www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
RAMP IŞIKLARI
____
Metin Boran
Sezuan’ın İyi İnsanı
kent yazıları
____
Necati Uyar
Veysel yaşasaydı
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
SSGSS dezenformasyonu
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Yurtseverlik mi, milliyetçilik mi?
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Emekliyi öldürmek
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Kanundan kaçamayacaklar!
SALI YAZILARI
____
Üstün Akmen
Dramatik biçimi hafife alan, hafifletilmiş komedi
RAMP IŞIKLARI
..........
Metin Boran
Sezuan’ın İyi İnsanı
Bertolt Brecht’in kapitalist sistem içerisinde iyilik-kötülük sorunsalını tartışmaya açtığı mesel oyunu, epik tiyatro tarzının başyapıtlarından sayılan Sezuan’ın İyi İnsanı, Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda Ali Taygun’un rejisiyle sahnelenmeye devam ediyor. Brecht’in bir uzakdoğu masalından esinlenerek 1943 yılında yazdığı oyunun, dramaturjisi Sibel Arslan Yeşilay’a, dekor tasarımı ise Ali Yenel’e ait. Özdemir Nutku’nun çevirisiyle sahnelenen oyuna rejisör, kimi yerel sözcük ve deyimler ekleyerek “sorunu” daha tanıdık ve anlaşılır hale getirmiş.
Oyun, Çin’in Sezuan eyaletinde üç tanrının iyi bir insan aramak üzere yeryüzüne inmesi ve kendilerine dünyada kalacakları süre içerisinde yatacak bir yer bulma girişimleriyle başlar. Yoksul Sezuan’da hiç kimse tanrılara yardımcı olmak niyetinde değildir. Sucu kadın Wang’ın önerisiyle, fazlasıyla iyi niyetli, varoşların meleği fahişe Shen Te (Şente) barınmaları için derme çatma evini tanrılara açar. Tanrılar, bu iyiliği karşılığında Shen Te’ye para yardımında bulunurlar ve Sezuan’dan ayrılırlar. Shen Te, tanrıların verdiği parayla kendisine bir tütün dükkanı açar, ancak dükkana müşteri yerine, çevrede ne kadar işsiz, serseri, aylak ve asalak varsa dadanırlar. Bu insanlara iyilik yapan Shen Te dükkanda zarar etmeye başlamıştır. Shen Te, vergi, ödemeler ve kira gibi giderler söz konusu olduğunda ve iyiliklerinin karşılığında zarar görmemesi için cimri, kötü kalpli ve iyilikten hoşlanmayan “hayali” kuzeni Shui Ta rolünü oynayarak durumu kurtarma çabasına girer.
Brecht’in, iyilik ve kötülük gibi olgularla kıyaslama yaptığı ve sömürü sarmalındaki insanın paradoksuna dikkat çektiği oyununa Ali Taygun, özenli ve derinlikli bir reji konseptiyle yaklaşıyor. “Sorunu” görselleştirme aşamalarında masal ve gerçeği harmanlayarak başarılı bir izlence ortaya çıkarıyor. Sahne uygulamasında teatral olan bütün unsur ve olanakları sonuna kadar kullanarak hem masalı anlaşılır kılıyor hem de görsel boyutuna vurgu yapıyor. Bu dengeli tutum oyunun sonuna kadar devam ediyor. Taygun, göstermeci bir tavırla, eğlendirme ve düşündürtme üzerine kurduğu rejiyle bütünlüklü bir anlatımı epik tiyatronun tarzına uygun olarak gerçekleştirme becerisini gösteriyor. Katmanlı bir felsefi ve siyasi arka planı olan oyunun sahnelenişinde bilinen klişelerden kaçınılarak sanatsız ve kaba anlatımlara fırsat tanınmamış, estetik düzeyi yüksek bir yeniden yaratım ortaya konulmuş. Anlatımda metnin masalsı yanına özellikle vurgu yapılarak seyircinin sıkılmasının önüne geçilmiş ve ortaya üç saatlik abartısız görsel bir şölen hazırlanmış.
Taygun’un yorumunda, oyuncuların takım halinde ve ayrı ayrı, samimi çabalarıyla oyuna katkıları, tiyatrolarda özlenen bir oyunculuk örneğini gözler önüne seriyor. Sucu Wang’ı yorumlayan Meral Çetinkaya, aklının ve yüreğinin birleşiminden süzdüğü yeneklerini, ilerlemiş yaşına rağmen, bir genç kız enerjisinde Wang’ın kişiliğine taşıyor ve seyirciyle paylaşıyor. Çetinkaya, Wang’ın, yoksul ve sinsi tavrını tüm özellikleriyle detaylıca yansılıyorken aynı zamanda önemli bir figür olarak oyunculuğu ile sahnede özgül bir ağırlık oluşturuyor. Shen Te ve Shui Ta rolünü oynayan genç oyuncu Gülce Uğurlu’nun, birbirine zıt iki farklı cinsten kişiliği yorumlama çabası gerçekten övgüye değer. Uğurlu, fahişe Shen Te’nin kişiliğini yansılarken zaman zaman zorlanıyor gibi izlenim yaratıyor. Ancak sert ve otoriter, kötülük abidesi Shui Ta yorumunda, sesi ve tavrı ile göstermeci oyunculuk örneğini sunarken göz dolduruyor. Uğurlu, roller arası geçişlerde, büyük bir beceriyle değişimi bedeni ve ruhuna yediriyor ve bunu tavır haline getirirken bu yaratımıyla izleyenleri şaşırtıyor. Yorumlarıyla her iki karakterin ahlaki ve duygusal derinliklerini, kişiliklerinin sınıfsal ve toplumsal yapılarına uygun, bir inandırıcılıkla abartıya kaçmadan, özverili çabalarıyla başarıyla fotoğraflıyor. Bayan Shin rolüyle Gül Onat, sanki yerel bir figür olarak sahneye getirilmiş gibi. Sakin konuşmaları ve sempatik tavırlarıyla, ‘sır saklayan komşu kadın’ rolünü, oya gibi işliyor adeta. Deneyimli oyuncu Onat, oyunculuğuyla, metni sıcaklaştırma ve seyirciyi öykünün içine alma misyonu üstlenmiş gibi. Oyuncular ve oyunculuğa ilişkin yazılacak çok görüntü var esasında. Her biri yaşamdan birebir alınmış fotoğraf kareleri gibi insanlık durumları ve bu figürlere, sesi ve duruşuyla canlılık kazandırma peşinde içtenlikle emek harcayan çoğu genç oyuncular topluluğu. Her birisi takımın bir parçası olmak ve metnin anlatımını güçlendirmek için görsel bütünlüğün içerisinde yürekleriyle canlı birer portre sunuyorlar.
