www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
‘Kriz’e değil muhtemel saldırıya dikkat!

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Ekonomik durum

UFUK ____Fatih Polat
28 Şubat ve GOP

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Vatan sauna mıdır?

bilgi işlem ____Uğraş Işık
E-postalarınızı tek bir adresten kontrol edin

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
AB’de enerji gerilimi

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Üst düzey performans-II

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

‘Kriz’e değil muhtemel saldırıya dikkat!

TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu-eski adı DİE) verilerine göre, Türkiye’de resmi işsizlik yüzde 10.3 gibi yüksek bir düzeyde. Geçen yıl da yüzde 10.3’müş! Önceki iki yılda da yaklaşık aynı. Yani Türkiye, son üç yılda yüzde 6, yüzde 10, yüzde 5 büyüdüğü halde, her ne hikmetse; işsiz sayısı azalmamakta ısrar ediyor.
Kapitalizmin aptal hayranları, işsizliğin bir türlü azalmamasını; “ileri teknoloji kullanılması”na; artık “işçi emeğine eskisi kadar çok ihtiyaç duyulmaması”na, “üretimle emek arasındaki bağın kopmuş olması”na bağlıyorlar.
Oysa gerçek tamamen farklıdır. Tersine geçmiş yıllarda, örneğin 5 yıl önce 4 işçinin yaptığı işi şimdi 3 işçiye yaptırarak patronlar “verimliliği” artırdıkları için; işçi sayısında bir artış olmadığı, hatta azalış olduğu halde kârlarını artırmaya devam etmektedir.
İşte bugün; Başbakan Erdoğan’ın meydanlarda ya da TV ekranlarında göğsüne vurarak; şöyle büyüyoruz, böyle gelişiyoruz diye, sanki Türkiye’nin halkı bu büyümenin nimetlerinden yararlanıyormuş gibi, bangır bangır bağırmasına vesile olan, beş yıl öncesine göre patronların işçileri daha fazla sömürmesidir. Eğer Erdoğan bugün meydanlarda, TV ekranlarında; “Aldığımız önlemlerle daha az işçiyi daha çok sömürerek, onları emeklerinin son katresine kadar çalıştırarak ekonomimizi yüzde şu kadar büyüttük. Yeni istihdam yaratarak sömürüyü azaltmaktan kaçındık. Onun için işsizlik çoğalıyor diye ekonomi kötüye gidiyor sanmayın...” dese gerçeği daha dolaysız ve hayatta karşılığı olan bir biçimde ifade etmiş olurdu. Erdoğan ve öteki sermaye sözcülerinin, bütün o övdükleri makro ekonomik büyüklüklerin (borsa, faiz, döviz fiyatları, YTL’nin değerlenmesi) arkasında bu azgınlaşan sömürü vardır. Ama onlar “ileri teknoloji”, “verimlilik”, “kapasite kullanımı” gibi, işçiyi yok sayan, sömürüyü gizleyen kavramları işçileri aldatmak için kullanmaktadır.
Ancak, son aylardaki gelişmeler; özellikle tekstil sektöründeki kriz alametleri, deri sektöründeki gerileme; artık bu “saadet zincirinin” koptuğunun da habercisidir. İşçi atarak, kalan işçileri daha uzun süre ve daha yoğun çalışmaya zorlayarak sömürüyü artırma yöntemlerinin artık iyice zora girdiğinin işaretidir bu olanlar. Başbakan şimdi tekstilcilerle, özellikle de son yıllarda ihracatı canlandıran “fasoncular”la görüşüp onları dinleyecek.
Ama, sektörde işsiz kalan yüzbinlerce işçinin -ki son durgunlukta 200 bin işçinin işine son verildiğini bizzat tekstilin küçük patronları söylüyor- halini ahvalini soran bile yok. DİSK’in yöneticileri bile; patronların derdini öne çıkarıp, işçileri de onların arkasına koyarak; “patronlarla işçiler birlikte görüşsün Başbakan’la” gibi garip önerilerde bulunuyorlar. Yani işçilerin işsiz kalmasını işçilerin davası açısından değil de; patronların davasına bağlayarak ele alıyorlar.
Cem Somel’in geçen hafta köşesinde belirttiği gibi, kapitalistler sıkışırlar ya da rahattırlar; bir krize girerler ya da girmezler; bu onların kurduğu sistemin doğasında var. Burda asıl olan işçinin, emekçinin bu krizin yükünü üstlenip üstlenmeyeceğidir. Patronla Başbakan’a birlikte giden işçi; krizin yükünü yüklenmeyi de gönüllü kabul etmiş olur. Bu gönüllülük; bugün Meclis’e gelecek olan kurumlar vergisini yüzde 10 düşürme ve yüksek gelirlilerden az gelir vergisi alma amaçlı yasaya da destek vermek anlamına gelir. Öyle ya; adamlar bu kadar vergi verirse kârı da azalır!
Kısacası; daha az işçiyle daha çok üretme üstünden başka kapitalistlerle, kapitalist pazarda rekabet “sınırına dayanmış” görünmektedir. Tekstilde başlayan durgunluğun öteki sektörlere de yayılması uzun zaman almayacaktır. Bu yüzden önümüzdeki dönem; 10 milyon dolayındaki işçinin daha kötü koşullarda ve daha az ücretle çalışmaya zorlanacağı, bunun için patronlar ve hükümetin önlemler aldığı bir dönem olacaktır.
İşçiler, emek örgütleri, sendikalar, sınıf partisi bu gelen saldırıya karşı duramazsa, bilinmeli ki; krizin yükü emekçiye yıkılıp; en büyük patronlar daha çok kazanarak, krizi bir kez daha şansa dönüştüreceklerdir.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Ekonomik durum

