www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Salla...Salla...Salla

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
Çömezler konuşuyor

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Bölünmeye doğru mu?

MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
‘Fark ücreti’ yasal mı?

kentyazıları ____Necati Uyar
Demokratik tavır!

RAMPA IŞIKLARI ____Metin Boran
Kundakçılar kimin figüranı?

SALI YAZILARI ____Üstün Akmen
DÖNME DOLAP : Gece başlayan, finali ile çarpan bir oyun

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Salla...Salla...Salla

Başefendinin sallamalarının sallama çaydan farkı şöyle oluyor:
Sallama çay, sıcak suyun içine konuluyor, sonuçta ortaya çay çıkıyor.
Başefendinin sallamalarında ise, bir kamyon dolusu patırtı...
Bir ton bağırtı...
Geriye bir şey kalmıyor.
Sezen Aksu, şarkısında sallamayı pek güzel ifade ediyor:
“Salla salla gül memeler çağlasın
Salla salla yer yerinden oynasın
Salla salla gül memeler çağlasın
Salla salla yer yerinden oynasın
Bu dem talan çağıdır
Yer ki meram bağıdır
Ay ay ay ay ay ay canlar
Sen kıvır çevir rakkas
Bu hal dünya halidir
Ay ay ay ay ay ay canlar”
Gerçi beyefendinin sallamalarında yer yerinden falan oynamadı.
Zaten onun sallamalarını da kendisinden başka kimse sallamadı!
Avrupa’ya bindirdi.
Hamas liderlerinden Halid Meşal’ın Türkiye’ye resmi planlanıp gayri resmi biten ziyaretinin ardından;
Kendilerinin kimseden icazet almadıklarını vahisini indirdi!
***
Kimseden icazet almayacaklarını sallamıştı ki, Halid Meşal’la yapılan görüşmelerin tutanaklarının aynen Amerika’ya verildiği meydana çıktı.
Tutanak işi, icazetten de öte bir şeydi!
Ne yani, burası ABD’nin büyükelçiliği miydi?
Ki, beyefendinin “icazet” konusunda yaklaşımı ilginçti.
Tabii, mesela onun daha belediye işlerine bakarken Amerika’ya götürülüşü...
Orada birkaç gün boyunca ortadan kaybolup, hala nerede kimlerle ne yaptığının açıklığa kavuşmaması...
Ve dönüşte bugünkü konumuna soyunması...
İcazetten sayılmazsa!
Yine mesela;
Dışişlerinin dümdüz giden İsrail Büyükelçisini haddini bildirmek yerine, kırmızı şeyli mumla brifing için davet etmesi...
Elçinin dışişlerinin sallamaması, onun yerine parti merkezinden “ayrıntılı bilgi” alması...
Yani tutanaklar ve ayrıntılı anlatımlar da...
İcazet sınırlarına girmiyor olabilir!
Peki başka neler icazetten sayılmayabilir?
Beyefendinin geçen seneler İsrail’e “devlet teröristi” diye sallaması...
Sonra ABD’ye kabul edilmek için yalvar yakar olması...
Sallayıcı efendinin “devlet teröristi” dediği İsrail’in kollarına atılması...
Sonra ABD’ye koşulması...
Orada kendilerinin en kadar sağlam dost olduklarının ispatlamak için takla üstüne takla atılması...
Eh bunlar da icazet kabul edilmeyebilir.
Zaten ekonomiyi IMF’in yönetmesi de icazet değildir!
Öyleyse icazet denilen şey nedir?
Salla...salla...salla...

