www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A.Cihan Soylu
Ankara’daki Washington havarileri
JİN û JîN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Bütün annelere
hukuk’ta sorular sorunlar
____
Av. Devrim Avcı
İşe iade davası açma hakkına sahipsiniz
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Terör tasarısı ve insan hakları
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Terör
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Vergide bildik manzaralar!
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Sosyal forum S.O.S.
MERCEK
..........
A.Cihan Soylu
Ankara’daki Washington havarileri
Washington-Ankara-Tahran arasında ve “Ankara”nın “ulaklık” ya da “bildirimcilik” göreviyle sürdürdüğü “diplomatik temaslar”ın niteliği, Amerikan eyalet yönetimleriyle Beyaz Saray’daki çetenin ilişkilerini anımsatmakla birlikte, “Ankara” açısından bir tür “kavas”lık görevine daha uygun düşüyor. Eğer böyle olmasaydı, A. Gül ve “ekibi”, Amerikan yönetimini “uluslararası toplum” düzeyinde isimlendirerek, onun dayatmalarını İran’a “iletme”yi başlıca görevlerinden biri haline getirmezdi. AKP’nin sürdürdüğü “geleneksel” Amerikancı Türk dışişleri politikası, kendilerini “dünyayı yeniden düzenlemekle görevlendirilmiş seçilmişler” olarak ilan eden “meczup” emperyalist çetenin rotasına o denli uydurulmuştur ki, “beni Tanrı görevlendirdi” diyen Bush’un “Ankara”dakileri “havari” mertebesine çıkarması şaşırtıcı olmaz!
Bu iddiamıza, “Ankara”nın bir günü, birçok günü ya da esasen hemen her günü de tanıklık eder. Son örnek, çarpıcı olan benzerlerinden yalnızca biridir: ABD’nin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) nezdindeki daimi temsilcisi Greg Schulte, tam da, İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani’nin Ankara’yı ziyaret ettiği saatlerde, “ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ndeki Türk gazetecilerle video konferans aracılığıyla bağlantı kurarak”, Laricani’nin ziyaretini, “İran’ın nükleer programına karşı sağlanan uluslararası uzlaşmayı bölme girişimi” olarak değerlendiriyor ve “Türk basını” bunu, büyük bir gürültüyle duyururken, önemli bir diğer gelişmeye dikkat çekiyor. Bu önemli gelişme, Dışişleri Bakanı A. Gül’ün, Laricani’yle görüşmesinden önceye alarak, ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler komitesi heyetine, Amerikan istemlerinin İran yetkililerine iletileceğine dair güvence vermesiydi. Amerikan isteklerinin “İran tarafına iletilmesi” açık ki, Türk devlet ve hükümet yetkilileri bakımından yeni bir iş değildir. AKP hükümetinin, başbakan ve Dışişleri Bakanı başta olmak üzere tüm önemli temsilcilerinin rutin işlerinden biridir bu. Amerikan yöneticileri (son olarak UAEK daimi temsilcisi Schulte bunu tekrarladı), “nükleer silah sahibi bir İran’ın tüm dünya ve tüm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturduğunu” söyleyip tehditler savururlarken, “Ankara”daki havariler, bu nakaratı gecikmeksizin tekrarlar ve örneğin neden ABD’nin, İngiltere ve Fransa’nın, Hindistan-Pakistan, Rusya ve İsrail’in nükleer biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarına sahip olmasının tüm dünya ve tüm Ortadoğu için büyük bir tehlike olmayıp, ama İran’ın böyle bir tehlike olduğunu sormaz ve açıklamaya