www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A.Cihan Soylu
Birleşmek ve tehdidi savuşturmak
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Vatanıma yanarım
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Hapislik ve insan hakları (1)
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Dalgalanmanın faturası halka çıktı
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Simit çetelerini kim koruyor?
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Kendini imha et
hukuk’ta sorular sorunlar
____
Av. Devrim Avcı
Yıllık ücretli izin hakkı
MERCEK
..........
A.Cihan Soylu
Birleşmek ve tehdidi savuşturmak
Kimi sermaye basın-yayın organlarında da Danıştay’a saldırı ile “Susurluk ve sonrası süreçte “ortaya çıkarılan devlet bağlantılı çeteler” arasındaki ilişkilere dikkat çekilmekte ve “derin devletin operasyonları”na işaret edilmektedir. Bu basın yayın organları ve onların, sermaye ve gericiliğin suçüstü yapılmış sabotaj ve provokasyon çeteleri söz konusu olduğunda binbir takla atarak, olayları saptırıp sermayenin militer-paramiliter güçlerinin yönlendirmelerini öne çıkaran kimi yazar ve yorumcuları dahi, çeşitli belge ve fotoğraflar yayımlayarak son gelişmeleri, Susurluk-Hakkari-Sauna vs. çeteleriyle ilişkilendirmek zorunda kalıyorlar. Kalıyorlar çünkü; “ipuçları” ipucu olmaktan çıkıp somut delil düzeyinde çete-kontra örgütlenmelerin “derin ilişkisi”ne bağlanıyor. Bu somut ilişkiler nedeniyledir ki, Sabah gazetesinde Salih Memecan, çizdiği karikatürde, denizin derinine sarkan ipucunu tutan polise, “bundan sonrası derin” dedirtmiştir.
Gerçek ise, bu “derinliğin”, çetelerin suç işlerken kullandıkları olanak ve ilişkilerin genişliği, derinliği ve güç mevkileriyle ilişkili olduğudur. Neden çok açıktır: Egemen sınıf olarak burjuvazi -bugün esas olarak işbirlikçi tekelci burjuvazi- toplumun sömürülen ve ezilen tüm kesimleri üzerinde bir baskı aygıtı olarak işlev görecek biçimde örgütlü politik-askeri bir mekanizmaya sahiptir. Son onyıllarda toplumun militarize edilmesi anlamına da gelecek biçimde çok sayıda yeni kurum oluşturulmuştur. İşledikleri suçların ancak bir kesimi ortaya çıkarılabilen ya da kazara çıkan çetelerin hemen tümünün “derin ilişkiler içinde olmaları”, başka etkenler bir yana bırakıldığında militarizmin bu tüm toplumu kuşatma amaçlı güçlendirilmesiyle de bağlantılıdır. Son olay bu bakımdan çarpıcı ilişkileri açığa çıkarmıştır: Danıştay saldırısının azmettiricisi olarak yakalanan Muzaffer Tekin’in Susurluk Çetesi’nin ‘baş aktörleri’ K. Eken, İ. Şahin’in “yakın ülküdaşı olduğu”; “çevresinde özel harpçiler bulunduğu”; Kıbrıs’ta “Türk Mukavemet Gücüyle ilişkili görevler yaptığı; Cem Ersever’le “çok yakın olduğu”, “Doğu Türkistanlılar davasına destek verdiği”, yine Susurluk Çetesi’yle ilişkili olduğu belirtilen “emekli” General Veli Küçük’ün de aralarında bulunduğu çok sayıda “emekli subay” ve “ülkücü”nün üyesi olduğu belirtilen “Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi” ile ilişkide olduğu; Danıştay’a ve Cumhuriyet gazetesine saldırıyı düzenleyen A. Aslan ve arkadaşlarının da bu dernekle ilişkide bulundukları üzerine yayınlar devam etmektedir. Çoğu, devlet görevlisi olmakla kalmayan, Özel Harekat Dairesi, JİTEM, MİT gibi devletin askeri-istihbarat ve polis gibi önemli kurumlarının üst düzey yönetici ve görevlileri olan bu “çeteyle bağlantılı kişiler” derin ilişkiler derin çete denince, neden “akan suların durduğunu” da açıklayıcı özelliktedir.
