www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KONUM ____Çetin Diyar
Ezberi bozmak!

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
istanbul’un bodrum katı

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Enerji tüketimi ve gelişmişlik çelişkisi

GÜNDÖNÜMÜ ____Hasan Hüseyin Evin
Sermayenin amiral gemisi ‘Sosyal Güvenlik Reformu(!)’

EMEĞE SESLENİŞ ____Levent Tüzel
Barışın ve özgürlüğün bayramı Newroz kutlu olsun

İzlenim ____Yıldız Eren
“Gençlik sefalet istemiyor, Villepin deneme süren bitti”

EVRENSEL’DEN
Ne desek alınıyor

  KONUM..........Çetin Diyar

Ezberi bozmak!

Geçtiğimiz hafta sonu bölgede ve ülkenin birçok kentinde Newroz kutlamaları yapıldı. Devletin güvenlik birimleri tarafından yapılan “provokasyonlar olacağı”, “büyük olaylar yaşanacağı” açıklamalarına rağmen, ne bölgede Kürt halkı tarafından, ne de ülkenin değişik kentlerinde Kürt, Türk, Arap her milliyetten emekçinin katılımıyla yapılan kutlamalarda ciddi bir olay yaşanmadı. Üstelik kutlamalar, asıl ‘kışkırtıcı odağın’ kim olduğunu da gösterdi; başta Şemdinli olmak üzere birçok yerde bayramını kutlamak isteyen halk, devlet yetkililerinin yasak ve engellemeleriyle karşılaştı. Şimdi gözler yarın yapılacak Amed Newroz’una çevrildi.
Newroz kutlamaları... Bilgi Üniversitesi’nde yapılan “Kürt Konferansı”... Şemdinli İddianamesi... Kürt sorunu farklı gündemler üzerinden tartışılmaya, ülke gündemini belirlemeye devam ediyor.
Şemdinli iddianamesi üzerinden bölgede yürütülen ‘özel savaş’ politikalarının ve bu temelde oluşturulan JİTEM gibi kontrgerilla örgütlenmelerinin açığa çıkarılması olanağı karşısında devlet, askeri ve hükümetiyle direnç gösteriyor. Ülkenin demokratikleştirilmesinin olmazsa olmaz koşullarından biri olan özel savaş aygıtının lağvedilip çetelerin yargılanması engelleniyor. Ülkeyi yönetenler, Kürt sorununda seksen yıldır çözümsüzlükten başka bir sonuç doğurmayan şiddet politikalarında ısrar ediyor. Halka bomba atarken suçüstünde yakalanan “ Mutkili Ali” gibi JİTEM elemanları bile açıktan sahipleniliyor. Genel Kurmay Başkanı Özkök, 1990’lı yıllarda özel savaşın bölgedeki uygulayıcılarından KKK Org. Büyükanıt’ın Şemdinli iddianamesinde yargılanması talebinin yer almasından sonraki tutumunu “Büyükanıt şimdi daha Büyükanıt oldu” sözleri ile ortaya koymuştur. Özel savaşın uygulayıcıları, ortaya çıkarılan suçlarını kullanmaya, çeşitli güçleri arkalarına alarak kendi mevzi ve pozisyonlarını güçlendirmenin olanağına dönüştürmeye çalışıyor. Bölgede operasyonlar sürüyor, her gün ölüm haberleri geliyor...
