www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
Generaller de suç işler

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Mevtayı nasıl tanırsınız?

DÖNÜŞÜM ____Serdar Derventli
‘Savunma’ grevleri

kentyazıları ____Necati Uyar
Çiğli’nin şansı…

MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
Komünizm paranoyası

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Yargıya çoktan varıldı

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Generaller de suç işler

Şemdinli olayları hakkında Van Cumhuriyet Savcısı’nın hazırladığı iddianamede Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın da adının geçmesi ve yargılanması için Genelkurmay Başkanlığı’na ilgili evrakın gönderilmesi yeni bir tartışma başlattı.
Kendilerini Kemalist ve laik olarak tanımlayan çevreler, Van Savcısı’nın AKP tarafından yönlendirildiğini, daha önce de aynı savcının Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın hakkında benzer (aşırı ) bir iddianame hazırladığını ve AKP’nin amacının Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nı önlemek olduğunu iddia ederek, generali savunmaya geçtiler.
Bu iddialar doğru olabilir mi? Olabilir. Yargı ile yürütmenin çok yakın ilişki içinde olduğu doğrudur. Fakat, bu yeni değildir. Yani, sadece Rektör Aşkın ve Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt olaylarında yargıyı siyasetle ilişkilendirmek doğru değildir. Bu ülkenin aydınları yargılanırken, andıçlarla insan hakları savunucuları hedef gösterilip kurşunlanırken, generaller tarafından hakimler birifinglenirken, milletvekillerinin evi gece yarıları savcılar tarafından basılırken, milletvekilleri enselerinden itilerek tutuklanıp milletvekillikleri düşürülür ve on yıl cezaevinde tutulurken, milletvekili seçimlerinden önce istenmeyen adaylar hakkında iddianameler düzenlenip, cezalar verilirken vb. pek çok olayda da aynı ilişkiden ya da yürütmenin, hatta postmodern darbecilerin yargıya etkisinden söz edilebilirdi. Bugün yargıya baskı yapıldığını ileri süren çevreler o günlerde yargının eleştirilmemesini, yargının bağımsız olduğunu söylüyorlardı.
Tabii işin bir de başka bir boyutu var. Büyükanıt’ın genelkurmay başkanlığının hükümet tarafından önünün kesilmesi iddiası, aynı zamanda hükümetin bir bahane bulmadan genelkurmay başkanlığı konusunda tasarrufta bulunamayacağı iddiasını da içeriyor. Bu da ayrı bir tartışma konusu.
Büyütanıt hakkında iddianame hazırlanmasına karşı çıkanların bir kısmı ise bir orgenaralin yargılanamayacağı tezini işliyorlar. Bir orgeneral hakkında iddianame hazırlanmasının çirkin olduğunu söylüyorlar. Yani, bunlara göre generaller yargılanamaz. Generaller TBMM Komisyonu’na gelip ifade vermez. Tam 12 Eylülcü mantık. 12 Eylül’ün hâlâ sürdürülmek istenmesinin ifadesi.
Eğer demokrasiden, hukuktan, hukuk devletinden söz ediliyorsa yasalar herkes için eşit uygulanmalıdır. Yani, generaller de yargılanabilmelidir.
Mevzuata aykırı olduğu halde ikide bir demeç verip sağa sola gözdağı verenler, postmodern darbe yapanlar, insanları hedef gösterip vurulmasına neden olanlar, on bir köylüyü gözaltına aldırıp ıssız bir yerde kurşuna dizdirenler ve bütün darbeciler yargılanabilmelidir.
Pinoche bile yargılanırken, bizdeki darbecilerin televizyonlarda boy gösterip darbeciliği savunmaları Türkiye’ye özgü “demokrasi” nin gereğidir herhalde.
Sonuç olarak, “12 Eylül demokrasisi”nin olduğu ülkemizde bütün tartışmalar demokrasi tartışmasıyla noktalanıyor. Gerçek demokrasinin savunucusunun bu kadar az olduğu bir ülkede de emekçilere, aydınlara çok fazla iş düşüyor.

e-posta:
ktsurek@hotmail.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Mevtayı nasıl tanırsınız?

