www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Bana ve hepimize sahip çıkan etkili yetkili olsa!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Aliye’yi kurtaramamak
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
Merhem meselesi
SÖZ OLA, TORBA DOLA
____
Üstün Yıldırım
Adıyla yaşasın, sonu benzemesin yeter ki!...
SADEDE GELELİM
____
Cem Somel
Uçmuşuz
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Bana ve hepimize sahip çıkan etkili yetkili olsa!
Savcının hazırladığı iddianame kamuoyuna sızdırılmış. Bir kıyamet, yargıda önü alınamaz çöküş süreci başlamış sanırsınız.
Oysa yasaya aykırı da olsa durum sisteme uygundur : Birileri gerekli görür, savcılık soruşturmasında elde edilen bilgiler, hazırlanan iddianame kamuoyuna sızdırılır ; ne bilgileri sızdıran, ne bu bilgilerden yararlanan, ne gizlilikten sorumlu savcı bir yaptırımla karşılaşır. Örnek mi ? Ben ! Baro Başkanı olduğum dönemde, Alman Vakıfları davası diye anılan davanın soruşturma safhasında kamuoyu sızdırılan bilgilerden benim ‘Alman casusu’ olduğumu öğrendi ! Savcının bilgi sızdırması ben ve diğer 15 sanık dışında kimseyi rahatsız etmedi. Başbakanlığa, Köşke giden olmadı. Köşe yazarları, televizyon sohbet yıldızları omuz silkip geçtiler.
Savcının hazırladığı iddianamede somut deliller yokmuş, iddia söylenti üzerine kurgulanmış.
Bir gürültü, yargı hukuksuzluğun yolunu döşüyor sanırsınız.
Oysa yasaya uygun olmasa da durum sisteme aykırı değildir : Özellikle siyasi nitelikli davalarda sıkça rastlanır; iddianame söylentilere ve şüphelinin mutasavver davranışını açığa çıkartan kehanete dayanır, somut delil var mı ? yok mu? konu yargılama sürecinde tartışılır. Aleyhinde suçu işlediğine ilişkin makul şüphe uyandıracak bir emare, iz, belge, vb. olmamasına karşın kişi yargılanır, kimsenin kılı kıpırdamaz. Böyle bir yargı kültürü vardır, benimsenmiştir, sanki öyle olması gerektiği inancı yerleşmiştir, ‘ne oluyor ? adil yargılanmanın temeli dinamitleniyor !’ diye sesini yükselten birkaç kişi dışında yetkilisi, etkilisi sessiz ve seyirci kalır. Örnek mi ? Ben ! Savcı, suç işediğime ilişkin, bırakın makul şüphe uyandıracak bir durum olmasını, en hafifinden bir emare, iz olmadığı halde iddianame hazırlamıştı, bu iddianame gereği ceza davası açıldı, yargılandım, ‘delil yokluğu’ (delil yetersizliği değil, delil yokluğu) gerekçesiyle beraat ettim. Başbakanlığa uğrayan olmadı, köşkün yolları boş, köşe yazarları sus pus, televizyon sohbet yıldızları başka sevdalarda.
Siyasi komplo varmış, hükümet kendinden yana savcı sayesinde Kara Kuvvetleri Komutanının Genel Kurmay Başkanı olmasını engelliyormuş. Bir kriz tablosu, yargıyı belli amaçların gerçekleştirilmesinde araç olarak kullanmak isteyen çete kurmuş siyasiler yakalandılar sanırsınız.
Oysa yasaya aykırı da olsa durum sisteme uygundur : Savcı iddianamesini hazırlar, dava açılır, bazı kişiler söz konusu olduğunda yargılananın görevi tehlikeye girer. Örnek mi ? Ben ! Savcı davayı bir Pazartesi günü, baro seçimlerinin sonuçlandığı Pazar’ın ertesi açtı. Ben Baro Başkanlığına aday olsaydım ve seçilseydim, bir gün sonra açılan bu dava nedeniyle Baro Başkanlığım düşecekti. Başbakanlık habersiz, köşk ilgisiz, köşe yazarları, televizyon sohbet yıldızları duymamış.