yanaşmazlar. Bu, elbette, bir tür kutsallığa büründürülmüş geçmiş zaman havariliğinden farklı bir misyon yüklenmedir! İran’a, Türkiye’nin “uluslararası toplumla birlikte hareket edeceği” anımsatılır ve nükleer denemelerinden vaz geçmezse, Irak’ın akıbetine uğrayacağı tehdidinde bulunulur, ama İsrail’in ABD-İngiltere desteği ve korumasında bölgenin en büyük ve dünyanın üçüncü nükleer gücü olması “Ankara”ya dokunmaz! Bush ve avanesinin, kendilerine destek vereceklerini düşünerek Hint egemenlerine nükleer araç-gereçle donanma desteği vermelerinde bir “yanlışlık” görülmez. Körü körüne iman etmenin de geleneksel bir dayanağı, bir tür gücü, bir misyonerlik yanı ya da havarice bir özelliği var kuşkusuz. Ama, Amerikan emperyalizmi gibi bir dünya şeytanına kulluk, bütün halklara ve tüm uluslara düşmanlıktan başka bir yere götürmez. Amerikan haydudunun halkları ve ülkeleri “cezalandırma” politikalarının korucu askeri olmaya soyunanlar silahsızlanmayı değil daha çok ve daha tehlikeli biçimde silahlanmayı teşvik ediyorlar. “Ankara”daki Bush havarileri, Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin nükleer cephaneliği haline getiren politikaların devamı olarak ABD’nin tehdit bildirimcisi olmuşlar ve pis işler yükleniciliğine soyunmuşlardır. Nükleer silahların oluşturduğu tehdit üzerine ikiyüzlü açıklamaları da bu yüklenicilik kapsamındadır.
Başa dön
JİN û JîN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Bütün annelere
Mayıs ayının 2. Pazar günü anneler günü. Annelik; sevgi, emek, özveri ve bağışlayıcılığın taçlandırıldığı bir “insanlık” hali. Hayat vermenin, yaratmanın, koruyup kollamanın, üzerine titremenin, hayatı sürdürmenin egemen olduğu bir “kadınlık” hali.
Bütün anneler, doğurmanın o esrarengiz yücelticiliğini, zenginleştiriciliğini bilir. Bir ölümlüyü 9 ay karnında taşımak… Aşermelerle, bulantı-kusmalarla, tansiyonla, vb. baş edip gün gün büyütmek karnında… Kalp seslerini, ayak seslerini, tekmelerini dinlemek… İki can için yiyip içmek, iki can için bazı şeylerden vazgeçmek… Kaygıyla ve heyecanla, büyük günü, doğumu beklemek…
Tıptaki bütün gelişmelere rağmen, doğum hali, anne için yaşamla-ölüm arasında bir gidip gelme anıdır. Hiçbir acıyla kıyaslanmayacak doğum sancıları nefesini keserken, büyük cesaretle yeni olana, yeni gelene soluk vermenin, dünyanın kapılarını açmanın adıdır doğum. Onun için kadının adı, bütün dillerde “yaşam” sözcük köküyle yakın akraba halindedir, bu köşenin adı gibi: Kadın ve yaşam!
Yoksul ülkelerde ve bizde de halen doğum sırasında birçok anne ölümü yaşanmaya devam ediyor. GSS’nin doğumu yeniden evlere taşıyacağı ve yeni anne ölümlerine davetiye çıkaracağı açık. GSS’nin yalnız anne sağlığını değil, bebek ve çocuk sağlığını tehlikeye atacağı, bebek ölümlerini artıracağı açık. Sermayenin yeni saldırı dalgası, gelişmişlikle, anne-çocuk sağlığı arasında ters orantı kurulmasının da göstergesi haline geliyor. Gözü dönmüş kar hırsı, çocuklarımızı organ mafyasının tehdidi altına sokuyor, her gün yeni çocuk kaçırmaları, çocuk ölümleri süslüyor gazete sayfalarını.
Erkan Oğur, bir söyleşisinde “türküler piyasaya çıkınca biraz türkülere ihanet gibi, onları satılığa çıkarmış gibi hissediyorum” anlamına gelen şeyler söylemişti. “Satılık” kelimesinin tüm utanç verici anlamını tonlayarak.