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Çömezler konuşuyor

AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez "Mart ayında kutlanacak Nevruz öncesinde terör örgütünün olaylar çıkarmak için ciddi planlar yaptığını, bu konuda önlem alınması gerektiğini söyle"miş. Çömez "Türkiye'ye karşı psikolojik harekat yürütüldüğünü" de söylemiş.
Gazeteler Çömez'in sözlerine büyük puntolarla yer verdiler.
Hiçbir gazeteci, Çömez'e, "Bu bilgiyi nereden öğrendin?" diye sormadı. Çömez'in demeci siyasi bir değerlendirme, tahmin, öngörü gibi yazılmamıştı. Haberlerden, Çömez'in bir bildiği var izlenimi ediniliyordu.
Çömez'in ağzından haberi yazanların yerinde olsam, Çömez'in bu bilgiyi nereden aldığını mutlaka sorardım. Çömez'in PKK içinde ajanı mı var? Ya da Çömez kendine bağlı bir istihbarat ağı mı kurdu? Ya da Çömez bir istihbarat örgütünün elemanı mıdır? Belki de MİT, emniyet istihbaratı Çömez'e özel servis veriyordur?
Gazeteciler bu soruları sormadı. Onlar için bir bilginin doğru olup olmaması önemli değildi. Onlar, haberin işlevi ile ilgili idi.
Her Newroz öncesi, bazen 1 Mayıs'larda, güçlü bir demokratik tepkinin gösterileceği günlerde böyle haberler birilerinin ağzından yapılırdı. Gazetecilerin görevi, istenilen doğrultuda kamuoyu oluşturmaktı.
Önce kamuoyu oluşturulur, sonra linç gösterileri, yargısız infazlar, gösterilerin vahşice dağıtılması, toplu gözaltılar ve gazetelere, gazetecilere açılan davalar ve cezalar gündeme gelirdi.
Bu kez, balonu uçuran Çömez olmuştur.
Türkiye'ye karşı psikolojik harekat yürütüldüğünü söyleyen Çömez'in yaptığı psikolojik harekattır.
Bugün Çömez'e "bu bilgiyi nereden öğrendin" sorusunu sormayanlar, 22 Mart günü de "Hani Nevruz kana bulanacaktı?" diye sormayacaktır.
Psikolojik harekatçılara, provokatörlere, felaket tellallarına rağmen, demokrasi mücadelesi sürecektir. Halkları birbirine düşürmek için oynanan onca oyuna rağmen halklar kardeşlik ve birlik yürüyüşünü sürdürecektir. Türkiye'nin demokrasi güçleri bu olgunluğa erişmiştir.
Newroz her yıl olduğu gibi ezilenlerin zulmü lanetlediği, ezilenlerin barış ve eşitlik günleri için yeni güne uyandığı bir bayram günü olarak kutlanacaktır.
Gün doğduğunda baykuşlar susar.

e-posta:
ktsurek@hotmail.com

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Bölünmeye doğru mu?

İlk adım işgalle atılmıştı. ABD ve sadık müttefiki İngiltere, Irak’ı işgal ettikten sonra sistematik olarak bu ülkeyi bölme, bölgede kalıcı olma ve zenginliklerini yağmalama doğrultusunda bir çabanın içerisinde oldular. Bu yöndeki adımların başlıca hedefi, Irak’ın dini ve etnik yapısını kullanarak, bu ülkeyi bölmekti. İşgal yönetimince Irak halkına kabul ettirilen yeni Irak Anayasası, aslında gelecekteki bir bölünmenin hukuki belgesi gibiydi. ABD’li işgal yönetimi bu adımı attıktan sonra, ardından diğer adımları da atmaya başladı. Şiilerce kutsal sayılan Samarra’daki Askeriye Camii (Türbesi), provokasyon kokan bir bombalamanın hedefi oldu. Ardından kitlelerin galeyana gelmesi ve karşılıklı saldırılar yaşandı.
