www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Tiyatro bir kavga!
“Tiyatro bir kavga” diyerek yola çıkan 30 tiyatro topluluğu, Türkiye Tiyatro Yapımcıları Meslek Birliği oluşturma çabasında. Tiyatrocular; birliklerini kanıtlamak için Ankara’daki tüm tiyatro topluluklarını bir araya getirerek, 1’nci Ankara Tiyatroları Buluşması düzenliyorlar.

‘Batsın bu dünya’ değil
   BİR ŞEY YAPMALI!

“Anadolu Rock”ın ünlü topluluğu Moğollar enstrümantal ağırlıklı albümleri için stüdyoya girmeye hazırlanırken grubun “tek kişilik orkestrası” Cahit Berkay da albüm hazırlığında.

Tacim için ‘dur-durak’ yok
Sevgili Bekir Yıldız, benim fotoğraf makinemle birçok resmimi çekmiştir. Her defasında da, “Koş Habora, koş. Seni dururken resmetmek yanlış bir şey” derdi. Gerekçesini de açıklardı: “Arkadaşlara, dostlara sorarım hep, ‘N’apıyorsun’? diye. Sen dahil, hepsinin verdiği yanıt aynıdır: ‘Koşuşturuyoruz işte’...


Tiyatro bir kavga!
“Türkiye Tiyatro Yapımcıları Meslek Birliği” adı altında bir araya gelerek, “tiyatroda bir güç oluşturmaya” çalışan 30’a yakın tiyatro topluluğu, Ankara’da 1’nci Ankara Tiyatroları Buluşması etkinliği düzenleyerek, birlikten doğan gücü göstermeyi hedefliyorlar.
Birlik hakkında gazetemize bilgi veren Ali Nihat Yavşan, “Tiyatro bir kavga. Tiyatro birlik olmadan yapılamayan bir şey. Seyirci, oyuncu, dekor, her şeyi ile birlikte olunca tiyatro yapabilirsiniz” dedi.
Yavşan, aslında bütün tiyatrocuların birlik olma kaygısı güttüğünü, bunu bir ihtiyaç olarak gördüğünü dile getirerek, ancak herkesin bireysel davrandığını söyledi. “Türkiye’deki tiyatroları kucaklayalım” diyerek yola çıktıklarını ifade eden Yavşan, bir buçuk yıldır çalışmaların sürdüğünü, toplantılar alarak birbirlerini ikna etmeye uğraştıklarını aktardı.
Bu çalışmaların Ankara’dan çıkarak, İstanbul, İzmir, Adana’ya yayıldığını anlatan Yavşan, şimdilik 28 toplulukla kuruculuğunu yapacaklarını, birçok topluluğun ise katılmak için başvurduğunu dile getirdi. Yavşan, Türkiye’de ilk kez bir kentteki tiyatroları bir araya getirerek bir etkinlik düzenleyeceklerini belirterek, “İlk hedef olarak Ankara’dakileri bir araya getirelim istedik. Birlikte nasıl bir şey olabilir? Festivalden daha dar kapsamlı ama birlik olgusunu verebileceğimiz bir şey yapmayı düşünüyoruz” diye konuştu.
Ankaralı tiyatrolar!
20 Mart Çocuk Tiyatroları Günü ile 27 Mart Dünya Tiyatro Günü arasında bir hafta boyunca düzenlenecek 1’nci Ankara Tiyatroları Buluşması’nı iki özel gün arasında bir köprü olması amacıyla seçtiklerini anlatan Yavşan, şöyle devam etti: “Türkiye’de her şey kopuk kopuk. Hiç kimse hakkını alamıyor. Herkes bireysel davrandığı sürece hiç kimse hiçbir şey yapamıyor. Ama bu birlik sağlandığında, en azından tiyatro kavgasını götürecek. Nasılsa tiyatro da asla yaşamdan kopuk bir olay değil. Yaşamda dönen her şey de ilgi alanımıza giriyor. Dışarıdaki kavgalar, ekmek savaşları, hak özgürlük istemeler; tiyatronun konusu içinde. Aynı zamanda sosyal bir birlik. Birbirini tamamlayan belki politik bir birlik!”