Dekor, stilize bir tasarımla, Sezuan’ın yoksul insanlarının ekonomik durumlarını ve yaşama biçimlerini soyut bir anlatımla yorumluyor ve öyküye uyumlu bir sahicilikle görsel anlatımı tamamlıyor. Bakırköy Belediye Tiyatroları, Sezuan’ın İyi İnsan’ı oyunu ile önemli bir sahne olayını gerçekleştiriyorlar. İkinci yılında da oyuna seyircinin ilgisi devam ediyor. Günümüz tiyatro ortamında Bertolt Brecht’in tiyatrosu ve oyunlarını geçersizleştirerek, bu oyunları sürgüne gönderen repertuvar lobilerinin yüzlerine bir tokat gibi çarpıyor tiyatronun iyi insanı Ali Taygun’un Sezuan’ı.
Başa dön
kent yazıları
..........
Necati Uyar
Veysel yaşasaydı
İstanbul’da Tuzla’nın Orhanlı Beldesi’nde, toprağa gömülü olarak bulunan ve çıkarılmaya başlanan variller, yıllardır görülemeyen çevre sorunlarını gözler önüne serdi ve gündemin ilk sıralarına taşıdı. Yaşanan onlarca çevre felaketine, toprakta ve suda yıllardır yaşanan kirlenmeye ve konu ile ilgili bilim insanlarının tüm uyarılarına rağmen, bugüne kadar konuya gerekli duyarlılığı göstermeyen medya, her nasıl olduysa konuya yoğun ilgi gösterdi, şaşırttı…
Birkaç günden bu yana, tüm haber bültenlerinde ilk haber, gazetelerde ilk sayfadan manşet; “topraktan çıkan variller ve bunların yol açtığı kimyasal kirlilik”. Haberlerin hemen tümünde ise tek bir beklenti var; “suçlunun kimliğinin açıklanması ve acilen cezalandırılması”. Medyanın bu tutumu ister istemez, son zamanlarda yaşanan en küçük olay sonrasında toplumun belirli kesimlerinde yükselen linç arzusunu anımsatıyor. Linç bir gerçekleşse (!), her şey unutulacak ve eskisi gibi devam edilecek.
Ülkenin dört bir köşesinde yaşanan binlerce çevre felaketine, bugüne kadar duyarsız kalan medyanın büyük bölümünün, son günlerde sergilediği bu tavrın altında, kirliliğin İstanbul’da ve su havzasında yaşanıyor olmasından başka bir etken var mı bunu çok yakında anlarız. Çünkü, bugüne kadar kimliği açıklanmayan fabrika ya da fabrikaların kimliğinin kısa süre içinde deşifre olması kaçınılmaz görünüyor.
Bugün, İstanbul’da ortaya çıkan kimyasal kirlenmeye karşı medyada oluşan tepkinin yüzde biri, ülkenin bir başka köşesinde yaşanan çevresel kirlilikte de gösterilebilseydi; yaşlısıyla genciyle, gece gündüz demeden, topraklarını, sularını, soludukları havayı, yani tüm çevreyi tehdit eden siyanüre karşı savaşan Bergama Köylüleri’ne bakışta “orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” demekten bir adım öteye geçen, köylülerin direnişini, magazinleştirmeden haberleştiren bir tavır izlenebilseydi, İstanbul’da ortaya çıkan türden bir kirletme cesaretini hiç kimse kendisinde bulamayacaktı oysa ki.
Sermayenin arzuları doğrultusunda, İstanbul-Kocaeli-Sakarya hattında yığılan kontrol dışı sanayileşmeye karşı, bilim çevrelerinden yükselen tepkilere kulak verilebilseydi, birbiri ardına ilan edilen, planlanan yeni sanayi alanlarına karşı, gerekli tepkiyi göstermek bir yana, hiç değilse destekleyici, cesaretlendirici eylemler içine girilmeseydi, Orhanlı’da ortaya çıkan, kimyasal atık dolu varilleri gömen kontrol dışı sanayileşme de belki hiç oluşmayacaktı.