Savcı hakkında soruşturma başlatılmış. Bir sevinç, bir alkış, yargının üzerindeki yük kaldırılıyor sanırsınız.
Oysa yasaya uygun da olsa durum bu kez sisteme aykırıdır : Yürüttüğü soruşturma sürecinde edindiği bilgileri, iddianameyi kamuoyuna sızdıran, söylentilere dayalı kurgu üzerine iddianame hazırlayan savcı hakkında soruşturma açılmaz, adetten değildir. Örnek mi ? Ben ! Bırakın hakkında soruşturma açılmamasını, iki yıl önce kişisel kusuru nedeniyle açtığım hukuk davası bile işin özüne girilmeden, savcı aleyhine dava açılır mı açılmaz mı diye ilk mahkeme-Yargıtay arasında gidip geliyor. Başbakanlık sakin, köşk dingin, köşe yazarları, televizyon sohbet yıldızları rahat.
Savcı yeni bir şey yapmadı ancak Kara Kuvvetleri Komutanına ilişkin iddialarda bulundu, onun hakkında soruşturma başlatmak için izin istedi.
Durum yasaya uygun, sisteme aykırı. Başbakanlık trafiği sıkıştı, köşk yolları TSK resmi araçlarıyla kalabalıklaştı. Bir kaçı dışında köşe yazarları, televizyon sohbet yıldızları anını kaçırmadan, iddianameyi okumadan, süreci izlemeden tanrı armağanı bilgelikleriyle Komutanı savundular, göklere çıkardılar, savcıyı neredeyse toplum düşmanı ilân ettiler. Savcı hakkında soruşturma açıldı.
Bir de benim ve herkes için Başbakanlığın, köşkün yollarını dolduran etkili yetkililer olsa!
e-posta:
yucel_sayman@yahoo.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Aliye’yi kurtaramamak
Aslında biz de bilirdik televizyonlarda görüntülerin çıktığı günün ertesinde Aliye’yi kurtarma operasyonunu başlatmayı.
Böyle geç kalışımızın nedeni keyfimizden değil elbet!
Bizim memleket gayya kuyusu gibi...
O kadar kurtarılacak şey var ki...
Sıraya koymak, memleketin çıkarlarına göre öncelik vermek gerekiyor.
Bazıları acil kurtarma kapsamına girerken...
Bazıları sırasını bekliyor!..
Yani dememiz o ki;
Bizim Aliye olayında geri kalmamız...
Memleket meselelerine...
Toplumsal ve sosyal hadiselere duyarsızlığımızdan değil...
Mecburiyetten!
Bir tarafta bağımsız yargı...
Öbür tarafta paşam vardı...
Bağımsız yargıyı kurtarmaya kalkınca paşam zorda kalıyordu!
Paşamı kurtarmaya kalktı mı “bağımsız yargımız” ayvayı yiyiyordu!
İkisini birden aynı anda kurtarmaya ise, kurtarma kapasitemiz yetmiyordu!
Bu durumda da Aliye kardaşımız kusura kalmasın, ağlamak zorunda kalıyordu!
Gerçi Aliye kardaşımız için ağlamak bir mecburiyet değil...
Yaşam biçimi!
Malumunuzdur, Aliye kardaşımız durmadan ağlıyor!
Ağlamadığı zamanlarda da, demek böyle işler yapıyor!
***
Ki, inanın Aliye’nin kiminle ne yaptığı umurumuzda değildir.
Aşkları, meşkleri, çıtır çerez işleri tamamen kendisinin bileceği şeydir!
Kendileri her türlü haltı yiyen medya papazlarının kızın üzerine, sanki kimyasal bomba bulmuş, ya da vatana ihanet etmiş gibi gitmeleri her zamanki ikiyüzlülükleridir.