Etkinlik programı
“Tiyatro Heryerde !” sloganıyla düzenlenecek 20 Mart’ta başlayacak olan etkinlikte, Ankara merkezli 14 tiyatro topluluğu tarafından 15 oyun sunulacak. Etkinlikte ayrıca “Tiyatro ve Örgütlenme”, “Tiyatro ve Yazarlık” ve “Çocuk ve Tiyatro” konulu üç ayrı panel de düzenlenecek.
Etkinliğe Tiyatro Pembe Kurbağa, Can Şenliği Oyuncuları, Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu, Değişim Atölyesi, Öteki Tiyatro, Mavi Sahne, Ankara Çağdaş Sanat Tiyatrosu, Özgür Tiyatro, Çankaya Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Sincap Çocuk Tiyatrosu, Genç Oyuncular, Tiyatro Tempo, Tiyatro Abdal, Gelişim Atölyesi, Can Şenliği Oyuncuları ve Ankara Sanat Tiyatrosu katılıyorlar.


Başa dön


‘Batsın bu dünya’ değil
   BİR ŞEY YAPMALI!
Ulaş Emre
İki yeni albüm çalışması içerisindesiniz. Bu kez neler dinleyeceğiz sizden?
Moğollar’ın 1993’ten sonra yaptığı parçalar yaşamın içinden geliyor. Belli bir sorumluluk taşıyan insanların yapacağı parçalar ki bizde bu durum çok etkili gözüküyor. Tema olarak hep şarkılara yaşamdaki olumsuzluklar aksetti. Biliyorsunuz ki Moğollar’ın enstrümantal müzik yapan bir kimliği de var. Moğollar 2004 albümündeki 12 parçanın 12’si de sözlüydü. Bazı çevreler bizden enstrümantal parçalar da yapmamızı istediklerini ciddi şekilde ilettiler. Bir tane enstrümantal tarafı ağır basan albüm yapalım dedik. Belki de sözlü ve enstrümantal parçalar yarı yarıya olacak. Enstrümantal müzik birtakım duyguları aktarmak için sözlüden çok daha zordur. Sözlü parçada koyarsın kelimeleri arka arkaya ne düşündüğünü, ne hissettirmek istediğini lafla açık açık anlatırsın. Enstrümantal müzikte laf olmadığı için onu gel bakayım notalarla anlat. Enstrümantal müzikte sinema tarafım olduğu için insan duygusunu müzikle ifadelendirme anlamında da biraz becerim var. Bu sinemadan gelen pratik dolayısıyla edindiğim bir yetenek. Bunu da kullanacağız. Duygular yine öyle olacak. Çalışmalara önümüzdeki günlerde başlamayı düşünüyoruz.
Peki sizin albümünüzün formatı ne olacak?
Benden de bir albüm beklentisi vardı. “Volüm 1, 2, 3” adı altında film müziklerimin bulunduğu albüm serisi yapmıştım. Şimdi de yeni bir albüm hazırlığı içerisindeyim. Aşağı yukarı hazır. Kayıtlarına başladık. Moğollar’ın müzikal yapısı belli ama benim yapacağım albüm karakteri şimdiye kadar denenmemiş bir türde olacak. Bizim folklor enstrümanlarımızın hepsinin tınıları, verdikleri ritm duyguları çok güçlüdür. Parçalardan iki tanesi halay formatında ama üzerine zurna yerine distortion gitar kullandım. Bu format bugüne kadar bazı parçaların içinde kısa bölümler halinde kullanıldı. Ama bu albümdeki parçalar baştan sona bu formatta olacak. Bateri de kullanacağız ama ön planda asma davul, bendir, darbuka üzerine kurulmuş bir müzikal yapı olacak. Şimdi aranjman fasıllarını yapıyorum. O canlı davulları çaldıktan sonra albüm nereye doğru uçacak ben de kestiremiyorum.