Toprak ve suda yaşanması olası kirlenmeye yönelik, başta Çevre Kanunu olmak üzere, Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu, Toprak Kirliliğinin Önlenmesine İlişkin Yönetmelik, Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği, Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Kentsel Atıksu Yönetmeliği gibi çok sayıda yasa ve yönetmelik çıkartılmış olmasına rağmen, “gerekli cezayı verecek yasal düzenleme yok” diyen türden sorumlular olmasaydı; çıkarılan yasa ve yönetmeliklerde, ‘sorun tanımlarken cömert’, ‘ceza belirlerken cimri’ politik anlayışlar iktidara hakim olmasaydı, varilleri ilk bulduğu boşluğa gömecek sanayi tesisleri belki hiç çalışamayacaktı.
Verimli tarım alanlarının orta yerinde, kayırmalar ve kollamalar sonucunda kurulan sanayi tesislerimiz olmasaydı, Sakarya’da, Bursa’da, İzmir Kemalpaşa’da, Torbalı’da kaçak yapılaşmayla başlamış bu alanlar, ödüllendirilerek organize sanayi bölgelerine dönüştürülmeseydi, “istesinler Çankaya’nın bahçesini bile veririm”, “göç yolda düzülür” diyebilen üst düzey yöneticilerimiz hiç olmasaydı, tarım arazilerini yok ederek kaçak yapılaşmış sanayi tesislerine metrekaresi beş Yeni Türk Lirası’ndan aflar çıkarılmasaydı, kaçak yapılara enerji sağlanarak kontrolsüz sanayileşme iktidar eliyle ödüllendirilmeseydi, tarım topraklarını kimyasal atık deposu, kaçak gömü alanı gibi gören sanayici türü de belki hiç yetişmeyecekti.
Pırıl pırıl doğdukları kaynaklarından, denize döküldükleri noktaya kadar kirliliğin her türünü tadan nehirlerimizin kararması, köpürmesi, bunca yıldır doğal bir olaymış gibi umursamaz bir tavırla izlenmeseydi. Nehirlerde yaşanan toplu balık ölümleri sıradanlaşmasa ve olağan karşılanmasaydı. Kimyasal atıklarını, İstanbul’un içme suyuna karışacak şekilde gömen anlayış belki hiç yerleşmeyecekti.
Bölge coğrafyası içinde, gerek sahip olduğu iklim özellikleri ve gerekse sahip olduğu su olanaklarıyla, eşsiz olan Anadolu topraklarına, üstünde yaşayanlar tarafından yapılan eziyet, ne uğruna olursa olsun hiç de kabul edilebilir değil. Aynı topraklarda yetişen ve “Benim sadık yarim kara topraktır” diyen Aşık Veysel bugün yaşasaydı, varil gömdürenler ve gömüldüğünü görmeyenler için ne derdi, merak etmemek elde değil.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
SSGSS dezenformasyonu
Sosyal Güven(siz)lik ve Genel Sağlık(sızlık) Yasa Tasarıları Meclis’ten geçmeye başladı. Başbakan ve Çalışma Bakanı Tasarılar için basının da desteğiyle yoğun bir dezenformasyon kampanyası yürütüyorlar.
Cumartesi günü İstanbul’daki basın açıklamasında bu propagandalara tek tek cevap verildi.
İşte bazı gerçekler:
“1 - Sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında birleştirilmesinin çalışanlar açısından getirdiği hiçbir kazanım yoktur. Sosyal güvenlik sistemlerinde önemli olan “çatı” değil, o çatının altındaki kapsamdır. Mevcut tasarılar ise sosyal güvenlik hakkı şemsiyesini genişletmek bir yana, daha da daraltmaktadır.
2 - Tasarıyla emeklilik yaşının yükseltilmediğini söylemek tamamen gerçek dışıdır. SSGSS Tasarısı’nın 28. maddesi ile emeklilik yaşı 65’e çıkartılmaktadır. “Emeklilik yaşı 2036’dan itibaren yükseltilecek” savunmasının da hiçbir haklılığı yoktur. Tasarıyı hazırlayanları bilmeyiz ama, bizler 2036’dan sonra bu topraklarda yaşayacak olanların da bizim çocuklarımız olacağını biliyoruz.
3 - Prim ödeme gün sayısı tasarının 28. maddesi ile 9 bin güne çıkartılmaktadır. Bu durumda, ülkemizdeki yaklaşık bir milyon geçici işçinin tam maaşa hak kazanabilmesi için her yıl 120 gün iş bulabiliyorsa 95 yaşını, her yıl 90 gün iş bulabiliyorsa 120 yaşını bitirene kadar beklemesi gerekecektir.
4 - Tasarının 82. maddesi ile son altı buçuk yılda 14 kat artmış olan prim tavanı yüzde 33 daha yükseltilmektedir.
5 - Tasarıyla yirmi beş yıllık sigortalılık üzerinden halen Emekli Sandığı’nda yüzde 3, SSK ve Bağ-Kur’da yüzde 2.6 olan yıllık maaş bağlama oranı bütün çalışanlar için 2015 yılına kadar yüzde 2.5’e, daha sonra ise yüzde 2’ye düşürülmektedir. Üstelik, bu düşüşler halen çalışmakta olup henüz emekliliğe hak kazanmamış herkesi etkileyecektir.
6 - Hükümet çevrelerinin, basına yansıyan “18 yaşa kadar tedavi ücretsiz”, “çocukların sağlık giderleri devletten” türünden iddiaları tamamen gerçek dışıdır. Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur ve Yeşil Kart kapsamındaki sigortalıların çocukları halen de prim ödemeden sağlık hizmetlerinden yararlanmaktadır ve durumlarında hiçbir değişiklik olmayacaktır. Yapılan tek değişiklik bu kapsam dışında olup da 18 yaşından küçük olan çocukların GSS kapsamına alınmasıdır. Tasarının 68. maddesine göre korunmaya muhtaç olanlar dışındaki bütün çocuklar hekim ve diş hekimi muayenesi; ortez, protez, iyileştirme araç ve gereçleri ile kullanacakları ilaçlar için para ödemek zorundadırlar.
