www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Demokrasi sevgisi!

hukuk’ta sorular sorunlar ____Av. Devrim Avcı
Sigortasız çalışma suçtur

JİN û JîN ____Yıldız İmrek Koluaçık
Kelimeler yetersiz

MERCEK ____A.Cihan Soylu
Uçuruma götüren politika

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
1 Mayıs için seferberlik

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Sosyal Güven(lik)sizlik’te ısrar!

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
Şiddet ve Sorunlar

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Deliğe süpürmek

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Demokrasi sevgisi!

Yeni Terörle Mücadele tasarısı yolda.
İktidarın sunuma göre, bu yasa “demokrasiyi daha sağlam biçimde tesis etmek içindir!”
Bizdeki demokrasinin zaten bir garip şey olduğu buradan belli.
Bizim devlet, siyasal iktidarlar, söz sahipleri, yönetenler, malı hamuduyla götürenler, demokrasiyi kollamak ve yaşatmak için “her bir şeyi” yapıyorlar!
Gece bile şöyle rahat bir uyku yok.
Uykudan uyanıp telefona sarılıyorlar...
Çalınıp götürülmesin diye demokrasiyi sakladıkları çelik kasanın başındaki nöbetçiyi arıyorlar:
“Demokrasimiz ne durumda?”
“Meraklanacak bir şeycikler yok efendiciğim. Gayet huzurlu bir biçimde uyuyor!”
“Aman ses etmeyin uyusun da büyüsün”
“Yalnız uyurken biraz fazla horluyor! Acaba diyorum...”
“Ne diyorsun?
“Demokrasimizin genizleri kapalı, burum delikleri tıkalı olmasın. Astım bronşite falan yakalanmasın?”
“Biz doktora baktırdık öyle bir hastalığı yok. Yalnız sen dikkat et yanına kimse yaklaşmasın. Demokrasimizi mıncıklamaya kalkmasın. Koruyun!”
“Kimden?”
“Halktan”
***
Gariptir!
Ne zaman bir terör yasası tasarlansa...
Halka kabul ettirilmeye çalışılsa...
Muhaliflerin sesi bastırılıp köşeye sıkıştırılmak istense...
Ve süngüler iktidara ortak olmaya...
Yönetimden pay istemeye...
Veya birileri, birilerini süpürmeye... kalksa...
Patlayan patlamayan bombalar, kanlı infazlar falan gündeme gelir.
Sokakta yürümek güçleşir!
Artık terör yasası mı terörden doğdu...
Yoksa terör yasasını kabul ettirmek için mi terör kudurtuldu, işte orası aslında bellidir.
Tecrübeyle sabittir.
Derken birileri bağırmaya başlar:
“Efendim, yönetimde zafiyet, sokakta boşluk vardır! Derhal doldurulmalıdır!”
Toplum da terörize edilerek hazırlanmıştır!
O arada da boşluk doldurulmaya çoktan başlanmıştır!
“Demokrasiyi korumak için” zaten güdük olan demokrasi kırıntıları tırpanlanmıştır.
Demokrasiyi korumak için!
Demokrasiyi düşman ilan etmek!
Demokrasiyi sağlamlaştırmak için, demokratik hakların imanını bellemek!..
Normalde demokratik hak ve özgürlükler genişledikçe demokrasi sağlamlaşır!
Bizde tersi oluyor!
Demokrasi yok edildikçe demokrasimiz yalnız sağlamlaşmakla kalmıyor...
Betonlaşıyor!
12 Eylül bile bol gelen demokrasiyi korumak kollamak için yapılmıştı netekim!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  hukuk’ta sorular sorunlar..........Av. Devrim Avcı

Sigortasız çalışma suçtur

SORU: Ben 3.5 yıldır bir tekstil firmasında çalışıyorum. Bunun sadece 1.5 yılında sigortalı olabildim. Beş ay önce işyerinde bazı tartışmalar oldu. Patron beni yanına çağırarak, kendi rızamla olduğuna dair bana çıkış kağıdı imzalattı. Kağıdı imzalamazsam işyerinden şefle birlikte 10 kişiyi şahit göstererek beni işten çıkartabileceğini de söyleyerek tehdit etti. Borçlarım olduğundan imza atmak zorunda kaldım, çıkışımı imzaladım, ama çalışmaya devam ettim. Bir hafta önce altı aydır sigortasız çalıştığımı öğrendim. Patronun imzalattığı kağıdın hukuki bir yanı var mı? Sigortamın ödenmesi için ne yapabilirim?
CEVAP: 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nda, bu kanun kapsamına göre, sigortalı sayılanlar belirtilmiştir. Siz de bir hizmet sözleşmesine dayanarak çalıştığınız için, kanun kapsamında sigortalı çalışmanız gerekir. 506 sayılı Kanun’un 6. maddesinde “Çalıştırılanlar işe alınmalarıyla kendiliğinden sigortalı olurlar. Sigortalı ile bunların işverenleri hakkında sigorta hak ve yükümleri sigortalının işe girdiği tarihten itibaren başlar. Sigortalı olmak yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez” denilmektedir. Ayrıca, kanunun ceza ile ilgili maddelerinde sigortasız işçi çalıştırmak suç olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla, sizi sigortasız çalıştıran işvereni, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Bölge Müdürlüğü’ne bir dilekçe ile şikayet edebilirsiniz. Ayrıca, bu altı aylık dönem içinde çalıştığınızı belirterek iş mahkemesinde bunun tespiti için dava açmanız da gerekir. 3.5 yıldır çalıştığınızı ama sadece 1.5 yılının sigortalı olduğunu belirtmiştiniz. Çalıştığınız tüm süre boyunca sigortalı olarak çalıştığınız tespiti ile ilgili dava açma hakkınız da bulunmaktadır.
Sizin kendi rızanızla, salt işten ayrıldığınıza dair imzaladığınız bir belge ile işten çıkarılmanız, uygulamada geçerli olarak kabul edilmemektedir. İşten kendi rızanızla ayrıldığınıza dair imzaladığınız belgede sadece ‘tüm haklarımı aldım, işten çıktım’ ifadesi yeterli değildir. Söz konusu belgede, hangi haklarınızı ve bu haklarınızın karşılığı ne kadar aldığınızın da belirtilmesi gerekmektedir. Eğer, size imzalatılan belgede bu hususlar geçerli değilse, öncelikle bu işten ayrılmanın size zorla ve tehdit yolu ile olduğunu söyleyerek işe iade davası açabilirsiniz. Ayrıca, sonra, işyerinde çalışmış olduğunuz dönem boyunca hak kazandığınız kıdem, ihbar tazminatlarınızı ve varsa diğer kanuni alacaklarınızın ödenmesi için iş mahkemesinde dava açma hakkınız bulunmaktadır.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön

  JİN û JîN..........Yıldız İmrek Koluaçık

Kelimeler yetersiz

3 yaşındaki çocuk ve başka çocuklar kurşunla öldürülüyor. Ne söylesen az, tüm kelimeler yetersiz. Bütün suçu cenaze törenine katılmak ve belki slogan atmak olan binlerce insanın üzerine ateş açılıp, yüzlercesi yaralanıyor ve bir kısmı öldürülüyor. Aynı durum, günlerce tekrarlanıyor. Milyonların gözü önünde, sokak ortasında insan avı.
İsrail özür diledi.
İsrail’in önceki gün düzenlediği bir operasyonda 8 yaşında Filistinli bir kız çocuğu öldü. İşgal tanklarına taş atan Filistinli göstericinin dirseklerini taşlarla kırmak, sivilleri ve çocukları öldürmekle kötü ünlü İsrail devleti, çocuk ölümü nedeniyle özür diledi. Arkasından saldırılarına devam edeceğini açıkladı, ancak yine de ortada bir özür dileme olgusu var. Sivillere yönelik silahlı eylemleri nedeniyle Başbakan Erdoğan’ın “devlet terörü” yapılıyor diyerek kınadığı İsrail devleti, bir çocuğu öldürdüğü için özür diledi.
Bingöl kırsalında, iddiaya göre kimyasal silahla öldürülen Kürt gençlerinin cenaze törenleri ve takip eden günlerde Diyarbakır ve bölge illerinde 4’ü çocuk 13 sivil yurttaş, hayatını kaybetti. Mazlum Filistin halkına karşı iflah olmaz saldırganlığıyla dünya halklarının nefretini kazanan İsrail devleti dahi, bir çocuğun ölümü nedeniyle en azından bir kerelik özür dilemiş oldu.
Peki İsrail devletini kınayan Başbakan Erdoğan, kendi ülkesinde, kendi güvenlik güçleri tarafından çocukların, 78 yaşındaki Halit Söğüt’ün ve gençlerin öldürülmesini kınadı mı? 3, 6, 8, 12 yaşındaki çocuklar dahil 13 sivil silahsız insanımızı öldüren güvenlik görevlilerini tespit edip yargı önüne çıkarmış mıdır? Ya da kimyasal silah iddiası için gerekli soruşturma başlatılmış, cesetler üzerinde adli tıp hekimleri ve bağımsız hekimler tarafından inceleme yapılıp, sonuçları halka açıklanmış mıdır? Hayır!
Başbakan, İsrail devletinden daha şahin kesilerek; kurşunlara, gazlara, sopalara hedef olan kadınları ve çocukları suçladı. “Sokakta ne işiniz var, gidin evinizde oturun” dedi. Demeye getirdi ki, “bedeli ölüm de olsa sonucuna katlanırsınız.”
Bu kadınlar ve bu halk, çok ağır bedeller pahasına kazandılar küçücük demokratik hakları. Kimsenin, bedel ödemenin sorumluluğunu bu insanlara öğretecek hali yok. Ama hiçbir “demokratik hukuk devletinde” çocukları öldürmeyi meşru gösterecek bir hokkabazlık da yok. Genç ya da yaşlı, kadın ya da çocuk sivil-silahsız insanları öldürmeyi, yüzlercesini yaralamayı, yüzlercesini tutuklamayı bu topraklarda yaşayan tüm halka ve dünya halklarına anlatamazsınız. Belki geçici bir süre insanları korkutabilir, şaşırtabilir, susturabilirsiniz. Ama tarih önünde, bu yaşananlar şimdiden mahkum edilmiştir. Solu birleştirme iddiası ile, evrensel insan hakları değerlerine atfen kendisini “10 Aralık Platformu” olarak isimlendirenlerin, Diyarbakır’da sivil ve silahsız insanların, çocukların yaşam haklarının elinden alınmasına karşı bir itirazı oldu mu? Duymadım, siz duydunuz mu? İfade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğünün böylesine kurşunlarla ve tanklarla bastırılmasına karşı halkı birleştirmeye yönelik bir çabaları var mı? Görmedim, siz gördünüz mü? Bugün demokratik görevini yapmayanların, 12 Eylül’le hesaplaşmaya cesaretleri olabilir mi? Onlar, o gün de görevlerini yapmamıştı zaten.
Ankaralı kadınlar, ağızlarına siyah bant yapıştırarak “çocuklar öldü, 70 milyon sustu” diye sessizce bağırdılar. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin üzerine düşen çocuk kanını temizlemeye kimin gücü yeter? Elbette bu kan, en başta Türk kadınları, Türk emekçileri olmak üzere her kesimden halkın barış ve kardeşlik isteyen sesinin, şovenist histeriyle çalan savaş tamtamlarından daha gür bir sese dönüşmesiyle yıkanabilir. Istanbul’da toplanan Barış için Diyalog girişimi de bu değerli çabalardan biri.
Kürt ve Türk emekçilerin 1 Mayıs’ta omuz omuza, el ele sömürüye ve zulme karşı, ekmek, eşitlik, kardeşlik ve barış için birlikte yürümesi; yaralarımızı sarmaya bir nebze elverir.

