www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNDÖNÜMÜ____Hasan Hüseyin Evin
Umut emekçilerde

KONUM ____Çetin Diyar
‘Makul’ tartışmalar!

YAŞAMA KÜLTÜRÜ____Cengiz Bektaş
Türk’e parayla...

DÜNYAYA BAKIŞ____Taylan Bilgiç
İran petrol borsası

YAŞADIKÇA____Enver Şat
Virüslü enerji

 GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Umut emekçilerde

Özal’lı yıllarda emekçilerin haklarına bir saldırı olacaksa veya temel tüketim mallarına zam yapılacaksa Özal yurtdışı gezisi için uçaktayken açıklama yapılır, veya bir maç kazanılması fırsat sayılarak zam ve saldırılar gerçekleştirilirdi.
Diğer bir yöntem de gündemin saptırılmasıydı. Yöneticiler yapay bir gündem yaratırlar, halkı o gündemle meşgul ederlerken zamlar, emekçi haklarının gasbı gerçekleştirilirdi.
Alışılmış bu yöntem bugün de sürdürülüyor.
Yeniden kışkırtılan Türk-Kürt çatışması yeni saldırıların da gerekçesi yapılıyor.
Tamamen kaldırılması gereken Terörle Mücadele Yasası daha ağır hükümlerle yeniden düzenlenmeye çalışılıyor.
Örgütlenme ve ifade özgürlükleri daha da baskılanacak.
IMF’nin baskısı altındaki hükümet, bir süreden beri “Sosyal Güvenlik Reformu”nu zamanında yapamamış olmanın sancısını yaşıyordu.
Referandum sonucunda halkın bu sözde reformu kabullenmediği ortaya çıktı.
Halka saygısı olan bir yönetimin bu durumda yapması gereken, bu düzenlemelerden vazgeçmek veya halkı yapılmak istenen düzenlemelerin toplum yararına olduğuna ikna etmektir.
Ama hükümet kendisini halka karşı değil, yerli ve yabancı büyük patronlara, IMF ve Dünya Bankası’na karşı sorumlu hissettiği için halk istemese de emekçilerin sağlık ve sosyal güvenlik haklarını yok edecek bu düzenlemeleri yasalaştırmak istiyor.
Halkın tümüyle reddettiği Sosyal Güvenlik Reformu (!) tasarıları komisyonlardan geçerek TBMM Genel Kurulu’na sevk edildi.
Tasarılar, büyük olasılıkla adaletsiz seçim sistemi yüzünden Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran AKP milletvekillerinin oylarıyla da kabul edilecek.
Ardından da Kamu Personel Rejimi’nin yasalaştırılması gelecek.
Bu saldırıların durdurulmasını kapitalist sistemin kurumlarından beklemenin anlamı yoktur. Saldırının durdurulması ancak işçilerin ve emekçilerin üretim güçlerini kullanacakları birleşik mücadelesiyle olanaklıdır.
Ülkemiz emekçilerinin birikimleriyle oluşturulan tüm kurumlar satıldı, satılıyor.
Anadolu’da yaşayan her milliyetten insanımızın birlikte mücadelesiyle ülkemizden kovulan emperyalistler çıkarılan yasalarla, sermayeleri ve kültürleriyle ülkemizi yeniden işgal etmekteler.
Bugün yapılması gereken bu emperyalist işgale karşı bağımsız ve demokratik bir Türkiye mücadelesinin yeniden ve topyekün başlatılmasıdır.
En başta emek örgütleri olmak üzere halkına karşı sorumluluk taşıyan herkese görev düşüyor.
Çocuklarımızın balkonda otururken veya parkta oynarken kurşunlanmadığı, özgür ve bağımsız bir ülkede insanca yaşayabileceği bir Türkiye’yi onlara borçluyuz.
Yoksa, emperyalist işgal altındaki, çocukları aç, işsiz ve mutsuz bir ülkede “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı kutlamak şekilden ibaret olur.
Çocuklarımıza kıymayalım efendiler.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

 KONUM ..........Çetin Diyar

‘Makul’ tartışmalar!