Bu ilişkiler ve ülkenin belirli “kritik dönemleri”nde “pıtrak gibi” çoğalan çetelerle eylemleri, gerçekte, işlerin hiç de “derin” ve “karanlık” olmadığını ortaya koymaktadır. Karşımızda, uluslararası, bölgesel ve “ulusal” düzeydeki gelişmelere bağlı olarak ve güç ilişkilerini bu gelişmelerin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar üzerinden yeniden şekillendirmek üzere çeşitli eylemlere başvurmakta sakınca görmeyen bir sermaye örgütlenmesiyle onun “tepişen filleri” vardır! Bu örgütlenmenin halka dönük yüzünde riyakarlık, ikiyüzlü söylemler, demokrasi ve laiklik üzerine açıklamalar ve güya bu konular üzerine çatışmalar vardır. İşbirlikçilerin çıkarlarınca belirlenen politikalar ise, birbiriyle de tepişip çatışan, iktidar ve güç çatışmasına girişen sermaye ve burjuva kesimlerinin kulis odalarında; devletin temel kurumlarının kurmay karargahlarında belirlenmekte ve uygulanmaktadır.
Son dönemin gelişmeleri de ancak bu bağlantılar ve güç ilişkileri içinde yerli yerine oturmaktadır. Saldırı ve provokasyonlar, ABD’nin, Türkiye egemenlerini Ortadoğu-Kafkasya politikaları kapsamında daha etkin tarzda kullanmak üzere baskılarını artırdığı koşullarda yoğunlaştırmışlardır. Bush çetesi, İran’a karşı politikalarında ve Rusya’yı kuşatma stratejisinde daha ileri adımlar atmak için, Türkiye’deki işbirlikçilerini daha aktif duruşa getirme çabasındadır ve bu da içerde gerginlikleri artırıcı işlev görmektedir. Bölgesel-ulusal kimi politikaların, Türkiye’de, “şeriatçılar-laikler gerginliği ve çatışması” üzerinden “ete-kemiğe büründürülmesi” yeni bir olgu değildir. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlerin arifesinde ve “teröre karşı mücadele” gerekçeli sınıra askeri yığınağın yapıldığı bir dönemde (bu arada, Amerikan ordusuyla ortak tatbikat hazırlıkları söylentileri de yayılmış bulunuyor), AKP Hükümeti’yle devletin Genelkurmay başta olmak üzere öteki kimi temel kurumları arasında Ortadoğu politikaları ve “laiklik anlayışı” gibi bazı konulardaki “görüş farklılıkları ” üzerindeki örtüler kaldırılırken, sabotaj, saldırı ve provokasyon faaliyetleri de yoğunlaşmıştır. Ve T. Erdoğan, Danıştay’a saldırının kendi hükümetine karşı bir komplo olduğu yönünde açıklamalarda bulunmuştur.
Diğer yandan, Türkiye’nin Türk, Kürt ve öteki tüm milliyetlerden işçi ve emekçileri, bu gelişmeler kapsamında daha kapsamlı saldırı tehdidi altına girmişlerdir. Süreç bu yönde ilerlemektedir. İşbirlikçi gericilik ve politik-askeri kurumlarının temsilcileri, “iktidar ve güç savaşı”nda halk kitlelerini yedekleme atraksiyonlarını artırmışlar ve “Terörle Mücadele Yasası”nda öngörüldüğü üzere ülkeyi yeniden sıkıyönetim koşullarına çekme çabalarını yoğunlaştırmışlardır.