Bizim Aliye kardaşımızla ilgimiz tamamen masum nedenlerden...
Baygın bakışları...
Ve durmadan ağlamasıyla ilintilidir.
Bu kadar gözyaşını bir insanın nasıl üretebildiğidir?
Yani bizimki bir bakıma, bilime ilime ilgi ve sevgidir!
Ama, olayda asıl önemli şey şuydu:
Olayın kahramanlarından asıl oğlan, vaziyeti şöyle açıkladı:
“Aliye’nin başarısını çekemiyorlar!”
Görüntülerde oğlan, arkadan dolanıp Aliye’yi kendine çekmişti!
Demek çektiği, başkalarının çekemediği o şeydi?
Aliye’nin başarısı!
Ey ahali!
Bundan böyle sahilde, arabada, orada burada artist, manken milletinden birilerini birilerine yakın temas vaziyetinde görünce fenalığa yormayınız.
Bilin ki, onlar kötü bir şey yapmıyorlar.
Başarıyı çekiyorlar!
Başarı çekmeyle tiner çekme arasında bir bağlantı var mı denirse eğer.
Tiner koklayarak çekiliyor...
Başarıda ise, koklamanın yanı sıra yumuşmak da gerekiyor!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
Merhem meselesi
Kirvem,
Leyleğin ömrü laklakla geçer derler ya, bizimkisi de tıpkısının aynıyla o hesap! Birileri atı alıp Üsküdar’ı geçtikten kellim, hatta Üsküdar’ı geçmek ne kelime Alemdağ’ı da sollayıp tur üstüne tur bindirmişken, bizimkisi de zenginin malı züğürdün çenesini yorar deyimini andırırcasına şu son günlerde medyasından, köşe yazarından bilmem nesine kadar hep beraber bir ağızdan hop oturup hop kalkarak aynı çanağa tükürüp, aynı minvalde vaveyla koparıp bir taraftan güya veryansın edip öfkelenirken, öte taraftan kendi kendimize melül melül dertlenip yıllar yılı hep aynı nakaratı tutturooruz:
Olur mu böyle, olur mu?
Oysa olan olmuş torba dolmuş, gidenler gitmiş, zamanın bir bölümü çoktan maziye karışıp kül olup havalarda savrulmuş ama geride kalanın hiç de hoş seda olmadığı ne yazık ki bu milletin zayıf da olsa belleklerine iyi-kötü kazınıp vicdanlarında sızı olarak kalmış…
Kirvem, lafı daha fazla eveleyip gevelemeden şu son günlerde adıyla sanıyla ünlü “netekim paşa”mıza, daha da doğrusu onun geçenlerde bir televizyon ekranından, hemi de bir üniversitede güya yarınlarımızı emanet ettiğimiz gençlerimizin gözünün içine bakıp kasım kasım kasılarak söylediği “veciz” sözlerine getirmeye çalışıyorum ama hani amiyane deyimiyle “iki uçlu” bu değneğin neresinden tutacağımı da bilemiyorum…
Evet Kirvem, diyordum ki, halkın gözlerinin içine baka baka, gururla ve de bir çeyrek asır öncesinde milletin özgür “irade”sine kendi keyfince “ipotek” koyup sonra da astığım astık, kestiğim kestik dayatmasıyla “yasama da, yürütme de, yargı da da benden sorulur” deyup kendi “sultan”lığını ilan etmesiyle beraber kimlerin boyunlarının vurulup, kimlerin darağaçlarında sallandırılacağına fetva çıkarıp, bunu da kendi “paşa” gönlünce harfiyen uygulatıp, kısaca “kanun da nizam da, intizam da benim, benim olduğum yerde milletin borusu ötmez” deyip kendince yağıp gürleyerek döktürdüğü lafların özetle ve de ibretle gelip dayandığı yer “Bugün de olsa yine aynısını yapardım!” tarzında kendinden emin ifadelerle noktalanıyorsa; anlaşılan o ki bu millet, yani bu ülkenin nüfus kayıtlarında ismi geçen dişisiyle, erkeğiyle hepimiz, kısacası ben, sen, o, tümümüz yıllar yılı, halkın idaresi, çoğunluğun sesi varsa yoksa “demokrasi” tekerlemesiyle ketenpereye getirilip ayak üstü uyutulmuşuz da bundan haberimiz bile yokmuş zo!