Anneler gününü, büyük bir pazar ve satış gününe çevirme çabaları karşısında aynı şeyleri hissediyor insan. Anneliğin pazara çıkarılmış hali, herhalde en çirkin ve yabancı halidir. Her şeyi paraya ve kara tahvil etmek üzerine kurulu sermaye düzeninin, insanlığa en yabancı, insanı en çok dıştalayan toplumsal düzen olduğu gerçeği gibi tıpkı.
Kuşkusuz bu günde anneliğin yoğun emek, sabır ve özverisine dikkat kesildiğimiz, onun emeği ve büyük sevgisine saygımızı ifade eden ve buna bir parça da olsa karşılık verme hareketliliği içinde olabiliriz. O ilişkilerin toplamı içinde belki hediyeler de olacak, belki yalnız çiçekler, belki onu hatırladığımızı belli eden başka türlü davranışlar.
Her anne emeği, özverisi birbiriyle yarıştırılmayacak kadar değerli kuşkusuz. Ancak ille bir yılın annesi seçmek gerekirse; bugün insanlığın ve anneliğin büyük tehditler altında bulunduğu coğrafyalardan seçilmesi gerekir. Irak’ta, Filistin’de tehdit altındaki anneler gibi.
Daha geçtiğimiz ay, Diyarbakır ve diğer bölge illerinde çocukları öldürülen anaları; onların yaşadığı büyük acıyı anladığımızı, onların acısının tüm anaların acısı olduğunu haykırmak için yılın anneleri seçelim. “Anaların acısını analar alır.” Bu ülkede insana, çocuğa kurşun sıkmanın hiç bir gerekçesi olamaz.
Yeniden tırmandırılan savaş siyaseti, asker ve gerilla annelerini yeni evlat acılarına sevk ediyor. 20 yıllık çatışmalı dönemde 30 bin insan yaşamını yitirdi, 30 bin ana yaslı bugün. Ayrımsız bütün anaların acısını paylaşalım anneler gününde ve “savaşa dur” diyelim.
Barış Anaları, kısa bir süre önce hapisten çıktı. Bu ülkede Türk ve Kürt gençlerinin önünde aydınlık bir gelecek olması, birbirine kurşun sıkmak yerine elele vererek birlikte gelişme yolunu yakalayabilmesi için barışa, demokrasiye ihtiyaç var. Barış anaları, bu yalın gerçeği anlatmak için, “beyaz başörtüleriyle, analık keteniyle” yıllardır kapıları çalıyor, alanlara, mitinglere koşuyor, yerlerde sürükleniyor, hakkında davalar açılıyor. Sonunda hapis de yatıp, hapisane duvarlarından seslendiler barışa. Yaşam hakkı ancak barış halinde gerçekleşebilir. Anaların uykuları barış halinde tasasız olur. Barış anaları, yılın anneleri olsun.
Bütün annelere; çiğnenmemiş, dokunulmamış olan gönlümüzün kır çiçeklerini gönderiyoruz.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
hukuk’ta sorular sorunlar
..........
Av. Devrim Avcı
İşe iade davası açma hakkına sahipsiniz
SORU: Bir tekstil fabrikasında çalışıyorum. Genelde kışlık giyecekler üretiyoruz. Yazın işlerimiz azalıyor biraz. İşveren ise, önümüzdeki ay içinde fabrikada yaklaşık 90 işçiyi işten çıkaracağını söyledi. Merak ettiğim işveren, bu kadar çok sayıda işçiyi aynı anda işten çıkarabilir mi? Çıkarmış olduğu işçilerin yerine yeni işçiler alabilir mi? Buna karşı itiraz edilebilir mi? Teşekkür ederim?
CEVAP: 4857 sayılı İş Kanunu 29. maddesi ile toplu işçi çıkarma başlığı ile birlikte buna dair bir düzenleme yapmıştır. İşveren, ekonomik, teknolojik, yapısal ve benzeri işletme, işyeri veya işin gerekleri sonucu toplu işçi çıkarmak istediğinde bunu en az 30 gün önceden bir yazı ile işyeri sendika temsilcilerine, ilgili bölge müdürlüğüne ve Türkiye İş Kurumuna bildirecektir.