Başbakan ve hükümet yetkilileri üç yılı aşan iktidarları döneminde özellikle ekonomide büyük başarılar elde ettiklerini ve ülkenin ekonomik durumunun önemli ölçüde düzeldiğini iddia ediyorlar. Büyük özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi, ihracatın 73 milyar dolara ulaşması enflasyonun yüzde 10’un altına düşmesi gibi örneklerle sağladıkları “başarıyı” anlatmakla bitiremiyorlar.
Oysa, sanayi ve ticaret odalarının, meslek örgütlerinin, sendikaların yanı sıra Türkiye İstatistik Kurumu gibi resmi kurumların yayınladığı veriler ve yaptığı açıklamalar, hükümet yetkililerinin iddialarının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor.
  • Hükümet tarafından işsizlikle mücadele yılı ilan edilen 2005 yılında, hiçbir olumlu gelişmenin yaşanmadığı ve yüzde 10’u aşan işsizlik oranında hiçbir azalma yaşanmadığı gibi resmi rakamlara göre işsiz sayısının 2.5 milyonu aştığı ilan edilmiş durumda.
  • Yüksek ilan edilen ekonomik büyüme rakamlarına karşın, resmi rakamlara göre ülke nüfusunun yüzde 30’u yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamını sürdürüyor. Açlık sınırının altında gelir elde edenlerin sayısı da milyona dayanmış bulunuyor. Kaldı ki bunlar resmi açıklanan rakamlar ve oldukça düşük. Sendikaların rakamları esas alındığında ülke nüfusunun yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında yaşam sürdüğü ortaya çıkıyor. Türkiye, gelir dağılımı adaletsizliği bakımından dünyanın en adaletsiz ülkeleri arasında yer alıyor. Nüfusun en yoksul yüzde 10’u ulusal gelirin sadece yüzde 2.1’ini elde ederken en zengin yüzde 20’nin payı yüzde 50’ye ulaşmış bulunuyor.
  • Milyonlarca emekçi sosyal güvencesiz bir yaşam sürdürüyor. Yeşil kartla sağlık uygulamasından yararlananların sayısı 10 milyona ulaşmış durumda. On milyona yakın emekçi ağır çalışma koşullarına karşın sigortasız çalışmak zorunda bırakılıyor.
  • İhracatın 2005 yılında 73 milyar dolara ulaşması başarı olarak ilan edilirken, 2005 yılında ithalatın 116 milyar dolara çıkması ve dış ticaret açığının 43 milyar dolar olması gerçeği gözden kaçırılıyor. Uygulanan döviz kurunun baskılaması politikasına dayalı enflasyonu düşürme amaçlı ekonomik politika sonucunda enflasyon düşüyor ama ithalat patlıyor, ülkemizdeki üreticilerin ürettikleri malların ithalatçısı olmak durumuna sokulmuş bulunuyor. Açıklanan yüksek büyüme rakamları önemli ölçüde ithalat rakamlarının büyüklüğünden kaynaklanıyor.
  • Dünyanın en yüksek reel faiz oranları nedeniyle, ülkemiz sıcak para sahipleri için tam bir cennete dönüşmüş bulunuyor. Cari işlemler açığı kriz yıllarındaki yüksekliğin bile üstüne çıkarken, sıcak parayla karşılanan cari açıklar, yüksek reel faizler nedeniyle ülke emekçilerinin ürettiği değerlerin ve ödedikleri vergilerin sıcak para sahiplerine akmasına neden oluyor.
  • Hükümetin üç yılı aşan iktidarı döneminde iç ve dış borç stoku 125 milyar dolar artışla 345 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın rakamlarına göre 2006 ve 2007 yıllarında ödenmesi gereken dış borç tutarının 31 milyarı aşması bekleniyor. Devlet bütçesinin yüzde 35’inden fazlası sayıları birkaç bini geçmeyen para sahibine faiz ödemesi olarak ayrılmış bulunuyor.
  • Onbinlerce şirket, yüzbinlerce esnaf faliyetine son verirken, karşılıksız çek ve protesto edilen senet sayısı milyonlarla açıklanıyor.
    İşte hükümetin başarı olarak nitelendirdiği ekonomik durumun resmi rakamlarla gerçek görünümü. Ortada başarıdan çok, başarısızlığın olduğu açık bir şekilde ortaya çıkıyor.


