak eşit olanaklar tanınması gerektiğini söyledi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu Türkiye’de çocukların göç etkisiyle sokakta, kırsal alanda ise mevsimlere göre tarım sektöründe mevsimlik işçi ya da aile işçisi olarak çalıştırıldıklarını söyledi.
Tespitlere katılmamak elde değil. Ama sorun sadece tespit etmek değil, yoksulluğun kaynağının tanımlanması ve çözüm üretilmesi. Yoksulluğun kaynağı eşitsiz gelişmeye neden olan ve artık IMF’nin bile yakınma durumuna geldiği küresel sermayenin/dünya kapitalist sisteminin ta kendisi olduğunu, çözüm de yalnızca sosyal politikalar değil, sosyalizm olduğunu da biz ekleyelim.

e-posta:
yimrek@mynet.com

  Başa dön

 MERCEK..........A.Cihan Soylu

“Mutfağı”nda Amerikancı üretenler!

Kimi, ABD’nin uluslararası “prestij”ini araştırma konusu eden PEW şirketinin, uluslararası alanda anti Amerikancılığın en yüksek oran oluşturduğu ülkenin Türkiye olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor ve hükümeti “buna çare bulması” için “çalışmalar yürütmeye” çağırıyor. Kimi, ABD’nin ve Bush çetesinin “dünyanın daha özgür ve refah içinde olması için çalıştığı” propagandasını, Irak ve Afganistan işgallerine karşın yürütmeye devam ediyor. Kimi, Dünya Kupası maçlarında “mazlum ABD”ni nasılda hararetle desteklediklerini ifşa edip Amerikancılıklarını “legalleştiriyor”! Kimi de, Amerikancılığını, Amerikan işbirlikçiliğinin çeşitli kıtalardaki versiyonlarının savunulmasına dek genişleterek daha “enternasyonal” hale getiriyor. Kimi, Adriyatik kıyılarından, “güzel Split kasabası”ndan bağırıyor Amerikancılığı; kimi Pentagon ve Amerikan Dışişleri Bakanlığının gayrı resmi görevlisi konumundan Türkiye’nin iç ve dış politikasının Washington’un çıkarlarına daha fazla uydurulması için çırpınıyor.
Biri, “Altı yıl yaşadığı Fransa”ya karşı, ”Güney Kore beraberlik golünü attığında “Goool” diye” ayağa fırlamasını, “Her Türk gibi Güney Kore’ye özel bir sempatim var”diye gerekçelendirerek, ABD’nin Asya’daki en sadık uşaklarından G. Kore yönetimiyle “duygusal yakınlığı” ile Fransa’nın kendi çıkarları gereği de olsa sürdürdüğü ABD karşıtlığına duyduğu öfke arasındaki ayrıma uygun davranıyor; öteki, gazetelerinin barında Amerika’nın desteklenmesinin “genel bir tutum olduğunu” görünce nasıl da rahatladığını yazıyor. Biri, “Vatan toprakları peşkeş çekiliyor’ diye bağıran”ları, “zırvalamak”la suçlayıp, yabancıların toprak alması ve “yatırımları”nı “güzel bir gelecek” adına ‘salık veriyor’; öteki, Amerikancılığın “ılımlı İslamcılık” üzerinden Kafkasya-Balkanlar ve Ortadoğu’da yayılmasını “uygarlık ve demokrasinin uluslararası alanda güçlenmesi” olarak selamlıyor.
Amerikancılıkları kendi mühürleriyle tescilli. Kimsenin kanıtlamak için özel çaba göstermesine gerek bırakmıyorlar. Her fırsatta, her vesileyle ne kadar Amerikancı olduklarını sergileyip başkalarını da yanlarına çağırıyorlar. Onlara Amerikancı dendiğinde “kızmaları” bütünüyle ikiyüzlülüklerinden geliyor. Ortaya koydukları tutumla sıkıştıklarında gösterdikleri “alınganlık” tam bir tezat oluşturuyor. Uluslararası, bölgesel ve “ulusal” ölçekte meydana gelmiş olaylar karşısındaki tutumlarıyla tüm bu gelişmeler üzerine yazdıkları üzerine yapılacak ayrıntılı bir araştırma-bu ‘araştırmacı gazetecilik’ için ilginç bir konu olur- onlar kendilerini ister milliyetçi, muhafazakar isterse liberal-demokrat ve uygar olarak nitelesinler, her yanlarından Amerikancılık “aktığını” gösterecektir!
Holding basını yönetenleri, “mutfakları”nda Amerikancılık üretiyorlar. Propagandasını elden bırakmadıkları üzere, ürettikleri Amerikancılık “malı”nı, ellerindeki iletişim araçları ve aygıtları üzerinden pazarlayarak, konumlarını ve onu olanaklı kılan sistemi savunmuş oluyorlar. Sonra da dönüp, gayet “pişkin” biçimde, “Türkiye sevgisi”, “mlliyetçilik” ve “demokrasi” üzerine ikiyüzlü vaazlara girişiyorlar. ABD emperyalizminin dünya kapitalizminin günümüzdeki en barbar, en vahşi en yayılmacı gücü olduğunu bilerek, onun dünya halklarına ve işçi sınıfına ve tüm ezilenlere karşı sürdürdüğü saldırıların yanında olduğunun farkında olarak.
Ama kuşku olmasın, toplumsal yaşam ve uluslararası ilişkiler düz bir rota izlemiyor. Herkes önünde sonunda, nerede durduğuyla, hangi sınıf, güç ve kesimlerin çıkarlarına bağlı kaldığıyla layık olduğunu görecek-bulacaktır!