İşyerinde çalışan işçi sayısı 20 ile 100 işçi arasında ise en az 10 işçinin; 101 ile 300 işçi arasında ise en az 30 işçinin ve 301 ve daha fazla sayıda ise; en az yüzde on oranında işçinin işine İş Kanunu madde 17’ye göre bir aylık süre içinde aynı tarihte veya farklı tarihlerde son verilmesi toplu işçi çıkarma sayılacaktır. Toplu halde işten çıkarılma işçinin tazminat alacaklarını alamayacağı anlamına gelmez. İşçiler eğer talep ederlerse feshin geçersiz sebebe dayandığını belirterek işe iade davası açma haklarına da sahiptirler. Bu şekilde, toplu olarak işçinin iş sözleşmesini fesheden işveren, toplu işçi çıkarmanın kesinleşmesinden itibaren altı ay içinde aynı nitelikteki iş için yeniden işçi almak istediği takdirde nitelikleri uygun olanları tercihen işe çağırır demektedir. Dolayısıyla, işveren için yeni işçi almada belli bir zaman dilimi öngörülmektedir. Eğer bu toplu işten çıkarmanın sebepleri geçerli değilse, işten çıkarılan işçiler bu durumda işe iade davası açabilirler.
Kanun, ayrıca, eğer işveren toplu işçi çıkarma ile ilgili maddelere aykırı davranırsa, işveren veya işveren vekiline işten çıkardığı her bir işçi için ikiyüz milyon lira para cezası verileceğini hüküm altına almıştır.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Terör tasarısı ve insan hakları
İnsan Hakları Derneği, Terörle Mücadele Kanunu tasarısı hakkındaki görüşünü açıkladı. İHD her zamanki gibi, insan hakları standartlarını temel alan bir açıklama yaptı.
Nedir bu standartlar?
Basın özgürlüğü: İHD, tasarının 5. maddesini basın özgürlüğünü sınırlandıran bir düzenleme olarak nitelemektedir. Örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü ve hakkı: İHD, tasarının 6. maddesi ile, derneklerin, sendikaların, siyasi partilerin, aydınların, insan hakları savunucularının kısaca toplumsal muhalefet kesimlerinin susturulmak istendiğini, bu değişiklikle tehdit edildiğini savunmaktadır.
Tabii hakim ilkesi: İHD, tasarının 8. maddesi ile Türk Ceza Kanunu'nun yarıya yakın maddesi kapsamındaki suçların özel mahkemede görüleceği hüküm altına alınacaktır demektedir.
Adil yargılanma hakkı, özel hayatın gizliliği, haberleşme hakkı ve işkence yasağı: İHD, ulusalüstü insan hakları belgelerinde yer alan yukarıda işaret edilen hakların, tasarının 9. maddesi ile ihlal edildiğini bildirmektedir.
Yaşam hakkı: İHD'nin açıklamasına göre, tasarının 11. maddesi ile, "ölünceye kadar hapis" uygulaması getirilmektedir. Bu bir tür ölüm cezasının uygulamaya sokulmasıdır.
Yaşam hakkı ve keyfi öldürme yasağı: İHD, tasarının 15. maddesi ile güvenlik kuvvetlerine, keyfi öldürme yetkisi anlamına gelecek yetki tanındığını vurgulamaktadır. Bu yolla yargısız infazlar yasallaştırılmaktadır.
İHD, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeydi dün. Genel merkez ve şube yöneticileriyle hem Meclis önünde oturma eylemi gerçekleştirdi, hem de TBM Başkanvekili Ali Dinçer'e, görüşlerini yazılı olarak sundu. Dikkate alınması dileğiyle. Dikkate alınması dileğiyle, Terörle Mücadele Kanunu tasarısı hakkında 1991 yılında da eylemler gerçekleştirmiş, toplumu ve yetkilileri uyarmıştı İHD.