Ha bu arada eğri oturup doğru konuşmamız gerekirse, gâvur icadı bu demokrasi meretiyle daha henüz 50’li yılların başlarında yeni yeni tanışıp, tam da milletçe flört edip hafif yollu oynaşmaya başlamışken, bir gece ansızın birileri “devlet baba”mızı bizatihi kendi evlatlarının “gafletinden” koruyup, kollayıp düzlüğe çıkarması için kendilerince “durumdan vazife çıkarma”ya soyunup bunu da keyfince yerine getirmesiyle başlayan maceraya kimimiz tribünlerden sadece “seyirci” ya da bir kesimimiz de şakşak tutup alkışlarken, aslında daha ilerki yıllarda da milletçe başımıza bu tür “koruyup kollayıcı” merhemler sürülmesine galiba farkında olmadan yeşil ışık yakıp buna biraz da çanak mı tuttuk ne!
Eh tabii ki, hal böyle olunca gari milletin başı nasılsa kel deyip birileri tabii ki her fırsat bulduğunda kendince kendi bildiği her derde deva “tedavi” yöntemleriyle elindeki merhemi sürecek bir baş nasılsa bulmaz mı?
Nitekim hep aynı reçetenin buruşmuş kâğıdında hep aynı merhem kimi zaman ihtilal, kimi zaman devrim, bazen muhtıra, bazen tanklar eşliğindeki balans ayarlarıyla donatılmış sözde postmodern darbe kılığında hep kerameti kendinden menkul aynı “uzman hekim”ler tarafından yutturulmasına rağmen, ve de hekimliğe soyunanlardan en meşhur sertabip hazretleri “İdamları ellerim titremeden imzaladım!” deyip ortalarda bugün bu saat hâlâ efelenebiliyorsa, üstelik bunu da “necip milletimiz” kemali afiyetle yutup gargara edip gıkı bile çıkmadan sineye çekiyorsa, hatta bir zamanların Karaoğlan’ının deyimiyle bunu içine “sindirebiliyorsa”, eh demek ki bu baş bu tür katran karası merhemlere layık!..
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
SÖZ OLA, TORBA DOLA
..........
Üstün Yıldırım
Adıyla yaşasın, sonu benzemesin yeter ki!...
Haftada bir yazınca; hem de topsuz alanda kalem oynatanların teknik ve taktik anlayışına takılınca günü yakalamaya güç yetmiyor doğrusu. O önde, ben arkada koşturup duruyoruz, arada bir yakalasam da. Böylesi bir güçlük içindeyken de güncel olmak gibi de bir kaygım olamaz doğallıkla. Üstelik daha sözü edilmemiş pek çok söz varken geçmişten kalma. Geçmişte kaldı diyerek geçmişte bıraksam onları, ayaktopu ve belki de spor yazınını çok önemli bilgilerden ve de belgelerden yoksun bırakmış olurum. Gönlüm buna elvermiyor işte. Bunun içindir ki, Mutluhan Süner gibi “mazi geride kaldı” demeyip geçmişte söylenmiş kimi sözleri günümüze taşıyorum.
Sözgelimi, aylar önce yazılmış bir yazıdaki sözü taşımasam bugüne, Göztepe ve Adanaspor adlı çocuklardan çok az okurun bilgisi olmuş olacak büyük olasılıkla. Küçük olasılık ise, benim okuduğum yazıyı birkaç kişinin daha okumuş olmasıdır. Bir de bu adla yaşayan insanlarla karşılaşmış olanlar vardır belki İzmir ve Adana’da ve de dolaylarında. Böyle bir şeyi sadece duymuş olanların varlığı da bu küçük olasılık içindeki başka bir olasılıktır.
