www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Bahar Dalı’na tutunmak...
Uzun yıllardır edebiyatta halkın yaşamını konu edinen roman ve öyküler neredeyse yok denecek kadar azdı. Bugün de çok ilgi gördüğü söylenemez. Bu ilgi son yıllarda edebiyat dünyasına adımını atan yazarlar arasında ilgi görmeye başlıyor. Elif Çınar da “Bahar Dalı” adlı ilk öykü kitabı ile bu görmezden gelinen yaşamları konu ediniyor.

Topkapı Sarayı doldu taştı
Her ayın ilk salısı Topkapı Sarayı, ilk pazartesisi ise diğer müzeler ücretsiz gezilebilecek.

KÜRT SORUNU VE DEMOKRATIK
   HALKÇI ÇÖZÜM!

Uzun süredir, Kürt sorunu güncel tartışmaların en önemli konularından birini oluşturuyor. Askerden siyasetçilere; gazeteci ve yazarlardan “yüksek yargı” yöneticilerine, üniversitelere uzanan genişlikte bir liste, konuda çoğu kez benzer tezler ileri sürüyorlar.


Bahar Dalı’na tutunmak...
Mehmet Salim
Uzun yıllardır edebiyatta halkın yaşamını konu edinen roman ve öyküler neredeyse yok denecek kadar azdı. Bugün de çok ilgi gördüğü söylenemez. Bu ilgi son yıllarda edebiyat dünyasına adımını atan yazarlar arasında ilgi görmeye başlıyor. Elif Çınar da “Bahar Dalı” adlı ilk öykü kitabı ile bu görmezden gelinen yaşamları konu ediniyor.
Unutulanları anlatıyor Çınar: Kentin unuttuğu, kabul etmediği gecekondu mahallelerini ve orada yaşayan insanları... Toplam on yedi öyküden oluşan kitap, ‘çok satan yazarların’ ıskaladığı ya da görmezden geldiği mahalle ve mahalleliyi ele alıyor. İşçiler, çocuklar, yaşlılar, kadınlar, sokak kedileri, dedikodular... Ama öykülerde ağırlıklı olarak kadınlar ve çocuklar var. Horlanan, dövülen, tacize uğrayan, geleneklere kurban edilen kadınlar ve bu sorunlarla büyütülen çocuklar.
Çınar, kadınların yaşamına özel ilgi göstermiş. Bundan olsa gerek öykü adlarına daha çok kadın isimleri koymuş: “İpek”, “Senem”, “Fidan”, “Seher”, “Gamze” gibi. Çınar’ın karakterlerinin çoğu yaşam tarafından itilip kakılmışlardır. İşsizlik, güvensizlik, yaşam koşullarının zorlukları onları umutsuzluğa ve karamsarlığa itmiştir. Bundan dolayı sesleri boğuk ve kısıktır. Ama buna rağmen hâlâ umutları sönmemiştir. Haksızlığa, itilmişliğe karşı koyma istekleri var ve “Hakkını arayanlara, kavga dövüşle de olsa işini halledenlere imrenirler.” Birileri gelip ‘haydi birlikte karşı koyalım’ dese sanki hemen harekete geçecek gibi dururlar.
Çınar, mahalleyi ve insanları sevecenlikle anlatır. Öyküleri okuduğunuzda adeta kendinizi mahallede hissedersiniz. Toz toprak, çamur, çocukların bağırışları, sokağın ortasına asılmış çamaşırlar, çöpler, başıboş dolaşan kediler, bağıran insanlar, ağıt yakan kadınlar... Öykülerde mekan ve insanlar ayrılmaz bir bütünün parçaları gibi anlatılır. İkisi de aynı sıcaklığı taşırlar. Ama mahalleden bir kez adım atılıp kent merkezine çıkıldığında sorunlar da başlar. Mahalle ne kadar sevecense, kentin merkezi de o kadar sevimsiz ve acımasızdır. İşsizlik, taciz, horlanma mahalle sınırlarının bittiği yerde başlar.
“Son Kırıntılar” adlı öyküde kent ilişkilerinin insani olanı nasıl parçaladığını anlatır: “Kimsenin kimseye tahammülü yoktur. Kimse kimseyi görmez, hissetmez. Bakıp görmeyen, dokunup hissetmeyen, sorulduğunda, onca kalabalığın içinde yapayalnızım, mutsuzum diyen yeni dünyanın şaşkına dönmüş insanları. Yaşamak sevimsizdir. Aşkla yaşayamazsın hiçbir şeyi.” Para ilişkileri insani olanı aşındırmış, onun yerine yüzeyselliği, bencilliği koymuştur. Çınar kentin insanı nasıl yabancılaştırdığını sade bir biçimde bize anlatır.
Nesnelliği göstermek
Günlük yaşamda çoğu zaman aynı karenin içinde bir arada durur çelişkiler. Ama çoğu zaman bunun farkına varmayız. Çınar öykülerinde bunu bize gösterir. Ama öyle gözümüze sokarak değil. Bazen babası annesi çalışmak zorunda olan ve evde yalnız başına kalan bir çocuğun televizyonda çocuk psikolojisi üzerine soyut öğütler veren bir psikoloğun durumunu gösterir bize. Bazen özelleştirmeye karşı bildiri dağıtan gençleri döven ama kendisi de işsiz olan ama farkında olmayan bir ‘milliyetçiyi’ anlatır... Öykü kahramanları bu ‘uyumsuzluklar’ üzerinde biraz düşünseler çelişkiler çözülecek, yaşamın eğretiliği ortadan kalkacak ve yaşamın gerçek sorunları bunların yerini alacak. Yaşamdaki bu çelişkiler ya da bilinç bulanıklığının sorumlusu onlar değildir. Bunu bilir Çınar. Bundan dolayı öykülerde eşini döven kocaya ya da kimseyle konuşmaması öğütlenen çocuğa kızamazsınız. Çünkü suçluyu başka yerde aramak gerektiğini bilirsiniz.
Bu maya tutar
Çınar’ın öykülerini birçok noktada değerlendirmek, eleştirmek elbette mümkün. Ama öykünün halktan koptuğu bir dönemde Elif Çınar’ın öyküleri halkın yaşamını yansıtması bakımından önem taşıyorlar. Sadece bu yönüyle bile övülmeyi hak ediyorlar. Bir öyküdeki bir alıntıyla bitirelim: “Kadın yere düşen kurumları ayağıyla siliverdi. Serçe parmağını sobanın üzerindeki süt dolu kazanın içinde dolandırıp sütün yeterince sıcak olup olmadığını kontrol etti. Kazanı yere indirdi. Bir kepçe sütü çanağın içindeki yoğurda kattı, hızlı hızlı çırptı. Sırtıntaki hırkayı çıkardı, kazanın etrafına doladı...” Kadın yılların biriktirdigi tecrübeyle emindir sütün yoğurt olacağından... Elif Çınar da ‘hırkayı’ sarıyor öykülerine.