7 - Hem GSS’nin bütün toplumu kapsayacağını söyleyip, hem de 18 yaş altı bütün çocukların GSS’yle birlikte sağlık güvencesine kavuşacağını söylemek kendi içinde çelişmektedir. Bütün pembe propagandaların aksine GSS’nin nüfusun yetişkin ve yaşlı kesiminin önemli bir bölümünü kapsam dışında bırakacağı bu düzenlemeyle itiraf edilmektedir.
8 - Tasarı ile; nüfusun yüzde 19’unu oluşturan işsizler, sayıları 5 milyonu bulan kayıt dışı çalışanlar, esnaf ve sanatkârlar ile çiftçilerden primini ödeyemeyecek durumda olanlar, aylık geliri 127 YTL olup da prim ödeme gücü olmayan yoksullar hem emeklilik hem de sağlık hakkından mahrum bırakılmaktadır.
9 - Bu tasarı yasalaşırsa GSS primini ödeyemeyen esnafın malına, dükkanına; çiftçinin pamuğuna, tütününe, üzümüne, buğdayına el konulacağı tasarının 88. maddesinde açık olarak hüküm altına alınmıştır.
10 - Tasarının 63. maddesine göre finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleri ile türlerini, miktarlarını ve sürelerini belirlemeye Sosyal Güvenlik Kurumu yetkilidir. 72. maddeye göre de sağlık hizmetlerinin ödenecek bedelleri maliyet-etkililik ve GSS bütçesi gibi kriterler dikkate alınarak kurum tarafından belirlenecektir. Böylece sağlık hizmetleri sınırlandırılmakta ve parası olanın parası kadar alabilmesi öngörülmektedir.
11 - Tasarının 73. maddesi ile Türkiye’de sosyal güvenlik mevzuatına ilk defa “fark ödemesi” girmektedir. Böylece “bıçak parası” yasallaştırılmakta ve suç olmaktan çıkarılmaktadır.
12 - Tasarının 73. maddesine göre GSS kapsamında sağlanacak sağlık hizmetleri kamu veya özel sağlık kuruluşlarından satın alınacaktır. Sağlıkta “Dönüşüm” Programı’na göre ise Sağlık Bakanlığı artık sağlık hizmeti sunmaktan çekilecek; sadece planlama yapan stratejik bir örgüt yapısına dönüşecektir. Bütün bunlar sağlık hizmetlerinin kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp özelleştirileceğini ve piyasanın vahşi koşullarına terk edileceğini açık olarak ortaya koymaktadır.”
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Yurtseverlik mi, milliyetçilik mi?
Son zamanlarda milliyetçiliğin yükselmekte ve yaygınlaşmakta olduğuna ilişkin genel bir kanı bulunuyor. Ülkedeki Kürt Sorunu ve bölgedeki -Ortadoğu, Irak vb- gelişmeler, ABD ile ilişkiler dikkate alınarak, bu durumun milliyetçiliği güçlendirdiği gibi bir yargıya varılıyor. Ancak milliyetçiliğin ne olduğuna ilişkin genel bir kafa karışıklığının olduğu da bir gerçek. Milliyetçiliğin kötü sicilinden -ırkçılık, faşist geçmiş, mafyacılık, çetecilik vb- rahatsız olanlar, gelişenin yurtseverlik olduğunu ileri sürüyorlar ve “milliyetçilik” yaftasının özellikle yapıştırıldığını iddia ediyorlar.
Örneğin basının aklı başında kalemlerinden sayılabilecek Melih Aşık “Ah Şu Milliyetçi!” başlıklı yazısında -sorunun bütünlüklü olarak anlaşılması için uzunca bir alıntı yapmak zorundayız- şunları yazıyor; “Yılmaz Özdil, son günlerde “Milliyetçilik tırmanıyor, aman dikkat” diye panik havası estiren kimi kalemşorlarla ilgili gözlemlerini yazmış. Güzel yazmış... Diyorki: “Her gün tabut geliyor oradan... Ne tırmanacaktı yani? Sanat mı?
Yunan Bankası, Türk Bankası’nı satın alıyor. Şak şak şak şak... Alkışlıyorlar. Ne tırmanacak bu durumda? Budizm mi? Ama bana sorarsanız “Tırmanan nedir?” diye. “Milliyetçilik” denemez, tam olarak. Adını doğru koymak lazım. “Yurtseverlik”tir tırmanan. Sağcısıyla solcusuyla, farklı partilere oy veren insanları içinde barındıran yurtseverlik... Peki neden “yurtsever” sıfatını değil de, “milliyetçi” sıfatını kullanıyorlar ısrarla? Kasten... Çünkü “milliyetçilik” sıfatının içinde hoş olmayan hatıralar var. Katiller, itler uğursuzlar, mafya bozuntuları hep bu “manevi” sıfatın arkasına sığındı yıllarca... Adını doğru koymak lazım bu yüzden. Yurtseverliktir tırmanan, yurtseverlik. Yetti çünkü. Fino muyuz biz kardeşim, kendi topraklarımızda IMF’nin, AB’nin tasmasıyla dolaşacak... Kim istiyorsa taksın boynuna, kolye gibi. Bizim takmaya niyetimiz yok.”