Albüm hazırlığı içerisindeyken fazla tantanasını yapmayız. Evrensel’in gerçek anlamda sanatçı kimdir doğrultusunda bir duyarlılığı, özeni var. Evrensel gazetesi sanatın yaşam içindeki önemini iyi kavramış olan ve haberlerinde, köşe yazılarında, röportajlarında da bu kaygıyı yansıtan bir gazete. Bence Evrensel de bir rock gazetesi aslında. Çok oturaklı, çok aklı başında, siyasi yönü çok sağlam temellere oturan bir gazete. Arkasında yalancılık, kandırmaca yok. Niye Hürriyet gibi bir şekle gelmiyor çünkü tepki duyanların, bu ülkeyi gerçekten seven insanların gazetesi. Asıl yurtseverliği, insan sevgisini orada görüyorsun. Diğerleri bozuk para gibi harcıyor insanları. Kalkıp da bu sıra medyanında “siz albüm hazırlıyormuşsunuz” deyip geleceği yok. Bizim de umurumuzda değil, gelmeseler daha iyi. Biz iyice attık onlarla köprüleri.
Buradan benim pop müziğe karşı durduğum manası çıkmasın. Pop müzik de gerekli bu ülkede onu yapanlar da dinleyenler de var, o apayrı bir dünya. Ben pop müziğe ayrı bir gönderme yapıyorum.
Nasıl bir gönderme bu biraz açabilir misiniz?
Pop müzik artık tamamen ticaret ve hızlı şöhret aracı olarak kullanılıyor. Para ve reyting kaygısı olunca çok önemli birtakım değerlerden vazgeçiliyor. Bunlardan bir tanesi şarkı sözleri… Eskiden pop dediğin zaman ki bugün Sezen Aksu’nun yaptığı parçalar da pop sınıfına giriyor ama sözlerine dikkat ettiğin zaman bütün parçalarında olmasa da çok önemli bir şiir kaygısı taşıdığını görüyoruz. Bu kaygıdan bugün söz edemeyiz. İşte “Kulağımdan öp beni gıdıklanayım, hoşnut olayım” diye bir şarkı sözü rağbet görüyorsa bizim de buna çok sert tepki göstermemiz çok doğal. Ama bu işin özüne yani pop müziğe karşı değil kötü işlere ve kalitesiz örneklerine karşıyız. Şarkı sözü de şiir formatında yazılan bir şeydir. Bir estetik kurgusu var. Bu estetik kurguyu, sanatsal kaygıyı hiç taşımayan şarkılar yapılıyor. Bir ara “O şimdi asker canı neler ister” isimli bir parça çıktı. Bu bile bana daha namuslu geliyor. Bir gerçeği ifade ediyor aslında... Pop müziği onlu yaş grubundan genç çocuklar tüketiyor. Onların da fena halde kulaklarının ve yeni başlayan sanatsal estetik meraklarının önemli ölçüde kirletildiğini düşünüyorum.
Bu durum da hayatını müziğe adayan bir sanatçı olarak sizi kaygılandırıyor sanırım...
Kaygım had safhada. Müzik bir sanat dalıdır. Bir kere bunu namuslu bir şekilde yapmak gerekiyor. Namuslu olmak nedir müzikte? Müzik sanatının kaygılarını içinde taşımaktır. Hepimiz profesyoneliz ve müzikten hayatımızı kazanıyoruz. Ama ben işte parçanın şu kısmını şöyle yaparsam, dam üstünde saksağan hesabı kafiyeleri oturtursam oradan parayı götürürüm hesabını yapmamaktır. Öbürü açıkça namussuzluk... Televizyonlar da bunlara fena halde çanaklık yapıyor.
Bu ülkenin konservatuvarları, okulları var. Onları görmezlikten gelip şarkıcı, tiyatrocu, sinema oyuncusu şimdi de dansçı yetiştiriyorlar. Çocukların, gençlerin hayallerini boşaltıyorlar. Sanatın her branşı için geçerli bir şey yapacaksan senin çok çok özel yeteneklerin de yoksa hemen bir yere gelemezsin. Bir eğitim süreci var oradan geçmen, bir şeyleri öğrenip özümsemen lazım. Bizimkiler hızlı şekilde iki ayda yarışmalarla, cep telefonu mesajlarıyla şarkıcı, oyuncu yetiştiriyorlar. O kadar kolay para kazanma yollarını keşfettiler ki adamlar bir gecede dans yarışmasına atılan milyonlarca mesajdan dünya kadar para kazanıyorlar. Şeytanca yollarla devamlı sömürülüyoruz aslında. Cebimizdeki para bir şekilde tırtıklanıyor.