e-posta:
ayimrek@mynet.com

  Başa dön

  MERCEK..........A.Cihan Soylu

Uçuruma götüren politika

Şemdinli provokasyonuyla başlayıp çeşitli saldırılarla devam eden olaylar üzerine Diyarbakır başta olmak üzere çeşitli kentlerde meydana gelen protestolara saldırılarla artan gerginlik üzerine, olaylara sermaye cephesinden getirilen yorum ve alınan tutum, halk kitlelerini ciddi tehditlerin beklediğini ortaya koyar özelliktedir. Genelkurmayın, Başbakan ve hükümet sözcülerinin, Yargıtay Başkanı ve bazı öteki yargı kurumları sözcülerinin, “emekli paşa“ların, basın-yayın organlarında üslenmiş yazar ve yorumcuların ve üniversitelerin üst kurullarının tutumu bu bakımdan çarpıcıdır! Bu olayların sermaye güçleri; generaller, burjuva partileri, burjuva basını ve üniversite yönetimleri tarafından ele alınış tarzı, ülkenin ve tüm milliyetlerden Türkiye halkının, izlenen politikalar aracılığıyla karşı karşıya getirildiği, tehdit ve tehlikelerin görülmesi ve halk kitleleriyle emekçi örgütleri-partileri vb güçlerinin buna karşı alacakları ya da almaları gereken tavrın netleştirilmesi bakımından, ortaya son derece çarpıcı göstergeler koymuştur.
Tehdit dolu ve gerginleştirici açıklamalar
Başbakan Erdoğan, Kürt sorunu merkezli tartışmalarda, Kürtlere karşı saldırgan şovenist tutumu kışkırtan açıklamalarına yenilerini ekledi. Erdoğan’ın, “Eğer legal bir yaşamın içerisindeyseniz, demokratik bir yaşamı sürdürmek istiyorsanız zaten kaçmaya göçmeye gerek yok. Elde silah dolaşmaya gerek yok, silahsız Bir şekilde gelirsin, masada konuşursun” biçimindeki sözleri üzerine, sermaye basını, bu kez bu çağrının PKK’ya mı, DTP’ye mi yapıldığı tartışmalarını öne çıkardı. Sorular üzerine Başbakan ve hükümetin bazı temsilcileri, Erdoğan’ın bu sözlerinin “muhatabının DTP olduğunu” açıkladılar.
Bu açıklamalar, son gelişmeler üzerine‚ gererek etkisizleştirme’ ve terörist politikanın sonuçları’ makalelerinde bazı yanlarıyla değinildiği gibi, “silahlı dolaşan”, “bölücü terör” vs tanımlamalarının hedef kitlesini büyütme, DTP’yi “eğer legal bir yaşamın içerisindeyseniz” kuşkusunun ardına iterek “yasadışı” ilan etme, “Kürt terörü” söylemiyle Kürt kitlelerini açıktan hedefe koyma ve “elde silah dolaşmaya gerek yok, silahsız bir şekilde gelirsin...” diyerek DTP’yi “silahlı terör örgütü” tanımlaması içine alma çabalarının ifadesidir. Tekel basınının kimi köşe yazarının, Başbakan’ı “Kürt kökenli vatandaşları temsil etme iddiası ile ortaya çıkmış partiden terör örgütünü soyutlamak istiyor... Ama parti ile örgüt arasında kopması olanaksız bağlar bulunuyor” diye eleştirmelerindeki mantık da aynı biçimde işlemektedir!
Erdoğan’ın “çağrısı”, generallerin açıklama ve teftiş gezileri, Yargıtay Başkanı Ok’un, DTP’nin kapatılması için girişim çağrısıyla cumhuriyet savcılarının belediye başkanlarıyla DTP’nin çeşitli il yöneticileri hakkındaki “soruşturma”ları ve birçok il yöneticisiyle Kürt kentlerindeki sendikaların şube yöneticilerinin Diyarbakır ve öteki illerde meydana gelen olaylarla ilişkili gözaltına alınıp tutuklanmalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu “amaç” çok daha belirgin bir biçim almaktadır. Buna Şemdinli olaylarına ilişkin soruşturmanın generallerin dayatması ve tehditleriyle saptırılarak okun sivri ucunun “bölge halkı”na çevrilmesi de eklenebilir.
Genelkurmay‚ komuta kademesi’nin Van 2. Ordu Komutanlığı’nı Hakkari Dağ ve Komando Tugayı’nı, Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca “sınır birlikleri“ni “denetleme“si ve Genelkurmay Başkanı Özkök’ün, “Vatanı hiç kimse bölemeyecek, rejimi kimse değiştiremeyecek“ vurgularını öne çıkardığı konuşmasında “bölge halkı“nı, “yapılan yanlışlar“ı anımsatarak “uyarma“sı ve bununla birlikte “biz bölge halkını seviyoruz, herkesin komutanıyız“ diye eklemesi de, son olaylarla birlikte, dahası son birkaç haftada meydana gelen olayların hangi tür gelişmelere işaret ettiğinin belirlenmesi bakımından önemli “ipuçları“ taşımaktadır. Genelkurmay Başkanı yanına, hakkında Van Cumhuriyet Savcılığı’nın ‘Şemdinli provokasyonu’ üzerine hazırladığı iddianamede ”suç örgütü oluşumu“yla bağlantılı gösterdiği Kara Kuvvetleri Komutanı’nı alarak, “sınır birlikleri“ni denetlemeye çıkmış ve orada, “Kürt milliyetçiliği“ne ve “şeriatçı girişime“ bir tür meydan okumuştur. Özkök’ün, “bölge halkı“nı, “biz sizi de seviyoruz, hepinizin komutanıyız“ diye, deyiş yerindeyse, ‘okşayarak uyarma’sını da, ‘yeniden’ öne çıkarılan şiddet eylemleriyle artan siyasal gerginliklerin, halk üzerindeki baskının ve siyasal gericiliğin daha da yoğunlaştırılması yönünde kullanma çabalarından ayrı değerlendiremeyiz. Çatışmalarda ya da mayın patlamaları sonucu ölen subayların cenaze törenlerinde bir araya gelen politikacılarla aralarında üst düzey komutanların gelişmelere getirdikleri açıklamalar da, olayların bu yönde değerlendirilmek istendiğine işaret ediyor. Başbakan olarak Erdoğan ile, sözde anamuhalefet Partinin genelbaşkanı Baykal’ın, “vatan ve al bayrağın rengi“ üzerinden Türk emekçilerini “galeyana getirme“ yarışına girişmeleri, şovenizmi, bir seçim yatırımı olarak kullanmaya çalışmaları, MHP-Ülkü Ocakları mensuplarının, asker cenazelerini ırkçı-şoven güç kaynağına dönüştürme çabaları, polis okulu öğrencilerinin Diyarbakır’da gövde gösterisi yapmaya kalkışmaları; televizyon ekranlarından “kendini Türk hissetmeyen gider istediği yerde yaşar“ türünden bağnaz gerici anlayışların sözüm ona vatandaş tepkisi diye sokağa ve evlere ‘boca edilmesi’; gazetecilerin Kürt-Türk çatışmasını körükleyici propaganda ve gerçek o ki günlük ajitasyondan geri durmamaları; tüm bunlar gerginlik ve şiddetten halka karşı sonuçlar çıkarmaya çalışanların aldıkları yolu gösteriyor.