Tabutun başında imam sorar:
“Mevtayı nasıl bilirsiniz?”
Cemaat hep bir ağızdan bağırır:
“İyi...iyi...iyi...”
Buradan çıkartılacak sonuç:
Alemde kötü, fenalıklar yapan, ona buna sarkan, can yakan kimsecikler yok demektir.
Bu bile haltın büyüğünü yemektir.
Halt yemenin altyapısı, ara bağlantıları şöyle özetlenebilir:
“İyi...iyi...iyi...” diye seslenenlerden bir bölümü bunu bir gelenek, sevap kabilinden sayar.
Kötü biliriz deyeceksen, cenazeye neden geldin denmesinden korkar.
Bir bölümü, ölen ölmüş, işi bitmiş, diye düşünür.
Bir bölümü için mevtayı tabutta görmek mutlulukların en büyüğüdür; her şeye bedeldir!
Bir bölümü de, ölen şahsın iyi olduğuna kalben, malen maddeten inanır; çünkü onların iyilik, kötülük kavramı cüzdanların, banka hesaplarının içindedir.
Yani, bu arkadaşlar ölen halt yiyiciyle çok haltlar yemiş, malı götürmüşlerdir!
Şekilde görüldüğü üzere iyilik kötülük kavramları görecelidir.
Fakat bu kavramların bizde gündeme girişi, kanun kıvamındaki kararname gibidir!
Emir demiri keser biçimiyledir!
***
Mesela; kahvelere, kitapçılara...evlere...kent merkezlerine...
İnsanların tepelerine bomba atmak...
“Halkta panik, korku ve endişe yaratmak” bazen kötü bir şeydir.
Fakat aynı şeyi devlet yapmışsa, bu gayet iyi ve vatana millete faydalı bir eserdir!
Birinciler “vatan millete kasteden teröristlerdir...”
İkinciler “vatanı milleti kurtarmak için göğüslerini siper eden iyi kişilerdir!”
Bunun ayrımı neye göre yapılacaktır?
Yapılmayacaktır!
Sorulacaktır:
“Bombacıyı nasıl bilirsiniz?”
Hatta sorulmaya bile gerek kalmayacak, uzman kahramanlar leb demeden leblebiyi anlayacak, hukuku, gukuku, yasayı masayı aydınlatacaklardır:
“Bombacılar bizdendir. Gayet iyi kişilerdir!”
Yetmezse bu kez devreye medyanın silahşörleri girecektir.
“Bombacıları tanıyan paşayı tanırız iyi bir insandır”
Yetmezse, bakarsınız patronları söz alır:
“Bombacıyı tanıyan paşamı tanıyan yöneticimi tanırım iyi bir adamdır!”
O zaman hukuk mukuk yapmayalım...
Bu kadar insanı boşuna uğraştırmayalım...
Bombada ağır, koltukta hafif abileri bir araya toplayalım ve soralım:
“Tetikçiyi nasıl bilirsiniz?
“İyi...İyi..iyi...”
Karar:
“Tetikçi iyi bilindiğinden mahkemeleşmeye mahal yoktur.”
Ey cemaati Müslim:
Bizim memleketteki demokrasiyi nasıl bilirsiniz?
İyi...İyi...iyi!....

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  DÖNÜŞÜM..........Serdar Derventli