Şimdi büyük bir tehdit söz konusudur ve buna karşı, bir demokratik mücadele cephesi örülmesi gerekliliği tartışılmayacak denli açıktır. Çeşitli kitle örgütleriyle halkın çıkarlarından yana parti ve örgütlerin sözcüleri de bu yönlü açıklamalar yapmaktadırlar. Şimdi gerekli olan ise, açıklamalardan öteye geçmek ve bağımsızlık ve demokratik özgürlüklerden yana tüm kesimlerin birleşik mücadele cephesi ve eylem birliğini oluşturmaktır.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Vatanıma yanarım
Biz atalarımızın yanık türkülerinden dinlemiştik…
Ezgileri ekleyerek uç uca, Anadolu bozkırlarında…
Yağsız kağnı arabalarının ardında…
Soğukta, ayazda…
Elinde çakaralmaz piştovu…
Sırtında çapasıyla cepheye koşturan…
İşgalciye karşı savaşsın diye oğullarını bayram düğün niyetine yollayan ninelerimizin, analarımızın ağıtlarından…
Gece aysız karanlıklarda boğazdan mermi kaçıran dedelerimizin göğüslerindeki isimsiz madalyalardan…
Biz o ataların çocuklarıyız.
Biz ülkesini kanının son damlasına kadar savunan ecdadımızın torunlarıyız.
Biz, vatanı için bedenini bir kalemde veren o onuru yüreklerimizde taşırız.
Vatan nedir iyi biliriz.
Vatansever kime denir, alçak kimdir…
Kimdir siper kazan...
Kimdir cephe cephe koşan…vatanını savunan…
Ve kimdir ecdatlarımız Anadolu bozkırlarında savaşırken, İstanbul yalılarında memleketi satan!
Görmüşüz, geçirmişiz…
Acılar cefalar çekmişiz…
Önden koşanı da, arakadan vuranı da…
Onurluyu, onursuzu da biliriz.
İşgalci kurşunuyla ölmüş…
Zaferler görmüşüz.
***
Ve şimdi nedir manzara?
Bir tarafta “vatan kurtarıcılar” memleketi satıyor!
Öbür yanda borçlarla kuşattırılmış ülkem rehine pazarlıklarında; vurguncu yamyamlar kaderimizle oynuyor!
Dolar indi mi?
Tokyo borsasından havadisler nasıl?
Kim yazıyor sicilimizi? Kim tutuyor ipimizi? Kimler belirliyor kaderimizi?
Bu tarafta tepelerde yamyamlar…
Öbür yanda bizi onlardan “kurtarıcılar!”
Susurlukçular. Çakallar…
Adamım künyesinde dolandırıcı yazıyor.
Sahtekâr… İhale mafyacısı… Madrabaz, hırsız, katil…
Hangi taşı kaldırsan ardından aynı pislikler çıkıyor!
Ve o hırsız, sahtekâr, madrabazlar, vatan kurtarıcısı payesiyle kan çölünde at koşturuyor!
Hırsız hırsıza… Sahtekâr sahtekâra karşı!
Yan tarafta onuncu yıl marşı:
Çıktık açık alınla…
“Vatanseverlik” kaldı yamyamlara!
Bir hırsızlara, bir serserilere, bir kanlı katillere bakalım…
Bir de dönüp Anadolu bozkırlarında aç karnına çıplak ayakla, öküz sırtında cepheye mermi taşıyan…
Siperlerde vatanını savunan atalarımızı hatırlayalım.
Bakarım…bakarım…
Ülkeme, vatanıma; düşürüldüğü duruma yanarım!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Hapislik ve insan hakları (1)
Avukat Behiç Aşçı’ya;
Özgürlüğünden yoksun bırakılan insanın haklarını düzenleyen ulusalüstü insan hakları belgeleri var mıdır? Evet, vardır.