Diyarbakır’da başlayıp diğer bölge kentlerine yayılan olaylar, geçen hafta boyunca çeşitli boyutlarıyla tartışılmaya devam etti. Yürütülen tartışmalar aslında yaşananlardan kimlerin, nasıl bir beklenti içinde olduğunu da göstermiş oldu. Bakanlar Kurulu ve Millet Meclisi’nde yapılan görüşmeler, Başbakan’ın DTP yöneticileri ile geliştirdiği polemik ve medyada yorumcular-yazarlar tarafından yapılan değerlendirmelerin ortak noktası, Kürt hareketinin hedefe konulması, yaşananlardan Kürt hareketinin sorumlu tutulması olmuştur.
Bilindiği gibi Başbakan Erdoğan, olaylardan hemen sonra kolluk güçlerinin çoğu çocuk ve genç 13 kişinin ölmesine neden olan şiddet kullanımını sahiplenmiş ve ötesinde kadın ve çocukları yeni ölümlerle tehdit eden faşizan bir açıklama yapmıştı. Ardından, olayların nedeni olarak, Diyarbakır’da Kürt sorunu ile ilgili yaptığı açıklamanın istismar edilmesini göstermiştir. Şimdi soruyoruz; acaba Başbakan Diyarbakır’daki açıklamalarından sonra sorunun çözümü yönünde hangi adımı atmıştır da istismar edilmiş olsun? Adım atmak bir yana, Başbakan ardı sıra Diyarbakır’daki açıklamasını yalanlayan, boşa çıkaran açıklamalar yapmıştır.
Başbakan’ın en son DTP eşbaşkanlarından Ahmet Türk’ün görüşme talebine verdiği, “PKK’ya terörist de, görüşelim”, “önce silahı bırak, sonra masaya gel” gibi yanıtlar, herhangi bir anlam yüklenilemeyecek demagojik söylemler olmanın ötesine geçememektedir. Demagojik söylemlerdir, çünkü siyasetten az-çok anlayan herkes bilir ki, bu iş “silahları bırak, gel” demekle olmaz. Eğer silahların bırakılması isteniyorsa, bunun koşulları sağlanır. Bunun ilk adımı siyasi genel affın ilan edilmesidir. Ama Başbakan ve AKP Hükümeti, genel af değil, Terörle Mücadele Yasası hazırlamaktadır. Dağdakiler bir tarafa, DTP yöneticileri, bölgedeki kitle örgütü temsilcileri yoğun baskılara, gözaltı ve tutuklamalara maruz kalırken, bu işin içi boş açıklamalarla olmayacağı açıktır.
Medyadaki köşe yazarı ve yorumcuların önemli bir kısmı, söylemlerini olaylarda bazı banka şubeleri ve işyerlerinin zarar görmesi üzerine kurdular. Yaşananlar nedeniyle yatırımların durduğu/duracağı, işsizlik ve yoksulluğun artacağı ya da “terörün işsizlikten-yoksulluktan beslendiği” gibi değerlendirmeler yaptılar. Bölgeye gelen, bölgeden değerlendirme yapan burjuva-gerici yazar çizer takımı, bugüne kadar gerçekleri çarpıtmak, soruna dair kendilerince sonuçlar çıkarmak adına nerede yaşadığı belli olmayan bir “sessiz çoğunluk”tan söz eder, bunların “terörü” (Kürt halkının ulusal demokratik talep ve mücadelesini) desteklemediği vs. değerlendirmeleri yapılırdı.