Bütün bu olasılıkların dışında kalanlar, yani bu adları taşıyan çocukları görmemiş, duymamış olanlar bir az önce sözünü ettiğim büyük olasılığın içindekilerdir.
Ben de duymamıştım Göztepe ve Adanaspor’un çocuklara ad olarak verildiğini, Haşim Şahin’in haşin mi haşin yazısını okuyana dek. Diyordu ki yazısında Haşim Şahin: “... Göztepe ve Adanaspor gibi çocuklara ad olmuş, gençlere ütopya teşkil etmiş, iki güzide kulübümüzün 3.lige gittiği şu günlerde...” Bunu okuduğumda Haşim Şahin’in, haşin bir uygulamayla çocuklarına bu adları vermiş olabileceğini düşündüm ister istemez. Bu denli kesin yazabildiğine göre... Hani, Adana’da doğup İzmir’de büyümüşse ve orada yaşıyorsa...
Birbirinden ayıramadığı iki memleketin sevgisi ve de özlemiyle... Böyle bir durum yoksa, o zaman yakın çevresinde benzeri bir olaya tanık olmuştur. Durup dururken niye yazsın böyle bir şeyi yoksa.
Ülkemizin bir gerçeğidir ayaktopu takımı tutkunluğu ve bu tutkunluğu uç noktalara taşımak. Beşiktaşlısı Kartal adını koyar çocuğuna da... Cimbomlusu Aslan... Fenerlisi..!? Hadi, diyelim o da kanarya koysun. Ama takımının adını çocuğuna koymak!?.. Oldukça haşin bir uygulama doğrusu. Umarım Haşim Şahin’in bu uygulamayla ilgili bir bildiği gerçekten vardır.
Neyse ki o iki seçkin takımın adları kiraya verilmemiş bir destekçi bulunup. Ya bir de öyle bir şey olsaydı. DYO Göztepe gibi bir ad olsaydı örneğin. Vestel Manisaspor, Pınar Karşıyaka gibi ya da. Üç büyüklerin ikisi bile yaptı bunu. İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Büyükşehir Belediye Ankaraspor gibi belediye destekli bir takım olmaması da sevindirici. Düşünsenize çocuğun adının Büyükşehir Belediye Adanaspor olduğunu. Vay geldi çocuğun başına. Bir babanın çocuğuna şöyle seslendiğini düşünebiliyor musunuz: “Çocuğuum!.. İstanbul Büyükşehir Belediyespor!.. Kardeşin Ankara Büyükşehir Belediyespor’u al yanına amca oğlu Vestel Maniaspor ve kardeşi Pınar Karşıyaka ile oynayın, biz Çaykur Rizespor için çalışacağız...”
İzmir adını yeni duydum. Ege’yi de Ege Aydan’dan bilirim. Bu Egeliler de bir hoş oluyor doğrusu. Ancak, bu hoşluk Başbakanın İzmirliler için söylediği gibi bir hoşluk değil. Öylesi hiç hoş olmaz çünkü. Hani yer adlarını vermişler ya çocuklara... Böylesine güzel bir hoşluk onlarınki... İşte o hoşlukla Göztepe adını da insanlara yakıştırdıklarını düşünelim. İyi de Adanaspor nasıl olacak!?.. Olur mu yani? Olmaz, olamaz. Bu da yapılmaz!..