Ortaya çıkan tablo şimdilik şöyle; işgalcilerin mezhepler arasında bir çatışma yaratarak Irak’ı bölme yönündeki kışkırtmaları, bugün kısmen başarıya ulaşmış görünüyor. Ülke henüz bölünmediyse de mezhepler arasındaki çatışmalar tırmanıyor, işgalciye karşı ortak mücadelenin zemini dinamitleniyor, ülke bölünmeye doğru sürükleniyor. Sünni ve Şii mezhebinden sağduyulu liderlerin birlik çağrıları, mezhep çatışmasına gidişi engelleme çabaları sürüyor. Ancak olayların gelişimi, yeni provokasyon ve saldırıların gündeme getirileceğini açıkça ortaya koyuyor. Çünkü işin içinde El Kaide gibi, bu işlere balıklama atlayacak karanlık örgütlerde var.
ABD Başkanı George Bush, “Irak’ta şiddetlenen mezhep çatışmalarının, Irak halkını yeni bir tarihi dönüm noktasına getirdiğini” söylüyor. Bush’un açıkça söylemediğini ABD basını söylüyor. New York Times Gazetesi olayların çevre ülkelere de sıçrayabileceğini ileri sürerek, “Böyle bir bölgesel çatışma, bitmesi yıllarca alabilir ve 100 yıldan daha kısa bir süre var olan sınırların yeniden çizilmesini zorunlu kılabilir” yorumunu yapıyor. Açıkçası ABD işleri, Irak’ı bölmeye doğru götüreceğini yavaş yavaş gündeme getirmeye başladı. Bir süre sonra “biz bölmek istemiyoruz, ama bakın bir arada yaşayamıyorlar” denmesi sürpriz olmayacaktır.
Görülmektedir ki; sömürgeciliğin ve daha sonra emperyalizmin parçala ve yönet taktiği, bugün tüm vahşeti ve şiddeti ile Irak üzerinde denenmektedir. Ancak bu ateşle oynamak demektir. Irak’ın sürükleneceği bir mezhep çatışması, bölgede yeni çatışmaların fitilini ateşleyecek bir gerici gelişme olacaktır. ABD’nin işleri sürüklemek istediği bir noktadır bu. ABD’nin “bölgeye istikrar ve güvenlik getirme” gibi bir amacının olmadığını zaten olaylar kanıtlamıştır. ABD yeni çatışma ve karışıklıkların kendisine bölgede uzun süre kalma ve yerleşme imkanı vereceğini hesap etmektedir. Bugün bu hesap tutacak gibi görünmektedir.
Ancak ABD eğer Irak’ı bölmeyi başarırsa, ne Şiilerin, ne de Sünnilerin ABD’nin işgale devam etmesini ve kendilerini yönetmesini istemelerini kabul edeceğini düşünmemek gerekir. Bölgede anti-Amerikancılık her geçen gün büyümektedir ve bu, işgale ve müdahaleye karşı güçlerin daha fazla harekete geçmesine yol açacak bir durumdur. Irak’ı fiilen bölme, ama mezhepleri birbirine kırdırarak yönetme hesabı ise artık o kadar kolay değildir. ABD ateşle oynamaktadır. Ateşle oynayanlar, bu ateşin kendilerini de yakabileceğini bilmez görünüyorlar. Ancak hatırlatmak gerekir, bu türden ateşler itfaiyecilerin kontrollü tatbikat ateşlerine benzemezler.