Başa dön


Topkapı Sarayı doldu taştı
Turgay Keser
Topkapı Sarayı ve diğer müzelerde uygulamaya konulan ücretsiz halk günü uygulaması nedeniyle Topkapı Sarayı dün ziyaretçi akınına uğradı. AB’ye uyum süreci çerçevesinde yerli ve yabancı turist ayrımı kaldırılarak bütün müzelerin giriş ücreti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için de aynı yapılınca yerli ziyaretçi sayısında düşüş yaşanmıştı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilk defa nisan ayında başlattığı uygulamayla her ayın bir günü müze ve ören yerleri artık ücretsiz olarak gezilebilecek. Dünyanın farklı ülkelerinden binlerce insanın görmek için geldiği müzelere giden Türk vatandaşı sayısı ortalama yüzde 80 oranında azalmıştı. Şubat ayında yürürlüğe giren fiyat eşitliğiyle Topkapı Sarayı ve Ayasofya gibi müzelerin giriş ücretleri yerli turistler için 3 YTL’den 15 YTL’ye yükseltilmişti. Bu tarihten sonra yerli turist sayısında Topkapı Sarayı’nda ve Ayasofya’da yüzde 50, Arkeoloji Müzesi’nde yüzde 25 oranında düşüş yaşandığı belirtiliyor.
‘Öğrenciler toplu gelsin’
Geçen yıl şubat ve mart ayında 302 bin 520 kişinin ziyaret ettiği dünyaca ünlü bu iki müzeye bu yıl aynı döneminde 129 bin 701 kişi gitti. Müzelerin toplam gelirinde yüzde 90’lık paya sahip olan Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi’nin dışında Yıldız Sarayı, Kariye, Türk İslam Eserleri, Mozaik ve Fethiye Müzesi de bu değişimden nasibini aldı. Halk Günü uygulamasıyla azalan yerli ziyaretçiyi müzelere çekmeyi amaçlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı, yurt genelinde okullara gönderdiği bir yazıyla öğrencilerin toplu olarak müzelere getirilmesini de istedi.
Halk günü, yerli ziyaretçilerin her ayın ilk haftasının salı günü müzeleri ücretsiz ziyaret edebilmesine imkan veriyor. Geçen ayki halk gününde Topkapı Sarayı’nı 3 bin kişi ziyaret etti. Halk günü uygulamasından memnun olan ziyaretçiler ise, “Müzeler para kazanma kapısı olmamalı. İlle de paralı olacaksa bu yoksul insanların da rahatça ödeyeceği bir miktar olmalı” diyor.
Bu ziyaretçilerden biri olan Melike Sucu, müzenin bugün ücretsiz olduğunu ilkokula giden oğlundan öğrenmiş, “Halk günü diye eşimle geldik. Hem Topkapı Sarayı’nı gördük, hem de değişiklik oldu bizim için” diyen Sucu, “Paralı olsa gelmezdik. Adam başı 10 milyonu biz nasıl verelim. Bunun yol ve yemek parası da var. Bayağı pahalıya gelir bir aile için burayı gezmek” diyor.
Altan Yürek de okula giden çocukları gelince müzeye gelenlerden. “Hanımı aldım geldim ben de” diyor. “İnsan burada, tarihle yüzleşiyor. Gençler görmeli. Hem her gün halk günü olsun. Devlete ne zararı olacak yani” diyor.
Şenleniyor!
Önceki gün de diğer müze ve ören yerlerinin ücretsiz olması, bölgeyi canlandırmış. Görevliler, “İnsanlarla burası şenleniyor” diyor. Bir zaman padişah atlarının toynaklarından yayılan sesle yankılanan Topkapı Sarayı’nın sessiz bahçesi, halk günü ile tam bir şenlik havasına bürünüyor.

HALK GÜNLERİ
Topkapı Sarayı Tüm Müze ve Ören Yerleri
06 Haziran 2006 05 Haziran 2006
04 Temmuz 2006 03 Temmuz 2006
08 Ağustos 2006 07 Ağustos 2006
05 Eylül 2006 04 Eylül 2006
03 Ekim 2006 02 Ekim 2006
07 Kasım 2006 06 Kasım 2006
05 Aralık 2006 04 Aralık 2006


