www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



‘Kırk Hüzünlü Veda’dan akan öyküler...
Dört duvar arasında günceler yoğuran Mehmet Taşdemir ‘Ömrün kayıp yılları’ olarak nitelediği cezaevi yıllarında dışarıda akan yaşama öyküler adamış bir yankı. Öldükten 2 yıl sonra ölümünü öğrendiği annesine ‘Kırk Hüzünlü Veda’ eden yazar, altmış mevsim geçirdiği cezaevinde mutsuzluğu yazarak aştığını söylüyor.

‘Gençlik Köprüsü’
   belgeseli Fas’a gidiyor

Genç belgesel film yönetmenlerinden Bahriye Kabadayı tarafından bir yıldır çalışmaları yürütülen ‘Gençlik Köprüsü’ projesi, Avrupa Birliği (AB) programlarından Euromed II çerçevesinde gerçekleştirilecek olan MEDA Film Development (MEDA Film Geliştirme) programına katılmaya hak kazandı.

Eserleriyle yaşayan bir yazar
İskele Yayıncılık Bekir Yıldız’ın bütün kitaplarını yeniden yayımladı


‘Kırk Hüzünlü Veda’dan akan öyküler...
Müjde Arslan
Dört duvar arasında günceler yoğuran Mehmet Taşdemir ‘Ömrün kayıp yılları’ olarak nitelediği cezaevi yıllarında dışarıda akan yaşama öyküler adamış bir yankı. Öldükten 2 yıl sonra ölümünü öğrendiği annesine ‘Kırk Hüzünlü Veda’ eden yazar, altmış mevsim geçirdiği cezaevinde mutsuzluğu yazarak aştığını söylüyor.
19 yaşında cezaevi... Yazıyla tanışmanız bu süreçte mi oldu?
Okuma yazmayla ilgili merakım cezaevinde başlamadı. Küçükken de yazardım, okurdum. Babamın okuduğu eski kitaplar vardı, onlar beni de çekerdi, hikayeler, destanlar. Cezaevi başlı başına bir dünya. Girdikten sonra çok yoğun bir okuma durumum oldu. Romanlardan, öykülerden başladım. O dönem daha çok Sovyet roman klasiklerini, Fransız, İngiliz edebiyatını takip ettim. Ama ağırlıklı olarak Sovyet edebiyatı üzerinde oldu. Yazma serüvenim buradan doğdu. Cezaevinde geçen 4-5 yıldan sonra ben de yazabilirim diye bir düşünce gelişti. Sonra çeşitli roman denemelerim oldu. Ama yazdıklarımı çok beğenmiyordum açıkçası. Deneme mahiyetinde olduğunun farkındaydım. Ama zamanla yazmak bir tutku halini aldı. 1995’lerden itibaren kısa öyküler yazmaya, günce tutmaya başladım. Yine roman denemelerim de sürdü.
İlk kitabınız bir öykü kitabı... Roman denemelerinize ne oldu?
3 tane roman denemem oldu, onları daha sonra yırtıp attım. Şu an bitirmek üzere olduğum bir roman var. Öykü baştan beri önemliydi benim için. Öykü cezaevinde hiçlik duygusundan doğdu diyebilirim. Yazdıklarımın bir işe yaramayacağını bile bile yazdım. Belki de çok karamsar duygulara karşı, kahredici bazı duygulara karşı öykü yazmayı bir kalkan olarak kullandım. Beni koruyacak bir kalkan olarak gördüm. İlk öykülerim aslında çok edebi çerçeve kazanmış öyküler değildi. İlk dönemler, siyasetin, genel siyasetin, siyasi bakış açısının yoğun