Beton kafa, ve “terör“ tanımını
“kitleye şümul“ hale getirme çabaları
Başbakan’ın tehditleri, Baykal’ın daha fazla şiddet çağrıları ve E. Mumcu’nun sorunun “demokratik çözümü”nden söz edilmesini, “ilhamı PKK’dan ve Barzani’den almak”la; “ülkeyi felakete sürüklemekle”, “vatana ihanet”le özdeş tutan (6 Nisan gazeteler) bağırıp-çağırmaları gerginliği artırıcı işlev görmektedir.
Bunların olayları yorumlayış tarz ve anlayışlarıyla silahın gücüne teslim olmuş kişilerin olaylara bakışı arasında herhangi “fark“ olup olmadığı silikleşmiştir. Her biri neredeyse birer “Tamburalı paşa“ kimliğine bürünmüşlerdir. Bilindiği üzere, “Tamburalı Hasan Paşa” olarak tanınan “emekli general“ Hasan Kundakçı ve yine “emekli general“ N. Bölügiray, son olaylar üzerene yaptıkları açıklamalarda, devletin “güçlü olduğunu kanıtlaması gereği“ne işaret ederek hükümeti eleştirdiler. “Tamburalı paşa“nın yönteminde -ki o “emekli olma”zdan önce, sorunu “taş üstünde taş bırakmama’” yöntemiyle çözme yanlısı olmuş buna uygun ‘askeri taktikler ‘izlemiştir- birleşenlere göre de, ortada “Kürt sorunu değil, Kürtçülerin çıkardıkları sorun” vardı (G. Mengi 7 Nisan-Vatan) ve bu “bölücü terör“ de, şiddetle cezalandırılarak çözümlenebilecekti! Böyle düşünenler hayli kalabalık oluşturuyorlardı. “Askeri kanat“ bir yanda tutulduğunda, kurumlaşmış en önemli inkarcı ve baskı yanlısı kesimi CHP gibi partilerin yönetimi oluşturuyordu.
CHP yönetiminin en önemli ideolojik-politik silahlarından birini de Kürt karşıtlığı oluşturuyor. Bu Türk şovenisti tutumun kuvvet kazanmasıyla Baykal ile “Tamburalı Hasan Paşa”nın soruna yaklaşımı arasında pek bir fark kalmamıştır. Baykal ve ekibine göre Kürt sorunundan, Kürtlerin varlığı, ulusal hakları ve Türk ulusuyla hak eşitliğinden söz etmek; Türklerle Kürtlerin ve öteki milliyetlerden emekçilerin eşit haklara sahip olarak ve gönüllülük temelinde birlikte yaşamalarının tüm Türkiye ezilenlerinin yararına olduğunu söylemek ve bunu istemek “bölücülük”, “Kürt ayrımcılığı” ve “bölücülüğe pirim vermek” vs.’dir! “Çözüm” ise, yine bunlara göre, Kürtlerin ulusal isteklerinin tümüyle reddindedir. Türkiye’de “sanki Kürt halkı, Türk halkı gibi iki halk varmış gibi göstermek yanlıştır, bir tek halk vardır, o da Türk halkıdır. Ötekiler etnisitedir” diye ahkam kesenlerin içinde (adının başına prof yazan T. Ateş gibi) çok sayıda prof olan üniversite yönetimleri de önemli bir yer tutmaktadır. Bunlar da, “Tamburalı Paşa” gibi, “silahlar kuşanılacak ve savaş vatan sathında kararlılıkla sürdürülerek“ sorun “çözülecek“ anlayışındadırlar. Diğer yandan sermaye basın yayın kurumlarının kurmayları, “Tamburalı paşa”yı ‘yaya bırakacak’ sertlikte saldırganlığı körüklemektedirler. Bunlar, hatta denebilir ki, Kürtlerin ulusal isteklerinin şiddetle bastırılması tutumunda silahlı güçleri de geride bırakacak kadar ileri gitmektedirler. Kendileri, moda deyişle “suit“lerinde bol dolarlı maaşlarını alırken, dağda-bayırda, sokakta veya başka yerlerde ölenlerin durumu bu gibiler için sadece “haber ve yorum malzemesi“ olmaktadır! Bu kadar sorumsuz, ülke ve halkın bugünü ve geleceği karşısında bu kadar pervasızdırlar. Bu ‘koro’ya, üniversiteler üst kurulu da katılmış, “bilim” adına doğmaları öne çıkararak “koruma ve kollama gücü olma“ya soyunduğunu deklare etmiştir.
Üniversitelerarası kurul adına yapılan “Türk ulusu bölünmez bir bütündür ve ülke barışını tehdit eden gelişmeler karşısında sımsıkı kenetlenmiştir. Üniversiteler Türkiye Cumhuriyeti’ni daima koruyacaktır” açıklaması, bilimsel sıfatına uygun düşmek bir yana, bilimdışı hurafeci bir yaklaşım ve anlayışın ürünüdür ve 83 yıldır kullakları sağır etmek ve tüm ulus ve milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerine yaşamı zindan etmenin gerekçelerinden biri olarak kullanılan baskı ve inkar politikasının tescilen tekrarından başka bir anlam ifade etmemektedir.