Başa dön


KÜRT SORUNU VE DEMOKRATIK
    HALKÇI ÇÖZÜM!
Uzun süredir, Kürt sorunu güncel tartışmaların en önemli konularından birini oluşturuyor. Askerden siyasetçilere; gazeteci ve yazarlardan “yüksek yargı” yöneticilerine, üniversitelere uzanan genişlikte bir liste, konuda çoğu kez benzer tezler ileri sürüyorlar. Çözümsüzlüğe itilen Kürt sorunu, şoven Türk milliyetçiliğini canlandıran bir kaldıraç olarak da kullanılıyor özellikle son dönemde. Kürt sorunu tartışmasına egemen sınıfın penceresinden bakanlar, kendi içlerinde pek çok çelişkiyi de barındırıyorlar kuşkusuz.
Evrensel Basım Yayın’ın S. Cihan’ın kaleminden yayınladığı “Kürt Sorunu ve Demokratik Halkçı Çözüm” başlıklı kitapçık, bu güncel tartışmaya işçi sınıfı penceresinden bakan ve verili durumu değerlendiren önemli bir çalışma.
“Kürt sorunu yoktur” ya da “yok denirse yok olur” söyleminin daha fazla sürdürülemediğini ve egemen sınıflar cephesindeki iç gerginlikleri de ‘tetikleyen’ Kürt sorunu tartışmasının gündemin en önemli “maddeleri” arasına girdiğini dile getiren S. Cihan, tartışmayı 1990’ların başına kadar götürerek, o dönem öne sürülen tezlere de değiniyor.
MGSB’de değişiklik
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürt politikasında belirleyici rol oynayan generallerin, “Kamusal alana kaymamak koşuluyla mahalli ve kültürel özelliklerin geliştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılabileceği”ne hükmettiğini ifade eden yazar, TÜSİAD’ın da devreye girdiği bu süreci şöyle özetliyor:“‘Devletin gizli anayasası’ olarak tanımlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde yapılan değişikliğe (2001) göre, Türk ulusundan olan bu ‘etnik alt kimlik’, kamusal alan dışında kültürel özelliklerini geliştirebilirdi! Böylece, Kürtlerin, ‘farklı kültür ve dilleri olan bir alt etnik kimlik’ olarak görülmesine kapı aralanıyordu. Büyük sermayenin en önemli örgütlerinden olan TÜSİAD, egemen sınıf cephesinden gelişmeleri yönlendirmek üzere, “Kamuoyu”na “Kürt Raporu” olarak yansıyan bir rapor hazırlattı. TÜSİAD yönetimi, “Güneydoğu sorunu ya da Kürt sorunu” olarak ifade ettiği sorunun, ‘ayrılıkçı terör’ün tecrit edilmesi sağlanarak ve ‘anayasa çerçevesinde herkesin eğitim ve iyi muameleye hakkı’ olduğu dikkate alınarak ‘bireysel hak ve özgürlükler bağlamındaki sorunlar’ın çözülmesiyle ve ‘Türkiye’nin bütünlüğü çerçevesinde’ çözülebileceğini ileri sürmekteydi.”
S. Cihan, Kürt sorununda bir diğer eğilimi temsil eden MHP, CHP yöneticileri ile Y. Büyükanıt’ın sözcülüğünü yaptığı generallerin tutumunu ise şöyle özetliyor: “Kürtçe adı verilen bir şive ile konuşan Kürt vatandaşların varlığının, Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğuna gerekçe oluşturmadığını; Türkiye’nin bir Kürt sorunu değil ‘bölgenin ekonomik geri kalmışlığından güç alan’ bir terör sorunu olduğunu; ve bunun da terörün ezilmesi ve ekonomik sosyal tedbirlerle çözüleceğini ileri sürmekteydiler.”