Kürt sorununa dair ezberi bozma iddiasıyla Bilgi Üniversitesi’de düzenlenen ‘Kürt Konferansı’, geçtiğimiz günlerde en çok tartışılan konulardan birini oluşturdu. Konferans, sorunu Kürtler olmadan, Kürtlerin görüş ve taleplerini dikkate almadan tartışan/tartıştıran bir temelde gerçekleştirdi. DTP eşbaşkanlarından Ahmet Türk, ancak eski bir milletvekili sıfatı ile konferansta söz alıp görüşlerini dile getirebildi. Buna rağmen konferansa katılıp görüş ve değerlendirmelerini gazetelerindeki köşelerinden de sürdüren bazı yazarlar, Evrensel ve Gündem gazetelerinin konferansı “Kürtsüz Kürt Konferansı” olarak değerlendirmelerini ‘taraflı’ buldular. Bizi taraflı bulan yazarlardan Ali Bayramoğlu, konferansın en önemli boyutunun “Kürt olmayan aydın, akademisyen, kanaat önderilerinin, Türk solu ve Türk demokratlarının kendiliğinden üreyen ortak dille ve ilk kez bu denli vurgulu olarak PKK ve şiddet merkezli bakışı gayrimeşru ilan etme”si olduğunu söylüyor. Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu gibi Amerikancı burjuva liberal Türk “aydın”ları Kürt sorununu Kürtlersiz tartışma hakkını kendilerinde buluyor, Kürt halkının ne istediğini dinlemeden çözüm için öneriler sunmakta sakınca görmüyorlar. Ama biz,” konferansta neden Kürtler yok?” diye sorunca, taraflı davranmış oluyoruz.
Tarihe mal olmuş bütün sorumlu aydınlar böylesi meselelerde eleştiri oklarını egemenlere yöneltmişlerdir. Aksi bir tutum, gerekçesi ne olursa olsun egemenlerin politikalarını destekleyici/güçlendirici bir tutum olmaktan kurtulamaz. Ama nedense Kürt sorununa dair son dönemlerde Türk aydınları tarafından yapılan açıklama/eleştirilerin odağında Kürt tarafı bulunuyor.
Ahmet Türk, Kürt Konferansı’nda daha önce DTP olarak açıkladıkları çözüm önerisini tekrarlıyor:
“Birinci aşama: Devlet operasyonları durdursun; PKK, 1999’daki gibi eylemsizliğe geçsin. İkinci aşama: Devlet, demokratik bir proje ortaya koysun, PKK de sınırın öbür yanına geçsin. Üçüncü aşama: Bu proje gerçekleşince, PKK silahı bıraksın...” Hasan Cemal’in bu öneriye karşı söyledikleri, yukarıda belirttiğimiz “aydın” tipinin tutumunu özetlemektedir:
“Ankara’nın haklı olarak ne diyeceğini (“Terör örgütüyle pazarlık olmaz!”) bilerek böyle bir yol haritası ortaya atmanın bir yararı yok.
Ezberi bozmak lazım!”
Ankara’nın tutumu belli ise, yapılması gereken bu tutumun değiştirilmesini istemek, o yönde bir mücadele yürütmektir. Cemal gibiler, sorunun kaynağı pozisyonunda olanları değil, onlara karşı mücadele edenleri hedef tahtasına koymaktadır.
Tarih, egemenlerin ve onların çeşitli platformlardaki uzantılarının ezberini, mevcut politikalarını bozacak tek gücün halkın mücadele ve kararlılığı olduğunu göstermiştir. Newroz Bayramı’nda demokrasi, barış ve özgürlükten yana tutum ve kararlılığını bir kez daha gösteren/göstermekte olan halkımızın ve Ortadoğu’nun tüm mazlum halklarının bayramı kutlu olsun!