‘Savunma’ grevleri

Karakışın Almanya’ya yeniden dönmesine karşın kış aylarının “sıcak” geçtiğinden söz edilebilir. Sıcak, çünkü halen üç işletmede ve kamu işkolunda süresiz grevler devam etmekte. Ayrıca metal işçilerinin önemli bir bölümü uyarı grevlerine başladı.
Grevlerin hepsinin ortak özelliği bunların “savunma” grevleri olması. Uçaklara yiyecek servisi yapan Texas Pacific Group’a (TPG) bağlı Gate Gourmet firmasında 83 işçi bugün grevlerinin 152. gününde. İşçiler ücret TİS’leri görüşmelerine yüzde 4,5 zam talebiyle girmeye hazırlanırlarken TPG, ücretlerin yüzde 5 düşürülmesini, çalışma sürelerinin ücret karşılığı olmadan uzatılmasını, izin günlerinin azaltılmasını ve Noel ikramiyesinin tümden kaldırılmasını dayattı. Bu saldırı yıl genelinde yüzde 30 ücret kaybı anlamına geliyor.
İkinci örnek ise AEG Nürnberg işçilerinin mücadelesi. İsveçli Electrolux tekeline ait olan AEG’de özellikle son dört yıl içinde işçilerin hakları olağanüstü gasp edildi. Haftalık çalışma süreleri ücret karşılığı olmadan 35 saatten 40 saate çıkartıldı, fazla mesai zamları, vardiya zamları ödenmiyor, izin ve Noel paralarının yarısından fazlası kesildi. AEG’de şu an ortalama aylık 1250 Avro civarında. Son yıllarda verilen bütün tavizlerin “fabrikayı kurtarmak için” yeterli olmadığını söyleyen Electrolux patronları, 1700 işçinin çalıştığı fabrikayı 2007’nin sonunda kapatacaklarını açıkladılar.
“Fabrikayı kurtarmak” söylemi işin hikayesi! AEG Nürnberg, Electrolux’ün kârlı fabrikalarından biri. 2005 yılının ilk 9 ayında 70 milyon Avro net kâr yapmıştı. Cironun yüzde 6’sına denk düşen bu kâr patronlara yeterli gelmiyor. Ocak ayında yapılan görüşmelerde sendika “fabrikayı kurtarmak için” aylık 20 saat ücretsiz çalışmaya bir 20 saat daha eklemeyi önerdi. Türkiye ve Polonya gibi ülkelerde net kâr oranının yüzde 20 ila 30 arası olduğunu belirten Electrolux patronları ise, “Ücret giderlerinin yüzde 30 daha düşmesi de fabrikayı kurtarmak için yeterli değil” diyerek kapatma planlarından vazgeçmeyeceklerini açıkladılar. 50 güne yakın bir süre devam eden grevin ardından IG Metall sendikası “sosyal plan” imzalayarak fabrikanın kapatılmasını onayladı. İşçilerin yüzde 25’i planı onaylarsa grev sona erecek.
AEG’deki durumun aynısı 400 işçinin çalıştığı inşaat makineleri üreticisi CNH’de yaşanıyor. İşçiler 21 Şubat’tan bu yana süresiz grevde. Bu grevle de fabrikanın kapatılmasını engellemekten çok imzalanacak olan sosyal plandaki tazminatların yükseltilmesi hedefliyor.