Yürürlükteki Terörle Mücadele Kanunu'nun yarattığı haksızlıklar daha taze iken, yeni haksızlıklara, hukuksuzluklara kapı aralanıyor, yeni tasarı ile.
11 Eylül 2001 tarihinden beri adım adım ilerleyen yeni gerici eğilim nihayet Türkiye'ye de uğradı. Terör bahanesi ile özgürlüklerin engellenmesidir bu yeni gerici eğilimin yaptığı. Her terör söylemi, güvenlikçi bakışın ulusal ölçekte mesafe alması demektir. Uluslararası ölçekte de…
Dünyanın her yerinde,özgürlükler azalırken, yoksulluk ve eşitsizlikler artmaktadır. Özgürlüklerin azalması, ekmeğin ufalmasına neden olmaktadır. Terör işin bahanesidir. Türkiye hapishanelerine bakın. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun yürürlüğe girdiği Nisan 1991'den bu yana, terör suçundan yargılanmayan sendikacı, dernek yöneticisi, gazeteci, aydın, yazar mı kaldı? Hep terörle mücadele adına yapıldı bunlar. Muhalif düşünceye DGM'lerin yolu gösterildi, Terörle Mücadele Kanunu'nun acımasız maddeleri uygulandı. Toplumu susturmanın yollarıdır yeni baskı yasaları. Şimdilerde adına 'terörle mücadele yasaları' diyorlar. Bu gerici eğilime ve girişime dur denmelidir. İHD ve demokratik kamuoyu dur demek için harekete geçti. Seslerine ses olmalıyız.
Avukatlar için not: Sevgili meslektaşlarım! Türkiye'de bazı hapishanelerde tecrit koşulları var. 19 Aralık 2000'den bu yana, F tipi hapishanelerdeki tecrit koşullarına karşı yapılan ölüm oruçlarında 122 insan can verdi. Avukat Behiç Aşçı, 5 Nisan 2006 tarihinde tecride karşı ölüm orucu eylemine başladı. Bugün 36. gün…
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Terör
Şimdi bir Iraklı kalkıp dese ki;
“Ey ahali. Bu ülkede hergün akıl almaz işkenceler yaşanıyor. Ülkem işgal altında. Yedi düvelin ipini koparanı, topraklarımda at koşturuyor. Çalıyor, çırpıyor. Bizim topraklarımızdan çıkan petrol batılının refahı için kullanılıyor. Bizim içecek suyumuz, yakacak odunumuz yokken, onlar bizden çaldıklarıyla vur patlasın, çal oynasın. Yıllardır ambargolar yüzünden çocuklarımız ilaç bulamıyor, gözümüzün önünde can veriyorlar. Batılının gözünde köpek kadar kıymetimiz yok.
Ne gündüz, ne gece, evimizin içinde bile rahat huzur kalmadı. Komşunun evini bastılar. Evin babasını öldürdüler. 12 yaşındaki çocuğun önünde annesine ve kız kardeşine tecavüz ettiler. Anne çıldırdı. Tecavüze uğrayan abla intihar etti.”
Ne dersiniz?
İnsan sıfatı taşıyan herkesin doğal olarak, “Yuh ulan, bu kadarı da olmaz. Bunu yapanlar insan değil, hayvan bile olamaz. Alıp eline silahı, bunların hepsini teker teker geberteceksin. Ya da ibreti alem için meydanlarda sallandıracaksın. Sallandırmak yetmez kazığa oturtacaksın dürzüleri.” demesi beklenir.
Der mi? Der.
Şimdi o kişi anlatmaya devam etse.