Haşim Şahin’in dili mi sürçmüş, kalemi mi kaymış, yanlış tuşa mı basmış da böyle bir şey çıkmış ortaya bilemiyorum. Anlatsa da bir anlayıversek sevineceğim eni konu. Acaba anlatmış da anlamamış olabilir miyim diye de düşünmüyor değilim doğrusu. Çünkü, beni şaşırtan bu sözden önceki bir tümcede buna ilişkin bir şeyler diyor gibi sanki: “Şüphesiz çok kişinin çok özel aidiyetlerle kimlik bulmaya çalıştığı ama buna karşılık kendi asli görevini ve kültürünü yatsıdığı bir ülkede yukarıda altını çizdiğim bu güzellikler insanın başının göğe değmesine neden oluyor.” Sanırım bu söz her şeyi açıklıyor ama; sözün içinde geçen yatsıdığı sözcüğünü yadsımak zorundayım, eğer yatsı sözcüğü ile ilgili ve ilintili değilse. Çünkü, bu sözcüğün yadsımak olması gerekiyor, hani bir çocuğa ad olursa yanlış olmasın bari. Yine de sözün tümü, Göztepe ve Adanaspor’un çocuklara ad olmasını çok iyi açıklıyor gibi geldi bana.
Umarım ve dilerim bu çocukların yazgısı da bu iki seçkin takımımızınki gibi olmaz ve onlar hep birinci kümede kalırlar.
e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com
Başa dön
SADEDE GELELİM
..........
Cem Somel
Uçmuşuz
Dün gazetemizde Forbes dergisinin 2005 yılı dolar milyaderleri listesi hakkında bir haber vardı. Dünyada 793 kişinin bir milyar dolar ve üzerinde serveti varmış.
Kıyamet alâmeti olmalı.
2004 yılında dünyada fert başına ortalama gayrisafi millî hâsılası 6280 dolar idi. 2005 rakamı henüz yok. Yüzde dört artsa 2005’te 6500 dolar olmuştur. Dünyada maddî varlıkların getirisini yılda ortalama yüzde beş varsaysak (mütevazi bir varsayımla), bir milyar dolar servetten sağlanan yıılık gelir elli milyon dolar olur. Elli milyonu altı bin beş yüz ile karşılaştırınca bu milyaderlerden her birinin (eşit bir paylaşıma nispetle) dünyada 7900 kişinin hakkını yediği hesaplanabilir.
Bunu her milyaderin bir milyar dolar serveti olduğunu varsayarak yapıyoruz. Bazısınınki bundan çok daha fazla. 50 milyarlık servetinin yüzde beş irat sağladığını varsayarsak, Bill Gates üç yüz doksan beş bin kişinin hakkını yemektedir.
Dolar milyaderlerinin çoğu ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, İsviçre gibi zengin emperyalist ülkelerde. Bunda şaşılacak bir şey yok; dünya halklarını sömüren en büyük çok uluslu şirketlerin hissedarları bunlar. Fakat milyarder sayılarına ülke ülke baktığımızda, milyarder sayısı ölçüsü ile servet dağılım adaletsizliğinin ülkeler arasında epey farklılaştığını görüyoruz.
Bazı ülkelerın 2004’te fert başına gayrisafi millî hâsıla sayıları ile Forbes’in son listesinde milyarder sayılarını karşılaştıralım: Avusturya 32 bin dolar, 4 milyarder; Brezilya 3 bin dolar, 16 milyarder; Danimarka 41 bin dolar, 2 milyarder; İsveç 36 bin dolar, 5 milyarder; Hindistan 620 dolar, 19 milyarder; Hollanda 32 bin dolar, 3 milyarder; İtalya 26 bin dolar, 12 milyarder; Malezya 5 bin dolar, 7 milyarder; Norveç 52 bin dolar, 4 milyarder; Tayland 3 bin dolar, 3 milyarder; Yeni Zelanda 20 bin dolar, 2 milyarder. Ve Türkiye: 4 bin dolar, 21 milyarder.
Rakamlar, bazı gelişmiş ülkelerde fert başına gelir yüksek olmasına rağmen aşırı zenginlerin sayısının az olduğunu, buna mukabil bazı fakir ülkelerin (hatta Hindistan gibi bazı çok fakir ülkelerin) çok sayıda aşırı zengin yurttaşı olduğunu gösteriyor. Tayland gibi bazı az gelişmiş ülkelerde de aşırı zenginlerin sayısı az görünmekte.
