www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNDÖNÜMÜ ____Hasan Hüseyin Evin
Vatansever kim?

KONUM ____Çetin Diyar
‘Andıç’lar bitmez!

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Üniversitelere düşen görev

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Cepheleşme

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Tırsak AB, kahraman Türk!

EVRENSEL’DEN
Böyle bir hükümet varken olur!

  GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Vatansever kim?

Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Başbakanlık Denetleme Kurulu tarafından Dış Ticaret Müsteşarı iken bazı şirketlere verdiği dış ticaret izinleriyle bu şirketlere 123 milyon dolar haksız kazanç sağlamakla
suçlanınca “vatan sağ olsun” dedi.
91 kişiyi öldürdüğünü televizyon programında açıklayan susurlukçu Ayhan Çarkın “Emir verdiler yaptım” demişti. Diğer provokatörler, katiller de marifetleri ortaya çıktığında “ne yaptımsa vatan için yaptım” dediler.
Vatan diyen başka bir kesim de bu ülkenin işçileri, emekçileri. Egemenler memleketin üstündeki ve altındaki tüm değerleri yerli-yabancı şirketlere, aç gözlü para babalarına satmak için canhıraş çalışırken işçiler ve kamu emekçileri de TÜPRAŞ’ın, Telekom’un, SEKA’nın, Erdemir’in, Seydişehir Alüminyum’un, limanların, barajların, madenlerin satışını engellemek için yaptıkları eylemlerde
dövizleriyle, pankartlarıyla, sloganlarıyla “TÜPRAŞ, Telekom, SEKA......vatandır, satılamaz” diyorlardı.
Katiller, hırsızlar, yağmacılar da, işçiler, emekçiler de vatan diyorlar. Ama ikisi aynı şeyden söz etmiyor. Bu iki kesimin ‘vatan’dan anladığı başka bir şey. O halde vatan nedir, gerçekte vatansever kimdir?
Nazım Hikmet’e soralım. Büyük usta Vatan Haini şiirinde şöyle diyordu:
‘Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, ben yurt hainiyim, ben
vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaktansa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmihalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Ozan sanki bugünü anlatıyor. Bugün de:
• IMF’ye ve içerdeki tefecilere borç faizi olarak bütçenin yüzde 60’ını ödüyoruz,
• Sağlık politikaları yüzünden sıtma yetmedi, Ankara’da kolera, Malatya’da ishal salgını yaşanabiliyor, bundan sonrası felaket olacak,
• Fabrikalarda iş kazalarında/cinayetlerinde her gün yüzlerce işçinin kanı akıyor, işçiler ölüyor,
• Şose boylarında açlıktan gebermeye, soğukta it gibi titremeye, İzmir’de bile donarak ölmeye devam ediyoruz,
• İşsizlik, açlık, evsizlik alıp yürümüş, milletvekilleri kendi maaşlarını, ödeneklerini artırma derdinde,
• Yönetenler Amerika’nın emrinden çıkamıyor, danışmanlar, “bizi deliğe süpürmeyin” diye yalvarıyor Amerika’ya,
• Ağalar köylünün yüzyıllık toprağına el koymuş, Sinan köylüleri bir ay Ankara’da parkta kaldılar Başbakan’la görüşemediler.
Halkın açlığı, yoksulluğu, sağlıksızlığı, eğitimsizliği, evsizliği onları ilgilendirmiyor.
Memleketin taşını, toprağını yer altını, yer üstünü, işletmelerini, limanlarını, madenlerini babalarının malı gibi satan, sonra da dönüp vatandan, yurtseverlikten dem vuran bu sahte vatanseverlere, emperyalistlere karşı her milliyetten, her inançtan işçiler, emekçiler birleşirse memleketi haramilerden kurtarabilir, yeniden bağımsızlığı kazanabilir, gerçek halk egemenliğini kurabilir.
Asıl vatanseverler Nazım Hikmet gibilerdir. İşçilerdir, emekçilerdir. Çünkü onlar boğazından geçen her lokmayı alın teriyle, emeğiyle hak eden, başkasının hakkını çalmayan, en saf en temiz insanlardır. Onlar özgürlüğe, barışa, kardeşliğe sevdalılardır.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

  KONUM ..........Çetin Diyar

‘Andıç’lar bitmez!