Son örnek kamu işkolu. Almanya’nın değişik eyaletlerinde kamu patronları, yerel düzeyde çalışan kamu emekçilerinin haftalık çalışma sürelerini ücret karşılığı olmaksızın 38,5 saatten 40 saate çıkarmak istiyorlar. Bu nedenle de beş ay önce imzalanan ve 24 ay geçerli olması planlanan sözleşmeyi tek taraflı feshettiler.
Kamu emekçileri de, yukarıdaki örneklerde olduğu yıllardır haklarından feragat ettiler ama saldırılar sona ermek bir yana, şiddetlenerek devam ediyor. Kamu emekçilerinin son saldırıları püskürtmek üzere 6 Şubat’ta Baden Württemberg (BW) eyaletinde başlattıkları süresiz grev beşinci haftasına girdi.
Hamburg eyaletinde çalışma sürelerinin uzatılmasını içeren bir sözleşmeyi Birleşik Hizmet Sendikası ver.di imzaladı. İşçiler arasında yapılan oylamada yüzde 58 hayır çıkmasına karşın grev bu eyalette sona erdirildi.
Kamu patronları ise, uzlaşmak bir yana saldırılarını artırıyorlar. Önceki gün bir eyalet başbakanı haftalık çalışma sürelerinin ücret karşılığı olmadan 42 saate çıkartılmasını ve işçi çıkartılmasının belediyeler için en iyi çözüm olacağını açıkladı!
Metal işkolunda da ücret TİS’leri başladı. Birçok bölgede yapılan birinci ve ikinci tur görüşmelerden sonuç alınamadı. Genel ücret TİS’lerinin yanı sıra BW eyaletindeki metal patronları bu eyalette 90 bin metal işçisini kapsayan özel bir sözleşmeyi feshettiler. 1973 yılında üç gün devam eden bir grevin ardından, işçilere saat başına 8 dakika mola verilmişti. Patronlar şimdi bu hakkı gasp etmek istiyorlar.
Genel ücret TİS’lerinde yüzde 4,5 zam talep eden sendikaya metal patronlarının yanıtı “En fazla yüzde 1,2.” Bu oran enflasyon artışının bile yüzde 0,8 altında kalıyor!
Bu örneklerde görüldüğü gibi Almanya’daki sendikalar yıllardır toplu sözleşme süreçlerine işçilerin platformundan değil, sermayenin platformundan bakarak katılıyorlar. “İşyerlerini koruma”, “fabrikayı kurtarma” adına her türlü hak gaspına onay verenler bugün bu politikalarının ürünü olan enkazla karşı karşıyalar. Buna karşın bu tutumlarından vazgeçmiş değiller. Hâlâ “biraz daha taviz vererek ellerinde olanın hepsini yitirmeyecekleri” üzerinden politika yapıyorlar.
Bu sınıf işbirlikçi tutumu aşmak için ise tabandaki işçi ve emekçilerin taleplerini daha gür ifade etmelerine olanak sunmak gerekiyor. BW eyaletinin kamu ve metal işkollarında mücadeleci sendikacılar, savunma pozisyonundan çıkmak için önemli adımlar attılar. Şimdi sorun bu adımların sıklaştırılması ve geri adım atılmaması.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