Öncelikle milliyetçilik ve yurtseverlik nedir buna bir açıklık getirmek gerekiyor. Sorun bir adlandırma farkından mı kaynaklanıyor, yoksa bu ayrım için daha derin nedenler mi bulunuyor? Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü milliyetçiliği şöyle tanımlıyor; “Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusalcılık. Buna karşın aynı sözlükte yurtsever ise şöyle tanımlanmaktadır; “Yurdunu, milletini büyük bir tutku ile seven, bu uğurda her türlü özveriye katlanan (kimse), vatanperver.” Sözlük yurtseverliği “1. Yurtsever olma durumu 2. Yurtsevere yakışır davranış, vatanperverlik” olarak tanımlamaktadır.
İlk bakışta iki kavram arasında büyük farklılıkların olmadığı hemen görülebilir. Ancak milliyetçilikte vurgular millet ve ülkenin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutmaya yapılırken, yurtseverlikte vurgu yurdu ve milleti sevmeye doğru yapılmıştır. Pek çok insan için bu nüansın bir farkı olmayabilir ve günlük kullanımda gerçekten de durum böyledir. Ancak kelimeler canlı varlıklardır. Anlamları sözlüklerin kuru tarifini aşar ve tarihsel, sosyal gelişmeler onların anlamlarını daraltır, genişletir, içeriğine farklı unsurlar katabilir, bazı sözcükler anlam olarak geçmişte biribirlerine yakınlarken daha sonra aralarındaki mesafe açılabilir vb. Milliyetçilik ve yurtseverlik sözcüklerinin -kavramlarının- başına gelen de budur aslında. Trarihsel olarak milliyetçilik burjuvazinin yükseliş döneminde ortaya çıkan, bu nedenle de burjuvazinin tekelinde olan bir kavramken, yurtseverlik asıl olarak emperyalizm döneminde, bağımlı ulusların ona karşı mücadelesi içerisinde şekillenen bir kavram olmuştur.
Özellikle soğuk savaş dönemine bakıldığında kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan parti, akım ve kişilerin genelde dünya egemenliği için mücadele eden güçlerin yanında ve onun saflarında yer aldığı görülür. Somutlarsak bu büyük güç ABD’dir ve tek tek ülkelerdeki milliyetçi güçler de onun destekçileri, işbirlikçileri durumundadırlar. Örneğin Çin’de, Vietnam’da, Latin Amerika ülkelerinde ve ülkemizde ve diğer ülkelerde bağımsızlıkçı ve yurtsever güçler ABD müdahalesine ve hegemonyasına karşı mücadele ederlerken, “milliyetçi güçler” ABD’nin destekçileridir ve aslında kendi ülkelerine ve uluslarına ihanet eden bir pozisyondadırlar.
Görüldüğü gibi burada sözcüklerin bir kabahati bulunmamaktadır. Ama karşılıklı olarak mücadele eden politik güçler onları kendi literatürlerine dahil ederek, anlamlarını yaptıkları eylemlerin niteliği ile doldurmuşlardır. Militan bir Türk milliyetçisi “Türk ulusunun çıkarları” adına bir büyük gücün hizmetine girerek kendi ulusuna ve yurduna ihanet eden -MHP’nin gelişimi, eylemleri ve devlete yön veren anlayışın bu konulardaki tutumu bütün bunlara somut bir örnektir- bir konuma girerken, bir yurtsever büyük güçlere karşı sadece ülkesinin bağımsızlığını ve halkın çıkarlarını savunmakla kalmamakta, ülke içerisinde birlikte yaşadığı Kürt kardeşlerinin de katledilmesine ve temel haklardan mahrum edilmesine karşı çıkabilmektedir. Çünkü yurdu sevmek, onun üzerinde yaşayan farklı kökenli insanları da sevmek ve onların haklarını korumakla ete kemiğe bürünmektedir.
Melih Aşık’ın yazısındaki örnekler ise kafa karıştırıcı ve yerine oturmayan örneklerdir ve pek çok şey biribirine karıştırılmıştır. Bir kere “Ora’ya” karşı geliştirilen yurtseverlik değil, milliyetçiliğin dozu epeyce artırılmışı olan şovenizmdir. Bu tür bir şovenizmi ve linç kültürünü geliştirenlerin IMF’ye, hegemonyacı büyük güçlere karşı bir mücadelesi bulunmamaktadır. Bu nedenle de “Kürt sorununu kaşımaktan vazgeç, bölgede her türlü uşaklığını yapalım” çizgisindedirler. Özcesi milliyetçilik bayrağını sallayanlar -bunlara bilinçsizce katılanlar bir yana- “tasma takmaya” hazırdırlar ve bu yönleriyle yurtsever değildirler. Türkler ve Kürtler aslında emperyalizm karşısında mazlum uluslar durumundadırlar. Türk egemen sınıflarının devlet olma avantajını elinde bulundurarak, Kürtlere karşı geliştirecekleri bir milliyetçilikle varabilecekleri tek yer, bölgeye dışarıdan gelen büyük güçlerin elinde oyuncak olmak, onlara manevra imkanı sunmak olacaktır. Bunun ise ne -günlük dilde yaygın olarak kullanılan anlamıyla- milliyetçilikle, ne de yurtseverlikle bir ilişkisinin bulunmadığı açıktır.