Üniversiteler adına açıklamayı yapanların bu hakka sahip olup olmadıkları konusunu bir yana bırakarak söylersek, devlet araştırmalarında dahi on milyonun üzerinde gösterilen bir toplumun kendini ayrı bir ulus olarak gördüğünü bile bile, bunu görmezden gelme; dahası, ulus olmanın tüm bilimsel “krıterleri”ni taşımalarına karşın Kürtleri ayrı bir ulus olarak görmemede direnme, ve onları Türk ulusunu bölmeye çalışmakla suçlama; bu yaklaşım tümüyle bilim dışıdır. Gerçek karşıtlığında inattır ve doğmaya sarılma, beton kafa politikalara güç verme, ülkeyi kanlı boğazlaşmalara sürükleyen politikalarda diretenlere destek olmadır. Eğer bu ülkede, ileri sürüldüğü üzere herkes için aynı yaptırım ve uygulanma gücüne sahip yasalar işleseydi, yasalar karşısında suç işleme ve suçluyu teşvik bu kadar ayrıcalıklı uygulamaya tabi tutulamazdı. Üniversiteler arası kurul, “Son zamanlarda ülkenin belli bölgelerinde odaklanan ve büyük kentleri de hedef alan ayrılıkçı terör hareketinin, Atatürk’ün Anadolu halkına aşıladığı birlik ve dayanışma ruhunu yok etmeyi hedeflediği”ni ileri sürerek, kendini “cumhuriyeti koruyup kollama görevi”yle yükümlü güçlerden biri olarak tanımlamıştır. Kurul adına yapılan açaklamada, M. Kemal’in “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir” sözlerine atıfta bulunulmakta; “etnik kökeni ne olursa olsun” bu “yepyeni millet”in “Türk milleti olduğu”nu ileri süren anlayış yinelenmekte; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni daima korumak ve ileriye taşımak” yolundaki “kararlılık“ kamuoyuna “bir kez daha“ ilan edilmektedir.
ÜAK’nin, bilim adına işaret ettiği “tehlike”, yani Kürt sorunu merkezli gelişmeler, bu kurulun da savunuculuğuna soyunduğu görüş ve politikaların ürünü olmasına karşın, bu anlayışın kararlılıkla sürdürüleceğini “bir kez daha“ ilan etmek, yanlışlığı bunca acı ve kanlı sonuçlarıyla kanıtlanmış bir “doğma”yı inatla sürdürmektir. Bunun da, “Türkiye’yi ileriye taşımak” bir yana, kargaşaya ve neredeyse halklar boğazlaşmasına sürükleyecek bir rol oynadığı artık ortaya çıkmıştır. Bu politika, emperyalistlere, pazar ve etki alanı mücadelesinde Türkiye’yi, kullanma ve Kürt sorununu da bu yönde istismar olanağını daha fazla açmasına rağmen, ülkenin korunması ve ileriye taşınmasına hizmet eden politika olarak reklam edilmektedir.
Sermaye güçleri adına konuşanlar Kürt sorununa Kürt sorunu denmez ve PKK’ya da terör örgütü denirse, sorun çözülebilirmiş görüntüsü verirlerken, çözüm için bir adım atmış olmamaktadırlar.
Felaketi davet eden “kör politika“!
DTP’yi “terörün uzantısı”, belediye başkanlarını “terörist örgütün sözcüsü” olarak göstermek, şiddet politikasını maskeleme ve gerekçelendirme girişimiyle bağlantılıdır. Kürtlere, Kürt politikacılarına, Kürtlerin içinden çıkmış ve Kürt sorununun şöyle ya da böyle çözümü talebiyle ortaya çıkmış, ‘kendi çocuklarının oluşturduğu örgütü lanetleme dayatması akılcı ya da tutarlı değildir. İşbirlikçi gericilik ve politik askeri temsilcileri, buradan çözüm için bir sonuç elde edilemeyeceğini göremeyecek kadar elbette kör değildirler. Ancak geleneksel anlayış kalıplarını da oluşturan bölgesel emelleri onları körleştirmektedir. Kürtlerin talepleri hâlâ ve inatla terörle özdeşleştirilerek “vatan bölünüyor ey vatandaşlar harekete geçin“ anlamı taşıyan boğazlatıcı propagandayla gerginlik ve şovenizmi tırmandırıyorlar. Bunlar, devlet ve polis terörü savunuculuğunu “devletin her yerde ve her zaman egemen olması zorunludur” (Oktay Ekşi-6 Nisan Hürriyet) gerekçesiyle haklı göstermeye çalışmakta, aralarında bazılarının “şahinler” diye tanımladıkları şiddet savunucularını teşviki sürdürmekte; şovenizmin etkisindeki emekçilerin “vatan bölünüyor” vehabına kapılarak Kürtlere karşı saldırı saflarında yer almaları için, “devletin “Diyarbakır, Batman, Siirt’te otorite kuramadığını, devet otoritesinin yerine PKK otoritesi geçtiği” söylemiyle kışkırtıcılık yapmaktadırlar. Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir başta olmak üzere bölgenin bazı önemli merkezlerinin belediye yönetimlerini iradelerinin temsili olarak gören Kürt emekçilerinin duygularını istismar etmekten kaçınmıyor, belediye başkanlarının görevden alınması için yalana dayalı gerekçeler oluşturma çabalarını sürdürüyorlar. Hürriyetin “aykırı sesi” olarak bilinen B. Çoşkun da ‘kara korsan kervanı’na katılarak “terörün başkaldırı denemeleri“nin “başarı ile sonuçlandığı“nı ileri sürmekte, “Teröristler bir anda binlerce çoluk-çocuğu sokağa dökebiliyorlar, kentleri esir alabiliyorlar artık. Bölgenin belediye başkanları PKK’nın birer sözcüsü gibi” (6 Nisan Hürriyet) diye yazarak, vatan “elden gidiyor“(!) diye devleti “ortada olma”ya çağırmaktadır.
Hâlâ Kürt sorununun halkın istemleri yönünde çözümü yerine, genç Kürt kuşaklarının nasıl kent eylemlerinden alıkonulabileceği planlarıyla uğraşılmakta, Türk emekçilerinin kendi aleyhlerine olacak politikalara yedeklenmeleri için sinsi ve gerici çabalar sürdürülmektedir. Bazıları da ekonomik-sosyal tedbirlerin alınmasıyla “terörün önlenmesi” üzerine konuşuyor; ulusal taleplerin bastırılmasının iktisadi-sosyal yollarını arıyorlar. Ama bu bir hayaldir ve kapitalizmin gelişmesi, ulusal hareketi güçten düşürmek bir yana, aksine onun ulusun güçlerine nüfus etmesinin zeminini güçlendirmiştir. Yani bu da çıkışsız bir “planlama”dır! Geriye hakların tanınması ve eşit koşullarda yaşamaya dayalı; güvene ve istege bağlı birlikte yaşamanın yol arayışı ve koşullarının oluşturulması kalıyor. Bu ise herkesten önce halkın, özellikle de Türk ulusundan işçi ve emekçilerin en önemli sorumluluğunu oluşturuyor.
Hurafeye kanmamak ve uçuruma düşmemek ise, sonraki makalemizin konusu olacak.