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

istanbul’un bodrum katı

Demokratik yolla seçilen kişi, başkalarının demokratik haklarına saygısızlık edebilir mi? Seçimle gelmiş olmak ona böyle bir ayrıcalık verir mi?
Böy le bir durumun çelişkisi açıkca nasıl görülmez?
Örneğin, İstanbul’a belediye başkanı seçilmiş olmak ( üstelik yanlış seçim yasası nedeniyle üç ya da dörtte birin oyuyla seçilmişseniz) size kimi kararları tek başınıza , ya da sizin gibi düşünen kişilerle, örgütlerle birlikte alma yetkisini verir mi?
Böylesi bir davranış demokrasiyi kötüye kullanmak olmaz mı?
Şu ya da bu nedenle bir kentin başına geçmiş kişi, ya da onu oraya getirmiş olan kişiler, çoğunluk onayı olmadan nasıl karar alabilirler.
Buna karşı vatandaşın, en azından karşı oy kullanmış olanların susup oturmaları, tepki vermemeleri kentliliğe sığar mı ayrıca?
Örneğin Haydarpaşa’ ya gökdelenler dikilmesinin İstanbul’luların çoğunluğunun onayı olmadan tasarımı nasıl yaptırılabilir? (Öteki örnekleri yazdım daha önce…)
Son aylarda bir sürü öneri tasarım uçuşuyor havada. Kimilerine gülüp geçmek gerekir diye düşünüyorsunuz… “Şaka bunlar.”, ya da gündem şaşırtmaca diyorsunuz; ama öğreniyorsunuz ki,bu tür tasarımlar için yabancı mimarlara büyük paralar ödeniyormuş…
Önemli olan mimarın yerli ya da yabancı olması değil… Önemli olan mimarın İstanbul’u tanıyıp tanımaması… İstanbul’da binlerce yıldır üretilen kültüre yabancı olup olmaması…
İstanbul boş arsa değil ki…
İstanbul’da hem binlerce yılın hem yüz milyonlarca insanın hem de üç büyük imparatorluğun (Roma,Bizans,Osmanlı) kültür birikimi olması önemli… Bunları bilip tanımadan,bilincine ermeden dokunulmamalıdır İstanbul’a …
İstanbul’un bu gün toprak üstünde görünen yüzü başka, toprak altındaki İstanbul başka…
İstanbul’un bodrum katını bir düşünün, ya da katlarını…
İstanbul’un bodrum katı çizilmeli bence tez elden…
Köln’ de yapmışlar bu işi…Alttaki,Roma’nın uç kenti olduğu dönemlerden kalma artıklarını belirlemek için…
İstanbul’un bodrum katını bilmeden biri kalkıp, “ yedi tünel açılacak derse siz ona ne dersiniz?
İstanbul kültürünü bilmeyenler, İstanbul’un değil toprak üstü, bodrum katı üzerine bile söz söyleyemezler, usları varsa söylememelidirler…