Her iki eğilimin özü itibariyle ayrışmadığını da vurgulayan yazar, AKP’in sözcülüğünü yaptığı eğilimin Kürt sorununu istismar ve ABD politikalarına eklemlenme çerçevesinde ele aldığını da özellikle dile getiriyor. Başbakan Erdoğan’ın “Kürt sorunu vardır, hepimizin sorunudur ve demokrasi içinde çözülecektir” yönündeki açıklamasının da bu gelişmelere bağlı olarak ve bu gelişmelerin baskısı altında gündeme geldiğini belirten S. Cihan, bu açıklamayı birbiriyle çelişik gibi görünen pek çok açıklama ve tutumun izlediğini de hatırlatıyor.
Kırmızı çizginin iflası
Bölgesel ve uluslararası gelişmelerle Kürtlere yönelik sürdürülen “kırmızı çizgi” politikasının iflas ettiğini dile getiren S. Cihan, “Kürt Sorunu ve Demokratik Halkçı Çözüm” başlıklı kitapçıkta, bu açıdan Irak Kürdistanı’nda yaşanan gelişmeleri ve bunun Türkiye’ye yansımalarını da ayrıntılı biçimde tartışıyor.
S. Cihan’ın dikkat çektiği önemli bir nokta da, Kürt sorununa yaklaşım konusunda yapılan tartışmalarda en liberalinden en şovenine hemen tüm kesimlerin, devletin Kürt politikasında bir değişim zorunluluğunu görmelerine rağmen, “Tek ulus, tek dil, tek bayrak” söyleminde birleşmesi. “Alt kimlik” tanımı ile temel ve eşit ulusal haklar zorunluluğunun üzerinin örtüldüğünü vurgulayan S. Cihan, bu tutumun Kürt sorununun bir sorun olarak var oluşu ve çözümsüz kalışının başlıca nedenleri arasında olduğunu dile getiriyor. Bu yolla, biri ezen, ve diğeri ezilen, iki farklı ulus olduğu gerçeğinin reddedildiğini de belirten S. Cihan, çözümün de ancak öncelikle bu gerçeğin kabulüyle mümkün olabileceğine dikkat çekiyor.
“İşbirlikçi Türk burjuvazisinin ve devlet ve hükümet temsilcilerinin sorun üzerine tartışmalarda ileri sürdükleri iddialarla ‘çözüm’ olarak sunmaya çalıştıkları ‘değişiklikler’, Kürt ulus gerçeğini ret politikasında ısrarlı olduklarını gösteriyor” diyen S. Cihan, bu önemli çalışmasında, “ulus” kavramı etrafında da tarihi ve güncel bir tartışma yürütüyor. Bu tartışma, Kürt sorununun tarihsel referansları açısından da önemli bilgilerin ve çıkarımların yapıldığı bir sorgulamaya dönüşürken, Kürtlerin 100 yılı aşkın süredir verdiği mücadeleler ve talepleri de bu çalışmada yerini alıyor. S. Cihan, tüm gelişmeler ışığında işçi sınıfı ve emekçilerin Kürt sorununu sermaye politikalarından ayrışan bir tutumla ele almalarının acil bir zorunluluk haline geldiğini de vurguluyor ve “Ezen ve ezilen ulusun sınıf bilincine varmış işçileri, burjuvaziye karşı tüm demokratik talepleri ve temel demokrasi taleplerinden biri olarak ulusların kaderlerini tayin hakkını kararlıca savunarak sermayenin ördüğü emekçileri bölücü duvarları yıkabilir; güvene ve gönüllülüğe dayalı birliği sağlayabilirler” yargısına varıyor.