13-134 Mayıs 2006’da İHD, TİHV, KESK ve TTB tarafından Ankara’da düzenlenen “Uluslararası Cezaevleri Konferansı” için bir tebliğ hazırlamıştım. O çalışma ekseninde, özgürlüğünden yoksun bırakılan insanların haklarını düzenleyen, doğrudan ya da dolaylı koruma sağlayan belgeler olarak şunları saymıştım:
1. Birleşmiş Milletler (BM) Mahpusların Tretmanı İçin Asgari Standart Kurallar (1955)
2. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin “Avrupa Cezaevi Kuralları” Başlıklı (87) 3 No’lu Tavsiye Kararı (1987)
3. BM Özgürlüğünden Yoksun bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar (1990)
4. BM Herhangi Biçimde Alıkonulan ya da Hapsedilen Tüm Kişilerin Korunması İçin İlkeler Manzumesi (1988)
5. BM Mahpusların Islahı İçin Temel İlkeler (1990)
6. Küçükler Bakımından Adaletin Yürütümü (İşletilmesi) Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları (Pekin Kuralları, 2000)
7. BM. Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler (1985)
8. BM. Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler (1990)
9. BM. Savcıların Rolüne Dair Rehber Kurallar (1990)
10. BM Mahpusların ve Alıkonulan Kişilerin İşkence ve Diğer zalimane, İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Korunmasında Özellikle Hekimler Olmak Üzere Sağlık Personelinin Rolüne Dair Tıbbi Etik İlkeleri (1982)
11. BM. İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme (Kabul 1982, yürürlük 1987)
12. BM. İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmenin Seçmeli Protokolü (2002)
13. BM. İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezanın Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelenmesi Hakkında İlkeler (2000)
14. BM. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (1948)
15. BM. Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (1966)
16. Avrupa Konseyi, İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi (1950)
17. Avrupa Konseyi, Avrupa İşkencenin ve İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezanın Önlenmesi Sözleşmesi (1989)
18. Avrupa Konseyi Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşme (1985)
Yukarda sayılan belgelere, ulusalüstü yargı kurumlarının kararları, yine aynı şekilde ulusalüstü (bölgesel ya da evrensel) komite, komisyon kararlarını ekleyebiliriz. Anılan belgelerde düzenlenen haklara ve özgürlüklere gelecek haftaki yazımızda değineceğiz. Ama şimdiden söyleyeceğimiz şeyler de var: Ulusalüstü insan hakları belgelerinde, özgürlüğünden yoksun bırakılan insanlar için, devletlere, “onları tecrit koşullarında tutabilirsiniz” deniyor mu? Devletlere böyle bir yetki verilmiş mi? Bu soruların yanıtı, kesin olarak “hayır!”dır.
Kesinlikle hayır. Kesinlikle insan onuruna saygıdan bahsediliyor. Savaş koşullarında da insan onuruna saygı ve buna uygun muamele. İşkence ve onur kırıcı muamele ya da ceza yasağı, mutlaktır.
Not:Türkiye’de bazı hapishanelerde tecrit koşulları var. 19 Aralık 2000’den bu yana, F Tipi hapishanelerdeki tecrit koşullarına karşı yapılan ölüm oruçlarında 122 insan can verdi. Avukat Behiç Aşçı 5 Nisan 2006 tarihinde tecride karşı ölüm orucu eylemine başladı. Bugün, 50. gün…
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Dalgalanmanın faturası halka çıktı
Düzenlenmiş sanal rakamlarla, “her şey yolunda” mesajları verilmekteydi. Enflasyon düştü… Kişi başına düşen milli gelir 5 bin 8 dolar oldu... Daha ileri gidilerek “hedefimiz 10 bin dolar” olacağı iddia edildi! Ancak yaşamın gerçekleri tersini söylemekteydi.
İşsizlik sürekli artış göstererek yüzde 25’lere dayanmıştı, dış ticaret ve cari açık sürekli büyümekteydi. Ülkedeki sıcak para tarihinin rekorunu kırmış, 64.3 milyar dolara yükselmişti. Ödenmesine rağmen toplam borç 330 milyar dolara yükselmişti.