Burjuva liberalizmi ile yoğrulmuş, “küreselleşme” hayranlarının milliyetçiliğe yöneltikleri eleştiriler ileri sürülerek, şövenizm, linççilik ve hayvanca saldırılar aklanabilir mi? Burjuva liberal takımın vatanla, milletle bir işleri yoktur ve uluslararası sermayenin, ABD’nin, AB’nin sözcüleri durumundadırlar. Nasıl ki elmalarla armutlar toplanamıyorsa, bağımsızlık, demokrasi ve kardeşlik isteyenlerin onurlu sesleri, bu çürümüş takımın sermaye hayranlığı ile karıştırılmamalıdır. Ve bunlara bakılarak şovenizmi geliştirenler aklanamaz. Evet iç ve dış koşullar yurtseverliğin gelişmesi için elverişlidir ve milliyetçilik kisvesi altında kışkırtılan şovenizm ile bu tür bir gelişmenin önü kesilmek istenmektedir. Ancak güvenle ileri sürebiliriz ki halkların sağduyusu yurtseverliğin gelişmesi yönünde ilerleyecektir.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Emekliyi öldürmek
AKP Hükümeti işçiler ve emekçiler aleyhine yeni bir yasal düzenleme yaparken, daha kötüsü için propaganda yapmaya başlıyor.
Yeni bir düzenleme yaptılar. Emeklilik yaşını kademeli olarak 68’e çıkarıyorlar. Fiilen çalışma süresini 35 yıla, prim ödeme gününü ise dokuz bine çıkarıyorlar.
Bununla yetinmeyip, sigorta primlerini artırıyorlar ve emeklilerin maaşlarını düşürüyorlar.
İşçilere, emekçiler ve onların emeklilerine karşı bu gözü dönmüş saldırı yeterli olmamış ki; şimdi yeni bir propaganda başlattılar. Emekli olanlar yeniden çalışmamalıymış ya da çalışırsa emekli olmayanlar gibi tam sigorta primi ödemeliymiş.
Holding gazetelerinin beş on bin dolar maaşlı satılmış kalemleri birkaç gürdür bu propagandayı yapıp, yeni saldırılara zemin hazırlamaya çalışıyor. Gözünü diktikleri emekli maaşı dört yüz liradır. Emeklinin ev kirasına bile yetmez. Zaten emekli bunun için yeniden çalışmaya devam eder. Emekli maaşı insanca yaşamaya yetse kim çalışır? Önce, emeklileri açlıktan kurtar. En düşük emekli maaşını 1000 YTL (ki insanca bir yaşam için yeterli değildir, açlık sınırıdır) yap, ondan sonra emeklilerle ilgili bir önerin varsa tartışmaya aç.
Emekliler, yeniden çalışıyorsa, diğer çalışanlarla aynı oranda prim ödesin diyorlar. Niye ödesin? Emekli, ikinci kez otuz sene çalışmayacak ki, neden otuz sene çalışacak gibi sigorta primi ödesin? Emekli sağlık sigortasından yararlanma hakkı elde etmişken, neden ikinci kez sağlık sigortası primi ödesin? Üstelik, mevcut sistemde de hiç de az olmayan bir miktarda prim, yeniden çalışan emeklilerden alınıyor. Katkı primi ödemeden çalışan emekli saptandığında anasından emdiği süt burnundan getiriliyor. Ödenen bütün emekli maaşları cezasıyla birlikte toplu olarak geri alınıyor. Böyle bir tehdit karşısında hangi emekli yeniden çalışmaya başladığında kayıt dışı çalışabilir?
Emeklilerle ilgili söylediklerinin hepsi saçma, tutarsız ve gerçek dışıdır. Bunların dillerinin altındaki bakla, emeklilerin çalışmaması ve dört yüz lira ile açlıktan ölmesidir.
AKP Hükümeti’nin ve yandaşı satılmış kalemlerin emeklilere reva gördüğü muamele nazi toplama kamplarındaki esirlere yaptığı muameledir. Bir tas su ve bir dilim ekmekle birkaç sene içinde öldürme!
Emeklinin boğazındaki lokmaya göz dikmiş AKP kayıt dışı istihdamı önlemek için parmağını kımıldatmıyor.
Devlet Bakanı Ali Babacan’ın bir soru önergesi üzerine yaptığı açıklamaya göre toplam istihdamın yüzde ellisi kayıt dışı imiş. Maliye Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu’ndan gelen bilgiler böyleymiş. İşçilerin yüzde ellisi kayıt dışı.
Yani her iki çalışandan birisi sigortasız. Yani, kayıt dışı istihdam önlense sigorta prim gelirleri iki misli olacak.
Yani, her türlü melanet için gerekçe yaptıkları “kara delik” kapanacak. Niye yapmıyorlar?
Çünkü, kayıt dışı istihdama göz yumarak patronlara katrilyonlarca lira kaynak aktarıyorlar. Yetmiyor vergisini indiriyorlar, yetmiyor elektriği ucuz satıyorlar, yetmiyor teşvik veriyorlar, yetmiyor vergi kaçırmasına göz yumuyorlar.
Neymiş, bizim patronlar diğer ülkelerin patronları ile rekabet edemiyormuş! Peki, pek çok ülkedeki ekonomik ve sosyal haklarını koruyan işçilerin patronları batıyor mu? Onlar nasıl rekabet ediyor? En kötüyü örnek gösteriyorlar. Bazı ülkelerin işçileri bir tas pirince çalışıp barakalarda yatıyormuş. Türkiye işçilerini de barakalarda yatırıp bir tas bulgurla mı çalıştıracaksınız? Gerçi bu şekilde çalışan pek çok Kürt işçiyi görüyoruz metropollerde, turizm beldelerinde, taşeron firmaların işçisi olarak. Bu
sizin medeniyetiniz?