28 Şubat sürecinde generallerin basına müdahalesi, ‘andıç’ olayı ile açığa çıkmıştı. Andıç olayı, geçtiğimiz günlerde Sabah gazetesinin o dönemki patronu olan Dinç Bilgin’in açıklamaları ile yeniden tartışılmaya başlandı.
Andıç olayında, basına “Şemdin Sakık’ın ifadesi” olarak yansıtılan bir belgeyle, aralarında C. Çandar ve M. Ali Birand gibi gazeteci ve yazarların bulunduğu bazı kişilerin para karşılığında PKK’ye hizmet ettiği iddia ediliyordu. Söz konusu belge Kanal D, Hürriyet ve Sabah gazetelerinde yayınlanmış, Bilgin’in gazetesi Sabah, Birand ve Çandar’ın işlerine son vermişti. Daha sonra bu ifadenin sahte olduğu ve Org. Çevik Bir ile Org. Erol Özkasnak’ın talimatıyla basına verildiği ortaya çıkmıştı. Bu dönemde ‘andıç’ın varlığı Genelkurmay tarafından da kabul edilmiş; ancak bunun bir taslak olduğu ve uygulanmadığı savunulmuştu.
Yazar Mehmet Altan, andıç olayında “Sakık’ın ifadesi” olarak yansıtılan belgenin “O dönem Diyarbakır’da bulunan, bugün de Şemdinli’de yargılanan sanıklardan birinin müdahalesi” ile hazırlandığını hatırlatarak, tartışmanın güncel yanına dikkat çekiyor. Olayın mağdurlarından M. Ali Birand ise, bu güncel bağıntıyı görmezden gelmeye özen göstererek olayı, birkaç kendini bilmez generalin olmuş bitmiş yanlışı olarak değerlendiriyor. Birand, “Andıç Bir Daha Tekrarlanır mı?” adlı yazısında şunları söylüyor: “Andıç’ı hazırlayan dönemin komutanlarını önemsemedim... Zira Türk ordusunu tanıyordum. Bu olayın birkaç kişiden kaynaklandığını biliyordum. (…) Andıç, sadece bizleri vurmadı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne büyük yara verdirdi. Ülkenin üstüne titrediği o kurumu yıprattı, güvenirliğini azalttı. Askerin, karanlık ilişkiler içinde olduğu söylentilerine (gereksiz şekilde ve tamamen kendi başlarına icat ettikleri bir komployla) güç verdi.”
Sabah’ın eski patronu Dinç Bilgin’in andıç olayının yeniden tartışılmasına neden olan açıklamaları, Birand’ın aksine, ortada “münferit” bir tutumun değil, genel bir politik yönelim olduğunu gösteriyor. Kanal 7’de Nazlı Ilıcak’ın sunduğu ‘Sözün Özü’ programında konuşan Bilgin, ”28 Şubat sürecinde büyük gazetelerin askerle temasının olduğu”nu ve”gayri nizami harp yöntemlerinin uygulandığı”nı söylemektedir. Bilgin, Genelkurmay’ın gazeteler üzerindeki etkisini, “Öyle dönemlerde önce Ankara büroları devşiriliyor” sözleriyle anlatırken, bu dönemde Genelkurmay’ın basına brifingler verdiğini Milliyet’in Ankara Temsilcisi Fikret Bila da doğrulamaktadır. Yine Hasan Cemal de, “Kürtler” adlı kitabında 90’lı yılların başından itibaren çeşitli dönemlerde, Genelkurmay tarafından basına brifingler verildiğini, Kürt sorunu karşısında basının nasıl bir tutum takınması gerektiği konusunun anlatıldığını belirtmektedir.
Bugün, basının Bilgin tarafından belirtilen “gayri nizami harp”teki rolünün sürdüğünü söylemek için Şemdinli sürecinden bu yana yaşanan olaylarla ilgili olarak medyada yer alan haberlere bakmak yeterlidir. Şemdinli’de JİTEM’ci kontrgerilla çetelerine suçüstü yapılmasına rağmen, medya olayların aydınlatılması yönünde değil; faillerin ve onları sahiplenen generallerin aklanması yönünde bir tutum geliştirmiştir. Medya, Kürt halkının saldırılara gösterdiği tepkiyi “ülkenin birliği ve bütünlüğüne karşı bir tehdit” olarak sundu. İddianamesinde, Şemdinli olayının faili için “tanırım, iyi çocuktur” diyen KKK Org. Büyükanıt’a yer veren Van Savcısı hedef haline getirildi. Barış için Demokratik Birlik İnisiyatifi tarafından Ankara’da yapılan toplantıda Yazar Aydın Çubukçu, haklı olarak, yaşanan bu süreci yeni bir 28 Şubat süreci olarak değerlendirmiştir. Halkın üzerinden uçakların uçurulduğu, çocukların öldürüldüğü, sınıra yüzbinlerce askerin yığıldığı ve hazırlanan Terörle Mücadele Yasası ile Kürt halkına, emek ve demokrasi güçlerine karşı topyekün saldırının yasal dayanaklarının oluşturulduğu bir süreç…
Birand, “Andıç bir daha tekrarlanır mı?” diye soruyor. Oysa dün mağduru olduğu andıç olayıyla ilgili olarak bugün söyledikleri, hem onun hizaya gelmiş ve Genelkurmayı aklamaya çalışarak sürece eklemlenmiş bir gazeteci olduğunu gösteriyor, hem de sorusuna yanıt oluyor. Demokrasi karşıtı gerici güçlerin egemen olduğu bir ülkede andıçlar bitmez!