izlerini taşıyordu. Daha iyi romanlar okumaya başlayınca bunu fark ettim. İdeoloji her şeye sızar, edebiyat yapacaksam, basit bir aracı olmamalıydı. Edebiyatın başlı başına bir disiplini var; bu disiplin yakaladığında basmakalıp fikirlerin tekrarına dönüşen sözcükler yerine daha samimi metinlerin ortaya çıkması kaçınılmaz oldu. Bu da zamanla ete kemiğe büründü. Ülkemizde tabi ki edebiyat, öykü geleneği vardır. Çok iyi yazarlar var, halktan alınan bir damar var. Bir yerden sonra sadece ülke edebiyatını okumak da genel edebiyatın kavranamayacağını anladım. Tüm bunlardan beslendiğimi düşünüyorum.
Yazma serüveninde cezaevinin rolü...
Cezaevi bambaşka bir yer. Cezaevinde çok olumsuz duygular insanı sarıyor. Bu tümden karamsarsınız diye değil ama tutsaklığın getirdiği bir melankoli, özlem var. Hayatın dışına atılmanın bir kederi var. Hayatın dışında tutulmaya karşı öfke var. Bir yerden sonra ise çaresizlik var, yapmak istediklerin var ama ulaşamadığında bu duygular ruhunuza yıkılıyor. Öykü bu yüzden bir nevi bu duygulardan kurtulmanın, bu duyguyu hafifletmenin, oradaki ağır yaşam koşullarını çekilebilir hale getirmenin bir aracı oldu. Bir şeyler yazmadığım gün, kendimi çok mutsuz hissediyordum. Her gün bir şeyler yazardım, kısa bir öykü de birkaç cümle de, yarım sayfa günce de olabilirdi. Bu mutsuzluğu öyküyle, yazmakla aştım diyebilirim.
Özgün bir dil yaratmak için nasıl bir yöntem izlediniz?
Baştan beri farkında olduğum bir şeydi. Bir şeyleri taklit etmemeliyim diye bir düşünce vardı. Doğrudur, birlikte kaldığım çoğu arkadaş yazıyordu, öykü yazıyorlardı, şiir, hatta roman yazanlar vardı. Hiç alakası olmayan insanlar bile bir süre sonra cezaevinde yazabilir. Ben en azından bunu fark ettiğimi düşünüyorum. Daha özgün şeyler yazmalıyım diyordum. Cezaevi öyküleri de olmalıydı ama tümüyle cezaevine ait öyküler de olmamalıydı. Hem kalemi, hem hayal dünyasını zorlamak gerekir. Yazmak, bulunduğun mekanda soyutlanmak aslında. Dışarıdaki bir hayatı, bir kesiti, olayı yazmaya başladığınızda mekanı aşmış oluyorsunuz, mekan anlamını yitiriyor. Tutsaklıktan kurtulmanın en iyi yolu bu. Ben yazarken cezaevinde olduğumu hissetmiyordum. Cezaevinin dışındaki yaşamı anlattığımda oradan çıkıyordum. Bu güzel bir duyguydu. İçerideki arkadaşlar okuyacak mı okumayacak mı bilmiyorum ama tümüyle yazma işiyle uğraşan, bu serüvene dalan herkes cezaevini de yazsınlar elbette ama bence ellerinden geldikçe dışarıyı yazsınlar, bu onların omuzlarındaki yükü biraz hafifletecektir. Daha katlanılır kılar, daha mutlu kılar. 19 Aralık Operasyonu’nu anlatan bir öykü var “Kedere Üç Kurşun” diye. O öyküyü ağlayarak yazdım. Kendime engel olmadığım çok yoğun bir duygusallıkla yazdım. Tabi ki onlar da yazılmalı, onlardan kaçalım anlamında söylemiyorum ama edebiyat kendini cezaevine hapsetmemeli. Başka hayatlara açılmalı, başka hayatları da anlatmalı.