IMF’nin dayattığı programı uygulamak adına ortada duran gerçeklerin üzerini örtmek için yoğun bir gayret gösterilmektedir.
Son günlerde dövizde yaşanan dalgalanma, uygulanan programın “doğal” bir sonucu olmasına rağmen bir yerlere bağlanmaya çalışıldı. Kimisi Danıştay üyelerine yapılan saldırıya, kimisi ise Cumhurbaşkanı’nın veto ettiği SSGSS Kanunu’na bağladı. Elbette buradan beslenen çıkar çevreleri buralara ilişkilendirecektir. Ancak gerçeğin böyle olmadığı, dünyanın çeşitli ülkelerinde eş zamanlı yaşanan ekonomik dalgalanmalardan anlaşılmaktadır.
Bizdeki dalgalanmayı bir an için, SSGSS Kanunu’nun veto edilmesine ve Danıştay saldırısına bağlayalım. Peki, Japonya, Hindistan ve Kore borsalarındaki dalgalanmaları nereye bağlamak gerekir.
Şu açık ki dünya ekonomisini şekillendirmeye çalışan ABD’nın yaşanan istikrarsızlıktaki payı büyüktür. Şöyleki; ABD biriken stoklarını eritebilmek ve ihracatını artırabilmek için doların değerini düşük tutmaktaydı. Ülkesindeki finans kuruluşları da diğer ülke borsalarına ve finans kuruluşlarına sızmış, her an geri dönecek pozisyondaydı. Bu durum dünya ekonomisi üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştı. ABD bu süreci kontrol ederken, kendi Merkez Bankası zaman zaman faizleri yükselterek çeşitli dalgalanmalar yaratıyordu. Bu durumdan birçok ülke ekonomisi etkilense de en çok Türkiye ekonomisi etkilenmekteydi. Çünkü IMF’ye borç sıralamasında birinci sıradaydık. Üstelik her an yer değiştirebilecek 64.3 milyar dolar sıcak para mevcuttu. Nitekim bu paranın yaklaşık 5 milyar dolarının dışarı çıkması ile dovizdeki yükselişin yarattığı sarsma ortadaydı. TC Merkez Bankası döviz rezervlerinden daha fazla olan sıcak para ile ülke sürekli “terbiye” edilmektedir.
Örneğin Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Doğan Cansızlar bir açıklamasında şunları söylüyordu: “Siz 64 milyar dolar sıcak paranın üzerine oturursanız piyasaları rahatsız edecek beyanatlar veremezsiniz. ‘IMF ile olan ilişkileri kapatalım’ demek doğru değil. Misafirimizi rahatsız edemezsiniz.”
IMF ise bu dalgalanma sonucunda hemen talimatı verdi: “4.5 milyar YTL’lik tasarruf önlemi almalısınız, aksi halde hedeften sapmış olursunuz.” Ayrıca, bu fırsattan yararlanarak, Halk Bankası’nın özelleştirilmesi, veto edilen SSGSS Kanunu’nun yeniden çıkarılması, Gelir İdaresi’nde yeniden yapılandırma ve daha önce açıklanan kurumlar vergisi oranının yüzde 30’dan yüzde 20’ye çekilmesi ile ilgili kanunların Meclis tatile girmeden önce çıkarılması istenmiştir.