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Üniversitelere düşen görev

Sabahattin Eyüboğlu diyordu ki:
“17 Nisanda insan insanı sömürmez oluverir birden; özgürlük soyut bir ülkü, bir palavra olmaktan çıkıp büyük çoğunluğun yaşama, okuma hakkı, kömürü topraktan çıkaranların kömürle ısınma hakkı olur; eşitlik Sivas’ın Sivralan köyündeki Aşık Veysel’in belki çok akıllı kızıyla, İstanbul’un Büyükada’sındaki tüccar Veysel’in belki çok akılsız kızının yükselme olanaklarını bulma anlamına gelir o gün. Mevlana ile Yunus, Baki ile Karacaoğlan, Şeyh Galib’le Muhyi, Orhan Veli’yle Başaran kol kola girerler, köylü kentli bir uğurda savaşır on yedi nisanda. Bir yaman imece kurulur ki o gün Edirne’yle Erzurum ilk kez elele verir, horon halay, bar, zeybek yeni Türkiye’nin ortak harman yerinde oynanır; yalnız o gün türkülerin her türlüsü hep birlikte ve alaturkaya düşmeden söylenir. Ruhi Su koro başı olmuş gibi.”
Sabahattin Eyüboğlu’nun söyledikleri gerçekleşseydi bugün olanlar olur muydu? Dörtte bir kişinin seçtikleriyle ülke yönetilir miydi? Doğuda olanlar olur muydu? Bin memesine saldırdığımız Anadolu’muzda hepimiz birimiz için olmaz mıydık? Dini, inancı, tecimleri, çıkarları için kullananlar ortalıkta cirit atabilirler miydi?
Demek ki Köy Enstitülerini kapatanların bizi bu günlere getirenlerin korkusu, Sabahattin Eyüboğlu’nun söylediklerinin gerçekleşmesiydi.
Köy Enstitülerini yıkanların amaçlarının ne olmuş olduğu böylece pek açık gerçek değil mi?
Ama yıllardır söyleye geldiğim gibi Köy Enstitüleri konusunda bugün yalnızca ahlanıp vahlanmayı hiç mi hiç anlamıyorum.
“Geriye bakarak ileriye yürünmez.” diyordu Ahmet Haşim. “Düşersiniz!” diyordu...
Unutulmaması gerekeni unutmamak gerek elbette... Örneğin, koşulların en elverişsiz olduğu bozkırlarda, çoraklarda, kepirlerde kurulduğunu enstitülerin unutturmamalıyız…Cumhuriyet karşıtlarına, köyde kentte insanımızın uyanmasına, aydınlanmasına karşı olanlara, bu günün, Köy Enstitülerinin kurulduğu günlere göre çok daha olanaklı koşullarında, bir kez daha göstermeliyiz, olmaz sanılanın oldurulabileceğini!
Ne varki herşeyi Tonguç’un yaptığı gibi doğru tanılara göre yapmalıyız bugün de... Bugün insanımızın çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır. “Öğrenim, eğitim, iş içinde” deniyordu o günlerde... Bugün de köyde de kentte de bunun böyle olması gerektiğini yadsıyabilir miyiz?
Sabahattin Eyüboğlu “Köy Enstitülerine “eğitim imeceleri” denseymiş dememiş miydi?
Gelin bu imeceyi gerçekleştirelim. Bu imecede Üniversitelerin başlatıcı görev üstlenmelerini öneriyorum... Bütün sivil kuruluşlarımızın da ( ÇYDD, kimi vakıflar, ADD vb.) bu işlevde sorumluluk üstlenmelerini… Ancak bu yolu açmanın sorumluluğu, bugünkü seçenekler arasında, üniversiteye düşer bana göre...
Böylece üniversite de tüm halkını kucaklamak, bütün katmanlara ışık götürmek, halkıyla bütünleşmek olanağını bulacaktır.
Bu konuyu sürdüreceğim.