Öykülerinizde daha çok çocuk ya da orta yaş üzeri karakterler var. Çocuk belleğine yaslanmanızın özel bir nedeni var mı?
Çocukluğa özlem olabilir. Çocukken kendimi mutlu hissederdim. Güzel bir çocukluk geçirdim. Çok farkında değilim ama çocuk belleğiyle yazmak daha samimi, beylik laflardan klişelerden kurtarıyor. Daha sade yazabiliyorsunuz, daha içten yazabiliyorsunuz. Nora öyküsü örneğin. Orada anlatılan kadın benim çocukluğuma denk düşen, gerçek bir karakter.
Gençleri yazmamanızı etkileyenler...
Gençlik, belki de kayıp bir zaman olduğu için. Aslında şöyle tarif edebiliriz; Dostoyevski “Yeraltı Notları”nda diyor ki bir insan hangi yaşta cezaevine girmişse kendini hep o yaşta hisseder. Ben 15 yaşında girmişsem, yıllar geçse de hep o yaşta hissediyorsun. Yaşlanmamış, yaşanmamış bir hayat var.
Ertelenmiş bir hayatı yaşamamanın getirdiği bir sonuç diyebiliriz. Onu yazmak pek cazip gelmiyor işin aslı. Öyle hissediyorum. Geriye çocukluk kalıyor. Öykünün, yazmanın bir anlamı, sermayesi oluyor çocukluk. Çocukluk da olsa dolu dolu yaşanan bir hayat var.
Sanırım 5 aydır dışarıdasınız. Yazabiliyor musunuz? Dışarısı nasıl etkiledi sizi?
Çıktıktan sonra da yazmaya devam ettim. Henüz 5 ay oldu. İçeride daha çok yoğunlaşabiliyorsun. Dışarıda daha zor tabi ama hiçbir şey özgürlükten daha güzel değil. İnsanların davranışlarını, ilişkilerini gördükçe içerideyken bu yüzden mi dışarıya özlem çektim diyorsunuz. 15 yıldır dışarıdan kopmuşsunuz, bir kesinti var yaşamınızda. İnsanlardan daha iyi şeyler bekliyorsunuz. Maddiyatçı bir yaşam tarzı var. İnsanların davranışları beni çok şaşırttı. Modern hayatın araçlarını yazdıklarıma koymamaya çalışıyordum, televizyonu bile hiçbir öyküme koymazdım oysaki her evde olduğu gibi koğuşta da vardı. Bundan kaçamazsınız, interneti, cep telefonunu kullanmak zorundasınız.
Kitaba adını veren ‘Kırk Hüzünlü Veda’ öyküsü çarpıcı ve olabildiğince çıplak. Annenize de öyküyle gecikmiş bir veda bu...
Annemle ilgili kafamda bir roman tasarısı vardı. Tohumu yıllar öncesinden düşmüştü. Onunla ilgili notlar da tutmaya başladım. Yaşamında benim olmadığım kesimleri dinlemek istiyordum. Roman tasarı olarak kaldı, cesaret edemedim. Daha sonra anneme dair bir şeyler yazmanın sıkıntısı ve ihtiyacı vardı. Ben içerideyken annem öldü ve öldüğünü iki yıl sonra söylediler. İçimde hep çok büyük bir ağırlık olarak kaldı. Romana da başlayamayınca ‘Kırk Hüzünlü Veda’ya başladım. Ve kırk günde yazdım. Aslında kırk mevsimin öyküsüydü, çünkü 10 yıl ortalama kırk mevsim eder.