  kentyazıları..........Necati Uyar

Çiğli’nin şansı…

Büyük kentlerin çeperlerinde yer alan küçük bazı yerleşmeler ve zamanla oluşan semtler, kaçınılmaz biçimde kentsel büyümenin yarattığı etkinin altında ezilmektedirler. Bu tür yerleşmelerin büyük bölümü geçmişte sahip olduğu kırsal ve yaşanabilir ortamlarını yaşanan gelişmelerle yitirir, kaçak ya da planlı endüstri ve konut gelişmeleri ile yaşanmaz duruma gelirler. Kent içinde yükselen kaliteden faydalandırılması en son akla gelen bu bölgeler, genellikle seçim öncesi sokak asfaltlamalarıyla geçiştirilirler.
Tüm kent açısından bakıldığında önemli bir olanak olan kimi çağdaş yatırımlar, son yıllarda “varoş” ya da “kenar semt” olarak da adlandırılan bu tür bölgelerde önemli bir sorunun kaynağı haline de geliverir. Kentler açısından oldukça büyük öneme sahip olan kimi yatırımların çeperdeki yerleşmelerde düzenlenme biçimi, bu alanlarda bir dışlanmışlık, “öteki” olma duygusunun oluşmasına bile neden olabilir.
Geçtiğimiz cumartesi günü İzmir’de yapılan önemli bir temel atma töreni ve bir gün öncesinde yaşananlar, benzer bir çelişkinin İzmir kentinin gündeminde yerini aldığının en önemli göstergesi. Sınırları kuzeyde Aliağa’ya, güneyde Selçuk’a kadar genişleyen İzmir kentinin, önemli ulaşım yatırımlarından biri olarak uzunca bir süredir dillendirilen Aliağa-Menderes demiryolu hattının metro standartlarına çıkartılması projesinin, en önemli adımlarından biri olan Karşıyaka tünelinin temeli cumartesi günü atıldı. Açıklamalara bakılırsa, Karşıyaka Tüneli toplam 3 km uzunluğunda olacak ve proje kapsamında dört istasyonun yapımı da gerçekleştirilecek.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yanı sıra Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, İzmir Valisi Oğuz Kağan Köksal ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da katıldığı törenle temeli atılan tünelin tamamlanmasıyla, hat boyunca yapılacak işlerin en önemli bölümü de tamamlanmış olacak. Toplam 79 km uzunlukta gerçekleşecek olan yatırım sonrasında İzmir’de en çok ulaşım sıkıntısının yaşanmakta olduğu Karşıyaka aksında, karayoluna denizyolundan sonra konforlu yeni bir alternatif yaratılmış olacak.
Bir yandan Karşıyaka’yı daha ulaşılabilir hale getirecek olan proje kapsamında; yapılacak olan tünel çalışmasıyla mevcut demiryolunun yer altına alınması sağlanacak, yıllardan bu yana demiryolu hemzemin geçitlerinde yaşanan önemli sorunlar tümüyle ortadan kalkmış olacak. Karşıyaka içinde demiryolu nedeniyle yaşanmakta olan bölünmeyi ve kopukluğu da ortadan kaldıracak olan proje ile bir yandan yaya bağlantılarının sürekliliği sağlanacak, diğer yandan kent içi trafik düzenlemeleri kolaylaşacak, Karşıyaka açısından oldukça önemli bir kazanç elde edilmiş olacak.
Ancak, hemen Karşıyaka’ya bitişik bir başka yerleşim alanında, Çiğli’de aynı şanstan söz etme olanağımız yok. Geçmişten bu yana konumlanışıyla hem karayolu ve hem de demiryolu tarafından adeta dilimlenmiş durumda olan Çiğli, projede tam anlamıyla “öteki” konumunda. Hızlı demiryolunun gerçekleşmesi sonucunda kent merkezi ile daha konforlu bağlantıya kavuşacak olmaları Çiğli’de yaşayanların tek şansı, tek kazancı. Ancak, hızlandırılan demiryolu hattında Karşıyaka’ya gösterilen özenin her nedense Çiğli’ye gösterilmediği, Çiğli geçişinde kontrol ve güvenliğin demiryolunun her iki yanına örülecek olan duvarlarla sağlanmaya çalıştığı görülüyor.
Çiğli’de yaşayanların, gerek görsel kirlilik, gerek karşılıklı erişebilirlik açısından ve gerekse gürültü kirliliği açısından rahatsızlık duyduğu bu düzenlemeye gösterilen tepkinin altında yatan, hiç kuşkusuz Çiğli’de yaşayanların yapılan bu uygulama karşısında kendilerini tam anlamıyla “öteki” olarak hissetmeleri. Temel atma töreninden bir gün önce, Çiğli’de demiryolu üzerinde “Çiğli Sivil İnisiyatif Platformu” tarafından, tren durdurarak gösterilen tepkinin altında yatan da, bu “kenar semt” olarak görülme, önemsenmeme duygusu hiç kuşkusuz.
Olaya bir bütün olarak bakıldığında; İzmir kenti açısından oldukça önemli bir proje olan ve gelecekte daha kuzeyde Bergama’ya, güneyde Selçuk’a kadar uzatılmasının dillendirildiği, belediye bütçesi açısından çok önemli maliyetlerin göze alındığı bir ortamda, kente ve kentliye getireceği katkının boyutları tartışılmaz olan raylı sistem çalışmasında, birbirine komşu iki yerleşim alanına bakışta ortaya çıkan yaklaşım farklılığı, oluşan rahatsızlığın, “dışlanmış semt kırgınlığı”nın en önemli nedeni.
Bu çalışmada aktif rol üstlenenler, Çiğli geçişinde Karşıyaka’da yapımı gerçekleştirilecek olan uzunlukta olmasa bile, hiç değilse Çiğli merkezinde, yaya hareketliliğinin yoğun olduğu bölümde projenin yeraltına alınmasını ciddi olarak gündemlerine almalılar. Sırtlarında yapılan Egekent toplu konut alanıyla kuzeyden, çevre otoyolu bağlantılarıyla doğudan, organize sanayi bölgesiyle batıdan, hipermarket trafiğiyle güneyden sıkıştırılmış olan Çiğli’nin yıllardır süren bu sıkışmışlığına ve bölünmüşlüğüne bir kez daha dönüp bakmalılar.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