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Cepheleşme

ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in Litvanya ve Kazakistan’da başlattığı “Moskova karşıtı salvolar”, en üst düzeyde yanıt buldu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yıllık “ulusa sesleniş” konuşmasında ABD’yi “herşeyi yiyen ve kimseyi dinlemeyen bir aç kurda” benzettikten sonra, ülkesinin bu “aç kurt” karşısında gerekeni yapacağını ilan etti. Putin’in konuşmasından, bu “gereken”lerin; Rusya’nın askeri, ekonomik ve siyasi alanda daha da güçlendirilmesi ve uluslararası politikada kendi çıkarlarını daha “cesur” savunması olduğu çıkarılabilir. Dolayısıyla konuşma, Batı dünyasında büyük yankı yarattı. Dünkü Evrensel’de, bu yankılara yer vermiştik.
Rusya ile Batı -özellikle de ABD emperyalizmi- arasında geçmişte de benzer krizler, karşılıklı atışmalar yaşandı elbette. Kosova’dan Irak’a ve Çeçenya’ya dek, bir dizi krizde taraflar “birbirlerine girer gibi” oldular ama daha sonra, ortam yatıştı ve işler “eskisi gibi” devam ediyor göründü.
Ama gerek Washington’dan, gerek Moskova’dan gelen sinyallere bakılırsa, bu kez durum farklı. Deyim yerindeyse, SSCB’nin dağılmasından sonra, son 15 yıldır biriken gerilim hızla boşaldı ve “nitel” bir sıçrama meydana getirdi. Cheney’in Litvanya’dan Rusya’ya savurduğu hakaretlerin, bir tür “anayasa fırlatma” etkisi yarattığı söylenebilir.
Washington’a hakim neomuhafazakârların, Rusya’ya olan düşmanlıklarını ve Moskova’nın kolunu kanadını kırma girişimlerini “ideolojik” bir temele oturtmaya çalıştıkları görülüyor. Tek başına bu bile “alarm verici” olmalı; çünkü son 5 yıldır, Washington’un “tek ideolojik düşman”ı, El Kaide adlı ne idüğü belirsiz örgütlenmeydi. Ama bakın artık neler diyorlar:
“Günümüz Rusya’sında Batı, özellikle de ABD, değerleri Ruslar tarafından paylaşılmayan bir rakip olarak görülüyor... Rusya ile Batı arasındaki değerler uçurumu daha da büyüyecek... Bunun ardında, Putin iktidarında Rus iç siyasi gelişmesinin mantığı ve küresel sorunlarda Rusya ile Batı’nın giderek farklılaşan öncelikleri yatıyor.” (Marsha Lipman, 2 Mayıs 2006, Washington Post)