Son olaylardan sonra “sessiz çoğunluk”un yerini “makul çoğunluk” aldı. “Makul çoğunluk” yatırımları engelleyen, halkın geleceğine zarar veren olayları desteklemiyor, devletine sahip çıkıyordu! Mesela Taha Akyol, Diyarbakır’ı Malatya ile karşılaştırıyor, “terör”ün Diyarbakır’ın gelişmesini nasıl engellediğine dair sonuçlar çıkarıyordu. Öyle bir tablo yaratıldı ki, sanki olaylardan önce Diyarbakır’a yatırımlar akıyor, işsizlik ve yoksulluğu ortadan kaldıracak önlemler alınıyordu. Oysa olaylardan önce de sonra da Diyarbakır’da işsizlik oranı yüzde 65 civarında ve Diyarbakır ülkenin en fazla işsizliğin olduğu ilk beş kentinden biri. Mevcut tabloyu, Diyarbakırlı işadamlarından Mehmet İpek şöyle özetliyor: “Başbakan buraya gelip cesur konuşunca insanlar hükümetin bir adım atacağına inandı, ama ne yol ne yatırım ne hak hukuk geldi. Diyarbakır’a sadece bankalar ve marketler geliyor, onlar da var olan nakit parayı emmek için... Hükümet Şırnak’a Burdur’la aynı koşullarda teşvik veriyor. Yatırımcı niye buraya gelsin?”
Hükümet, “terör”ün tanımını genişletmeye, Kürt siyasetçilerin legal alanda siyaset yapma koşullarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Terörle Mücadele Yasası’nın önümüzdeki günlerde yasalaşacağı belirtiliyor. Biz bu girişimler daha “yasa”laşmadan Diyarbakır’da yaşananları hatırlatarak bitirelim: 10 ölü ve yüzlerce yaralı ile sonuçlanan olaylardan sonra, panzerler eşliğinde yapılan baskınlar sonucu bine yakın gözaltı yaşandı. Gözaltında işkence ile ilgili onlarca başvuru yapıldı. 90’ı çocuk olmak üzere 500’e yakın tutuklama yapıldı. Diyarbakır’daki hapishanelerde yer kalmadığı için bazı tutuklular başka kentlerdeki hapishanelere gönderildi. En son olayların sorumlusu olarak aralarında 5 DTP yöneticisi, Tüm Bel-Sen Şube Başkanı ve Demokrasi Platformu Sözcüsü’nün de yer aldığı on siyasi parti ve kitle örgütü temsilcisi tutuklandı. Yine basın açıklamaları engellenmeye çalışılıyor, savcılık kararları gerekçe gösterilerek insanlar basın açıklamalarında gözaltına alınıyor…
“Özel savaş”ın bölgedeki yürütücüleri, bugün OHAL koşullarında bile sahip olmadıkları bir keyfiyetle davranıyor; hükümetin olaylar karşısındaki tutumunu “yaşasın adalet” naralarıyla karşılıyor. Şimdi başta sorduğumuz soruyu yine tekrarlıyoruz: Olayları acaba kimler, niçin kışkırtıyor?