     
    Başa dön

      UFUK..........Fatih Polat

    28 Şubat ve GOP

    28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen askeri müdahale kendisini “irtica tehdidi” ile mücadele hedefiyle gerekçelendirmişti.
    Yüksek Askeri Şûra toplantılarında alınan ihraç kararları ve kimi başka düzenlemeler, kendisini Cumhuriyet’in kurucu unsuru olarak gören ve onu var ettiğine inandığı ilkeler tehdit altına girdiğinde de radikal bir refleks gösteren TSK’nın, 28 Şubat’la bu kez farklı bir tarzda Atatürkçü bir müdahalede bulunduğu düşüncesini doğurmuştu. Laiklik konusunda duyarlı, sıradan bir yurttaştan Server Tanilli gibi fikir dünyasının önemli isimlerine kadar geniş bir cephe açısından, 28 Şubat böyle bir hareketti. Ancak geçen süreç, 28 Şubat’ın sadece laiklik mücadelesi bakımından girişilmiş bir askeri müdahale olarak tanımlanamayacağını savunanları haklı çıkaran gelişmelere sahne oldu.
    28 Şubat’ın, sistemin yeniden tahkim edilmesi gibi temel sonuçları yanında, diğer önemli bir sonucu da, Türkiye-İsrail ilişkilerinde gösterilen sıçramaydı. ABD’nin, Türkiye’nin bulunduğu bölgeye dair Soğuk Savaş sonrası politikasında Türkiye-İsrail ittifakının bir truva atı olarak görüldüğü biliniyor.
    Türkiye iç kamuoyu açısından, tahterevallinin “siyasal İslam” tarafının inişe geçmiş olmasına sevinilip, bununla oyalanılırken, tahteravallinin yukarıya kalkan tarafında Türkiye-İsrail ilişkilerinin durduğu zamanla daha bir netleşmeye başladı. Bu, gazetemiz yazarları açısından yeni değildi, bundan 9 yıl önceki Evrensel’de bile 28 Şubat’ın bu yönüyle ilgili kapsamlı değerlendirmeler içeren analiz yazılarına rastlanacaktır. Ancak, bugünden geriye bakıldığında çok daha geniş bir kesimin bunu fark etmeye başladığı da açıktır.
    Türkiye ile İsrail arasında, askeri, istihbari ve ekonomik anlaşmaların altında dönemin Başbakanı Erbakan ile Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in imzalarının bulunduğu unutulmamalı.
    ABD’deki en güçlü Yahudi lobi kuruluşlarından Musevi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA), Çevik Bir’e, 1999 yılında “uluslararası liderlik” ödülü verdi. Çevik Bir’e ödülünü veren JINSA Danışma Kurulu Başkanı David Steinmann, “Somali’de BM gücü komutanlığı yaptığı sıradaki başarıları” ile, “Türk-Amerikan ve Türk-İsrail ilişkilerine yaptığı katkılar”dan ötürü Bir’e bu ödülü verdiklerini açıklamıştı.
    AKP iktidarı dönemi bu ilişkilerin pekiştirildiği bir süreç oldu.
    Yol açtığı tartışmalar hâlâ süren, Hamas heyetinin Türkiye’ye ziyareti sonrasında, Başbakan Erdoğan, bu ziyaretin ABD-İsrail ekseni ile olan ilişkilerine, dahası Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine zarar vereceğini savunanlara yanıt verirken, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin Türkiye’ye önemli görevler yüklediğini belirterek, “Biz bu görevi bir kenara koyamayız. Türkiye tribünde kalan bir seyirci olamaz” dedi. (www.trt.net.tr, 21.02.2006 15:34, canlı yayın)
    Erdoğan’ın, bazı riskleri hesap ederek görüşmekten son anda vazgeçtiği Hamas heyetine Türkiye Dışişleri’nin verdiği mesajlar içinde “İsrail’i tanıyın” vurgusu önemli bir yer tutuyordu.
    Yani aslında AKP kurmaylarının HAMAS’la görüşme biçimi, Erdoğan’ın Kürt sorunu ile ilgili olarak Ankara’da kabul ettiği aydınlarla görüşme biçimini çağrıştırıyordu. Türkiye’de Kürt muhalefetinin sisteme entegrasyonunu başarabilmek ile İsrail-Filistin sorununda Filistin radikal muhalefetinin temsilcisi Hamas’ın entegrasyonunu sağlayabilmek, üzerinden atlanılamayacak kadar iddialı girişimlerdir.
    Erdoğan ya da danışmanları, Marshal Berman’ın ünlü “Katı Olan Herşey Buharlaşıyor” adlı kitabını okumuş mudur bilmiyoruz. Onlar okumamış bile olsa, Berman’ın, Modernizmi tanımlamak üzere Marx’tan ödünç alıp kitabına ad olarak koyduğu bu cümlenin, AKP’nin dahil olduğu küreselleşme damarını iyi okuduğunu söyleyebiliriz.
    Türkiye-İsrail ittifakının önünde engel oluşturan süreçler, olgular ve önyargılar içinde liberalizmin her gün işleyen mekanizmalarıyla buharlaştırılamayacak kadar katı olanlar, 28 Şubat askeri müdahalesinin gölgesinde buharlaştırıldı. Erdoğan’ın görev olarak benimsediklerini dile getirdiği GOP’a da böyle gelindi.
    Modern dünyanın tanrılarının bugün Ortadoğu’da işlettikleri süreç de, kendi önlerinde engel gördüklerini buharlaştırma sürecidir. Ancak bu, durağan bir süreç de değildir. Berman’ın kitabına ad olarak seçtiği bu süreci yok edecek çelişkiler de yine Marx’ın işaret ettiği gibi, bu sürecin içinde gizlidir.
    Bugün buharlaşanların yok olacağını sananlar, yarın onların nasıl bir yağmura dönüşebileceğini de öngöremezler.