Komünizm paranoyası

Evrensel’deki köşe yazarlığım 28 Nisan 2003 günü başlamıştı.
Her hafta sağlıkla, sağlık ekonomisiyle, sağlık politikalarıyla ilgili yazacaktım. Öncelikle, adet olduğu üzere, köşeme bir isim bulmam gerekiyordu. Uzun uzun düşündükten sonra “Medipolitik” adını “keşfettim”.
“Medi” hem tıbbi anlamındaki “medikal”in kısaltılmışı, hem de “yarı(m)” demekti. “Medipolitik” de “tıbbi-politik”, “yarı(m)-politik” anlamına gelebilirdi.
İsim meselesini halledince iş köşemi tanımlamaya gelmişti. Neleri, nasıl anlatacağımı ilk yazımda tarif etmem gerekiyordu.
O zaman da aklıma feministlerin o çok sevdiğim “Özel olan politiktir!” sloganı geldi. Böylece ilk köşe yazımın başlığı ortaya çıkmış oldu; “Tıbbi olan politiktir!”
O günden bu yana, yaklaşık üç yıldır, her hafta tıpla politikanın kesiştiği konularda yazmaya çalışıyorum. İtiraf edeyim; tıbbi olanın politik olduğunu başlangıçta ben de bu kadar fark edememiştim.
Son yıllarda sağlıkla ilgili tartışmalar politikanın neredeyse en merkezine kadar girdi.
Daha geçen hafta TBMM’de uzun uzun sağlık politikaları ve TTB tartışmaları yaşandı. AKP’lilerle CHP’liler birbirlerine girdiler.
Şimdiye kadar sessiz, sakin bir görüntü veren Sağlık Bakanı, pek de mutad olmayan bir şekilde, CHP’li hatipler konuşurken laf atıp durdu. Bir ara ana muhalefetin CHP değil, TTB olduğunu bile söyledi.
Başbakan da geçen cumartesi günü İstanbul Sultanbeyli İlçe Kongresi’nde benzer şeyler söylemiş. Bir sivil toplum örgütünün (TTB’nin), kendisinin devlet hastanelerini özelleştirmek istediği yönünde açıklama yaptığını hatırlatarak, “Tümüyle yalan, tümüyle iftira. Ben bugüne kadar devlet hastaneleriyle ilgili, bunların özelleştirilmesi noktasında bir adım atmak gibi bir konuyu konuşmadım. Zira Anadolu’nun birçok yerine özel sektörün girmesi mümkün değil. Ama gün ola, harman ola. Türkiye öyle standartlara ulaşır ki sağlık hizmetlerini de hizmet alımı yoluyla yapabiliriz. Ama Türkiye şu anda bu noktada değildir. Devletçi kafanın sahibi olanlar, komünizm rejiminin kalıntıları bunu anlayamazlar” demiş.
Ertesi gün de partisinin Balçova İlçe Kongresi’nde aynı konuya değinmiş. Hastaneleri özelleştirmeyi şu aşamada düşünülmediğini, bunu ancak milli gelirin 20 bin dolara çıktığı zaman yapacaklarını ve önceliklerin farklı olduğunu belirtmiş.
***
Tarih, 30 Ekim 2004. Yer, İstanbul Lütfi Kırdar Sergi Sarayı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iftar yemeği veriliyor. Gündemin sıcak konusu SSK hastanelerine el konulması.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan, SSK’nın gaspına karşı çıkanlara cevap veriyor;