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Enerji tüketimi ve gelişmişlik çelişkisi

Bazı ülkelerin kişi başına düşen enerji tüketiminin yıllara göre nasıl değiştiğine baktığımızda, ülkeler arasındaki farkı açıkça görürüz. Aslında endüstriyel dönüşümün ve yeni stratejilerin ipuçları da bu tür verilerde saklıdır. İsterseniz bunu bir tablo ile inceleyelim.
Kişi başına düşen kg Petrol eşdeğeri enerji tüketimi
Ülkeler197119902002
ABD7.6157.7207.970
Almanya3.9304.4784.200
G. Kore5072.1324.270
Türkiye3779351.080
Yunanistan1.0362.1712.650
Malezya4341.3172.130
Kaynak: H. Uluğbay-Strateji eki-16.01.2006
(Cumhuriyet Gazetesi)

Yukarıdaki tabloya baktığımızda gözümüze çarpan ilk şeyin, enerjide doyuma uğramış olan ülkelerin enerji tüketimindeki artışın oldukça küçük, diğer ülkelerde ise büyük olduğudur. 1990 yılından sonra ise daha farklı bir tablonun ortaya çıktığına tanık olmaktayız. Bunu özellikle Almanya örneğinde incelersek, enerji tüketiminin artmadığını, tam tersine düştüğünü görmekteyiz. Oysa endüstriyel gelişimini tamamlayamamış ülkelerin enerji tüketimlerinin bu dönemde de hızlı bir şekilde artmaya devam ettiği görülmektedir.
Endüstriyel gelişimini tamamlayamamış ülkelerin enerji tüketimindeki hızlı artışın nedeni bu ülkelerdeki halkın yaşam standartlarının yükselmesine bağlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu artışın asıl nedeni, endüstrisi gelişmiş ülkelerin kullanmak istemedikleri teknolojilerin bu ülkelere transferidir. İkinci nedeni ise yükte ağır, paha da hafif ürünlere yönelik endüstriyel sektörlerin gelişmekte olan ülkelere kaydırılmasıdır. Bir diğer neden ise çevresel etkisi fazla olan endüstriyel sektörlerin gelişmekte olan ülkelere kaydırılmasıdır.
İşin en acı tarafı ise bu tür ikinci, üçüncü sınıf endüstri alanlarını gelişmemiş ülkelere kaydırırken, bu ülkeler arasında rekabet ortamı yaratarak, kendi kârlarını en üst düzeyde tutmaktadırlar.
İşte günümüzde anamalcılığın ve emperyalizmin geldiği bu aşama oldukça önemlidir. Bu durumda; kişi başına tüketilen enerji miktarı artarken, yapılan bunca hamaliye işler karşılığında elde edilen gelir oldukça düşük kalmaktadır. Hem de kendi çevresini ve doğal kaynaklarını yok etmek pahasına bir hamallıktır bu.
Gerçi enerji tüketiminde Çemişkezek’in kıyıda kalmış bir köyündeki Hatice kadının evin tavanına taktığı tahta yayıkla sütü işlemeyip, elektrikli bir yayıkla bu işi yapmaya başlamasının da bir payı vardır. Fakat kaçınılmaz olarak yaygınlaşan bu tür son kullanım teknolojilerde; endüstriyel teknolojilerdeki gibi ikinci, üçüncü sınıf teknoloji olmaktadır.
Endüstriyel gelişimini ileri düzeye taşımış olan emperyalist ülkelerde kişi başına tüketilen birincil enerji miktarının düşmesinin veya çok az bir artış göstermesinin nedeni sadece çevresel etkisi fazla ve enerjiyi fazla tüketen endüstri sektörlerini gelişmekte olan ülkelere taşımaları değildir. Bunun bir başka nedeni ise, konutlardan ulaşıma kadar, bütün insan etkinliklerinde, daha az enerjiyle daha yüksek konforu elde etmeye yönelik çalışmalardır. Ayrıca elektrik üretiminde yenilenebilir enerjilere yönelik yatırımların yapılması, fosil enerji kaynaklarıyla gerçekleştirilecek işlerin yenilenebilir enerji kaynaklarıyla gerçekleştirilmesi de etkili olmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerin enerjide doyuma ulaşıncaya kadar kişi başına tükettikleri birincil enerji miktarının artması kaçınılmazdır. Ama bu gelişim sürecinin sağlıklı olması için, çöp teknolojilere değil, gelişmiş teknolojilere yönelmeleri gerekir. Hatta gerekirse bu noktada Japonları örnek alarak, teknolojik kopyada dahil olmak üzere birçok yöntem düşünülmelidir. Çünkü endüstrisi gelişmiş ülkelerin sahip oldukları AR-GE olanakları bu ülkelerin elinde bulunmamaktadır. En azından başlangıç olarak bu yapılmalıdır ve bu yöntem geri kalmış ülkelerin hakkıdır. Bu yapılmadığı için harcanan birim enerji başına yaratılan katma değer, oldukça düşük kalmaktadır. Emperyalist ülkelerde harcanan birim enerji başına yaratılan katma değerin yüksek olmasının nedenini irdelediğimizde, uyguladıkları enerji-çevre-ekonomi politikalarını geri kalmış ülkelerin sömürülmesi üzerine kurduklarını görmekteyiz.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Sermayenin amiral gemisi ‘Sosyal Güvenlik Reformu(!)’