    e-posta:
    fpolat69@yahoo.com

      Başa dön

      GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

    Vatan sauna mıdır?

    Derin devletin dibi bu kez saunada ortaya çıktı!
    Askerler, polisler, sivil ve resmi kişiler!..
    Özel kuvvetler, özel timler...
    Gerçi, emniyetin en üst noktalarında görev yapmış eski bir polis müdürü, sauna işine yıldız falına olan merakından ötürü bulaştığını söylüyor:
    “Çete reisi denilen Kasım Zengin’in adını ben Emre Köroğlu olarak biliyordum. 3 yıl önce aktar dükkanı vardı. İşyerinin arka bölümünde ise yıldız falı bakıyordu. Benim yıldızımı yükselteceğini söyledi. Tanışmamız yıldız yükseltmekle başladı”
    İnsanın içi burkuluyor!
    Tamamen saf ve temiz duygularla ve yıldız falı merakıyla arka odalara gitmiş bir polis müdürünün inançlı ruhu nasıl kötü amaçlara alet ediliyor!
    Aslında makam itibarıyla beyefendinin bayağı bir yıldızı da var ama...
    Ama demek biraz alçak da kalıyor.
    Öbür ki, “Yükseltelim abi” diyor.
    O da, “Yükselt” diyor.
    Yıldızı yükseliyor.
    Yükseliyor da... Artık hesaplamada mı yanlış yapılıyor...
    Koordinatları mı hatalı veriliyor her neyse...
    Yıldızlar yörüngeden çıkıyor...
    Derin çeteye gidiyor.
    Saunaya giriyor.
    “Vatan kahramanlarının” kaderi saunada kesişiyor!
    Peki neden şimdi Yamuk paşamız çıkıp da, “O çocuklar orada vatan için terliyorlar” demiyor?
    ***
    Malum, derin devletin, ‘vatanı milleti kurtarmak’ amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu söylenmiştir!
    Bu örgüt içinde yer alanlara da, “devlet büyükleri” tarafından “vatan kahramanı” denmiştir!
    Denmiştir de, vatan kahramanlarının saunayla ilgisi nedir?
    “Vatan kahramanları” oraya hangi amaçla gitmişlerdir?
    Yoksa saunaların vatanın bir parçası olarak düşmanın elinden kurtarılması mı gerekmiştir?
    Özel kuvvetler... Özel timler... Askeri rütbeliler... Emniyetçi şefler...
    Derin saunalar...
    Yani, “kahramanlar” saunada ne arıyordu?
    Vatanı mı kurtarıyorlardı?
    Hainler bölücüler, bu kez taktik icabı saunada mı konuşlanmışlardı?
    Devleti terletmek suretiyle ele geçirmeyi mi planlıyorlardı?
    Derin devlet zamanında olaya el koymasa saunalar...
    Pardon!
    Vatan elden mi gidiyordu?
    Derin devlet... Özel kuvvetler... Özel timler...
    Vatanı kurtarma amaçlı kuruldukları söylenmiştir.
    Anlatılanlara bakılırsa, hiçbir çıkar gözetmeden hep vatan için çarpışmışlardır.
    Bu kez muharebe alanı saunalar olduğuna göre...
    Vatan sauna mıdır?
    Fazla terleyince kurtulacak mıdır?

    e-posta:
    sarpdere@gmail.com

      Başa dön

      bilgi işlem..........Uğraş Işık

    E-postalarınızı tek bir adresten kontrol edin

    İnternet’in insan hayatında yaygınlaşmasıyla birlikte birçok iş sanal aleme taşınır oldu. Bu doğal sürecin bir ürünü olan e-postalar ise İnternet üzerinden asenkron iletişimde önemli bir rol üstlenmeye başladı. Önceleri hayatı kolaylaştıran bir ürün olarak kullanılan e-postalar artık iletişimin temel unsuru haline gelmeye başladı. İşe başvuru yöntemlerinden tutun da kişisel iletişim alışkanlıklarına varana kadar bir çok alanda etkisini hissettiren e-postalar, işlevselliklerinin yanısıra bir takım kullanım zorluklarını da içlerinde barındırıyorlar.