Bu farkların gerisinde, gelişmiş ülkelerden bazısında (ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da değil, ama besbelli Hollanda’da, İsveç’te, Norveç’te) işçi sınıfının iki asırlık mücadelesi neticesinde oluşmuş olan servet ve gelir dağılımını yirmi, otuz yıllık küreselleşmeci liberal politikaların henüz çok fazla bozmadığını göstermektedir. AB’deki sosyal politikalara bakarak, bu ülkelerde de servet dağılımının yakında hızla bozulacağı bellidir.
Türkiye, Hindistan; Tayland, Brezilya gibi fakir ülkelerde dolar milyaderleri, ülke kaynaklarının önemli bir kısmını ucuz işçilikle yaptığı ihracatla dünyanın sermaye merkezlerine transfer ederken, yerli sermayedarların bu işten ne kadar yararlandığının ölçüsüdür.
Türkiye’nin fert başına ortalama millî hâsılası yılda 4 bin dolar; her milyaderin yıllık geliri en az elli milyon dolar! Türkiye’de her milyader, eşit bir paylaşıma kıyasla, 12500 kişinin hakkını almaktadır. Yüzlerce, binlerce kişi çalıştıran sanayicilerin işçileriyle bölüşüm ilişkilerinden çıkan netice budur.
Milyarderlerimizin 8’den 21’e artmasının gerisinde yarısı kayıt dışı çalışan işgücü; karın doyurmayan ve zamanında ödenmeyen ücretler, yatırılmayan primler, insaf dışı mesailer, işsizlik korkusu, insanlık dışı çalışma şartları vardır. 30 Aralıkta Bursa’da tekstil fabrikasında gece vardiyası sırasında çıkan yangında ölen 15, 18, 21, 27 yaşındaki ve üç aylık hamile 32 yaşındaki kadınların kısa kesilen hayat hikâyeleri vardır.
Milyaderlerden bazısı “Ben sermayemle işçi istihdam etmiyorum. Kimsenin hakkını almıyorum” diyebilir. Ama doğru olmaz. Faiz gelirleri, kira gelirleri, kâr gelirleri, fikrî mülkiyet gelirlerinin kaynağı aynıdır: emekçilerin ürettiği millî hâsıladır. Ülkede faiz gelirleri, kira gelirleri, kâr gelirleri, fikrî mülkiyet gelirleri, devletin sübvansiyonları arttıkça, servetten ve mülk gelirlerinden alınan vergiler azaldıkça, işgücünün fiyatı, emekçilerin geliri azalır. İşçilerin ücreti, üretici köylülerin ürün fiyatı, küçük esnafın kazancı, dar gelirli memurun maaşı arttıkça faiz gelirleri, kira gelirleri, kâr gelirleri, fikrî mülkiyet gelirleri azalır.
Hürriyet Forbes’in dolar milyaderleri haberini şöyle verdi: “Türkiye uçtu, dünya çapında 21 dolar milyarderimiz oldu.”
“Forbes geleneksel zenginler listesine Türkiye damgasını vurdu. ... Türkiye’de milyarder sayısının geçen yıl 8’den 2006’da 21’e yükselmesi dikkati çekti.”
“Türkiye ... en yüksek sayıda milyardere sahip 8’inci ülke oldu. Hong Kong, Brezilya, Fransa, İtalya, Suudi Arabistan, İspanya, İsveç, İsviçre, Çin gibi ülkeleri geride bırakan Türkiye, Almanya, Rusya ve İngiltere dışında Avrupa’nın en fazla milyarder çıkaran ülkesi olarak listeye damgasını vurdu.”
Burjuva medyası tabiî ki bu rezaleti alkışlayacak.
Ata sözünce, biri yiyip biri bakınca kıyamet koparmış. Kıyamet Arapçada hem doğrulmak (Ahiret gününde kulların hesap vermek için mezarlarından doğrulması) anlamına, hem de ayaklanma anlamına gelir. Eskiler Arapçayı iyi bilirdi.
e-posta:
csomel@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net