Başa dön


kitaplık
  • Yalçın’ın Şen Saat’i
    Şen Saat’te Murat Yalçın’ın 2003-2005 yılları arasında yazdığı on dokuz öykü ve “Canlı Doğa Albümü” başlığı altında yazdığı sekiz metin yer alıyor. Kır ve kent dekoru içinde, yalnızlık, ölüm, zaman, korku, melankoli, sevgi ve dostluk gibi temaların öne çıktığı kitapta yer yer karamizaha varan ironik bir hüzün göze çarpıyor. (Şen Saat Murat Yalçın 128 sayfa, Öykü Defne Yayınları)
  • Kaygılı’nın hikayeciliği
    Türk Edebiyatında Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi çizgisini devam ettirdiği bilinen Osman Cemal Kaygılı (1890-1945), İkinci Meşrutiyet sonrası Türk edebiyatının ve mizahının simalarından biridir. Mustafa Apaydın, yoksulluk içindeki hayatını kalemiyle kazanmak zorunda kalan, yaşadığı dönemde neredeyse bütün süreli yayınlarda çalışan Osman Cemal Kaygılı’nın hikayeciliğini bütün yönleriyle incelemiş.( Osman Cemal Kaygılı’nın Hikayeciliği Mustafa Apaydın 372 sayfa, İnceleme Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi)
  • Uzay’daki Maymun
    Türkçeye ilk kez çevrilen İsviçreli Yazar Hugo Loetscher’in Uzay Kapsülündeki Maymun isimli kitabında yer alan öykülerinin kahramanları bildik fabllardaki, “insanbiçimleştirilmiş” hayvanlar değil. İnsanların sunulmuş makinelerde değil. Bu açıdan Loetscher’’in kitabı İnsanbiçimciliğe ve insanmerkezciliğe indirilmiş sert bir darbe olarak adlandırılıyor. (Uzay Kapsülündeki Maymun Hugo Loetscher 110 sayfa, Hikaye Kanat Kitap)
  • Luke’nin seyehatnamesi
    1884 yılında doğan ve hayatı boyunca Ortadoğu’da Kıbrıs’ta ülkesi İngiltere adına çeşitli görevlerde bulunan Charles Luke, “Dans Eden Dervişler” isimli seyehatnamesinde Türkiye’de İslamın etkilerinden başlayarak onun kültürel altyapısını ve tarihini inceleyerek bu kültürel motiflerin tarihsel arka planını da anlamaya çalışıyor. ( Dans Eden Dervişler Charles Luke 161 sayfa, Seyehatname Gri Yayınevi)
  • Goytisolo Ara Perde’de
    Ara Perde, İspanyol edebiyatının önde gelen adlarından Juan Goytisolo’nun “anlatı türüne vedam” diye nitelediği bir duygusal vasiyetname. Çevirmen Neyire Gül Işık’ın nitelemesiyle, bireyseli aşan, insanın yerini ve durumunu sorgulayan bir değerlendirme. (Ara Perde Juan Goytisolo 99 sayfa, YKY)

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net