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nun alt komisyonunda Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası (SGGSS) Yasası Tasarısı görüşülürken komisyonun CHP’li sendikacı üyelerinden İzzet Çetin, komisyon üyelerine “Sendikacılık günlerimde olsaydım burayı sizlere dar ederdim”, Bayram Meral de “Kimsenin sesi çıkmıyor” diyerek hayıflanmışlar.
Bayram Meral, yeni İş Yasası’nın hazırlıkları sırasında TİSK Başkanı ve Çalışma Bakanı’yla imzaladığı protokol ile yeni İş Yasası’nın çıkarılmasına, işçilerin köleleştirilmesine ve örgütlenmesinin dağıtılmasına katkı sunmuştu.
Dönemin Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, Türk-İş Başkanı Bayram Meral, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ve Hak-İş Başkanı Salim Uslu’ya İş Yasası Taslağı ile birlikte gönderdiği mektupta “Taslağın hazırlık aşamasında basına ve kamuoyuna hiçbir açıklama yapmadığınız için size teşekkür ederim” diyordu.
İş Yasası’nın hazırlıklarında hükümet ve patronlarla tam bir işbirliğine giren işçi sendikaları konfederasyon başkanları yasanın TBMM’deki görüşmelerinde de ciddi bir muhalefet yapmadılar, kişisel atışmalarla yetindiler.
İş Yasası sayesinde bugün sendikalara üye olan işçiler işten atılmakta, sendika üyesi işçiler istifaya zorlanmaktadır. İşçilerin bu halinin sorumlularından olan Bayram Meral ise ses çıkmamasından yakınıyor. Pes doğrusu.
TİSK eski Başkanı Refik Baydur bir TV programında: “Önceleri işçiler eğitimsiz oldukları ve kendi haklarını yeterince savunamadıkları için sendikalar işçiler adına toplusözleşme yapıyorlardı. Oysa şimdi işçiler lise veya üniversite mezunu. Onlar işverenin karşısına geçer, hakları için pazarlık yapar, sözleşmesini de imzalar. O halde sendikalar toplusözleşmeyle falan uğraşmamalı, işçiyi eğiten kurumlar olmalı” şeklindeki sözlerle patronların nasıl sendikalar istediklerini açıklamıştı.
R. Baydur, yeni İş Yasası ile ilgili tartışmalar sırasında da özellikle esnek çalışma için “Bu uygulamalar yıllardır yapılıyor. Uygulamadaki durum yasaya konulsun, biz de yasadışı olmaktan kurtulalım” demişti. B. Meral ve diğerlerinin de katkılarıyla Baydur’un dediği yapıldı ve İş Yasası değişti, esnek çalışma yasalaştı.
Patronlarla kol kola yürüyen sendika bürokratlarının, emekçilerin birleşmelerini, birlikte mücadelesini engelleyen tutumundan da güç alan patronlar ve onların temsilcileri şimdi de emekçilerin sağlık, eğitim, sosyal güvenlik haklarını ve kıdem tazminatlarını yok etmek için saldırıya geçtiler.
İşçi sınıfı ve emekçilerin dağınık duruşu nedeniyle hükümet SGGSS Yasa Tasarısı’nı Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşmeye başladı. Sosyal Güvenlik Kurumu Yasa Tasarısı’nı da TBMM Genel Kuruluna gönderdi. Her iki tasarıyı da mart ayı sonuna kadar yasalaştırmayı hedefliyorlar.
Patronlar ve temsilcileri bu cesareti emek güçlerinin dağınıklığından ve örgütsüzlüğünden alıyorlar.
Almanya, Fransa ve Yunanistan’da bizdeki saldırıların belki yüzde biri kadar saldırı karşısında onbinlerce, yüzbinlerce insan sokağa dökülüyor. Saldırı genel grevle karşılanıyor.
Türkiye’de de emekçilerin hak-hukuk tanımayan iktidara karşı haklarını korumak için meşru direnme hakkını kullanma zamanı geldi de geçiyor.
SGGSS Yasa Tasarısı’na karşı birleşik mücadele başlangıç olabilir. Bu konuda KESK, TTB ve DİSK çeşitli siyasi partiler ve kitle örgütleriyle ortak mücadelenin örgütlenmesi için görüşmeler yapıyor. Bu çabaya katkı sunulmalı ve birliği genişletme çabası Emek Platformu ile de birleştirilmelidir.
Bu doğrultuda DİSK’e bağlı sendikaların İstanbul’daki Emek Platformu’ndan ayrılma kararı da yeniden değerlendirilmeli ve birlikte mücadele örgütlenmelidir.
Sermayenin amiral gemisi olan “Sosyal Güvenlik Reformu(!)”na karşı mücadeleyi kazanmak zorundayız.
Öyleyse hangi nedenle ve ne şekilde olursa olsun emekçiler bölünmemelidir. Tüm emekçilerin beklentisi bu yöndedir.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