 
Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

1 Mayıs için seferberlik

Fransa işçi ve emekçilerinin kararlı mücadelesi sonucunda Yeni İş Sözleşmesi (CPE) geri çekildi. Bu başarı kararlı ve birleşik bir mücadelenin eseri olarak ortaya çıktı.
Şimdi bu mücadeleci çıkışa başka bir kulp uydurmaya çalışanlar da olacaktır. İşte “Fransa AB ülkesi”, “Orada demokrasi var” gibi. Aslında unutulmaması gereken tek şey demokrasinin yerleşmesi de korunması da işçi ve emekçilerin ortak mücadelesinin sonucudur. Bir başka yönü ise Fransa sendikal hareketindeki yalpalamaların aşılmasıdır. İşçi ve emekçiler doğru ve kararlı bir tutum alanların etrafında birleşerek mücadeleyi zafere taşımışlardır. Tabii ki buradan çıkaracağımız dersler vardır. Fransa işçi ve emekçileri bu sürece nasıl gelmişlerdir, hangi araçları kullanmışlardı?
Önümüz 1 Mayıs. İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü. Yani işçi sınıfının dünyanın her tarafında aynı anda alanlara çıktığı, alanları mücadele ve bayram yerine çevirdiği bir gün. Ve 1 Mayıs yaklaşırken işçi sınıfına ve ezilen halka çok yönlü saldırılar devam etmektedir. Öyleyse böyle bir dönemde her türden önyargıdan ve şovenizmden kurtularak, Türk ve Kürt halkının kardeşliğinin ve mücadelesinin bir günü olması için elimizden gelen tüm olanakları seferber etmemiz gerekir. Ülkemizde bazı dönemler zedelenmiş olsa da alanda beraber olmanın bir geleneği de vardır zaten.
Ancak görünen odur ki kimi konfederasyonlar, Diyarbakır ve çevre illerdeki gelişmeleri gerekçe göstererek, 1 Mayıs’ı salonlara hapsetmek istemektedirler. Bunların başında Türk-İş ve Hak-İş gelmektedir. Türk-İş tabanından, kimi merkez ve şube başkanları yapmış olduğu tepki açıklamaları ile doğru ve haklı bir tutum sergilemişlerdir. Hak-İş ve Hak-İş’e bağlı sendikaların tabanları ve üye işçiler de saldırılardan eşit derecede etkileniyorlar ve bundan dolayı ortak kutlama için herekete geçmelidirler. Hak-İş tabanındaki işçiler, işçi sınıfının mücadele günü olan 1 Mayıs’la bu kadar rahat oynamalarına müsaade etmemelidir. Aksi bir tutum sadece patronların ve hükümetin değil, aynı zamanda IMF politikalarına ve onların uygulamalarına “evet” demektir. Bunun için zaman gecikmiş değildir. İstenirse bir günde oturulup, konuşulup çözülecek şeylerdir.
Meselenin diğer yanı ise 1 Mayıs çalışmalarının nasıl değerlendirileceğidir. 1 Mayıs’ın kitlesel ve yaygın kutlanması, sanayi sitelerinde, genç ve kadın işçiler içinde yürütülecek çalışmaların hızlandırılmasıdır. Orta ve büyük sanayi sitelerindeki sömürü ve baskı ortamı düşünüldüğünde, buraların 1 Mayıs açısından anlamı bir başkadır. 1 Mayıs günü buralarda kutlamalar gerçekleştirmek, buraları sınıfın mücadele merkezlerine dönüşmesinin olanaklarını yaratmak, gelecek için yeni bir mevzi olacaktır. Başta sendikalar, hep buralar gözden kaçırılmıştır. 1 Mayıs’ın sadece örgütlü işyerlerinin katılacağı bir gün olduğu yanılgısı içerisinde olmuşlardır. Şimdi bunu değiştirmek için bir hamle yapmak ve buraları 20 gün boyunca ajitasyon, propaganda ve örgütlenme merkezleri olması için çaba göstermek gerekir. Dahası yürütülecek çalışmalar, sendikal örgütlenmeye dönüşmesinin olanaklarını da beraberinde getirecektir. 1 Mayıs için geriye kalan günlerde tam bir seferberlik ilan etmek 1 Mayıs’ın kitlesel ve gününe yaraşır bir biçimde kutlanmasını güvence altına alacaktır.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Sosyal Güven(lik)sizlik’te ısrar!