    Kullanıcıların ilişki ağları genişledikçe ve e-posta kullanım oranları arttıkça birden fazla e-posta hesabına ihtiyaç duymaları kaçınılmaz olmaktadır. İş yerinin verdiği, kişisel, sitelere kayıt yaptırmak için kullanılan ve benzeri amaçlar için alınan e-posta hesapları düşünüldüğünde, bir kullanıcının sahip olduğu e-posta hesabı sayısı dört-beş tane olabilmektedir. Bu hesapların günlük kontrolü ve kullanımı çoğunlukla zaman kaybettirdiğinden, çeşitli aksaklıklara yol açabilmektedir.
    Bu soruna çözüm olabilmesi adına “e-posta yönlendirme” yöntemini kullanmak etkili olabilmektedir.
    E-posta yönlendirme nedir?
    E-posta yönlendirme; bir e-posta adresinize gönderilmiş olan postaların otomatik olarak bir başka posta adresine gönderilmesi anlamına gelmektedir. Daha somut konuşmak gerekirse, işinizle ilgili mesajların posta@firma.com adresine, kişisel mesajlarınızın ise adiniz@epostasaglayici.com adresine geldiğini varsayalım. Bu iki ayrı hesaba gelen postaların tek bir hesaptan kontrolünü sağlayabilmek için bir hesaba gelen mesajların tamamının diğerine yönlendirmek bir çözüm olabilir. Yönlendirme işlemi sonucunda gerçekleşen posta havuzu, kolay erişim sayesinde ciddi miktarda zaman ve enerji tasarrufu sağlayacaktır.
    Yönlendirme yaparken dikkat edilecek en önemli unsur; kapasitesi küçük olan hesapları kapasitesi büyük olan hesaba yönlendirmek olarak söylenebilir. Ayrıca yönlendirme yapılacak hesabın Outlook benzeri e-posta kontrol programlarına ücretsiz destek vermeleri de avantajlı bir durumdur.
    Türkiye’de en çok kullanılan ücretsiz e-posta hizmeti veren firmalarını Gmail, Hotmail, Yahoo ve Mynet olarak sıralayabiliriz. Bu hesaplar arasından yönlendirmenin hangi hesaba doğru yapılacağı kararını verebilmek için öncelikle hangi hesabın kapasitesinin en büyük olduğuna ve Outlook tarzı bir programa ücretsiz desteğinin olup olmadığına bakarız. Bütün bunlar düşünüldüğünde yönlendirmenin doğrultusunun Gmail hesabına doğru olması en mantıklı olanıdır. Ayrıca Yahoo adresinin yönlendirmesi diğerlerinden farklı olarak ücrete tabi tutulduğundan yönlendirme Yahoo adresine doğru da yapılabilir.
    Bir hesaptan başka hesaba yönlendirme nasıl yapılır?
    Mynet e-posta hesabınıza giriş yaptıktan sonra sol menüden “servis yönetimi”> “Email Yönlendirme” linklerine tıklayarak ayarların yapıldığı sayfaya gelirsiniz. E-postalarınızın yönlendirilmesini istediğiniz e-posta adresini kutuya yazıp “Kaydet” butonuna basın. Artık Mynet e-posta hesabınıza gelen bütün e-postalar, otomatik olarak belirlediğiniz adrese gönderilmeye başlar. Yönlendirilen mesajların Mynet posta kutunuzda saklanabilmesi için “Emailin kopyasını posta kutumda sakla” yazısını işaretlemek gerekir.
    Gmail’de de “Ayarlar” >“Yönlendirme ve POP” linkleri tıklanarak; yönlendirme yapılabilir.
    Genellikle bütün e-posta hesapları eğer yönlendirmeye izin veriyorsa yukarıda örneklediğimiz işlem sırasını takip ederler.