  EMEĞE SESLENİŞ..........Levent Tüzel

Barışın ve özgürlüğün bayramı Newroz kutlu olsun

Ülkemiz ve Ortadoğu halkları Newroz Bayramı’nı gergin ve çatışmalı bir ortamda karşılıyor.
“Demokrasi ve terörle mücadele savaşçısı” ABD, işgalden bu güne en kapsamlı sayılan saldırısını Samarra’da yürütürken Bush ve ekibi dünya kamuoyunu İran karşısında yanına çekmek için çalışıyor. Dünya ölçüsünde protestolar sürmesine karşın, Irak’taki Amerikan terörü, işgal boyunca sayısı yüz bine varan sivil Iraklının ölümünden sorumlu olarak insanlık suçu işlemeye devam ediyor. Emperyalist güçler halkların barış ve dostluğunu, geleceklerini belirleme haklarını en kanlı şekilde gasp ediyor. Hiç şüphesiz Newroz Bayramı emperyalist güçlerin saldırıları ve yağmasına karşı bölge halklarının bir kardeşlik, bir barış, bir direniş ve özgürlük çığlığı olarak yükselmektedir.
Ülkemizde ise her Newroz öncesinde bu barış ve özgürlük çığlığı boğulmak istenir; halkın bayram kutlamalarını gölgelemek için kışkırtıcı açıklamalar, yayınlar yapılır, provokasyon şebekeleri ortalığa salınır. 2005 Newroz’unda Mersin’de sergilenen tertibin izleri bugünlere kadar taşınmış, Kürt düşmanlığı ve milliyetçi, bölücü politikalarla şiddet kışkırtılmıştır. Kürt sorununu demokratik ve barışçı yaklaşımlarla çözmek istemeyen egemen güçler, kanlı bastırma yöntemleri, faili meçhullerin, kayıpların, provokasyonların faillerin izleri, açmazları ve sorumlulukları ortaya çıktıkça daha çok saldırganlaşmakta ve şiddete, baskıya yönelmektedir.
Şemdinli’de yaşananlardan sonra toplumda yükselen demokratikleşme ve çetelerle hesaplaşma talebine, iddianame üzerinden bir kriz yaratarak ve karşı saldırıyla yanıt verilmektedir. Yüksek rütbeli bir komutanın yargılanması istemi devletin bekası yaklaşımıyla püskürtülmekte, Kürt sorununu “terörle mücadele ve savaş” politikasıyla algılama ve topluma sunma devam etmektedir.
İşte bu çözümsüz yaklaşım bu Newroz Bayramı’nda da kutlama ve gösterileri sakıncalı görmekte, olabildiğince engellemek için çaba içine girmektedir. Kürt halkının ve gönlü demokrasiden yana olan tüm güçlerin alanlarda ifade edeceği barış ve kardeşlik duygularına izin vermeme, meşru ve demokratik haklarını fiili ve keyfi olarak engelleme, bu çözümsüzlüğü ve gerginliği daha da derinleştirecektir.
Yükseltilmek istenen ırkçılığın, milliyetçiliğin ülkemizin barış içinde birliği ve kardeşliğine hizmet etmesi beklenmemelidir. Emperyalist ve işbirlikçi güçlerin politikalarını uygulama alanı halindeki ülkemiz açısından, bölge halklarının karşı karşıya olduğu iç karışıklık, çatışma ve savaş ortamının savuşturulması ancak ülkemiz emekçilerinin birlik ve kardeşliğini, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü savunan, antiemperyalist ve yurtsever bir çizgi ile mümkündür.
Newroz Bayramı ve kutlamaları, hem ülkemiz hem de bölge halkları arasında barışın ve kardeşliğin güçlendiği, ülkemizin demokratikleşmesi için ciddi adımların atıldığı bir gelişmeye hizmet edebilir. Yeter ki kışkırtıcı, provokatif tertipler devreye sokulmasın; halkların gelenekleri, kültürleri ve barışçıl duygularına, demokratik taleplerine tahammül edilsin.
AKP Hükümeti, ABD’nin Türk, Arap, Kürt, ... bütün bölge halklarını yedeklemesinin aracı olan GOP’a Türkiye’yi resmen de angaje ederek, Amerika’nın bölgedeki işbirlikçisi olma hevesini ortaya koymuştur. Ancak Türkiye, Türkiye’nin halkı için ABD’nin amaçlarına bağlanmak bir kader, bir kaçınılmazlık değildir. Tersine Türkiye bölge halklarıyla; onların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı gösteren politikalar benimsediğinin de bütün Ortadoğu halklarıyla, emperyalist güçlerin bölgeye müdahalesini önleme mücadelesindeki yerini alabilir. Bunun önkoşulu ise kendi Kürt sorununu, Kürtlerin gerçek temsilcileriyle konuşmak, onların taleplerini yerine getiren bir yola girilmesidir. Çünkü kendi Kürt sorununu çözen bir Türkiye; ABD ve öteki emperyalist güçlerin bölgeye müdahalesine açıkça karşı çıkabilecek demokratik, bağımsız bir ülke olma imkanını da kazanacaktır. Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın dediği gibi, GOP’un liderliğine soyunmak ise Türkiye’yi daha büyük kargaşaların içine, bölgenin bir bataklığa dönen ortamına çekecektir.
EMEP’in Genel Başkanı olarak; bu Newroz vesilesiyle bir kez daha, Kürt sorununun demokratik bir çerçevede çözümü için demokratik güçleri, emek güçlerini üstlerine düşeni yapmaya çağırıyorum.
2006 Newroz’unun demokratik, halkların özgürce karar verdiği, halkaların kardeş olduğu bir Türkiye mücaedelesinin ileri hamlelerine dayanak olmasını diliyor; tüm halkımızın, Newroz’dan iyilik, güzellik, özgürlük bekleyen tüm halkların Newroz Bayramı’nı kutluyorum.