Onlar “sizin sanatçınız bu, bunu tüketeceksiniz” diyorlar. Gençleri alet ediyorlar. Hoş bir gece yaşansın mantığıyla yapılsa eyvallah. Ama oraya çıkan gençleri görüyorsunuz. Eleniyorlar, ağlıyorlar, sızlıyorlar dünyaları yıkılıyor. Yatıyoruz, kalkıyoruz televizyon. Bir iki kere değil, yüz kere bin kere yıllar boyu çıkabiliyorsan eyvallah… Pop müzik yarışması düzenlendi. Abidin, Bayhan diye çocuklar vardı. Yazık değil mi onlara...
Ata diye bir çocuk gitti eroinman oldu, öldü. Kimse üç günde bir yere gelmez. Gençlerin düşünüp bu oluşumlara bir daha bakmaları gerekiyor. Emeğin değeri ortadan kalkıyor. Emeksiz hiçbir şey olmaz. Reyting uğruna emekle de fena halde dalga geçiyorlar. Böylece halkımız daha güzel uyutuluyor. Ninnisi eksik ninni de bunlar oluyor.
Peki rock müzik için de benzer kaygılar taşıyor musunuz?
Rock müzik kolay kolay hırpalayabileceğin, içini boşaltabileceğin bir müzik türü değildir. Dünyada böyle... Ama maalesef bizim ülkemize baktığın zaman onun da içi boşaltılıyor. Üzerine deri elbise, elinize bir distortion gitar aldığınız zaman ben rock müzisyeniyim diyemezsiniz. Rock’ın bir felsefesi var. Özetle rockın içinde dayatılmaya çalışılan birtakım olgulara bir karşı duruş, tepki vardır; ben senin istediğin formatta olmak istemiyorum, kendi yaşam biçimimi kendim oluşturacağım, sana benzemek zorunda değilim. Bu kimlik oluşumunda önemli bir değerdir.
En basit örneği biz bunu uzun saçla yaşadık. Uzun saç bazı kesimlere aykırı gelse de zamanla alıştılar. Daha sonra küpe takılmaya başlandı. Bir kesim yine küpeye de karşı durmaya başladı. Ondan sonra baktılar ki onda da bir kötülük yok ona da alıştılar. Şimdi gençlere bakıyorum çok aykırı bir şekilde saçını pembeye, maviye boyuyor. O da kendini öyle rahat hissediyorsa dokunmamak gerekiyor. Her şeyden önce içinde taşıdıkları onların değeridir. O değeri tu kaka etmemek gerekiyor. Belki onu mahsus yapıyor biz de öyle yaptık. Biz de biraz kopya ettik 1968 yılları... Daha sonra bu duruş biçimleri ya kendi çapında gider ya da geniş bir kitleye ulaşır. Kendi içinde sosyal bir davranıştır. Bunları konuşmak daha çok toplum analizleri yapan insanların görevi ama biz de aklımız erdikçe bir şeyler söylemeye çalışıyoruz. Yani Rock’ın ruhu nedir dediğin zaman ister istemez konu buralara giriyor.
Müzik sektörü; müziği sadece para kazanma aracı olarak görüyor diyebilir miyiz?
Müzik sektörü bir koyup on alma niyetiyle daldı rock müziğe ve türkülere... Ve o müzik türünün kendi sahip olduğu değerlere hiçbir önem vermeden, talan edercesine, canını okuyup posasını çıkarttı. Hızlı bir şekilde tüketip para kazanmanın aracı haline getirdiler. Biz kültürel bir değere zarar veriyor muyuz, vermiyor muyuz gibi bir kaygıları olmadan...