    e-posta:
    bilisim@evrensel.net

      Başa dön

      AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

    AB’de enerji gerilimi

    Avrupa’nın dört büyük ülkesi arasında şu günlerde önemli diplomatik gerilim yaşanıyor. Fransa ile İtalya, Almanya ile İspanya arasında yaşanan gerilimin kaynağında, söz konusu ülkelere ait enerji tekellerinin birbirini yutmak isteyişi yatıyor.
    Beş yıl önce Alman elektrik ve gaz piyasasına atılan Eon tekeli, kısa bu süre içinde hükümetten de aldığı destekle hızla palazlandı ve Avrupa’nın en büyük enerji tekeli haline geldi. Doğu Avrupa ve Rusya’da önemli yatımlara girişti.
    Eon, geçen hafta İspanya’nın en büyük enerji tekeli Endesa’ya talip olduğunu kamuoyuna açıkladı. Bu açıklamadan önce, her iki ülkenin politikacıları arasında çeşitli görüşmeler yapıldı. İspanya Başbakanı Zapatero, ulusal bakımdan stratejik öneme sahip Endesa’nın Eon tarafından yutulmasına karşı çıktı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Zapatero’yu arayarak fazla zorluk çıkarmaması için ricada bulundu, bir engelin serbest piyasa kurallarına aykırı olacağı uyarısı yaptı. Federal Ekonomi Bakanı Michale Glos da İspanyol meslektaşını arayarak aynı temennide bulundu. (Der Spiegel, 9/06)
    İspanya ve Portekiz’deki elektrik piyasasının yüzde 45’ini elinde bulunduran Endesa’nın Fransa ve İtalya’da da yatımları var. En önemlisi de başta Şili, Brezilya ve Arjantin olmak üzere Latin Amerika’nın birçok ülkesinde en büyük elektrik dağıtımcısı. Eon’un ise bu ülkelerde bir tek müşterisi bile yok.
    Görüldüğü gibi Endesa, Eon için Latin Amerika kapılarının açılması, yeni pazarlara ulaşma anlamına geliyor.
    Eon, böylesine önemli bir tekel için kesenin ağzını açmış. Nakit olarak 29 milyar Avro vermeye çoktan razı. Tekelin toplam maliyetinin 55 milyar Avro olması bekleniyor.
    Ama; gelin görün ki; Başbakan Zapatero bu cazip teklife ve politik baskılara rağmen Endesa’yı Alman tekele kaptırmamaya kararlı görünüyor. Bu konuda bir yasa değişikliği ile “stratejik öneme sahip” tekellerin yabancı tekellere satılmasının önüne geçmek istiyor. Hükümet ayrıca, Endesa’nın satışı konusunda elinde bulundurduğu “altın hisse” ile veto hakkını kullanma kararı aldı. Bununla da kalmayarak Endesa’daki Eon’un oy hakkını yüzde 5 ile sınırlandırma tahdidinde bulundu. AB Komisyonu bunun serbest piyasa kurallarına aykırı olacağını ifade ediyor.
    Yabancı tekellerin Endesa’yı “düşmanca yutabileceği”ni önceden fark eden İspanya geçen yıl, ülkenin büyük bankalarını da arkasına alan, ancak Endesa’dan küçük, yüzde 100 kamu tekeli olan Gas Natural üzerinden kamulaştırmayı deniyor. Endesa yapılan teklifi yeterli bulmayarak reddetmişti. Eon’un talip olmasıyla hükümet yeniden bu birleşmeyi gündeme getirdi. Alman gazetelerinde yer alan haberlere bakılırsa, Endesa yöneticileri de tekeli Almanlara satmaya pek sıcak bakmıyor. Bu konudaki tartışmaların bir süre daha devam etmesi bekleniyor.