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

 YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Türk’e parayla...

Münih’te çalışırken, Alman arkadaşlarımdan dördünün bir izlenceyi oluşturmaya giriştiklerine tanık olmuştum.
İki yıl çalışacaklar, para biriktirecekler, elden düşme bir minibüs, çadırdan tencereye bütün gereksinimlerini alacaklar, sonra da yola çıkacaklardı.
Nereye doğru mu?
Batı Anadolu’ya uzanacaklar, bütün eskil (antik) kentleri gezip göreceklerdi...
Mimarlık öğrencisi falan değildiler... Kültürlerini bütünlemek istiyorlardı. Her biri bir başka işte çalışıyorlardı.
Utanmıştım…
Bizde Süleymaniye’nin içini görmeden,İstanbul’da mimarlık öğrenimlerini bitirenleri düşünmüştüm de...
Utanmıştım...
Kendi ülkemizin en önemli yerlerini görmemiş olan aydın(?)ları düşünmüştüm de...
Utanmıştım…
Binlerce kilometre yapıp gelenlerin görmek istedikleri yapılarımızı yıkıp, ağaçlarımızı kesip, kıyılarımızı talan edenleri düşünmüştüm de...
Uzattım mı?
Hayır! Hemencecik, kısacık kestim...
Hele şu son günlerde yok edilenleri sayıp döksem, yalnız İstanbul’dakileri yazmak istesem, şu güncenin bütün sayfaları yetmez...
Şimdi bunun üstüne şu yazdıklarımı okuyun da bir anlam vermeğe çalışın...
Geçen salı günü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki öğrencilerime Ayasofya’yı göstermek istedim.
Öyle ya, mimarlıkta bir devrim olan bu yapıyı dört duvar arasında anlatacak değildim ya...
Rektörümüzün müze yönetimine yazdığı yazı elimizde gittik Ayasofya’ya...
Müzenin yönetmen yardımcısına başvurdum...
Sevinecek, bize kolaylık gösterecek diye düşünüyordum.
Oysa o, beni şaşkınlığa düşüren şu sözleri söyledi:
- Yabancı uyruklu öğrenciler bir şey ödemeden girebilirler. Türk öğrenciler, kişi başına 10 YTL ödeyecekler.
- Üniversitemizin rektörünün yazısı bir işe yaramıyor mu?
- Hayır! O eskidendi... Şubat ayından beri değişti durum... Her biri 10 YTL ödeyecekler.
Benim durumumu düşünebilirsiniz, öğrencilerinin kültür alt yapısını oluşturmağa çalışan bir öğretim görevlisi olarak...
Ateş basmıştı yüzüme...
Ne diyeceğimi gerçekten bilemedim. Bir şeyler saçmaladım...
Nasıl olurdu böyle bir şey?
Öğrencilerimize, gençlerimize ne yapmak istiyorduk?
Size anlatmak istedim... Bakalım siz çıkabilecek misiniz işin içinden? Nasıl yorumlayabileceksiniz bu durumu?