Başa dön


‘Gençlik Köprüsü’ belgeseli Fas’a gidiyor
Genç belgesel film yönetmenlerinden Bahriye Kabadayı tarafından bir yıldır çalışmaları yürütülen ‘Gençlik Köprüsü’ projesi, Avrupa Birliği (AB) programlarından Euromed II çerçevesinde gerçekleştirilecek olan MEDA Film Development (MEDA Film Geliştirme) programına katılmaya hak kazandı.
Fas’ın Marakeş kentinde gerçekleştirilecek olan MEDA Akdeniz ülkeleri “Film Geliştirme” programı, yapım aşamasında olan filmlerin geliştirilmesine yönelik bir eğitim programı sunuyor. Bir yıl boyunca düzenlenecek, her biri bir hafta sürecek ve farklı Avrupa ülkelerinden prodüksiyon, metin yazarlığı, ortak yapımlar, film marketleri alanlarından uzman dokuz eğitmen tarafından verilecek üç ayrı seminerle ve projeler üzerine yapılacak çalışmalarla filmlerin uluslararası alanda başarı kazanmasına katkıda bulunulması hedefleniyor. “Gençlik Köprüsü” belgesel film projesi ile yönetmen Bahriye Kabadayı ve yapım yönetmeni Selda Salman Fas’ta gerçekleştirilecek olan bu çalışmalara katılacak.
Boğaz Köprüsü’nden Zap Köprüsü’ne
“Gençlik Köprüsü” belgesel filmi, 1969 yılında İstanbul Boğaz Köprüsü yapım çalışmaları sırasında Boğaza Köprü yapma fikrine sosyal, politik ve şehir planlaması açılarından karşı çıkarak bir kampanya başlatan üniversite öğrencilerinin ülkenin ‘en uzak’ köşesine, Hakkâri’ye giderek canlar alan Zap Suyu üzerine bir asma köprü inşa etme çalışmalarını konu alıyor. Bu köprünün öyküsü, yaklaşık 40 yıl önce öngörülmüş olayların bugün nasıl hayatların birer parçası haline geldiğini, ardında saklı öyküleri, köprüyü birlikte inşa eden gençlerin ve yerli halkın tanıklıklarıyla anlatacak. VTR Araştırma Yapım Yönetim adına gerçekleştirilen “Gençlik Köprüsü” belgeselin danışmanlığını ise Enis Rıza ve Nalan Sakızlı yapıyor.