 
Başa dön

  İzlenim..........Yıldız Eren

“Gençlik sefalet istemiyor, Villepin deneme süren bitti”

Bir aydan beri sokaklar binlerin, onbinlerin, yüzbinlerin sesleriyle dolup duruyor. En son cumartesi günü, Fransa çapında bir buçuk milyon insan “Sefalet istemiyoruz”, “Gençliğin geleceğinin karartılmasına izin vermeyeceğiz” haykırışlarıyla yürüdüler. Komünarların kenti Paris, işçi ve ezilenlerin eylemlerine sayısız kez ev sahipliği yapmış bir dünya kenti olarak, onbinlerce gencin isyanına tanık oldu. Bireyci, salt kendi çıkarını düşünen değil, insanın insanca yaşayabileceği daha iyi bir gelecek arzulayan ve yarınına sahip çıkan bir gençlik kuşağı yürüyordu. Başkentte, mitingin başlayacağı Denfert Rochereau Meydanı’na cumartesi günü öğle saatlerinden itibaren girmek imkansızdı. İki kilometre uzaktan sokak aralarından yürüyüşçüler, “Sefalet istemiyoruz”, “Gençlik gelecektir” sloganlarıyla ve ellerinde “Villepin deneme süren bitti” dövizleriyle kortejlere girmeye çalışıyorlardı. Gençlik kol kola, el ele vermişti, hafta sonu olmasına rağmen okullarının kortejini oluşturup, haftalardır sürdürdükleri örgütlülüklerini alanlara taşımışlardı. Gençlik, birkaç ay önceki banliyö olayları sırasında oluşan “sağı solu dağıtan vurup kıran ve ne yapacağını bilmeyen gençlik” imajını, ellerinin tersiyle bir kenara atarak sorumluluk ve bilinçle yürüyordu. Hedef onlardı, onları susturmak geleceği susturmaktı. Onlara sefalet koşullarında çalışmayı dayatmak demek, onyıllar öncesinde Fransız işçilerinin kan ve ve can pahasına kazandıkları hakların gasp edilmesi demekti. “Bu sadece bize değil, bütün çalışanlara yönelik bir saldırıdır ve geri çekilmelidir” kararlığıyla ve kitleselliğiyle yürüyen gençler için, arkalarında sendikaların ve işçi sınıfının gücünü hissetmeleri özel bir moral kaynağıydı. Gençlik kortejleri, sendika ve fabrika kortejleriyle çok anlamlı ve güzel bir dayanışma örneği sergileyerek ilerliyorlardı. Gençliğin azmi ve çoşkusu kitleselliği kuşakları birleştirdi. Yürüyüş kortejine giremeyen gruplar da mitingin geçtiği güzergahta kurdukları kortejlerle eylemcileri selamlıyor, destek veriyorlardı. Emeklilerin kurduğu kalabalık bir kortejin pankartında “Emekliler, çalışanlar ve gençlik el ele bu yasayı çöpe attıracak” yazıları göze çarpıyordu. Kentin en büyük meydanı olan Denfert Rochereau Meydanı’nda başlayan ve Paris’in güney kısmını boydan boya geçen insan selinde, en etkileyici görüntülerden biri de, ailelerin çocuklarını alarak alanları doldurmasıydı. Yapılan konuşmalarda taşınan dövizlerde daha önce hiçbir eyleme katılma ihtiyacını duymadıklarını dile getiren birçok aile, bu sefer liseye, üniversiyete giden çocuklarının yarınlarını karartan CPE’nin geri alınması için yürüyorlardı. 18 Mart yürüyüşünde başından sonuna kadar onbinlerin hep birlikte söyledikleri enternasyonal marşı, insanlığın insanca yaşama ve kardeşçe bir yaşam kurma idealinin bastırılamadığı ve dipdiri durduğunun da göstergesiydi. Ellerinde “Komünarların idealleri yaşıyor” dövizleriyle yürüyenler, gençliğe komünarların isyanlarının kuşaktan kuşağa aktarıldığı mesajı verdiler. 18 Mart, komünarların 1871’de Thiers hükümetine karşı, bayraklarında eşitlik ve özgürlük şiarlarıyla ayağa kalktığı gündü. İşçi sendikalarının eylem birliği gençliğe coşku veriyor. Fransız gençliğinin ve ezilenlerinin CPE Yasası’na karşı giriştiği mücadelede, gençliğin kitleselliği ve kararlığında sendikaların ortak hareket etmesinin payı da büyüktür. Cumartesi günkü eylemlerde Paris’te işçi ve memur sendikalarının ortak ve kararlıca karşı duruşu kortejlerin geçişinde de görüldü. Daha öncesinde uzun süredir gençliğe ve halka karşı saldırı paketlerinde hükümet yanlısı ve uzlaşmacı tutumlarıyla bilinen CFDT Sendikası bile, bu kez eylemlerde kitlesel olarak yerini almıştı. İşçi örgütlerinin ortak hareketi ve eylem birliği gençlere şevk ve mücedele azmi veriyordu. Güneş ışınları yerini yavaş yavaş ayışığına bırakırken, Paris sokaklarını dolduran gençler, işçiler, memurlar, eğitimciler, aydınlar metrolara, oradan da evlerine akıyorlardı. Şimdi, pazartesi günü akşamı yapılacak değerlendirme toplantısında hükümet geri adım atmazsa, genel grev kararının alınması herkesin isteği.