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

 DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

İran petrol borsası

Irak işgalinin, daha sonra gündeme gelen “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin, İran ve Suriye’ye yönelik tehditlerin “enerji bağlantısı” uluslararası alanda odak noktası olmayı sürdürüyor. Daha önce, İran’ın bir petrol borsası açma planlarından bahsetmiştik. İnternetin “derin köşeleri”nde rağbet gören iddia aslında oldukça basit: İran, bir petrol borsası açacak ve bu borsa, ABD Doları ile değil Avro ile işlem yapacak. Merkez bankaları, esas olarak petrol alabilmek için dolar stoklayan birçok ülke bu nedenle rezervlerindeki Avro miktarını artıracak ve dolayısıyla, Amerikan emperyalizminin “küresel egemenliği”nin temel dayanaklarından biri olan ABD Doları’nın egemenliği, sönümlenmeye başlayacak.
“Petrol borsası” aslında bir iddia değil. İranlı yetkililer, birçok kez, böyle bir borsa açma niyetlerini ilan ettiler. İşin “iddia” kısmı, bu borsanın gerçekten “umulan” etkiyi yaratıp yaratamayacağı.
Amerikan The Chronicle gazetesinin yazarı David R. Baker, geçtiğimiz hafta konuyu hafif “gırgıra alan” bir makale yazdı (4 Nisan 2006). Makalede, borsa ile ilgili iddialar “komplo teorisi” olarak niteleniyor, ama bir yandan da, İran’ın, Basra Körfezi’ndeki Kiş adasında bir borsa açmayı planladığı kabul ediliyor.
Baker dalga geçse de, yazdıklarında gerçek payı var. Örneğin, borsanın küresel ekonomide gerçekten etkili olabilmesi için, petrol üreticisi Ortadoğu ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın işbirliğine ihtiyaç var. Herkesin bildiği gibi bu ülkelerdeki gerici rejimlerin tamamı ABD’ye bağımlı durumda.
Ayrıca, New York ve Londra’daki petrol borsalarının nabzını tutan sermaye kesimlerini, İran gibi bir ülkeye çekmek epey zor. Ne de olsa emperyalist ekonominin en önemli iki merkezi bu kentler ve bu merkezlere “yakın” olmak gerekiyor.
Baker’ın işaret ettiği bir başka gerçek, merkez bankaların sadece petrol gerekçesiyle dolar tutmadıkları. Petrol önemli bir faktör olsa da, merkez bankası kasalarındaki dolarların petrol dışında nedenleri de var. Avro üzerinden ticaret yapan bir petrol borsasının, bu bankaların “Avro’ya hücum etmesine” yol açması, pek olası değil.
Ancak bütün bu olgulardan yola çıkarak, petrol borsasının bir “komplo teorisi”nden ibaret olduğunu düşünmemek gerekiyor. Madalyonun, bir de diğer yüzü var.
22 Mart akşamı, ABD’nin Ortadoğu’daki önemli üslerinden biri olan Katar’da, önemli bir açılış yapıldı. Ortadoğu’nun ilk enerji ticaret merkezi olan “Katar Enerji Kenti”, Batılı “saygın konukların” gözetimi altında, faaliyete geçti.
Milyarlarca dolarlık yatırımla kurulan bu enerji kenti, Uluslararası Ticaret Borsası (IMEX) adı altında kurulan uluslararası enerji alışveriş platformuna ev sahipliği yapacak. Kent, bölgede faaliyet yürüten petrol ve doğalgaz şirketlerinin “her türlü ihtiyacına” yanıt veren bir merkez olmayı hedefliyor. “Enerji kenti”nin en önemli destekçisi, ABD’nin de içinde yer aldığı küresel bir konsorsiyum olan “Gulf Energy”. Ama bununla kalmıyor; Microsoft’tan Chevron’a kadar birçok Amerikan tekelinin desteğini elde etmiş durumda. En önemlisi, bu merkez, enerji alanında “standart” olan ABD Doları üzerinden ticaret yapacak.
Katar Enerji Kenti, birçok kesim tarafından İran’ın borsa planlarını “suya düşürmeyi” amaçlayan bir proje olarak ortaya atıldı. Gerçekten de, “Böyle bir merkez açmak, uluslararası sermaye ve ABD hükümetinin aklına bugüne kadar neden gelmemişti?” sorusu, yanıtlanmayı bekliyor.
İran’ın bir petrol borsasını kurma hedefinin gerekçesi, oldukça basit ve makuldü: Dünya petrol arzının yüzde 60’ı, doğalgaz arzının yüzde 25’i Basra Körfezi ülkeleri tarafından karşılanırken, bu işin merkezi neden New York veya Londra olsun?
Öyle görünüyor ki ABD, bu soruya, “Alın size bölgesel bir merkez” diyerek yanıt veriyor. Dolayısıyla, İran petrol borsası planlarının zora girmesi muhtemel. Ancak İran Ekonomi ve Maliye Bakanı Davud Daniş Caferi, nisan ayı başında yaptığı açıklamada, borsayı açmakta ısrarlı olduklarını belirtti. Çünkü İranlı yetkililer, bu borsanın sadece “işlem kolaylığı”ndan ibaret olmadığını, ABD, Rusya, Çin ve Avrupalı emperyalistler arasındaki ekonomik-politik çekişmenin kilit arenalarından biri olmaya aday olduğunu iyi biliyor.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

 YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Virüslü enerji

Gençlerle enerji konusunda sohbet ederken verdiğim örneği bu hafta sizlerle paylaşmak istedim.
Varsayalım ki; siz bir çiftçi ailesisiniz. Süte ve süt ürünlerine gereksiniminiz var. Bu gereksiniminizi karşılayabileceğiniz hayvanlarınız da bulunmakta.
Keçileriniz var, inekleriniz var… Hepsinin memeleri süt doludur. İhtiyacınız olan sütü 30-40 yıl sonra bile karşılayacak kadar potansiyeliniz var. Üstelik bu süreçte başka potansiyeller de çıkabilir karşınıza.
Ama siz ne yapıyorsunuz?
Süt gereksiniminizin tamamını kendi hayvanlarınızdan karşılamak yerine, yüzde 65’ini para vererek alıyorsunuz.
Peki, çok mu paranız var?
Tam tersi. Her geçen gün borcu artan bir ailesiniz.
Başka ne tür saçmalıklar yapıyorsunuz?
Dışardan alınan sütte o kadar ileri gidiyorsunuz ki, bazen sütü koyacak kabınız olmadığı için almadığınız sütün parasını da ödüyorsunuz. Çünkü “al ya da öde” koşullu anlaşma yapmışsınız.
Dışardan alınan ve kendi ürettiğiniz sütün tamamından da yararlanamıyorsunuz. Çünkü endüstrisi gelişmiş ülkeler bu sütü sofraya servis ederken yüzde 5 gibi bir kısmını kayıp ve kaçak olarak kaybederken, siz bunun yaklaşık 5 katı kayıp ve kaçağa sahipsiniz. Ve bunu önlemediğiniz sürece, elde edeceğiniz bütün sütlerde bu kayıplar devam edecek.
Gençler: “Bu kadarına da pes” diyorlar ama dahası var!
Eldeki potansiyel değerlendirilmezken, dışardan alınan ve kendi ürettiğimiz sütün dörtte birini kayıp ve kaçak olarak kaybederken, şimdi birde şarbon virüslü süt almaya kalkışıyorsunuz.
Bu hastalıklı sütü satanlar: “Kaynatırsanız bir şey olmaz” diyorlar. Hatta “Siz kahramansınız, şarbon virüsü size ne yapabilir ki? Gerekirse bu virüsleri Toroslar’a gömersiniz” diyorlar.
Oysa bu süt hem en pahalı olan süt, hem de en tehlikeli olanı.
Adeta patlamaya hazır bir bomba.
Ne zaman salgını başlatacağı belli değil.
Ama diyorlar ki: “Siz kahramansınız”.
Hem ne demiş Polat Alemdar biraderimiz: “Sonunu düşünen kahraman olamaz!”
Sonunu düşünmeyeceksin. Gözü kara bir şekilde dalacaksın virüslerin içine. Hem gözle bile görülmeyen bu ufacık şeylerden korkulur mu hiç. Kahramanlar radyasyondan, pardon virüsten korkmaz. Gerekirse kanser, pardon şap olur ölür, ama gene de korkmaz.
Gençler bazen sorarlar: “Hocam kaç çeşit süt var?”
Ben şöyle yanıtlıyorum bu soruyu.
Üç çeşit süt var. Bunlardan birincisi yaylım hayvanlarının sütüdür. Bu süt kekik kokar, dağ kokar, çiçek, çimen kokar. Biz buna yenilenebilir enerji diyebiliriz.
İkincisi ise besi hayvanlarının sütüdür. Bu süt yem kokar, birincisi gibi kekik kokusu yoktur. Toplumsal maliyeti birinciye göre fazladır. Çevreyi pisletir. Biz buna fosil enerji deriz.
Üçüncü süt ise hastalıklı besi hayvanlarının sütüdür. Bu hayvanlar sürekli karantina altındadır. Sütü elde etmek bile başlı başına bir dikkat gerektirir. Virüslerini her an ortalığa saçabilirler. Hatta Çernobil’de olduğu gibi salgınlara neden olurlar. Üstelik yaylım hayvanlarının sütünden çok çok pahalıdırlar. İşte bu belaya nükleer enerji denir.
Evet, bu günlerde bu güzel ülkenin başında nükleer bulutlar dolaşıyor. Bu bulutlar özellikle son günlerde Karadeniz’in incisi Sinop’un başında yoğunlaşmış durumda. Başbakan’ın son açıklamaları bu tehlikenin çok yaklaştığını göstermektedir.
Bu virüslü enerjiye mutlaka engel olmak zorundayız. Sinop’ta, Türkiye’de ve dünyanın her yerinde…

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net