‘’Biz bunu yapmak durumundayız. … eğer kendinize çok güveniyorsanız gelirsiniz vatandaşın karşısına. Bu hastaneleri size bırakırız. Al işlet. Ama kalkıp da devletten bundan sonra 1 kuruş para isteyemezsiniz. SSK ile ilgili sağlık primlerini de sana veririz. Onu da almayız. Bundan sonra bizim devlet mantığımızda küçülme var. Biz devlette obezite istemiyoruz. O devri kapatıyoruz. Biz küçülüyoruz, küçüleceğiz ve hizmet alımı yapacağız. Niçin yatırımı biz yapalım? Özel sektör yapıyor zaten. Biz onlardan kaliteyi, hizmet satın almak suretiyle alalım.’’
Tarih, 25 Ocak 2005; yer Acıbadem Kozyatağı Hastanesi’nin açılışı. Başbakan, Acıbadem hastaneler zincirinin patronuna hitap ediyor;
‘’Şehir merkezlerinde kalan hastaneleri kat karşılığı veriyoruz. Bu sektörde olanlara gelin verelim. (Mehmet Ali Aydınlar bey gel, Şişli Etfal’i sana verelim. Yer de gösterelim, orada devlete modern bir hastane yap. Şişli Etfal’i ister hastane yap, ister alışveriş merkezi yap. Nasıl arzu edersen). ‘’
Malûm; basın bazen politikacıların sözlerini farklı ya da eksik yansıtabiliyor. Eğer Başbakan’ın ağzından bu yazılanlar gerçek değilse Tayyip Erdoğan’ın “tümüyle yalan, tümüyle iftira” sözleri doğru olur.
Ama, gene malûm; bazen de politikacılar herkesin önünde söylediklerini bile sonradan inkar edebiliyorlar. Ben o yüzden işimi sağlama aldım. Basında çıkan haberlerle yetinmedim, başka kaynaklardan da kontrol ettim.
Yukarıdaki sözleri AKP’nin web sitesinden aldım. Yok eğer yalancılar, iftiracılar oraya kadar sızmışsa; o zaman Başbakan’ın da bizim de işi zor demektir.
***
Ya herkes için eşit, ücretsiz ve nitelikli sağlık hizmetini savunanları “komünist kalıntısı” olarak suçlamaya ne demeli?
Türkiye’deki muhafazakâr sağcı siyasetin kadim duayeni Celal Bayar’ı hatırlarsınız. Her sonbaharda “bu kış komünizm gelebilir” diye beyanat verirdi. Celal Bayar’ın kehanetlerini dinleye dinleye komünizm korkusu bunların DNA’larına kadar işledi. Her ne kadar yerli yersiz komünizmin öldüğünü ilan etseler de korkularından bir türlü kurtulamıyorlar.
Haksız da sayılmazlar.
İnsanların içindeki eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet, hakkaniyet duygularını silip atamadıkları sürece komünizm hayaleti üzerlerinde dolaşmaya devam edecek. Hele sağlık politikalarıyla ilgili tartışmalarda her zaman karşılarına çıkacak.
Gene de artık anlamaları gereken bir gerçek var.
Korkunun ecele de, paranoyaya da faydası yok!