“Mevcut dönemde, liberalizm ile otokrasi arasındaki çatışmada yeni bir raund şekillenmekte. Otokrasi cephesinin öncüleri, Ortadoğu’nun küçük diktatörleri değil. Onlar; yeni ‘terörle savaş’ paradigmasında öngörülmeyen eski bir meydan okumayı tekrar gündeme getiren iki büyük otokratik güç, yani Rusya ve Çin... Ne yazık ki, liberalizmin bugün karşısındaki tek meydan okuma El Kaide değil. Hatta, en büyük meydan okuma da El Kaide olmayabilir.” (Robert Kagan, 30 Nisan 2006, Washington Post)
Bu ve buna benzer satırların arasına bakıldığında, “önümüzdeki dönemde ABD’nin asıl düşmanının El Kaide olmayacağı”, Soğuk Savaş benzeri bir “ideolojik cepheleşme”nin yeniden kurulmakta olduğu öngörüleri açıkça görülebiliyor. Aslında ortada klasik bir emperyalistler arası çıkar çatışması yatmakta ve zaten, “küreselleşme” balonu söndükçe (burada kastedilen sermayenin “doğal” küreselleşme eğilimi değil, günümüzde küreselleşmeye giydirilen ideolojik kılıftır) dünya giderek “daha klasik” bir görünüm almakta. Dick Cheney gibi, “çatışmadan beslenen” Amerikalı neomuhafazakârlar, hakim emperyalist güce karşı rakiplerden yükselen “meydan okuma”yı ideolojik bir temelde yansıtarak, “Batılı değerlerin bayraktarlığı” misyonunu bir adım ileriye taşımış oluyorlar. “El Kaide” bugüne dek, “Batı’nın liberal değerlerine” bir ideolojik saldırı olarak nitelendi; aslında o değerler “bütün insanlığın değerleriydi” ve onları savunmak da, “hür dünya”nın şampiyonu olan ABD’ye düşmekteydi. Bugün ise El Kaide’nin yanına, hatta Robert Kagan’ın işaret ettiği gibi “önüne” başka bir düşman konulmaktadır. Neomuhafazakârlara göre Rusya ve Çin, “liberal değerler” karşısında bir “otokrasi cephesi” oluşturmaktadırlar ve yine, “hür dünya” bu tehdide karşı “görev başına” çağrılmaktadır!
Sanırız Avrupa Birliği’nin, önümüzdeki dönemde giderek daha güçlü yapılacak olan bu çağrıya vereceği yanıt, bu birliğin geleceğini de belirleyecek. İran sorununda alınacak tutum, bu yanıtın ilk işareti olacaktır.
Yeni dünyanın emperyalistleri, Avrupa’daki eski müttefiklerine “eski vazifelerini” bir kez daha yükleyebileceklerinden emin görünüyor. Bu şımarık özgüvenin aslında ne kadar ölümcül bir hata olduğunu hep beraber göreceğiz.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Tırsak AB, kahraman Türk!