 
Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Ne desek alınıyor

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sadece kendisini alkışlayan bir basın istiyor. Ya da istediği zaman suçlayıp, istediği zaman okşayacağı bir basın. Daha önce karikatüristimiz Sefer Selvi’nin kendisini hicveden karikatürünü gerekçe göstererek hakkımızda dava açmış olan Başbakan, bu sefer de, gazetemiz yazarlarından Yücel Sarpdere’nin, “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda” şarkısının sözlerini değiştirdiği yazısındaki ifadeler dolayısıyla, yazarımız ve gazetemizden 10’ar bin YTL’lik tazminat istiyor. Başbakan ne desek alınıyor. Peki basın özgürlüğü nerede kalıyor bu durumda?
Başbakan Erdoğan’ın, kendisini hicveden karikatürlerinden ötürü Cumhuriyet çizeri Musa Kart’a ve Penguen dergisine, son olarak Cumhuriyet gazetesine ve yazarı İlhan Selçuk’a açtığı davalar biliniyor.
Başbakan Erdoğan’ın son olarak yine bize açtığı dava dilekçesinde -böyle diyoruz çünkü ilk davayı da yine bize açmıştı- basın özgürlüğünün eleştiri sınırlarını aştığımız ileri sürülüyor. Bu durumda biz kendisinden basın özgürlüğünün kendisine dair ölçütlerini açıklamasını talep ediyoruz. Başbakan bunları açıklasın ki, uzun burunlu olan ve kendisinin uzun burunlu çizilmesini yasaklayan, dahası bunun ima edilmesini bile yasaklayan Abdülhamit döneminin sansürünü andıran Erdoğan’nın ölçütlerini bütün kamuoyu öğrensin.
Evet Başbakan bunu açıklamalı ve bu ölçütler, gerek Türkiye’de basın meslek örgütleri arasında gerekse de evrensel boyutta tartışılmalı. Madem ki, her açtığı davada “Bu basın özgürlüğü ile bağdaşmaz” diyor, o zaman onun bu yaklaşımını belirleyen kuralları basın özgürlüğü açısından tüm dünya bilmek durumunda. Bu da basın özgürlüğünün ve halkın haber alma hakkının bir gereği. Eğer Başbakan bunları açıklamazsa o zaman, açtığı bu maddi tazminat davalarının temel kastının Başbakanlık konumunu kullanarak maddi bir birikim sağlamayı amaçlamadığını nereden bileceğiz. Eğer Başbakan her haberimiz, her çizgimiz, her yorumumuz için maddi tazminat davası açıp bizden 10’ar bin YTL isteyecekse biz ona nasıl para dayandıralım?
***
Yarın Newroz. Biz, Kürtlerin bu anlamlı bayramının kardeşleşmeye ve Kürt sorununun demokratik çözümüne katkı yapmasını dileyen bir yazıya ayıracaktık bugün bu köşeyi. Ama Başbakan yakamızdan bir türlü düşmediği için, bu köşeyi de “bölmeyi” başardı.
Biz, Newroz’un barış, kardeşlik ve demokratik bir çözüme dayanak olması dileklerimizi, her türlü engellemeye (!) rağmen yine de iletiyor, Başbakan ile davamızı da, Pir Sultan’ın o anlamlı ifadesiyle “divana” bırakıyoruz!


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net