 
Başa dön

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

‘Fark ücreti’ yasal mı?

Hastalar eskiden kamu sağlık kurumlarında muayene, tedavi olabilmek için “bıçak parası” ödemekten şikayet ederdi. Bu şikayetler çoğunlukla bir hayli abartılı olmakla birlikte esas olarak haklıydı.
Hükümet, bir yıl önce, SSK hastanelerine el koyduktan sonra bir de müjde vermişti. SSK’lılar artık sadece kamu hastanelerine mahkum kalmayacak; doğrudan özel hastanelere de gidebilecekti.
Müjdeyi duyan hastalar özel hastanelere koştular. Önceleri herhangi bir ek ücret ödemeden muayene, tedavi olmaya başladılar. Bu dönem kısa sürede geride kaldı.
Başlangıçta herhangi bir ücret talep etmeyen özel hastaneler yavaş yavaş ek ücretler istemeye başladılar. Bu “fark ücreti” zamanla hızla yükseldi; 65 milyon TL’ye kadar çıktı. Böyle olunca da şikayetler başladı.
Vatandaş için yeni uygulamada da değişen bir şey yok. Gene devlete vergisini, SSK’ya primini ödüyor ve sağlık hizmeti alabilmek için ayrıca “fark ücreti” ödemesi gerekiyor.
Aslına bakılırsa alınan paranın adı “fark ücreti” filan değil, bir güzel “bıçak parası”. Eskiden muayenehanede, kapı arkasında alınırdı. Şimdilerde özel hastanelerde ve açıktan alınıyor. Üstelik artık şikayet edilebilecek bir merci de yok.
***
SSK’lılar eskiden de SSK hastanelerinden sevk edildiklerinde özel hastanelere gidebiliyorlardı. Ama hiçbir ücret ödemiyorlardı. Özel hastanelerin ücret talep etmesi bile yasaktı.
AKP Hükümeti yeni sözleşmelere koyduğu bir maddeyle SSK’lılardan para alınmasını serbest bıraktı. Sadece istenecek ücret için yazılı onay alınmasını şart koştu.
Her ne kadar sözleşmelerde böyle bir hüküm yer alsa da uygulamanın hukuki durumu çok tartışmalı.
Malûm; hastalık sigortası 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Sağlık yardımlarının kapsamı ve süresi; eş ve çocuklara, ana ve babaya sağlık yardımı yapılması; geçici iş göremezlik ödeneği kanunun ilgili maddelerinde ayrıntılı olarak tanımlanmıştır.
SSK’lıların bu sağlık yardımlarını alırken yapacakları ödemeler de 506 sayılı Kanun’da ayrı ayrı sayılmıştır.
Örneğin sigortalılar ile eş ve çocukları ilaç bedellerinin yüzde 20’sini öder. Emeklilerle aile bireylerinde bu oran yüzde 10’dur.
Keza; sigortalıların protez, araç ve gereçlerinde ödeyecekleri katkı payının üst sınırı asgari ücretin bir buçuk katıdır. Emeklilerde ise bu üst sınır asgari ücreti aşamaz.
Hastaların ödeyecekleri muayene ücreti de kanunun ek 3. maddesinde açık olarak yazılmıştır. Maddeye göre; “… her bir poliklinik muayenesi için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın teklifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile 20 TL’dan az olmamak üzere muayene ücreti alınır.”
1992 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla bu ücret (20) gösterge rakamının memur maaş katsayısıyla çarpımı sonucu bulunacak miktar olarak belirlenmiştir.
Kanuna göre muayene ücretini ödemekle yükümlü olanlar sigortalıların eş, çocuk, anne, babaları ile emekliler ve aile bireyleridir. Aktif çalışanlar ise muaf tutulmuştur.
506 sayılı Kanun’da SSK’lılardan, bu tanımlananların dışında bir muayene, tetkik, ameliyat, tedavi ücreti alınabileceğini düzenleyen herhangi bir madde yoktur.
Hükümet, kanunda yer almayan bir hükmü sözleşmelere koyarak SSK’lılardan “fark ücreti” alınmasını mümkün hale getirdi. Oysa uygulamanın hâlâ hiçbir kanuni dayanağı yok; Kanunda değişiklik yapılmadıkça da olmayacak.