Gerçek rock müzisyenleri şarkılarında bizim dönemden de şöyle bir bakarsak “gel sevgilim seninle el ele boğazda yürüyelim neşemizi bulalım” gibi bir rock şarkısı yazmaz. Mutlaka dünyada oluşan olumsuz bir şeye kişisel bir tepki gösterir. O zamanlar Vietnam savaşı, Amerika’nın hoyratça emperyalist gücünü kullanması ki bu hâlâ bütün hızıyla devam etmektedir bunlar yansıtılmıştır şarkılara. Her şey o kadar fütursuzca bir noktadaki işte bütün bu olumsuzluklar bir karşı duruş var. Umursasınlar, umursamasınlar o da bizim umurumuzda değil aslında. Biz yine şarkımızı türkülerimizi yapmaya devam edeceğiz. Üç kişiye, beş kişiye ulaşabiliyor, onun akıl penceresinden girip biraz dünyaya karşı bir duyarlılık oluşturabiliyorsak benim başarım da, reytingim de, CD’den kazandığım para da oradadır. O zaman ben doğru bir şey yaptığımı hissediyorum.
Son dönemde arabesk ile rock müzik arasında bir koşutluk kuruluyor; bazı rock grupları arabesk parçaları yeniden yorumluyorlar. Siz rock ile arabesk ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bundan yıllar evvel Orhan Gencebay bir albüm yaptı. Bunun tanıtımında da Orhan Gencebay da rock müzisyeni denildi. Rock müziğe de el attılar dediğim dönem işte tam o zamanlar başladı. Benim çok iyi dostum, çok iyi arkadaşımdır. MESAM yönetim kurulunda beraber çalışıyoruz. Orhan Gencebay rock müzisyeni değil ki.
“Batsın bu dünya” diyor, karşı geliyormuş. Bunu sen ben yutmadık ama halkın büyük bir kısmı yuttu. Orhan Gencebay namusluca para kazanan bir halk adamı. Böyle bir şeye ihtiyacı yok. Bu da Orhan Gencabay’ın fikri de değil zaten. Neymiş “Batsın bu dünya” deyince rock müzisyeni oluyormuş “Kahrolsun Faşizm” diyorsan anlarım da diğeri meyhane, içki sofrasındaki tepki. Çıksın “Bir şey yapmalı” diye bağırsın. Sistemdeki bozukluğun nedenlerine ve hangi boyutlara geldiğine dair bir parça üretsin o zaman gelsin rock dünyasına... Rock’ın illa İngiliz, Amerikan rock grupları formatında olması gerekmiyor ki. Bizim bir sürü Pir Sultan türkümüz ve onların hepsinin içinde de bir rock formatı vardır aslında. Hakim kesime, halka zulüm eden, emeği sömüren, emek sahibini görmezlikten gelen sisteme karşı...
Distortion gitar, gümbür gümbür davul ritimlerinin olması, saç uzatmak, küpe takmak şart değil. Önemli olan fikirlerinin, inançlarının, söylediklerinin arkasında durmandır. Ben Marx’ın ismini duyardım kimdir diye merak ederdim. O merakla İktisat Fakültesi’ne girdim. Orada edindiğim fikirler kimliğimi, siyasi anlamdaki boş yapımı oluşturmaya başladı. Çünkü biraz vicdan sahibiysen nerede, nasıl duracağını bilirsin, ama vicdan sahibi değilsen her yerde olabilirsin. Vicdan artı akıl, duyarlılık bunlarla solcu olduk, komünist olduk.
Ve komünizm çöktü diyorlar. Mesele o değil ki onun arkasındaki felsefe nedir? İnsanlığın mutluluğu.
İnsanın mutluluğu nasıl olur? Karnı doyarsa, işin olursa… Hedef bu. Sömürüyü ortadan kaldıracaksın ki insanlar eşitlik seviyesine gelsin.