Toplumları güçlü kılan onların yaşama kültürleriyle yaşadıkları çağın uyumudur. Örneğin feodal bir kafa yapısıyla anamalcı bir yaşam sürmek başarısızlığı getirir. Bir anamalcı, anamalcılığı özümsemiş ise daha başarılı olur. O nedenle günümüzde “çarıklı sanayiciler” birer birer tarihe karışmaktadırlar.
Diğer yandan teknolojiyle, o teknolojiyi kullanan kişinin uyumlu olması gerekir. Eğer teknolojiyi kullanan kişi ona hâkim olamıyorsa, onun bedelini daha fazla öder.
Bunu ülkeler ölçeğinde de düşünmek mümkündür. Eğer bir ülke kullandığı teknolojiye her yönüyle egemense teknolojiden yarar sağlar. Ama egemen değilse, teknolojinin yan etkilerinin bedelini çok ağır öder.
Çevrenize baktığınızda, yerleşik kültürle göçebe kültürünün farkını hemen anlarsınız. Bazı semtlerde binalar bakımlı ve belli bir kurala göre yapılmışken, hemen yanı başında, dış cephesi bile sıvanmamış binalarla karşılaşırsınız. Bir tarafta sokaklar, yollar, bahçeler bakımlıyken, diğer yanda başıbozukluk almış başını gitmektedir.
Bütün bunları parasal güçle açıklamak yeterli değildir. Parasal boyutundan daha önemlisi bence kültürel boyutudur. Yaşama kültürü yerleşik bir düzene göre şekillenmiş toplumlarda, binalar, sokaklar, bahçeler bakımlı olur. Sanki göçebenin çadırı ve her an sökülüp gidilecekmiş gibi eğreti durmaz. Geleceğe kök salarcasına sağlam ve kalıcı olur.
Bunun örneklerini eski Rum semtleri veya köyleriyle, Türk köyleri veya semtlerini kıyaslarsanız daha iyi anlarsınız.
Cumhuriyetle birlikte Türk toplumunda bir yerleşik kültür oluşturulmaya çalışılmıştır. Ama bu aydınlanma hareketi köy enstitülerinin kapandığı dönemlerden itibaren geriye döndürülmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak ülkemiz her alanda, olması gereken yerin çok gerisine düşmüştür.
O nedenledir ki, bu gün ülkemiz CO2 üretiminde dünya ortalamasının altında bir değere sahip olmasına karşın, bazı termik santrallerin hava kirliliği nedeniyle devre dışı bırakılmasına bile tanık olmaktayız.
Ya da ülkemizin en verimli ovalarının sanayi alanı veya yerleşim yeri olarak seçilmesi böyle bir ilkelliğin sonucudur. Bu ilkellik ülkemizin en verimli, birinci sınıf tarım arazilerinin kullanımını ortadan kaldırmaktadır. Oysa ülkemizin birinci sınıf tarım arazisi ülke topraklarının sadece yüzde 6.5 kadardır. Üstelik sanayinin ve şehirlerin kurulduğu bu birinci sınıf tarım alanları birinci derecede deprem bölgelerinde yer almaktadır.
Yani bir deprem anında çok ağır maddi ve manevi bedel ödemek kaçınılmaz olmaktadır.
Ama ödenen bedel sadece depremlere bağlı değildir.
Bugün bilinçsiz sanayileşme sonucu çevresel kirliliğin geldiği boyutlar, tam bir felakettir. Bu felaketin nedenlerini tekrara etmek gerekirse; birincisi seçilen endüstri dalındaki hatalar, ikincisi yer seçimindeki hatalardır. Buna atıkların yok edilmesi veya depolanmasındaki uygulamaları da eklediğimizde ortaya korkunç bir tablo çıkmaktadır.
Bu korkunç uygulamaya en güzel örnek sanırım Dilovası’ndaki durumdur. TÜBİTAK, Kocaeli Üniversitesi ve Gebze İleri Teknoloji Enstitüsü’nün araştırma sonuşlarına göre; Dilovası’nda havadaki sadece kadmiyumun oranı AB ölçeğinde kabul edilebilir sınırın tam 239 katı, Türkiye’nin kabul edebileceği sınırın ise 30 katından fazladır.
Şimdi bu tabloda başka bir çarpıklık daha ortaya çıkıyor. Demek ki Türkiye’de yaşayan bir insan AB de yaşayanlardan tam 8 kat daha fazla zehir soluyabilir.
Neden?
Nedeni gayet basit.
Tırsak AB’liler, hem ölümden korkmaktalar hem de kanserden.
Oysa Türk kahramandır ve devletimiz; bir AB’linin soluduğu kadmiyumun 8 katını bir Türk’ün tek başına solumasında bir sakınca görmemiştir.
Bizler ölsek de olur kalsak da…
Önemli olan yerli ve yabancı anamalcılar para kazansınlar.
Dedelerimiz kanlarını, bizler ise alın terimizi, bu sülükler para kazansın diye dökmüyor muyuz?