“12 yaşındaki çocuk şimdi 14 oldu. Tüm hayatını mahveden işgalcilere karşı direnmek, annesine, ablasına yapılan kötülüklerin hesabını sormak için silaha sarıldı. Kendi ile aynı acıyı yaşamış arkadaşlarıyla birlikte, ülkesini işgalciden kurtarmak için yemin etti. Gerekirse beline bombayı sarıp, kendisiyle birlikte işgalciyi, işbirlikçiyi havaya uçurmak için ruhunu hazırladı. Ve bir gün vucuduna bombaları sarıp işgalci namuzsuzların ve yerli işbirlikçilerinin arasına daldı. Pimi çekti. Topunu havaya uçurdu. Artık bedeni küçük parçalara ayrılmıştı ama ruhu mutluydu.”
Buna ne dersiniz?
İçinizden birileri, “Yazık oldu çocuk yaşta delikanlıya. Oysa o bu cesareti ile ülkesine ne kadar faydalı olurdu. Ama yapabileceği en cesaretli işi yaptı” diyebilir.
Ya da bazıları, “Vay terörist. Onun babasını öldürenler, anasına, bacısına tecavüz edenler bombayla havaya uçanlar mıydı ki? Onların ne suçu vardı?” deyip, ağıt yakabilirler. Gücü olanlar, havaya uçan delikanlının arkadaşlarını bulmak için kanunlar, emirler çıkarabilirler. Onları vatan haini, terörist filan da ilan edebilirler.
Ama sonuçta imparatorluklar yıkılır, bu vahşete neden olanlar, taraf olanlar, ya da tarafsız kalanlar tarihin kuburundaki yerlerini alır.
Ve ülkelerini savunanlar kazanır.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Vergide bildik manzaralar!
Her yıl mart ayında yıllık gelir ve nisan ayında kurumlar vergisi beyannameleri verildikten sonra ortaya çıkan vergi sonuçları hep tartışılır! Bu yıl da öyle oldu. Sürprizmiş gibi tabloya şaşırarak tepki veren burjuva basını tam bir ikiyüzlülük sergilemektedir. Çünkü bugünkü tartışmalı sonuçların doğmasına neden olan vergisel düzenlemelerin yerleşmesini kendileri istemişti.
Hatırlarsak Zekeriya Temizel’in Maliye Bakanlığı döneminde 4369 sayılı Yasa ile getirilen ve halk arasında “nereden buldun” olarak bilinen düzenlemeyi yine bugünkü sonuçlara “şaşırmış” görünen çevrelerin açtığı kampanya sonucu, 2002 seçimleri ile “işbaşına” gelen AKP Hükümeti kaldırmıştı.
Ortaya çıkan tablodan anlaşılmaktadır ki, bu dengesiz ve gayri adil vergi uygulaması fazla sürdürülebilir olmayacaktır.
Yıllar itibarı ile ortaya çıkan vergi dağılımı giderek adaletsiz bir hal almaktadır. Örneğin, tahsil edilen gelir vergisinin toplam vergiler içindeki payı 1988 yılında yüzde 33.7, 1990 yılında yüzde 41.0, 1991 ve 1992 yılında yüzde 42.4 iken, 1999 yılında yüzde 33.3, 2002 yılında yüzde 23.0, 2003 yılında yüzde 20.2, 2004 yılında yüzde 19.5 ve 2005 yılında yüzde 19.1’e düşmüştür. Kazanç sahibi patronların beyan yolu ile vermesi gereken gelir vergisi oranı ise giderek düşen bir seyir izlemiş; 1995 yılında yüzde 2.97, 2000 yılında yüzde 1.30, 2004 yılında yüzde 1.14 ve 2005 yılında yüzde 1.06 olarak gerçekleşmiştir.
2005 yılını ele alırsak; yüzde 19.1’lik toplam gelir vergisi tahsilatının; yüzde 0.09’u götürü usül mükelleflerinden, yüzde 17.30’u bordro mahkumu emekçilerin dahil olduğu gruptan stopaj yolu ile alınan ve yüzde 0.68’i ise diğer gelir vergisi tahsilatı olarak gerçekleşmiştir. Yani tahsil edilen gelir vergisinin yüzde 90.57’si emekçilerin dahil olduğu gruptan stopaj yolu ile alınmaktadır. Patronların dahil olduğu grubun beyan yolu ile ödediği ise sadece yüzde 1.06 oranında kalmaktadır. Ne “adalet” ama!