    Almanya-İspanya arasındaki bu “enerji gerginliği”ne bir de İtalya ile Fransa arasındaki gerginlik eklendi. İtalyan enerji tekeli Enel, yüzde 98.6’sı Fransız Suez’e ait Belçika’daki enerji tekeli Electrabal’ı yutmak istediğini açıklayınca, Fransızlar hemen karşı atağa geçti.
    Başbakanı de Villepin, ülkenin iki büyük enerji tekeli Gaz de France (GDF) ile Suez’in, yabancı tekellerce yutulmaması için özel bir yasayla birleştirileceğini ilan etti.
    Kurulacak GDF/Suez tekeli, Eon’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük enerji tekeli olacak. Şu anda GDP ikinci, Suez beşinci sırada.
    İtalya hükümeti, Fransa’nın birleştirme planlarına sert tepki göstererek, bunun AB yasalarına aykırı olduğunu açıkladı.
    AB’nin başka bir ülkesi İngiltere’de de iki büyük enerji tekeli Scottish Power ve Scottish and Southern Energy’nin birleştirilmesi yeniden gündeme getirildi. (Handelsblatt, 27.02)
    Eon, geçen yıl Scottish Power’i yutmak için 16.5 milyar Avro teklifte bulunmuş, ancak bu teklif kabul edilmemişti.
    AB’nin değişik ülkelerine ait enerji tekellerinin, rakiplerini yutmak için yaptığı girişimler “kapitalist küreselleşme” mantığı içerisinde normal görülebilir. Normal görünmeyen ise siyasilerin “küreselleşme gerçeğine” aykırı davranarak kendi ulusal tekellerini “stratejik önem” gerekçesiyle korumasıdır!
    “Ortak bir gelecek” kurma iddiasıyla AB çatısı altında bir araya gelen Avrupa devletlerinin, kendi ulusal çıkarları için yeri geldiğinde gerçekten “stratejik öneme” sahip alanlarda kendisini koruduğunu, her şeyiyle başka bir devletin kontrolüne girmek istemediğini açıkça dışa vurduğu bir dönemde bulunuyoruz.
    İşte, AB’nin Avrupa Anayasası’nda tarif edilen Avrupa Birleşik Devletleri’ne varıp varmayacağını belirleyen önemli faktörlerden birisi de bu çelişkinin kendisidir. Gelişmeler, özellikle güçlü “ulus devletlerin” egemenliklerini kısa bir süre içerisinde bir yana bırakmayacağını gösteriyor.
    En önemlisi de bu temeldeki çelişkiler önümüzdeki dönemde daha da derinleşecek gibi görünüyor.
    Yani; emperyalist devletler arasında “yeniden paylaşım”ın söz konusu olduğu günümüzde, Avrupalı enerji tekelleri arasında yaşananlar “ulusal çıkarların”, diğer bir deyişle “herkesin kendi hesabına çalışması”nın önceki döneme göre çok daha belirgin olarak ortaya çıktığı görülüyor.
    AB’nin büyük ülkelerinde siyasiler “stratejik öneme sahip” özel tekelleri yeniden kamulaştırma yoluyla “ulusal çıkarlar” adına koruma altına alırken, Türkiye’de hükümetin stratejik öneme sahip enerji ve telekomünikasyon tekellerini yabancılara satmakla övünmesi arasında büyük bir fark bulunuyor.