Bu çöküşün yaşanmasına neden olan programı dayatan IMF, önlem olarak sunduğu tasarruf tedbirleri ile faturayı emekçi halka çıkardı. Ne hazin bir durum! Kasten yaralayan da, “tedavi” yöntemini öneren de IMF. Tedavi yöntemi olarak sunulan tasarruf edilecek alanlar, zorunlu altyapı yatırımları ve sağlık harcamaları olacak. Bakan Ali Babacan, “Sağlık sektöründe faturalama ve ilaç giderleri gibi bazı kalemlerden, hizmet kalitesinden ödün vermeden tasarruf sağlanması konusunda, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile mutabakata vardık” şeklinde bir açıklamada bulunması durumun vahametini ortaya koymaktadır. Hizmet kalitesinden ödün vermeden tasarruf, nasıl yapılacaksa? Tarihte kalması gereken verem hastalığı, uzmanların yaptığı açıklamaya göre yeniden hortlamışsa sağlıkta nasıl tasarruf edileblir? Açıktır ki tasarruf yoksul halk üzerinden yapılacaktır. Örneğin, hiçbir gelire sahip olmayan ve yeşil kart kullanan yoksul insanların sağlık giderleri kısılacaktır. Diğer sosyal güvenlik kuruluşlarından yararlananların alacağı tedavi hizmetlerinin çoğu da bu “tasarruftan” payını alacaktır. Ayrıca, inkar edilse de gizli veya açık, birçok ürüne zam yapılacaktır.
Egemenlerin sürekli başvurduğu yöntemdir. Kaynakları pervasızca sömürmek. Halkın boğazından kısmak, yarattığı ve kendisinin beslendiği krizin faturasını halka ödetmek. Bu kez de öyle yapılıyor. Peki ne zamana kadar?
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Simit çetelerini kim koruyor?
Susamlı tavuğu hepimiz biliriz. Hani şu gevrek ve mis gibi kokan, beyaz peynir ve çay olduğunda tadına doyamadığımız simit! Ucuz, lezzetli ve doyurucu olduğu için çokça tercih edilir. Mitinglerin, gösterilerin, maçların, kalabalık mekanların tadı simit olmadan çıkmaz. Simitçilerin “gevrek” sesleri slogan seslerine karışır. Siyasetçiler ise simit yerken gazetecilere verdikleri pozlarla, halktan birisi olduklarını kanıtlamaya çalışırlar.
Yoksulluk artıkça simit kıymete binmeye başlamıştır. En işlek mekanlar ve caddelerde, simit evleri, simit sarayları açılmaya başladı. Fakat hiçbir şey odun ile pişen ve sokakta cam tezgahlı arabalarda satılan simidin tadını unutturamadı. Şimdi Beyoğlu Belediyesi bunu yapmaya çalışıyor.
Beyoğlu ve Taksim civarında çeşitli yerlerde onlarca simit tezgahı vardır. Bunların çoğu küçük fırınlarda üretilen ve ilk elden tezgaha konulan simitlerdir. Şimdilerde, içinde Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis üyelerinin de adı geçen bir grup, bu simitçileri yerlerinden ediyor. Amaç; Taksim, Şişli, Aksaray, Fatih, Beşiktaş, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Bakırköy, Bağcılar, Yenibosna olmak üzere çeşitli ilçe ve semtlerde toplam 800 seyyar simit tezgahı kurmak.
Gazetelere verdikleri ilanlarla 800 satış elemanı arıyorlar. Bir de Emre Gıda İnşaat Sanayi Limited Şirketi (Mutlu Simit) adında büyük bir işletme kurmuşlar. Malum “artık AB’ye giriyoruz, simitçiler tek tip olmalı”dan hareketle, cam tezgahlar yapılmış. Kıyafetler, “günümüz koşullarına uysun, eski de unutulmasın” diye, Cemil İpekçi’ye yaptırılmış, Osmanlı ve Türk geleneğini çağrıştıran kıyafetler. Yani tezgah tıkır tıkır işliyor.
Simitçiler Derneği Başkanı feryat ediyor; “Bizim ekmeğimize göz diktiler. 20 yıldır burada simit satıyoruz ve her yıl işgal parası ödüyoruz. Belediye bizleri çağırdı, ‘Tezgahlarınızı kaldıracaksınız’ diye tehdit etti. ‘Şimdiye kadar buraları kullandınız, artık izin vermeyeceğiz’ diyorlar. Şu ana kadar, Taksim ve civarında yaklaşık 40 tezgah kaldırılmış durumda. Arkadaşlar ve dernek olarak bir araya geldik, ne yapacağımızı konuştuk, açıklama yaptık, bilinen gazeteler ve TV’ler haberimizi vermedi. Bizim tüm geçim kaynağımız bu küçük tezgahlar. Bizi açlığa mahkum etmeye çalışıyorlar. Belediye başkanı ‘hepinizi geldiğiniz yerlere göndereceğim’ demiş.”