Şirketlerin ödediği kurumlar vergisine gelince; 2003 yılında yüzde 10.25 olan kurumlar vergisi, 2005 yılında yüzde 9.56’ya düşmüştür. Bunun önemli bölümü ise henüz kamunun elinde bulunan ve 2005 yılında yağmalanan KİT’lere aittir.
Vergiler kazanç üzerinden beyan yolu ile alınamayınca, KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler artırılarak vergi açığının kapatılması “tek çözüm” olarak görülmektedir. Zengin-fakir ayırımı yapılmadan tüketim üzerinden alınan KDV’nin toplam vergiler içindeki payı, 1988 yılında yüzde 29.3 iken; yıllar itibarı sürekli artış göstererek,1993 yılında yüzde 31.0, 2001 yılında yüzde 31.3 ve 2005 yılında yüzde 32.1’e çıkması vergideki adaletsizliği açık bir şekilde ortaya koymaktadır. KDV’nin de dahil olduğu toplam dolaylı vergilerin oranın yüzde 74 dolayında olduğu göz önüne alındığında adaletsizliğin boyutu daha iyi anlaşılmaktadır.
Bugünlerde burjuva basınında tartışılan 2005 yılı gelir vergisi beyan sonuçlarına gelince: İlk beş sırayı, noter, eczane, sanatçılar, deterjan sanayi imalatçıları ve yeminli mali müşavirler ve muhasebecilerin paylaştığını görüyoruz. Yoksulluk sınırında gelir beyan edenler ise, avukat, doktor, akaryakıt ve demir ticareti yapanlar, bina inşaatı yapan gruplardan oluşmaktadır. Diş hekimleri açlık sınırı altında gelir beyan ederken, altın imalatı ticareti, inşaat malzemesi toptan ve perakende satışı yapanlar, tekelci süpermarketler, kürk satışı yapan… kazanç sahiplerinin dahil olduğu grupların asgari ücretin altında gelir beyan ettiği görülmektedir.
Birkaç sektör üzerinden yapılan tartışma, adeta çarpık sistemi gizlemeyi amaçlamaktadır! Kuşkusuz yanında çalışan işçisi kadar bile vergi vermeyen kazanç sahibinden hesap sorulmalıdır. Ancak “nereden buldun” uygulamasının yürürlüğe konulması gerektiğini kimse dile getirmemektedir. Yine adaletsiz sonuçlar ortaya çıkaran, teşvik ve istisna uygulamaları gündeme getirilmemektedir. Yine denetim kadrolarının yüzde 80’inin boş tutulması ile denetim oranlarının yüzde 2’lerde tutulması sorgulanmamaktadır.
Birçok kez bu sonuçların ortaya çıkacağını belirttiğimiz için, mevcut tabloya şaşırmış değiliz. Bu yıl vergi oranlarının patronlar lehine aşağı çekilmesi ile önümüzdeki dönem adaletsizlik giderek büyüyecek ve bildik manzaralarla karşılaşacağımız bugünden görülmektedir.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Sosyal forum S.O.S.
Uzun bir hazırlık döneminden sonra Avrupa Sosyal Forumu (ASF) 4-7 Mayıs tarihleri arasında, Atina’da gerçekleşti. Sosyal foruma, Yunanistan’dan sonra en fazla katılım Türkiye’den oldu. ASF ve benzeri forumların ortaya çıkışı ve yayılması, çeşitli ülkelerdeki mücadelenin deney ve tecrübelerinin paylaşılması, aktarılması, kararlar alınması ve bunların ülkelerde uygulanması gibi temel amaçlar güdüyordu.