Başa dön


Tacim için ‘dur-durak’ yok
Bülent Habora
Sevgili Bekir Yıldız, benim fotoğraf makinemle birçok resmimi çekmiştir. Her defasında da, “Koş Habora, koş. Seni dururken resmetmek yanlış bir şey” derdi. Gerekçesini de açıklardı: “Arkadaşlara, dostlara sorarım hep, ‘N’apıyorsun’? diye. Sen dahil, hepsinin verdiği yanıt aynıdır: ‘Koşuşturuyoruz işte’. Bu sözü gerçekten yaşayan tek insan sensin. Senin neden böyle sıska olduğunun nedenlerini sigaraya ya da az yemek yemene bağlayanlar, yanılıyorlar. Senin zayıflığın o koşuşturmadan…”
Aradan yıllar geçti, yayınevime ilk öykü kitabı “Reşo Ağa”yla destek çıkan Bekir Yıldız’ı yitireli. Şimdi onun bu sözlerini anımsıyorum, bir de Bekir Yıldız’ın sağken peşinden koşanların, bugün nasıl unuttuğunu da. Böylesine mi iki yüzlü bizim aydınlarımızın çoğu? Ve bu aydınlarımız Türkiye’ye ışık tutacaklar, emekçileri, yoksul halkı aydınlatacaklar ve Türkiye’yi “Refah”a kavuşturacaklar!.. Hadi canım sen de, ufak at da oğul Unakıtan’ın civcivleri yesin.
Belki de Tacim Çiçek’i biraz da bu yüzden çokça seviyorum. Çünkü o, sürekli koşuşturuyor. Yazıyor, çiziyor, panellerden panellere koşuyor, okuyor, notlar alıyor ve en sorunlu günlerinde bile çalışmasına ara vermiyor. O zor dönemde bile yüzünden gülümseme eksik olmuyor.
Tacim Çiçek, en yakın arkadaşlarından yediği kazıklar karşısında bile sevecenliğini yitirmiyor. Ve hepsinden ötesi şakalara da, kendisine karşı yapılan ağır takılmalara da bozulmuyor. Bir dostum var. Dostum dediysem, yaşıtım falan değil, oğlumdan da, kızımdan da küçük. Şimdi çoook uzaklarda Sinan. Yeni Zelanda da mı ne! Her çeşit şakayı sineye çekerdi, ama intikamını da alırdı.
İstanbul’da, Cağaloğlu’nda Bekir Yıldız’dan, İzmir’de Tacim Çiçek’e, oradan da Yeni Zelanda’nın yenilerinden Sinan’a gittim. Tacim’di ortak payda.
Tacim Çiçek 1958’de Adana, Ceyhan’da doğdu. Eline fırsat geçtikçe tüm dergilerde, yerel gazetelerde yazdı. Kıyı, İmece, Gerçek Sanat, Sorun, Yeni Düşün, Eylül, Oluşum ve diğer birçok dergi ve gazete…
Bir aralar “Özgür Emekçioğlu” takma adıyla da yazılar yazar Tacim. Özgür Emekçioğlu… Bilmiyorum, benim hoşuma gitti.
TYS İzmir Temsilcisi olduğum günlerde, ne zaman kendisini bir panele çağırsam, ikiletmeden gelirdi. TYS’nin verdiği görevlerden kaçmıyordu. Şimdilerde, Metin Erten’in temsilcilik günlerinde de durum aynı. Verilen hen görevi, belki de içinde bulunduğu örgütü duyduğu saygıdan dolayı, kabul ediyor, itiraz etmiyor.
Ama şöyle diyor, “Beyaz Kısa Pantolon” adlı öykü kitabının arka kapağında: “Ne şiirler okudum okullarda, ne de piyeslerde rol alabildim. Öğretmenlerin gözüne batamadım. Beni göreni olmadı… Hep sizlerden uzakta, kıyıda, köşede kaldım. Varlığımı bile hissetmediniz, hiçbir zaman. Benimle alay etmek için kimi kez aranıza alanınız olmadı değil, bunu şimdi daha iyi anlıyorum.”