Simitçiler Derneği ve tezgahta satış yapanlar, seslerini çıkarmaya başlayınca durum değişiyor. Elleri meçhul kişiler (!) ortaya çıkıyor, tezgahını kaldırmak istemeyen simitçilere sopalar ve kalaslarla giriyorlar. Öldüresiye dövüyorlar, tezgahları kırılıyor, arabaların önüne itiyorlar, otobüs simitçinin ayakları üzerinden geçiyor. Hastane kapıları, karakol tutanakları ve alınan raporlar...
Demek burada büyük bir rant var, hesaplar kitaplar yapılmış, iş şiddet noktasına vardırılmış... Peki 20 yıldır simit satan ve geçimini buradan sağlayan insanları zor ve hile ile yerlerinden edenlere çete demekten başka bir yol kalıyor mu? Çetenin büyüğü küçüğü olmaz, sonuçta hepsinin yaptığı şey aynıdır. Daha önce kamoyunda çeşitli adlarla ortaya çıkan çeteleri hatırlarsınız. Hepsinin devlet kapısında mutlaka hatırı sayılır koruyucuları ya da işbirlikçileri vardı. Peki Beyoğlu Belediye Başkanı’nın bu “simit çeteleri” ile bir ilişkisi var mıdır? Bunu okuyucuların takdirine bırakıyorum.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Kendini imha et
Günün en anlam taşıyan kelimesi “komplo” olmalı. Ortalık toz duman. Kafalar sanki kasıtlı hazırlanmış haberlerle karıştırılıp duruyor. Ama değişmeyen bir gerçek var ki, olup bitenlerin sonucu hep yoksula, emekçiye, işsize, garibana fatura ediliyor.
Yakında “meczup” ilan edilmesi çok muhtemel, hukuk eğitimi almış bir genç çıkıyor, elinde değme ajanlarda olmayan hayalet tabancadan birkaç tane, dalıyor Danıştay binasına. Biz devlet hastanesine bile kapıdaki hastabakıcıyı ayarlamadan giremezken, o belinde silah üst katlara çıkıyor. Hakimleri bir odada bulup, basıyor tetiğe. Yetmiyor. Şarjörü değiştirip ateşe devam ediyor. Sonra da sanki yakalanmak istermiş, ya da yakalanmayacağından eminmiş gibi odadan çıkıp bir de havaya ateş ediyor. Kaçmak için rehin almak, üstüne gelen güvenlik görevlisini tehdit etmek gibi gereksiz işlere girişmiyor bile. Sanki yakalansa bile kısa sürede tıpkı Ağca ve diğer benzerleri gibi serbest bırakılacağı garantisi verilmiş gibi.
Sonra ortaya birileri daha çıkıyor. Kimi cennette elma yemek, şerbet içmek, huri kovalamak için bu işe girdiğini söylüyor. Kimi üç beş kuruş para beklemiş belli ki. Kimi aklınca vatanı kurtarmış.
Danıştay üyesinin cenazesinde sloganlar atılıyor, “Mollalar İran’a” diye. Irak’ta patlayan bombalar, havaya uçan çoluk, çocuk... Bir de koca koca Amerikan askerleri... Bir dönem üniversite harcı için 10 Iraklı çocuk katleden insan müsveddesi. Kadınlar ayaklarındaki lastik terliklerle caddelere saçılıyor. Taş üstünde taş kalmamış.
Dünya karmakarışık. Meclis hummalı çalışma içinde. Dünya bir yana, yasalar bir yana. Çalışanın durumunu düzeltmeye kararlı(!) Sosyal Güvenlik Sistemi milyar dolar açık veriyormuş. Düzeltilmeli. 2004’te 6 kişi olan Türk dolar milyarderi sayısı 2005’te 21 olmuş. En tepedeki 20 kişi 15 milyar doları cebe indirmişler alınterleriyle(!) Meclise ne.