Atina’da yapılan sosyal forumla bir yıl önce yapılan sosyal forumlar karşılaştırıldığında çok eksiklikler olduğu söylenebilir. Bir önceki sosyal forumda işçi hareketinin ve sendikal hareketin sorunları yeterli olmamakla beraber tartışılmış, çeşitli ülkelerden sendikacılar ve işçiler katılarak sorunları paylaşma olanağı bulmuştu. Atina’da bunların gerçekleştiğini söylemek zor. Her şeyden önemlisi teknik altyapının ve çeviri sorununun yaşanmasından dolayı, Türkiye’den gidenler açısından büyük sorunlar yaşandı. Birçok program yarım kalırken, bir kısım program iptal edilmek zorunda kalındı. Çevirileri olan etkinlikler ise yeterli bir çeviri olmadığından anlaşılması güç oldu.
Yine Yunanistan işçi ve emekçileri içinde büyük bir güç olan, Yunanistan Komünist Partisi, NAR örgütü ve Mücadeleci İşçiler Birliği’nin (PAME) katılmayışı forumu etkisiz kıldı. Yunanistan işçi ve emekçilerinin sosyal forumun üç günlük programına ilgi göstermediler. Temel eleştirileri forumun reformist bir çizgide olması, katılanların partili mücadele yerine, inisiyatifleri öne çıkarması ve işçi ve emekçilerin mücadele örgütlerini küçümseme tutumunun olması şeklindeydi. Forumu eleştirdikleri noktalarda de haklılar.
Sosyal forumda en çok tartışılması gereken konu, Fransız işçi ve emekçilerinin bir yıl içinde kazanmış oldukları iki önemli mücadele mevzisinin deney ve tecrübeleri olması gerekirdi. Fakat bunlar yeterince yapılamadı. Fransa’dan katılan kimi kesimlerin buradaki mücadelenin içinde olmadıkları çok net biçimde gözüküyordu. Yani yaşanan süreci derinlemesine anlatan ve buradaki deney ve tecrübeleri başka ülkelerden gelenlere mal edecek bir tutum olmadı.
Türkiye’den katılanların sadece kendi konuşmacılarını dinlemeleri, kendi ülkelerindeki programları izlemeleri dar grupçu anlayışın oraya taşınmasından başka bir şey değildi. En göz dolduran etkinlikler savaş karşıtı, emperyalizmi teşhir eden, ABD ve onun işbirlikçilerini anlatan ve Tarık Ali’nin katıldığı paneller olduğu söylenebilir. bunun yanı sıra Latin Amerika ülkelerinde yaşanan gelişmeler, Venezüella, Bolivya gibi örnekler çokça üzerinde tartışılan konular oldu.
Evet buralardaki gelişmeleri küçümsemek anlamında söylemiyorum, fakat Fransa’daki gelişmeleri ve yaşanan süreci tartışmak ve daha ayrıntılı bir biçimde anlatmak gerektiğine inanıyorum. Sosyal forumların tartışma platformları olarak düzenlenmesi ve tartışmaların sonucundan yeni fikirler çıkması pek mümkün görünmüyor. En azından kendi adıma, sosyal forumdan yeni bir şey öğrendim diyemiyorum. Türkiye’den ve başka ülkelerden katılan birçok insanla yaptığım görüşmelerde de ortaya çıkan ortak düşünce bu oldu. Bu durum sosyal forumun geleceği konusunda yeni tartışmaların olmasını da kaçınılmaz hale getiriyor. En azından bu sosyal foruma katılanların, yeni dönemde bir sosyal foruma katılım sorununda bir “ama” ile hareket edeceklerini düşünüyorum.
Şu açık ki işçi sınıfının kendisi ve partileri doğrudan müdahale etmediği, katılmadığı ve sürecin içinde yer almadığı koşullarda yeni ufukların açılması, gelecek vaat etmesi mümkün değil. Sosyal foruma umut bağlayan ve gerçekten mücadelenin ilerleyeceğine inanan kesimlerin, beklentilerinin karşılanabilir bir noktada olmadığını görmeleri gerekir.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net