    e-posta:
    yucel@evrensel.de

      Başa dön

      İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

    Üst düzey performans-II

    Futbolcu davranış modellerinin değişmesi ve sürekli olumlu motivlenmenin olanaklarını artırmak için geçtiğimiz hafta başladığımız yazıyı sürdürüyoruz.
    1- Medya: Ulusal medyamızın bu oyunda eğitici, tarafsız, yönlendirici ve geliştirici bir yayın politikası uyguladığını düşünebiliyor musunuz? Onların da bir spor yayın kültürü taşıdığını?..
    Gerçekten böyle olmuş olsaydı, futbolda güzellikler açığa çıkardı. Şimdi oldukça nadir karşılaştığımız bazı ahlaki ve estetik futbol davranışları haber konusu oluyor artık. Bu oyun için oldukça zavallı bir durumdur bu. Üç büyük kulübün arpalığından beslenmek için olmadık taklalar atan spor medyamız ayrıca taraftarlığı kışkırtarak yığınları müşterileştirmeye çalışmakta, bunun üzerinden reklam ve tiraj rantı kaygısı gütmektedir. Oysa olması gereken gerçekten tarafsız, ilkeli, dürüst ve geliştirici bir yayın politikasının kurumsallaştırılmasıdır. Devlet mekanizmasındaki unsurlar bunu gözeten bir denetim işlevi görmeli.
    2- Komplike futbol örgütlenmesi: Federasyon-hakem-antrenör-yönetici-futbolcu-taraftar örgütlenmesinin özerk ve demokratik ama birleşik tam örgütlenmesinin gerçekleştirilmesi.
    Ülkemizde ciddi bir örgüt kaosu, rekabeti ve çekememezliği yaşanmaktadır. Hem de aynı grup örgütlenmeler içinde. Futboldaki bütün unsurlar tek bir çatı altında, ama, bağımsız ve demokratik bir işleyiş anlayışıyla kurumsallaşmalıdır. Özerk, özgür ve gerçekten demokratik bağımsızlık kazanmış bir çatı altı düşünün. Futbola giren bu unsurların sürekli eğitimini temel alan, üyelerini ve çalışanlarını sürekli entellektüel boyutta da geliştirmeyi amaçlayan ve mesleki ölçekte yetkinleşmeyi temel alan organik bir yapıdan söz ediyoruz. Birbiriyle zincirin halkaları gibi bağlantılı bir tavan oluşumu. İllere dağılmış taban örgütlenmesiyle desteklenen uzunca bir zincir.
    Bu bölümde AR-GE ve İnsan Kaynakları konusunda bir parantez açmakta yarar vardır. Yatırımların insan ölçekli olması ve sürekli gelişimin temel alınacağı araştırma kriterlerinin yaşam bulacağı bir destek yapılanma kolları da oluşturulmalıdır.
    Mesleki yetkinleşmenin sağlanması açısından öncelikle üyelere okuma alışkanlığının kazandırılması, bilgisayar teknolojisinin bu alanda kullanılması ve etkili iletişim kurma yetisinin devreye sokulması, insan kaynağını insan üretkenliğine dönüştürecektir.
    Hakem, antrenör, futbolcu, diyetisyen, fizyoterapist, masör, mentör vb… Bunlar arasında birbiriyle ilişkilendirilmiş bir gelişim ağı kurmak, futbol kültürümüz ve gelişimimiz açısından bir devrim olacaktır.Bu, aynı zamanda eksikliğini duyduğumuz spor kültürümüz ve felsefemiz konusunda da önemli bir atılım başlatacaktır. Ayrıca üniversitelerle somut bağlar kurularak bu ilişki bilimsel tabana oturtulabilir. Ülke kaynaklarının bütün alanlarında böyle bir birliktelik yakalanırsa verimli ve vizyonu geniş bir futbol yapılanması elde edebiliriz.
    Sorun çatıdan bu örgüt şemasını belirleyip yapısal ölçekte kurumsallaşmayla ilintilidir.
    (Konu önemli ve akıcı. Sorunlarımız oldukça fazla. Dolayısıyla sürekli yazıyı uzatmak zorunda kalıyorum. Haftaya sürdüreceğiz…)

    e-posta:
    hakankey@msn.com

      Başa dön


  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net