IMF’nin öteden beri “olmazsa olmaz” olarak dayattığı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanun Tasarısı”nın, Komisyon’da kabul edilerek, Meclis’e gelme aşamasında olduğu açıklandı. Açıklamayı yapan R.Tayyip Erdoğan. Açıklamanın yapıldığı yer, AKP Meclis Grup Toplantı Salonu. Omzunu eğerek avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Cumhuriyet tarihinin en önemli reform paketlerinden biridir… Konu çok tartışıldı ancak hiç kimse bunu gerçekleştirmeye cesaret etmedi…” diye böbürleniyordu.
Peki “cesaretle” çıkarmaya karar verdikleri SSGSS Kanun Tasarısı halka ne getiriyor? Gerçekten iddia ettikleri gibi prim ödeme gücü olmayanların primi devlet tarafından mı ödenecek? Hem de sosyal vasfı bırakılmamış “devlet” tarafından. Buna kargalar bile güler. Zehirlenerek hastaneye kaldırılan iki çocuğu sosyal güvencesi olmadığı için tedavi etmeyerek ölümüne sebep olan bir sistemi bile “kambur” olarak gören bir zihniyet vatandaşın primini mi ödeyecek?
Bu tasarıyla amaçlanan bellidir. Sağlık alanını da tamamen serbest piyasanın acımasız kollarına teslim etmektir. Bu sistemde parası olanın, ödediği prim kadar sağlıktan yararlanması hedeflenmektedir. Devamla hastanın müşteri olarak görüleceği, sağlığın kamu hakkı olmaktan çıkarıldığı bir sistem kurulmak istenmektedir.
Emekli maaşlarındaki düşüşten tutun da, emekliliğin hayal olmasına kadar birçok düzenleme halk yararınaymış gibi sunulurken, ortaya atılan gerekçeler 5 yaşındaki çocukları bile hayrete düşürmektedir.
Gazetemiz yazarlarından Osman Öztürk’ün de katıldığı bir televizyon programında, konu tartışılırken, emeklilik yaşının 68’e çıkarılması ile imkansız hale getirileceği ifadesine karşı, SSK Eski Genel Müdürü ve AKP Milletvekili, SSGSS Meclis Alt Komisyon Başkanı Zekai Özcan hemen şu savunmaya geçiyordu: “Emeklilik yaşının 68’e çıkması bugün söz konusu değil. 2036’da yürürlüğe girecek olan konu bugün neden tartışılıyor ki” şeklinde savunuyordu. Pes doğrusu! Kendisi de inanmadığı belliydi. Ancak çaresizlik içinde savunma refleksi ile böyle bir yanıt bulmuştu. Önceki gün konuyla ilgili görüşlerini açıklayan Recep T. Erdoğan da benzer savunmada bulunuyordu: “Yasanın Resmi Gazete’de yayımından itibaren emeklilik yaşının 68’e yükseltileceği haberleri var. Mevcut reformda emeklilik yaşının 68’e yükseltilmesi söz konusu değil. Bu madde 2036 yılından sonra, yani 30 yıl sonra öngörülmektedir. Üstelik emeklilik yaşı 68, değil 65 olarak düşünülmektedir…”
Aklınca halkı ikna etmeye çalışmaktadır. Doğru değil dediği emeklilik yaşı önceki tasarıda 68 olarak düşünülmüştü, ancak “fakirin eşeğini önce kaybettirip sonra buldurmak” misali son tasarıda 65 olarak düzenlenmiştir. İkincisi, “2036 yılında düşünülüyor” dediği emeklilik yaşı, bu ülkenin insanlarını kapsamıyor mu? O gün bu kapsama girecek olanlar bu ülkenin insanları, gençleri, çocukları değil mi? Ayrıca, ne oluyor da emeklilik yaşı 2036 yılında 65 olarak düşünülüyor. Halkın hayatta kalma yaşı mı yükselecek? Sosyal refah mı yükselecek?
Kaldı ki getirilen bazı koşullarla 65 değil, 75, 100 hatta imkansız hale gelmesi de mümkün olabilmektedir. Örneğin, geçici işlerde çalışan bir kişi her yıl 120 gün prim ödemek koşuluyla 9 bin gün prim şartını 75 yılda, mevsimlik işlerde çalışan bir kişi her yıl 90 gün prim ödemesi durumunda 100 yıl çalışması söz konusu olacaktır. Bu durumda insanların emekli olmasını beklemek tam bir hayaldir.
SSGSS Tasarısı ile adeta sosyal güvensizlik getirileceği açıktır. Geçen ay sonunda yapılan referandumla 2.5 milyon insanın yüzde 99’unun hayır dediği bir tasarıyı R.Tayyip Erdoğan ve ekibi hangi “cesaretle” bu ülkenin emekçilerine ve yoksul halkına dayatmaktadır?
Kuşkusuz bu gücü ve cesareti, arkasındaki tekelci sermaye grupları ve onun temsilcisi durumundaki finans kuruluşları olan IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlerden almaktadır. Bir başka açıdan bakacak olursak, bütün bu saldırılar karşısında sesi çıkmayan “işçi örgütleri”nden aldığını söylemek de mümkündür. 12 Eylül faşist darbesi sürecinde bile tam anlamıyla salonlara hapsedilmeyen 1 Mayıs’ı, “konjönktür” bahanesine sığınarak salonlara hapsetmeye çalışan Türk-İş, sınıf mücadelesini yükselterek bu saldırıları gerçekleştirenlere alanları dar etmesi gerekirken; alanlardan, salonlara kaçma hazırlığı ve açıklamalarında bulunması elbette birilerine cesaret vermiş olacaktır.
Umarız Türk-İş ve diğer emek örgütleri kendine gelerek, Fransa’daki öğrenci sendikalarının göstermiş olduğu başarıyı örnek almış olurlar. “Sembolik” değil kitlesel bir katılımla 1 Mayıs’ta alanlara çıkarak ve SSGSS Yasa Tasarısı’nı çıkarmak için cesaretlenmiş olan AKP’nin cesaretini kırmış olurlar.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Şiddet ve Sorunlar