Sakka, Guantanamo üniforması giymiş. Vay anarşist! “Mollalar İran’a.” Başbakan ABD’ye gidecek. Durum acil.
Yanki ordusu Antalya’da. Gündüz tatbikat, gece tatil. Dost mu, düşman mı belli değil. Çuval geçirirken düşman, Antalya’da gece geçirirken dost.
ABD ordusuyla ortak harekat başlamış. Kendini bilmez bir Yanki gazetesi durumu özetliyor, “İran’a gözdağı.” Danıştay’a saldırı... Cennette elmalar, huriler... “Mollalar İran’a” sloganları... Tetikçiler, vatanseverler, görevliler, görevsizler...
Ve içlerinden biri. Bir papaz ayininde, bir vatan savunmasında... Yakalanacağını anlayınca kalbinin tam altına sokuyor bıçağı.
CIA konulu Amerikan filmlerindeki “Yakalanırsan seni tanımayız”, “Yakalanacağını anladığında kendini imha et” metalik sesleri kulaklarımızda çınlıyor sanki.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
hukuk’ta sorular sorunlar
..........
Av. Devrim Avcı
Yıllık ücretli izin hakkı
SORU: Ben geçtiğimiz yıl bir fabrikada işe başladım. Bu yıl sonunda yıllık iznimin bir bölümünü kullanmak isteğimi söylediğimde, buna imkan olmadığını, henüz 1 yılının dolmadığını söylediler. Bu bir yıllık süre nasıl belirlenir? Kesintiye uğrar mı? Ayrıca, işyerinde işçiler orada ne kadar çalışırsa çalışsın herkese 15 gün yıllık izin kullandırıyorlar. Bu doğru mudur?
CEVAP: Yıllık ücretli izin hakkı ve izin süreleri İş Kanunu’nun 53. maddesinde düzenlenmektedir. Bu düzenlemeye göre, işyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verileceği belirtilmekte ve bu sürelerin işyerinde çalışılan zamana göre değişen oranları açıklanmaktadır. Buna göre, bir yıldan beş yıla kadar olanlara 14 gün, beş yıldan on beş yıla kadar olanlara 20 gün, on beş yıl ve daha fazla olanlara ise 26 günden az yıllık izin günü verilemeyecektir. Ayrıca, kanunla bu izin sürelerinin toplu iş sözleşmeleri ile artırılabileceği düzenlenmektedir. Yani, çalışma yılı her ne olursa olsun, herkese aynı oranda izin günü vermek kanuna aykırıdır.
Ayrıca, iş sözleşmesinin yapıldığı tarih işe başladığınız tarihtir ve bir yıllık süre bu tarihten itibaren hesaplanır. Bu süre kesintiye uğramaz. Ancak, kanunun belirtmiş olduğu bazı sürelerin varlığı durumunda işe gitmemiş olsanız dahi yıllık ücretli izin hakkınız çalışmış gibi sayılmaktadır. Örneğin, işçinin uğradığı bir kaza veya hastalıktan dolayı işine gidemediği günler, kadın işçilerin doğumdan önce ve sonra çalışmadıkları günler gibi kanunda sayılan haller olsa dahi bunlar izin sürenizin hesabına katılır. Örneğin, işyerinde çalışmaya başlayalı bir yıl olmuştur ancak, bu bir yılın bir ayında geçirmiş olduğunuz bir kaza veya hastalık dolayısıyla işe gitmemiş olsanız dahi, yıllık izne hak kazanmış olursunuz, size “Çalışmaya başlayalı on bir ay oldu, yıllık izin hakkınızı kullanamazsınız” denilemez. Ayrıca, İş Kanunu’nun 53. maddesinde “yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez” emredici hükmü düzenlenmektedir.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net