Patronlarınız, karın tokluğuna işçi çalıştırmadan kâr yapamıyorsa, sigortalı, sendikalı işçi çalıştıran büyük firmalar kârlarını nasıl her sene katlayarak büyütüyor?
İMF ve AKP’nin işçileri karın tokluğuna çalışmaya, emeklileri açlığa mahkum eden politikalarına dur demenin artık zamanı geldi. Sırtımız duvara dayandı. Artık geri adım atacak yer yok. Kavga refahı artırma değil, ölüm-kalım kavgasına döndü.
Ne bekliyoruz?
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Kanundan kaçamayacaklar!
Her ne kadar suç ve suçlu kavramı göreceli bir kavram olup, sistemin ihtiyacına ve dünyayı yorumlayış tarzına göre düzenlense...
Bir yerde suç olarak nitelen şey, bir başka yerde kahramanlık olarak nitelense de...
Mesela, her kurtuluş yıldönümlerinde tek kırma tüfenkleri, çakar almaz tabancalarıyla yürüyen gaziler, ülkeyi kurtardıkları için alkışlanıyor..
Sonra dönüp memleketi, madenleri, limanları satanlar kutlanıyor!
Biz buraları şimdilik bir kenara bırakalım...
Memleketimizin suç ve suçlu manzaralarına bakalım.
Bizde kanunun elinden hiçbir şey kaçmaz!
Ki, bunu en çok eski Türk filmlerinde görmüşüzdür!
Tam filmin sonunda kanun temsilcisi yetişir.
Silahı doğrultur, kesin ve net biçimde haykırır:
“Durun! Sizi kanun namına tutukluyorum!”
Gerçi nedense hep filmin sonu beklenir!
Yine de hiçbir suç cezasız kalmaz!
Nitekim Susurluk hadisesinde aynen öyle olmuştu!
Kaç yüz failli meçhul cinayet...
Adam kaçırma...
Bombalama...
Haraç alma...
Memleket hayrına uyuşturucu satma!..işleri olmuş...
Ancak ondan sonradır ki, adalet vaziyete el koymuş suçlu şıp diye ensesinden yakalanmıştı!..
Susurluk’taki kazanın kamyon şoförü adaletin elinden kaçamamıştı!
***
Bu ve bunun gibi sayısız örneklerden dolayı kanuna nizama güvenimiz tamdır.
Görün bakın; bu Tuzla’da ortaya zehirli atık dolu varilleri atan gafiller de yakalanacaklardır!
Hatta belki de siz bu yazıyı okuduğunuzda suçlular yakalanmış olacaklardır.
Zaten ipuçları bulunmuş...
İsimler tespit edilmiş durumdadır.
Bunlar, ‘Zeki’ ve ‘Mehmet’ isimli iki hamaldır.
Gördünüz mü, kanundan kimse kaçamaz diye neden bu kadar emin konuştuğumuzu!
Ki, hamallar bir yakalansın...
Çapraz sorguya alınsın...
Daha ne pislikler ortaya çıkacak...
Başka nerelere zehir attıkları saptanıp “kanun namına hesap sorulacaktır!”
Televizyon ekranlarında, ana haberlerde...
Gazetelerin manşetlerinde:
“Kanundan kaçamadılar!”
“Adaletin pençesine yakalandılar!”
Önde iki hamal...
Yanlarında kanun namınacılar...
Göreceksiniz:
Zehirli varilleri atan hamallar kanundan kaçamayacaklar.
Varillerin sahipleri mi?
Adalet ayrım yapmaz!
Hamallar varken onlara dokunulmaz!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
SALI YAZILARI
..........
Üstün Akmen
Dramatik biçimi hafife alan, hafifletilmiş komedi
Tiyatrokare, “Seni Seviyorum-Canard A L’Orange” adlı bulvar komedisini mart ayının sonunda sahnelemeye başladı. Uzun bir evlilik hayatının ardından eşini terk etmeye hazırlanan bir kadının sevgi arayışlarını konu alan oyunu, Ankara’nın özellikle komedilerde uzmanlaşmış rejisörü Ali Hürol, İstanbul’a gelerek sahneye koymuştu.
Mücap Abi’nin kulaklarında kampanalar
“Seni Seviyorum”un, yıllar önce Mücap Ofluoğlu Tiyatrosu’nda “Piliç Sekreter” adıyla büyük beğeni topladığını anımsıyorum. Halen Paris’te sahnelenmekte olduğunuysa yeni öğrendim. İngiliz senarist William Douglas Home’un oyununu, o zamanlar Filiz Ofluoğlu Türkçe’ye kazandırmıştı, Ali Hürol o çeviri metninin virgülüne dahi dokunmamış olsa gerek ki, ünlü yazar Tom’un kitabını daktiloda yazmakta (Tom: “… yatak odasında daktilo tıkırtısı var, başka tık yok,” gibi bir şey söylüyor) olması, doğrusu komediye komedi katmış(!).
“Bulvar Komedisi” dediğimiz
19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan “Comédie de Boulevard”, bilindiği gibi burlesk’in vodvil şeklindeki komedya türü.