 
Başa dön

 EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Yapıcılar

Hemen caddenin başında 5 blokluk yapılan sitenin reklam tabelası var. Bittiğinde nasıl olacağını gösteren muhteşem bir resim konmuş. Bu sitenin gazetelerde reklamları var, spor kompleksinden, yüzme havuzuna, alışveriş merkezinden, saunasına kadar her şey sıralanmış.
Üç ayrı tipte lüks daireler, 100 bin YTL ile 270 bin YTL arasında değişen fiyatlar ile satışa sunuluyorlar. Az ilerisinde gece kondular, toprağa serpiştirilmiş gibi duruyorlar. Henüz altı ay olmadı inşaatın başlamasına, fakat yapılar çabuk yükseliyor, kim emek vermiş, nasıl yükseliyorlar bilen yok. Uzun zamandır inşaata uğrayıp işçilerle konuşmak istemiştim. İlk denemem başarısız oldu, patron denk gelmişti. Daha sonra hep onları çalışırken görebildim, erken saatte kalkıp çalışmaya başlıyorlardı.
17 Haziran günü ne yapıp, edip kendilerine gazete götürdüm. Geç saatti, karanlık basmış kapının önünde üçerli, beşerli oturuyorlardı. Her hallerinden yorgun oldukları seziliyordu. Hemen hepsi zayıf ve çelimsiz gözüküyorlardı. İnsan bir inşaata, bir de işçilere bakınca şaşırası geliyor, emeğin değerini bir kez daha anlıyor. Selam verip kendimi tanıtıyorum. Az ilerde oturduğumu söyleyip rahat bir konuşma için zemin arıyorum. Kısaca gazeteyi anlatıyorum, daha önce okuyup okumadıklarını soruyorum, bilen var, fakat okumamış. Aynı yerde beraber çalışan, Türk ve Kürt işçiler yan yana, aynı koğuşlarda yatıp kalkıyorlar. Kimi Ağrı’dan, kimi Samsun’dan, kimi Hakkari’den gelmiş. İşlerin nasıl gittiğini soruyorum, ücret durumu, sigorta gibi sorular. Aldığım yanıt olumsuz, çoğunun sigortası yok, ücretler düşük.
Son ekonomik gelişmeler inşaat sektörünü etkilemiş, kendilerine yansıyan yanları var. “Bundan bir ay öncesine kadar daireler satılıyordu, faizler düşüktü, demir ve çimento problemi yoktu” diyorlar. Şimdi satışlar yavaşladı ve bir bekleme süreci yaşanıyor. Daireler satılırsa para alıyorlar, satılmazsa kriz var denerek geçcikme yaşanıyor. Binaların görünüşü muhteşem, işçilerin durumu ve çalışma koşulları kötü. Hiçbirisinin bu koca şehirde evi yok, göçebe yaşıyorlar. Bugün burada, yarın başka yerde. Her akşam telefon kulübelerinde sıraya giriyorlar, hasret gidermek ve birkaç söz söylemek için. “Gurbet zor” diyor birisi, “Çalışıp çabalıyoruz, ancak karnımız doyuyor.” Emeklilik hayal onlar için, yeni yasadan kısaca bahsediyorum hepten işin zorluğunu anlıyor ve yüzü geriliyor işçilerin. “Zaten herkes zenginlerden yana” diyor işçinin birisi, “Bu böyle gelmiş böyle gider diyerek” içerliyor. “İskelede cambaz gibi çalışıyoruz, sabahın ilk ışıklarıyla çalışmaya başlıyoruz, akşam serinliğine kadar, haftanın yedi günü, izin yok dinlenme yok, sosyal hayat yok, tek eğlence bazen parazit yapan ve görüntüleri kaybolan televizyon oluyor.”
Dikkatli bakınca, hepsinin avuç içleri nasır tutmuş ve yarıklar var. Şimdiye kadar bu site gibi onlarcasını yapmışlar, yapmaya da devam ediyorlar. İşlerini yapmaktan şikayetçi değiller ama insanca yaşayacak koşullar istiyorlar. Bir taraftan göz ucuyla gazeteyi okumaya çalışanlar, bir taraftan yorgunluktan uyuklayanlar, uyuklayanları dürtüp uyandıranlar, şaka yollu birbirine takılan az değil. Ara sıra kendi aralarında Kürtçe konuşmalar oluyor.
Konuşmamız havadan sudan devam ediyor, işçiler sabah erken kalkıp yine kazma, kürek ve çekiç sallayacaklar. Yine görüşmek üzere müsaade isteyip kalkıyorum. “Gazete üzerine konuşuruz” diye ekliyorum, başlarını sallayarak “Olur” diyorlar. Sabah kalkıp yola çıktığımda yapı biraz daha yükselmiş, yeni kalıplar atılmış, işçiler iskelede cambaz gibi hareket ediyorlardı. Evsiz ve barksız olanlar yeni evler inşa ediyorlar.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

 TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Vergi yükü kimin üzerinde?

Herkesin mali gücü oranında kamu giderlerine katılım payı olarak alınan vergi, bir tür zor alımdır. Bu zor alım karşısında “güçlü” olan kesimler (bunlar genelde iktidar üzerinde baskı kuran sermaye çevreleridir) karşı koyarak vergi ödememekte direnmektedirler. Ancak, direnç gösteremeyenler veya “dürüst” davrananlar ise vergisini ödemektedirler.
Verginin alınması veya ödenmesi bir tür kamu görevi olmasına rağmen, siyasal tercihlere göre değişkenlik gösterdiği de bir başka gerçektir. Şöyle ki, patronların desteği ile iktidar olan “siyasi iktidarlar” vergi yasalarını bu zümrenin talepleri doğrultusunda değiştirmekte ve yaz-boz tahtasına çevirmektedir. Vergi yasalarındaki bu değişiklikleri de sürekli bir “gerekçeye” dayandırdıkları görülür. Örneğin ne zaman kayıt dışı ekonomiden, yatırımlardan söz edilse veya ekonomik kriz gündeme gelse vergi yükünün yüksekliğinden söz edilir. Bu yük altında ezilen emekçilerden de fedakarlık yapmaları istenir.
Bu “gerekçeler” doğrultusunda vergi yasalarının değiştirilmesi ile vergi oranlarının düşürülmesi, çeşitli muafiyetler ve istisnaların tanınması suretiyle tekelci sermayenin talepleri karşılanır.
IMF stnd-by görüşmeleri doğrultusunda çıkarılan diğer birçok yasanın yanı sıra, Gelir İdaresi Yasası’ndan sonra 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu da yeniden düzenlenerek 13 Haziran 2006 tarihinde kabul edildi. Bu kanunun düzenlenmesinin temel amacı da vergi yükünün gerekçe gösterilmesidir. Bu yasa ile Kurumlar Vergisi oranı daha önce açıklandığı üzere yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirilmiştir. Ayrıca kaldırıldığı söylenen “Yatırım İndirimi” uygulamasına karşılık, “Diğer indirimler” başlığı ile düzenlenen 10. maddenin 1. fıkrasının “a” bendi ile; “Mükelleflerin, işletmeleri bünyesinde gerçekleştirdikleri münhasıran yeni teknoloji ve bilgi arayışına yönelik araştırma ve geliştirme harcamaları tutarının % 40’ı oranında hesaplanacak, araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) indiriminde bulunabilir” düzenlemesi ile bir anlamda “yatırım indirimi” uygulamasının korunduğu söylenebilir.
Kurumlar Vergisi Kanunu’ndan sonra, Gelir Vergisi Yasası’nın da gündeme alındığı basından yer almaktadır. Vergi Konseyi’nden yapılan açıklamalara göre bu yasanın düzenlenmesine şekil verecek olan da “vergi yükü” gerekçesidir. Bu “gerekçelere” sığınılarak daha önce, yüksek gelir gruplarının yararlanacağı şekilde vergi oranları yüzde 55’lerden yüzde 35’e indirilmişti.Yeni düzenlemede ek imtiyazların tanınacağı kuşkusuzdur.