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Yargıya çoktan varıldı

Son kararı tarihe havale etmek, genellikle bugün yaptığı işin doğruluğunu güçlü bir biçimde savunamayacak olanların başvurduğu bir yöntemdir. Yaptığı işin doğruluğundan emin olanlar ise, -yaptıkları iş doğru olmasa da- genellikle ‘tarihin kendilerini haklı çıkaracağını” vurgularlar. Gerçekte ise insanlık, bugün yapılan her iş hakkında aslında yaşanılan anda bir karara varmaktadır. Bu karar halkların ve ulusların vicdanlarında verilmektedir. Verilen bu karar soyut ahlaki nedenlere dayanmaz. Bu karar insanlığın yaşadığı büyük tecrübelerin, karşılıklı mücadelelerin sonuçlarından süzülüp gelmiştir. Bu nedenledir ki tarih bir kez ve yaşandığı biçimde yazılır. Eğer tarihçi gerçeklere bağlıysa bunları olduğu gibi yansıtır. Bunun dışındaki çabalar tarihin ve gerçeklerin çarpıtılması olarak görülür ve dönemsel olarak etkili olsalar da, bir değerleri yoktur ve sonuçta geçerliliklerini yitirirler. Geçtiğimiz günlerde İngiltere Başbakanı Blair, “Irak’ta savaşa gitme kararını, tarihin ve tanrının yargılayacağını” söyledi. Hatırlanacağı üzere daha önce ABD Başkanı George Bush da, tanrının kendisini Afganistan ve Irak’ta savaşa gitmekle görevlendirdiğini öne sürmüştü. Blair işi sadece tanrıya havale etmemiş, işin içine tarihi de katmış. Ancak anlaşılıyor ki, Blair’in tarihi kavrayışı, tanrı anlayışına epeyce benziyor. Bu anlayışa göre işi tanrıya havale etmek, bu dünyada hesap vermemenin kaçamak bir yolu oluyor. Tarih de geleceğin belirsiz bir zaman dilimi oluyor ve o zaman bir karar verileceği vurgulanmış oluyor. Açıkçası her iki durumda da sorumlular, kendilerince bugünün dünyasında hesap vermekten kurtulmuş oluyorlar. Peki gerçekler böyle mi? Irak’ın işgali henüz tarih olmadı. Tarih hepimizin gözleri önünde yaşanıyor ve yapılıyor. İşgal, daha kanlı biçimlere bürünerek, Irak halkına karşı her türlü vahşeti kullanarak devam ediyor. İşgalcilerin başvurdukları yöntemlerden birisi de mezhepler arası çelişkileri kışkırtarak, kendilerine karşı birleşik bir direnişin gelişmesini engellemek, gerektiğinde Irak’ı parçalayacak koşulları hazırlamak. Irak halkı ise Blair ve Bush’u ne tarihe ne de tanrıya havale etmeye niyetli. İngiliz halkı da, Irak’ın işgal edilmesine karşı tarihin gördüğü en yaygın kitle protestolarından birini yapmıştı. İngilizler de işi tarihe bırakmadılar. Blair hâlâ başbakan ama onun için İngiltere’de artık siyasi bir gelecek yok. Bush ve Blair Irak’ta ve dünyanın diğer bölgelerinde giriştikleri eylemlerle dünya halklarının önünde mahkum olmuş durumdalar. Büyük devletlerin emperyalist emellerinin en vahşi biçimlerinin temsilcisi olan bu ikili, açtıkları savaşlarla, işgal ettikleri ülkelerle, bu ülkelerdeki halklar üzerinde uyguladıkları zulümle tarihe geçtiler. Bush ve Blair gibi yaptıklarını tanrıya dayandıranlar, tarihin kendisini haklı çıkaracağını iddia edenler hep oldu. Bunlar kitlelerin geri kesimlerini peşlerine takmayı da zaman zaman başardılar. Yaptıklarının yağma ve ganimet peşinde koşmak değil de, “kutsal değerler uğruna” olduğunu kitlelere inandırmak için provokasyonlar tezgahlamaktan da geri kalmadılar. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, insanlık henüz bu yapılanları haklı çıkaracak bir tarih anlayışı icat etmedi. Gerçek şu ki, Bush ve Blair giriştikleri eylemleri hangi gerekçeye dayandırırlarsa dayandırsınlar, ABD ve İngiliz sermayesinin dünya çapındaki çıkarlarının temsilcisi olarak hareket ettiler ve ediyorlar. Onların tanrısı para, petrol, değerli madenler, stratejik toprak parçaları ve aşırı karlardır. Hıristiyanlık ve tanrı adına hareket ettiklerini söylerler ama kendi zenginlerinin, zengin Arap şeyhleri ile kol kola girip, ticari ortaklıklara girmelerini sağlamak için her şeyi yaparlar. Kısacası bu dünyanın zenginliklerini ve ganimetlerini yağmalamak üzere hareket ederler, ama hesabı gökyüzünün ödemesini isterler. Ancak onlar yoksullar için dinin gerekli olduğuna inanırlar. Ama bütün yoksulların ve ezilenlerin dinleri farklı farklı olmalıdır ki, onları bölüp karşı karşıya getirebilsinler, bu farklılıklar üzerine saltanatlarını inşa edebilsinler. Ama kendi istekleri böyle olmasına karşın, bu ikili ve temsilcisi oldukları güçler yol açtıkları olaylarla dünya halklarının gözlerini açıyorlar ve onlara iyi bir eğitim veriyorlar. Bush’u birlikte protesto eden Hindu ve Müslümanlar, cezayı gökyüzüne havale etmiyorlar ve halkların geleceği nasıl şekillendireceklerinin yolunu da gösteriyorlar.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net