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Böyle bir hükümet varken olur!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet gazetesine saldırıyı değerlendirirken, “Cumhuriyet gazetesine bombalı saldırı tasvip edilemez” diyor ve ardından da ekliyor”: “Yalnız AKP’ye de bu kadar saldırı oluyor, neden hiçbir yerde yer almıyor?” Erdoğan aynı açıklamada şöyle bir yorumda da bulunuyor: “İrtica haberlerinin artması, cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşmasıyla ilgili, zaten bekliyorduk.”
Eğer bu sözler, hükümet yanlısı bir köşe yazarına ait olsaydı, taraflı bir yorum anlamına gelse bile yine de bir tarafın görüş açısı olarak kabul edilip, geçilebilirdi. Ancak bir başbakan böyle nasıl konuşur? Bu ülkede yayın yapan günlük bir gazeteye yapılan saldırı karşısında ülkenin başbakanı “tasvip edilemez” diyor. Başbakanlık makamı, ülkede gerçekleşen bu tür olaylar karşısında hangisinin tasvip edilip, hangisinin edilmeyeceğini seçme makamı mıdır? Normalde olması gereken şey, Başbakan’dan başlayan bütün hükümet üyelerinin, basın özgürlüğünü, halkın haber alma hakkını hedef alan bu saldırı karşısında, gereğini yaparak, saldırganların ve arkasındaki güçlerin bir an önce açığa çıkarılması için seferber olmaktır. İstanbul’da beş gün ara ile 4 ayrı yerde patlayan ve çok sayıda can kaybına neden olarak “Türkiye’nin 11 Eylül’ü” olarak anılan bombalı saldırıların ilkinde de, Başbakan Erdoğan, “Mesaj veriliyormuş; ben o mesajı alır ayağımın altında ezerim” demiş, ancak bu hamasetin hemen ardından İstanbul tekrar büyük patlamalarla sarsılmıştı. Ve bugün Türkiye Şemdinli’den başlayarak Türkiye’yi dolaşan bombalı saldırı haberlerini yaşıyor ve izliyor. Hükümetin bu konularda şu ana kadar ortaya koyduğu irade ise, ona oy verip iktidara taşıyanların beklediği irade değil. Bu saldırılar karşısında hükümet, üzerine giderek çözen, yani Başbakan’ın Şemdinli olaylarının ardından söylediği gibi, “Ucu nereye gidiyorsa gider” biçiminde bir tutum sergileseydi belki son patlamalara tanık olunmayacaktı.
Ama Başbakan sanki, güvenlik ve istihbarat örgütlerinin tümüne hükmeden en etkili makamda oturmuyormuş gibi, “Neden benim partime saldırı olduğunda hiçbir yerde yer almıyor?” diye sorarak partizanlık yapıyor. Bununla birlikte bu saldırıyı gerçekleştiren güçler karşısında da ne kadar aciz düştüğünü adeta itiraf ediyor. Şu cümleye bir bakın: “İrtica haberlerinin artması, cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşmasıyla ilgili, zaten bekliyorduk.”
Aslında bu sözleri onun yetkilerinin hiçbirini taşımayan sıradan vatandaşın söylemesi lazım, “Başımızda böyle bir hükümet varken zaten bekliyorduk” diye.
Geçtiğimiz haftanın diğer önemli gelişmesi ise, Başbakan Erdoğan’ın, ABD’de verdiği söz doğrultusunda yabancı tekel Cargill’in kurtarılması için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na talimat vermesiydi. Bu sözler, işçi, köylü ve esnafı sokaklara döktü. Yargı kararları aleyhine sonuçlanan Cargill için Başbakan’ın ortaya koyduğu bu tutuma tepki gösteren ZMO Başkanı Gökhan Günaydın, devletin yabancı bir kuruluşla birlikte hukuk dışı çözüm arama çabası, açık bir Anayasa ihlali girişimidir” dedi.
Gazetemizin iki gün üst üste manşetine taşıdığı bu gelişmeler de gösteriyor ki, Başbakan ve hükümet, hukuku istediği kurumlar için, üstelik yargı kararlarını bile ihlal etmek pahasına zorlayarak çalıştırıyor. Ama halkın, gazetelerin ve gazetecilerin can güvenliğini tehdit eden bombalı saldırılar karşısında aynı “sağlam irade”ye tanık olamıyoruz.
Tüm bunlar şunu gösteriyor. Tıpkı Cargill konusunda hükümetin girişimine alanlara çıkarak yanıt veren emekçilerin tepkisinde olduğu gibi, bombalı saldırılar ve baskıya dayalı yönetme politikaları karşısında da aynı duyarlılığa ve sağlam tutuma ihtiyaç var.
İyi haftalar


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net