Dekoru belli: Burjuva evi. Konusu hazır: İkili aşk ilişkisi. Amacı açık: Sadece eğlendirmek…
“Seni Seviyorum” işte bu çizgide bir oyun. Liz (Zeyno Günenç), kocası Tom’u (Sezai Aydın) terk etmeye hazırlanırken, aldatılmış olan koca karısını kıskandırmak için eve sekreteri Molly’i çağırır. Bu arada, Liz’in aşığı John da (Şencan Güleryüz) eve gelir. Kâhya Kadın Grey’in (Fatma Murat) de araya girmesiyle olaylar gelişir, falan…
Ali Hürol’un sahneleyişi
Ali Hürol, yanına İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın deneyimli oyuncusu Sezai Aydın’ı; ahalinin “Çocuklar Duymasın” adlı TV dizisinden tanıdığı ve “Gönül” tiplemesiyle sevdiği tiyatro kökenli Zeyno Günenç’i; İstanbul Tiyatrosu’ndan Şencan Güleryüz’ü; Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar”ından Fatma Murat’ı alarak işe başlamış. Haaa, bir de dizilerin tutulan oyuncusu olduğunu sandığım, genç sunucu, adı ne yazık ki başına gelen istenmeyen kötü bir olayla sıkça anılan Gamze Özçelik’i “gişe oltası” olarak kullanmış.
Şimdiii… Eğri oturalım, doğru konuşalım, bakalım ne yapmış.
Daha önce bakalım yaratıcı kadro ne yapmış
“Ali Hürol ne yapmış”dan önce “ışık tasarımını kim yapmış” diye sorarak işe başlamak istiyorum. Yanıtını bulamadım, Nedim Saban’a da soramadım. Neyse, kim yapmışsa yapmış! Ama keşke azıcık titiz davransaymış yahu! Oysa, yapımcı Nedim Saban her oyunda olduğunca bulvar komedisinde de ışığın rolünün önemini bilmez mi? Bilmez olur mu, bilir elbette. Gel gelelim, tepe ışıkları genel atmosferi tamamlamadığı gibi, diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerini yok etmekten de “aciz” be kardeşim!.. Bahçe’nin oyun boyunca karanlıkta bırakılmasıysa ne ilginç bir düşünce(!). Hay Allah!..
Behlüldane Tor’un dekor tasarımı “matluba uygun”. Duygu Kabaçam’ın kostümlerine de doğrusu kötü diyemem.
Gelelim Ali Hürol’a
Ali Hürol’un, sahnede ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliğini kulak arkası ettiğini öncelikli olarak ve hiç çekinmeden söyleyeceğim. Bu etken, metin içinde ya da dışında olayın akışının zaman zaman bozulması, temponun düzeyini kaybetmesinde de etken olmuş. Sözcüklerin, esprilerin sürekli yinelenmesiyse seyircinin uyarıcılarını olumsuz yönde etkilemiş. Belki Zeyno Günenç ile Sezai Aydın’ı ayrı tutmam gerekecek, ama diyalogların bilinmesi oyuncuyu diğer oyuncularla iletişimi açısından olumsuz kılmış. Oyuncular, belki de bu nedenle kendi repliklerinin endişesi içinde oyun boyunca kıvrım kıvrım kıvranmakta.
Haaa… Ali Hürol’a tam da bu aşamada, oyunun daha hemen başında Tom’u, Grey’i, Liz’i bahçeye fırlattırıp, hem de insan sesinin en çirkin tonunda çığrıştırmasının nedenini sormam gerekecek. Elbette: “Sadece stres atma aksiyonu” yanıtını vermemesini dileyerek…
Özçelik’e öğütlerim
Fatma Murat, Levent Kırca skeçlerinin abartısından ne yazık ki kendisini kurtaramamış. Şencan Güleryüz’ün oyun süresince tek hareketi bile gerçeğe yakın değil. Gamze Özçelik, tiyatro oyuncusu olmaya niyetliyse yürekli olmasını da dilerim. Yürekli olmasının da yetmeyeceğini, çok çalışması gerektiğini de söyleyeceğim. Tiyatronun, dizi film çekimlerinde olduğunca yönetmen dukalığında yürümediğini, oyununun (örneğin) komedi unsuruna olan etkisini bütünüyle planlamasını ve oyunu seyirci önünde kontrol altına almayı öğrenmesini salık vereceğim. Yani, fırından daha çok, ama çok ekmek yemesini önereceğim. Onu seven, tiyatroyu yeğlemesine sevinen bir baba şefkatiyle…
Aydın ile Günenç
Sezai Aydın, Tom’un fiziksel yaklaşımını belli ki iyi hesaplamış. Sahne üzerine de doğrusu iyi uyum sağlıyor. Komediyi, komik unsur nitelikleriyle birlikte aktarıyor. Sahnede ilk kez izlediğim ve tiyatro kökenli olduğunu bildiğim Zeyno Günenç ise, bilinçli ses kullanımı, sahne olanaklarını doğru değerlendirmesi, diyaloglarını doğru ve akıcı kullanmasıyla dikkatimi çekti. “Gönül” tiplemesinden kısa sürede profesyonelce arınması gerçekten sevindirici.
Şu Nedim Saban çok zeki bir adam
Gel gelelim, kim ne derse desin, oyun kurulmamış, dolayısıyla kurtulmamış. Şimdi düşünüyorum da, oturacağım koltuğun numaralı biletini kendi elleriyle bana veren yapımcı Nedim Saban’ın bir bildiği varmış diyorum.
Öyle ya, Nedim Saban bana neden en arkalarda yer ayırsın ki!
Seyredemeyeyim mi istedi, oyun sırasında salondan kaçarım mı sandı ne!
Ne bileyim ne?
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net