Tabii Tacim değil, burada anlatılan, öykünün gerektirdiği sözcükler. Ama “Birinci tekil şahıs” olunca…Neyse…
Turan Altuntaş, yirmi yıl önce Yeni Adana’da şöyle yazmış, Tacim üzerine: “Tacim Çiçek çok yönlü bir sanatçı olsa gerek, yazılarından öyle anlaşılıyor. Şiir, öykü, deneme yazıyor. Kafka’nın varoluşçuluğuna benziyor yazıları… Özellikle denemelerini iki kez okumak zorunda kalıyorum. Denemesini okurken, bir başka evrende yaşıyor, düş görür gibi oluyorum…”
Zamanla yarışıyor
Tacim Ççiek, zamanla yarışıyor. Okumak, yazmak ve hepsinden öte oğlu Seçkin’le yakından ilgilenmek. Belki bir yerde dünyasını Seçkin üzerine kurmuş Tacim. Seçkin, benim de çok sevdiğim bir çocuk. Salt telefonla konuştum birçok kereler. Radyoya program yaptığım günlerde beni sürekli izleyen ve telefon eden üç kişiden biriydi. İlki Aydın’ın bir köyündeki bir kız. Odası bilimkurgu filmlerindeki gibi teknolojik donanımlı bir odaydı. İkincisi Cumaova’ndaki bir emekli öğretmen. Ve üçüncüsü de Seçkin. Bayılıyordum ona.
Uyku saatlerini bile okumaya, yazmaya ve Seçkin’e ayırmak… Ve öğretmenliği sürdürmek. Zor iş… Yazıma koyduğum fotoğrafı tam 15 yıl öncesine ait. Bugün ne gür siyah saçlar var, ne çizgisiz yüz…


Başa dön


‘Kızkardeşlerin Sesi’nden Lazca, Hemşince ve Rumca şarkılar
8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında farklı kültürlerden kadın sanatçıları konuk eden Mezopotamya Kültür Merkezi’nde (MKM) son olarak Laz Müzik Grubu ‘Dalepe Nena’ konser verdi. Lazca “Kızkardeşlerin Sesi-Sözü” anlamına gelen “Dalepe Nena” müzik grubu verdiği konserde Karadeniz Bölgesi’nde konuşulan Lazca, Hemşince, Rumca, Megrelce ve Türkçe şarkıları seslendirdi. Akordeon, flüt, def gibi enstrümanlarla müziklerini icra eden grup konserde, Karadeniz’in toplumsal ve kültürel yapısını yansıtan ağıt ve horon türü parçalara yer verdi. Yine köylerde kadın ve erkeklerin atışmasını konu alan bir eseri okuyan grup üyeleri konserin sonunda topluca horon tepti. 10 kişiden oluşan “Dalepe Nena” grubu bundan 4 yıl önce amatör olarak müzik çalışmalarına başladı. Dokuzu Rize’nin Ardeşen İlçesi’nden olan grup üyelerinden biri Antepli. Bir süre Ayşenur Koli öncülüğünde çalışmalarını sürdüren “Dalepe Nena” üyeleri, Koli’nin ayrılmasından sonra kendi başlarına çalışmaya devam etmiş. Haftada bir kez bir araya gelip çalışmalarını yürüten grup, şimdiye kadar Birol Topaloğlu, Kazım Koyuncu ve Gökhan Birben ile birlikte çeşitli projelerde yer aldı. Ayrıca grup geçen sene Kızıltepe’de gerçekleşen Kültür ve Sanat Festivali’nde de sahne aldı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında Nevin Güngör Reşan’ın “Düşlerimiz Kana Kesmeden” resim sergisine ev sahipliği yapan MKM’de hafta sonu da Kürtçe şiir yazan az sayıdaki kadın şairlerden Fatma Savcı’nın şiir dinletisinin yanı sıra kadın sanatçıların konserleri gerçekleşti. Aynı etkinlik kapsamında Koma Asmin’in Kürtçe, Türkçe ve Azerice parçaların yer aldığı dinletisinin yanı sıra, uzun yıllardır Çerkez müziğiyle ilgilenen ve konserler veren Rahşan Erdoğan’ın Kafkas Dansları eşliğinde gerçekleşen konseri vardı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net