Başa dön


Eserleriyle yaşayan bir yazar
Toplumcu gerçekci yazarlarımızdan Bekir Yıldız’ın sağlığında çıkardığı bütün kitaplar, İskele Yayıncılık tarafından “Bekir Yıldız Kitaplığı” olarak yeniden basıldı. Toplam 18 eserin bulunduğu dizide yazarın öykü ve romanlarının yanı sıra, konuşmaları, söyleşileri, yazıları ve edebiyat dergileri için yaptığı röportajlar yer alıyor. Hem yurdumuz insanlarının yaşam mücadelesini, açlık-yoksulluk durumunu anlatırken, öte taraftan yabancı ülkelerde çalışan işçilerimizin de katlandığı zor koşulları resmetmiştir. ‘Bedrana’, ‘Kara Çarşaflı Gelin’ ve ‘Halkalı Köle’ gibi eserleri sinemaya da aktarılan Bekir Yıldız ilk olarak 1951 yılında yayımladığı Reşo Ağa adlı eseriyle adını duyurdu. Adnan Özyalçıner, Bekir Yıldız’ın eserlerinde çarpıcı gerçeklere yer verdiğini, Güneydoğu insanının ezilişini, kadınların geleneklerle göreneklerin baskısından doğan kara yazgısını gözler önüne serdiğini belirterek şöyle der; “Hem konu, hem içerik hem de dili ve kendine özgü anlatımıyla biçimsel açıdan açılımla öykücülüğümüze bir gelişme kazandırmıştır.”
Kaçakcı Şahan
1950 yılından sonra öykü yayınlamaya başlayan Bekir Yıldız, 1968’de Kara Vagon adlı eseriyle May Edebiyat Ödülü’nü, Kaçakçı Şahan adlı eseriyle de 1971 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Darbe isimli romanı ise Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü alan Yıldız için Ataol Behramoğlu; “Toplumcu-gerçekçi edebiyatımızın en seçkin ve en özgün ustalarındandır. Ömer Seyfettin’le başlayıp Sabahattin Ali’de doruğa ulaşan kısa ve çarpıcı öykü türünün 20. yy’ın son çeyreğindeki önemli temsilcisidir” der. Bekir Yıldız’ın öykücülüğümüzde başlı başına bir çizgi oluşturduğunu belirten Feridun Andaç, onun için “Güneydoğu-Almanya-Kent ekseninde yazdığı öyküleriyle yeni/farklı bir öykücü kimliği çağdaş Türk edebiyatında önemli yere sahip” der. Yazarın trajikle komiği birleştiren insani bir bakış açısına sahip olduğunu söyleyen Sennur Sezer de, Yıldız’ın eserlerinin hem edebiyat hem de toplumbilimsel açıdan önemli olduğunu sözlerine ekler.
Bekir Yıldız’dan kalanlar...
kitaplık
  • XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı
    Ö. Aydın Süer’in “XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı”, Rus ve dünya edebiyatına damgasını vurmuş baş yapıtları, o günün toplumsal, siyasal ve edebi ortamını da göz önüne alarak ayrıntılı biçimde irdeliyor. Kitap, kahramanların ortaya çıkışındaki etkenleri, kahramanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları, geçirdikleri evrimin nedenlerini ortaya koymanın dışında, yazarların dünya görüşlerinin zayıf ve güçlü yönlerini, eserler üzerine yapılan tartışma ve eleştirileri de kapsıyor. (XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar Ö. Aydın Süer 175 sayfa, İnceleme Evrensel Basım Yayın)
  • Sırıtkan Kırmızı Ay
    Sibel Atasoy, “Bir Kadını Öldürmek” isimli romanın ardından Sırıtkan Kırmızı Ay isimli kitabı ile yeniden okurlarıyla buluşuyor. Atasoy romanında, normal hayatlarını sürdürmekte olan orta yaşa yaklaşmış dört arkadaşın başlarına gelen açıklanamaz olayları ve etkilerini anlatıyor. Yazar, “Bu kitapta, belki hepimizin de zaman zaman yaptığı gibi “gerçekliği” sorgulamaya çalıştım” diyor.(Sırıtkan Kırmızı Ay Sibel Atasoy 224 sayfa, roman Altın Kitaplar)
  • Evlerde Sevgi Yoktu
    “Evlerde Sevgi Yoktu” Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun Milliyet gazetesinde tefrika halinde yayınlanmış romanı. 1985 yılında yaşamını yitiren yazarın “Tatsız Dünya”, “Emin Efendi”, “Kasaba Kadınları” gibi romanları da çeşitli gazetelerde yayınlanmıştı. (Evlerde Sevgi Yoktu Muzaffer Hacıhasanoğlu 164 sayfa, roman Heyamola Yayınlar)
  • Sanat ve Estetik
    Yazar ve akademisyen Peter de Bolla, “Sanat ve Estetik”i yazarken üç farklı sanat yapıtından Barnett Nevman’ın çağdaş resim, Glenn Gould’ın klasik müzik ve William Wordsworth’ın lirik şiir deneyimlerinden yola çıkmış. Bu deneyimlerini, bir sanat yapıtıyla karşı karşıya kalındığı zaman ortaya çıkan duygulanımlarını, verilen tepkilerin ortak yönlerini sözcüklere döküyor.(Sanat ve Estetik Peter de Bolla 152, inceleme Ayrıntı Yayınları)
  • Adil yargılanma hakkı
    Güney Dinç, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre Adil Yargılanma Hakkı” isimli kitabı “Adil Yargılanma Talep Hakkı”, “Hakkaniyete Uygun Yargılanma ve Silahların Eşitliği”, “Savunma Hakkı”, “AİHM ve Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı dört bölüm altında toplamış.(Adil Yargılanma Hakkı Güney Dinç 256 sayfa, Hukuk İzmir Barosu Yayınları)

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net