Yeni düzenlenen Gelir Vergisi Kanunu’nun burjuva basınına yansıması her haberde olduğu gibi yanıltıcı mahiyettedir. Örneğin Milliyet Gazetesinin 19 Haziran 2006 tarihli sayısında, “İşçi ve Memura Vergi İndirimi” başlığı ile verilen haber, içeriği ile tam çelişmektedir.Habere göre; “Yeni Gelir Vergisi Kanunu ile işçi ve memurların vergi yükleri düşecek. Emeklilerden sonra çalışanların vergi iadesi de kalkacak ve yerine özel indirim uygulamaya konulacak.” Bir hakkın kaldırılması nasıl oluyor da emekçinin lehine bir durum olarak sunulabiliyor. Harcama belgeleri karşılığında yıllık olarak alınan vergi iadesinin kaldırılması ile belki o miktardan daha az bir katkı yapacak olan “özel indirim” uygulamasını yeni bir “hak” olarak sunmak tam bir kötü niyettir ve kafaları bulandırmaktır. Bu düzenleme en iyi ihtimalle nötr bir durum oluşturabilir. Daha önce uygulanan ve 2004 yılı itibarı ile kaldırılan “özel indirim” uygulamasının yeniden getirilmesi, hoca misali; “fakirin eşeğini kaybettirip yeniden buldurmak” durumudur. Yeni bir hak verme durumu değildir. Kaldı ki bir tür oto-kontrol görevi gören vergi iadesi uygulamasının kaldırılması yeni bir hak gaspıdır.Ayrıca kayıtlı ekonomiyi de olumsuz etkileyecektir.
Tekelci sermaye çevreleri tarafından sürekli gündemde tutulan vergi yükünün olduğu doğrudur. Ancak bu vergi yükünün kimin üzerinde olduğu doğru söylenmemektedir. Bu gerçek egemen burjuvazi tarafından saptırılsa da, veriler doğrusunu ortaya koymaktadır.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre, 2005 yılında toplanan 20.7 milyar YTL gelir vergisinin yüzde 58.4’üne denk gelen 12.6 milyar YTL’sini ücretliler ödemiştir. Bu veriye göre vergi yükü kimin üzerinde dersiniz? Başka detaya gerek yok sanırım!
Dolayısı ile vergi yükünün yüksek olduğu doğrudur. Ancak söylendiği gibi patronlar üzerinde değil, bordro mahkumu emekçilerin üzerinde olduğu tartışmasızdır. Bu nedenle yeni düzenlemede “özel indirim” uygulamasının düzenlenmesinde bu tablonun göz önüne alınması gerekmektedir. Ücretlilere uygulanacak olan “özel indirim” uygulaması sınırı en az asgari ücret kadar olmalıdır. Vergi iadesi uygulamasından da vazgeçilmemeli; aksine harcama belgelerinde yararlanma kapsamı genişletilmelidir. Ayrıca ücretlere uygulanan vergi oraları düşürülerek vergi yükünün bir nebze de olsa emekçilerin sırtından alınması sağlanmalıdır.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

 HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Bir Iraklı

Havalar ısındıkça insanların dayanma gücünün azaldığını bildiğinden “Tam zamanı” deyip odama daldı. Dört aydır ortalıkta görünmüyordu. Huzurlu geçen dört ayımın intikamını almak isteyen parlak gözleriyle geveledi.
- İnsanı en değerli millet hangisi?
Sorunun, tansiyonumu yükseltmek için bir başlangıç olduğunu hissettiğimden işi uzatmaya karar verdim.
- Ben küçükken 72 buçuk millet var derlerdi. Şimdi sayı ne oldu bilmiyorum.
Özlemim; kanların, genlerin sorgulanmadığı bir dünya. Tek dünya, tek insanlık. “Hangi millettensin?” sorusunun sorulmadığı bir yaşam. İnsanların ürettikleriyle, başardıklarıyla değerlendirildiği bir toplum.
- Bırak gargarayı. Ben bugünü soruyorum.
“En değerli millet sizinki, en değersizi batı komşunuz” desem iş bitecek. Olmadı.
Sonucu da merak ettiğimden “İsviçreli” deyiverdim.
- Bir de mühendis olacaksın. Basit hesaptan bile anlamıyorsun. Al bakalım şu kağıdı, kalemi eline. ABD Irak’a saldırdı mı? Saldırdı. Bugüne kadar bu savaş için harcanan para ne kadar? 350 milyar dolar. Kaç Iraklı var? 15 milyon. Bir Iraklı eder 23 bin dolar. 5 kişilik aile 115 bin dolar. Bu para her Iraklıya verilse her biri İsviçreli gibi yaşar.
- Doğru.
Bu kez o sinirlendi.
- Ne doğrusu. Bu para savaşa mı harcandı? Sen öyle san.
“Cevapları sen vereceksen ben iznini isteyeyim” diye çıkışmamı duymadı bile.
- Savaşa harcanan para nereye gitti? ABD’li askerlerin maaşına, ABD’li silah üreticilerinin kasasına, savaşta kullanılan yakıtı sağlayan ABD’li firmalara, ABD’li askerleri doyuran ABD’li firmalara. Nereden geldi bu para? Irak petrolünden. Başka? ABD’li emekçilerden toplanan vergilerden. Başka? Tüm dünyada süren modern kölelik düzeninden. Başka? Arap şeyhlerinin silah merakından. Peki bu para nereye gitti?
Dayanamayıp lafa girdim.
- ABD’li muhafazakar çeteye mi?
- Var mı öyle beleş. Yedirirler mi adama. Onlar tuvalet kağıdı. Yaşadıkları, bugünün havası. Üstüne de birkaç kuruş. Okuma yazman yok mu? FORBES listesine baksana. Bizde bile 2004’te 8 olan dolar milyarderi sayısı 2005’te 21’e yükseldi. Savaş bu. Avrupa’nın en yoksul ülkesini, dolar milyarderi sayısı bakımından Avrupa ikinciliğine oturttu. Kimsede çıt yok. Savaş çok kazançlı devam ediyor. Bal tutan parmağını yalıyor. Arada 2500 ABD askeri, 100 bin Iraklı ölmüş, bebeler parçalanmış, küçük kızların ırzına geçilmiş, kime ne. Ama yine de, insanı en değerli millet Irak. En değerli insan Iraklı. Kolay mı dünyanın savaş makinesine sadece etiyle, kemiğiyle karşı koyabilmek.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

 hukuk’ta sorular sorunlar..........Av. Devrim Avcı

Cezai şart tek taraflıysa geçersiz kabul edilmektedir

SORU: Ben bir fabrikada yönetici departmanında çalışıyorum. İşe başlarken imzaladığımız iş sözleşmesinde, işyerinden üç yıldan önce herhangi bir nedenle ayrıldığımızda, maaşımızın üç katı tutarında tazminat ödemekle yükümlü olacağımıza dair bir madde vardı. Ben ve benim gibi iki arkadaş sözleşmeyi imzaladık. Herhangi bir nedenle işyerinden ayrılsam, bu tazminatı ödemek zorunda kalacak mıyım?

CEVAP: 4857 sayılı İş Kanunu’nun gerek süreli fesih hakkını, gerekse derhal fesih hakkını düzenleyen maddelerinde işçinin belli bir süre çalışmadan iş sözleşmesini feshedemeyeceğine ilişkin herhangi bir düzenleme yoktur. Süreli fesihte, belirsiz süreli iş sözleşmesinin feshinden önce durumun karşı tarafa çalışılan süreye bağlı olarak değişen zamanlarda diğer tarafa bildirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, İş Kanunu’nun düzenlemesine göre, örneğin, bir işyerinde altı aydan az bir zaman çalışmış işçinin bildirim süresi iki haftadır. Veya, işçinin haklı nedenle derhal fesih hakkını kullanabileceği düzenlemelerde, işverenin işçiyi kanuna karşı davranışa zorlaması, işçiyi taciz etmesi vs. sayılmıştır. Bu takdirde işyerinizde çalışan bir işçi üç yıl boyunca (eğer varsa) bu tür olayları yaşamak zorunda bırakılacaktır.
Yargıtay, iş sözleşmelerine konan bu cezai şart niteliğindeki hükümlerin karşılıklılık unsurunu taşıması gerektiğine yönelik kararlar vermiştir. Örneğin işçi için konulan bir cezai şarta karşılık işveren için de bir cezai şart bulunmalıdır. Eğer cezai şart tek taraflı ise geçersiz kabul edilmektedir. Bu durumu ayrıca, çalışma özgürlüğü içinde de değerlendirmek gerekir. Kimse, artık çalışmak istemediği bir işyerinde sadece yüklü miktarda tazminat ödememek için zorla çalıştırılamaz.
Bu durum, sadece süreli fesih hakkınızı değil, sizin derhal fesih hakkınızı da kısıtlayan bir düzenlemedir. Eğer üç yıllık süre dolmadan işyerinden ayrılmanız halinde, söz konusu cezai şart karşılıklı değilse, o takdirde mahkeme yapılacak yargılama sonunda cezai şartla ilgili düzenlemenin geçerli olmadığına karar verebilir.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net