Sorunlara nasıl tanıda bulunduğunuz, nasıl tanımladığınız ve çözüme ilişkin nasıl tutumlar alacağınız, hangi araç ve yöntemleri kullanacağınız, doğrudan doğruya sorunları ele alış tarzınızla bağlantılıdır.
Türkiye’nin anayasal ve yasal çerçevesinin nasıl olmasını istiyorsunuz? Bu anayasal ve yasal çerçeve, mevcut olanla sınırlı mıdır? Sizi tatmin ediyor mu?Vereceğiniz yanıtlar, olan-bitenle ilgili değerlendirmelerinizin de aşağı yukarı çerçevesini oluşturacaktır.
Birkaç eğilimden söz edilebilir. Kürt sorunu söz konusu olduğunda, demokratik formatın dışına çıkılıyor çoğu zaman. Sağcısı-”solcusu” Türkler, deyim yerindeyse tir tir titriyorlar. Karşısındakinin de titremesini istiyorlar. Özellikle “solcular” Türklüklerini hatırlıyorlar. Bir de Ermeni sorunu olduğunda böyle. Bir eğilim olarak Türkçülük, uzak-yakın milliyetçiliklerin tümünü süpürüyor. Türkçülük hiç bu kadar müşterisi olan rozet olmadı. Başka ulusları, halkları, özellikle Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde yaşan başka halkları, küçük görmek, aşağılamak; bu gökyüzünün ve yeryüzünün tek hakimi olarak kendisini görmek; “bu doğru bir düşünce tarzı değil” diyenleri tehdit etmek; “ya sev ya terk et” demek prim yapıyor. Türk ırkçılığı yükselişte. Devletçe destekleniyor. Devletçe nasıl destekleniyor? Yargısı, polisi, askeri destekliyor. Eline bayrağı ve balyozu alan, linç seferberliğine çıkabiliyor. Linç serbest Türkiye’de.
Demokratik tepkileri, eleştirileri, “vatansever Türkler” bastırmakla doğal görevli görüyorlar kendilerini. Devletin polisi askeri de, adeta “lütfen yapmayın siz iyi çocuklarsınız” diyor. Ama sopayı tutan eli tutmuyor; suç işleyenlere dokunmuyor. “Hadi uzaklaşın buradan” diyor. Aynı olayda iyi çocuklar gene geliyorlar, vuruyor ve kırıyorlar. Ya da başka kentlerde ortaya çıkıyor.
Bu ırkçı kışkırtma, ırkçı saldırma eğilimlerinden demokrasi çıkmaz. Militarizmin beslediği bu eğilimlerden, hep otoriter-totaliter sistemler çıkar.
Demokrasi üretmez.
Okullardaki eğitimden nasıl demokrasi çıkmıyorsa -nasıl çıksın, daha okula adımınızı attığınızda başlıyor ırkçılık ve ötekileştirme, ötekini yok sayma?- sokak, meydanlar, işyerleri, adliye binaları, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri alanından da demokrasi çıkmıyor.
Beşikçi’nin dediği gibi, en çok da “zihnimizdeki karakollar” engel oluyor özgürleşmemize.
Kürt sorunu eksenli olarak çıkarılan gürültüyü hepimiz yaşadık. Kulakları sağır eden bir gürültü duyuldu. Bu bir çullanma, boğma taktiği idi ve Kürt sorunu eksenli politika yapanlara ve onların demokratik hakları ve özgürlüklerini savunanlara büyük bir gözdağı verildi.Siz hiç ülke yöneticilerinden ve aslan sosyal demokratların liderlerinden çocuklar için bir ağıt, bir yazık oldu, bir sorumlular açığa çıkarılsın sözünü, talebini, direktifini duydunuz mu?
Pazar günkü Evrensel ekinde ne güzel manşet atmıştı arkadaşlar, Ece Ayhan’ın sesiyle: “Devlet dersinde öldürülmüştür.”
Devlet dersinin hocaları o sıralarda kim daha devletçi, kim daha milliyetçi, kim daha Türkçü atışmasındaydılar.
Çocuklar öldürülürken…


 
Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Deliğe süpürmek

Dilimiz yeni bir deyim daha kazandı; deliğe süpürmek. Aslında biz, benzer durumlarda kullanılmak üzere, “Defterini dürmek”, “İşini bitirmek”, “Memleketine postalamak”, “Geldiği yere göndermek” gibi görece daha uysal, daha uygun cümleler üretmiştik ama, bu Amerikancadan devşirme “Deliğe süpürmek” deyişi de tutacak gibi.
İşin yüzüncü özeti şu:
Başbakanlık danışmanı malum şahıs ABD’ye gidiyor. Bunda şaşılacak bir durum yok. Gitmişken ABD’deki düşünce kuruluşlarından birinin kürsüsüne çıkma ayrıcalığını elde ediyor. Bu da normal. Buradan giden seçilmiş her Türk büyüğü nedense mutlaka ABD’nin bir kürsüsüne çıkartılır.
Sonra başlıyor konuşmaya. “Konuşacak tabi. Kürsüye horon tepmeye çıkmadı ya” diyeceksiniz. Haklısınız. Bunda da şaşılacak bir şey yok.
Konuştukça açılıyor. Açıldıkça konuşuyor. Alkışlandıkça kendinden geçiyor. Konuşma Amerikanca.
Onun tam olarak ne söylediğini bilmiyorum ama ben danışman olsaydım durumu kurtarmak için şöyle derdim:
“Lan Yanki kardeşlerim. Biz ne günah işledik. Daha seçilmeden gelip Beyaz Saray’ın mübarek merdivenlerini tırmandık ve kelleyi koltuğa alıp Oval Ofis’e daldık. Clinton zamanında olsaydı kötü şöhretli Oval Ofis’e mümkün değil girmez, iktidardan bile vazgeçerdik. Bush’un Hıristiyanlığına güvendik.
Muhterem Bush ile diz dize oturduk. O söyledi biz dinledik. Biz dinledik o söyledi. Söylenenleri sallana sallana bir bir ezberimize yazdık.
Döner dönmez ne buyurdunuzsa harfiyen yerine getirdik. Üs istediniz verdik. İskenderun Limanı dediniz verdik. Antep üzerinden Mardin’e kadar tanklarınızı, toplarınızı taşıdınız sesimizi çıkartmadık. Yolda size yumurta, domates ikram eden köylülerimizi de mahkemelerde süründürdük. Zaten biz, ta gençliğimizde, size kem gözle bakıp, muhterem askerlerinizi Dolmabahçe’de denize döken vatan hainlerinin hesabını Taksim Meydanı’nda ‘Ya Allah’ nidalarıyla görmüştük. Hatta bunların birkaçını yine sizin emrinizle sallandırıverdik. Tutamadıklarımızı kurşuna dizdik. Sizin emrettiğiniz bütün temizlikleri gözümüzü kırpmadan yaptık. Türkiye’yi sosyalizmden kurtarıp 20 yılda 21 milyarder yarattık her yaştan.
Tezkere işine gelince... İnsaf lan! Yazıklar olsun. Tüm kabine elbirliğiyle tezkereyi imzaladık. Meclise gönderdik. Kabul edilmesi için göbeğimiz çatladı. Çoğunlukla da kabul ettirdik. Hatta tezkere kabul edildi diye göbek bile attık. Ama biz ne bilelim çoğunluğun tam çoğunluk olmadığını. Bilsek onun da önlemini alır, deliğe süpürülme tehlikesini ta o günden göze alıp elbirliğiyle çökerdik Arap’ın tepesine.”
Eğer bizim danışman bunları söylemediyse yandık. Deliğe süpürüldüğümüzün resmidir.
Söyledi veya söylemedi.
Ama işin garibi şu. Ülkemizdeki deliğe süpürme işlerini madem ki onların düşünce kuruluşları yapıyor, bizim “devletliler” neden tüm söylentileri göze alıp, gidip Oval Ofis’lerde dolaşıyor? Neden gidip boş yere Bush’a “Sör”, “Ekselans”, “Prezident”, “Mister…ister” filan diyor?
Madem onlar deliğe süpürüyor, biz neden oy veriyoruz?
Neden bunları biz deliğe süpüremiyoruz?

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net