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön

  kentyazıları..........Necati Uyar

Demokratik tavır!

Bir süredir Kent Yazıları’nın da değişmeyen gündemlerinden biri haline gelen, bir grup mimarın kent planlama alanında yetki talebine yönelik değerlendirmeler, her iki meslek grubunun içinde bulunduğu çeşitli platformlarda tartışılıyor. Tartışmalar, geçmişte bir bölümü mimarlar tarafından üstlenilmiş olan ve aslen kent planlama eğitimini gerektiren işlerin, yapılan yönetmelik değişiklikleri ile gerçek sahiplerine, kent plancılarına verilmesi nedeniyle başlatıldı.
Başlangıçta, meslek odalarında oluşan platformlarda tartışılan konu, daha sonra meslek odalarının yayınlarına ve açıklamalara sıçradı. Mimarlar Odası tarafından yargıya da taşınan konu, Mimarlar Odası başkanı Oktay Ekinci’nin Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde şehir plancılarına karşı bir kampanyaya dönüştürüldü. Aylardır sürdürülen bu kampanyaya karşı oluşan karşı tepkilerin küçük bir bölümüne aynı gazetede yer verilirken, başta Şehir Plancıları Odası’nın açıklamaları olmak üzere, iletilen pek çok açıklama ve karşı görüşe ise hiç yer verilmedi.
Tek yanlı yayınlarına karşı yapılan açıklamalara ısrarla yer vermeyen Cumhuriyet gazetesi, cumartesi günü bir grup şehir plancısının imzasıyla yapılan ve Oktay Ekinci’yi ve gazetenin kendisini kınayan açıklamayı, (ücretli ilanı) çok demokratik (!) bir tavırla yayınladı. “Şehir Planlama Mimarların Ek İşi Değildir” başlığıyla yapılan açıklamada;
“Planlama karşıtları, yıllardır çok farklı gerekçelerle şehir planlama alanına yönelik sistemli bir saldırının da tarafı olmuşlardır. Planlama alanına yönelen saldırılar; kimi zaman yasal düzenlemelerle, kimi zaman çıkarılan aflarla, kimi zaman da yetki gasplarıyla şekillenmiştir. Şehir plancıları, meslek alanlarına yönelen tüm saldırılarda, edindikleri mesleki bilinçle, kamudan ve kentlerden yana tavır almışlardır.
Özellikle son aylarda, şehir plancılarına yönelik olarak başlatılan üzücü bir kampanya, giderek ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Bir meslek alanını toplu karalama düzeyine vardırılan ve giderek saldırganlaşan bu kampanyanın yürütücüleri, kimi zaman “meslek adamı”, kimi zaman “akademisyen” kimi zaman da “gazeteci” yüzleriyle bu çirkin ve seviyesiz saldırının tetikçilerine dönüşmüşlerdir.
Yürütülen kampanyanın temeline yerleştirilmeye çalışılan; “Şehir ve bölge plancıları, mimar olmadan imar planı yapamazlar”; “Aldıkları mimarlıktan uzak eğitim nedeniyle, bu planları tasarlama yetisine bile sahip değildirler” şeklindeki hezeyanların altında yatan; şehir planlamayı, yaptıkları işin kreması olarak görenlerin “planlama yetkisinin bir grup mimara yeniden verilmesi”, geçmişte oluşturulmuş “saadet zincirinin yeniden diriltilmesi” isteğinden başka bir şey değildir. Planlamayı salt bir tasarım süreci ve fizik mekan tasarımı olarak algılayan ve bilimsellikle asla bağdaşmayan bu anlayış, ülkemiz kentlerinin bugün içinde bulunduğu durumun da başlıca sorumlularındandır.
Tarih boyunca, mevcut disiplinlerin yanıt bulamadığı sorunlar karşısında yeni bilim alanlarının ortaya çıkması, yenilenme kaçınılmazdır. Şehir planlama meslek alanı da böyle bir gereksinmenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ülkemizde bu alanda verilen eğitim sonucunda uzmanlaşan meslek grubu; “Şehir ve Bölge Plancılarıdır”. Son yıllarda mevzuatta yapılan, “yetki ve sorumluluğun” gerçek sahibine verilmesine yönelik düzenlemeler, bu değişimin ve yenilenmenin en doğal sonucudur.
Tüm mimarları temsil ettiği iddiasıyla şehir plancılarına saldıranlar, gerçekten “akıllı” bir eylem arayışında iseler, öncelikle kendi meslek alanlarına dönüp bakmalı, kentlerimizi dolduran ve biri diğerinin kötü taklidi olmaktan öteye geçemeyen yapılaşmaların, aldıkları “hangi eğitim” sonucunda, üretildiğini sorgulamalı ve mimari proje üretimini “tip projelerin çoğaltılarak satılması”na indirgeyen meslektaşlarının mesleki etik bilincini sorgulamalıdırlar. Ülkemiz kentleşmesine mimar katkısı ancak ve ancak böyle bir sorgulamanın sonucunda sağlanacaktır.
Çatısı altında birlikte bulunduğumuz TMMOB örgütlülüğünü dahi yıkmayı göze alarak; Şehir ve Bölge Planlama başta olmak üzere, Peyzaj Mimarlığı, İç Mimarlık ve İnşaat Mühendisliği meslek alanlarına hak ve yetki talebi ile akademik kimliklerini ve gazete köşelerini kullanarak saldıran ayrımcı mimarları ve bu tür yayınlara izin vererek bu saldırılara kucak açanları şiddetle kınıyoruz…” deniliyor.
Açıklama, yargı aşamasında olan bir konuda, yargıyı etkilemeye yönelik olarak sürdürülen tek yanlı yayınlara karşı oluşan bir isyan. Meslek alanını savunayım derken, ülkemiz kentlerini bugünkü duruma getiren imar planlama sistemini savunur duruma düşenlerin, şapkayı önlerine koyup düşünme zamanları geldi de geçiyor. Gerçekten ülkemizin kentleşme sorunları hakkında çözüm üretmek isteniyorsa, peşine düşülmesi, değiştirilmesi gereken yetki düzenlemeleri değil. Bir grup meslektaşın yeniden yetki paydaşı yapılmaya çalışılması ise hiç değil.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  RAMPA IŞIKLARI..........Metin Boran

Kundakçılar kimin figüranı?

Amerika’da 11 Eylül saldırılarının hemen akabinde romancı Orhan Pamuk, The Newyork Times gazetesine yazdığı makalesinin başlığını; “Artık Hepimiz Amerikalı’yız” biçiminde koymuş ve bir anlamda Amerika’nın mağduriyetine vurgu yaparken diğer yandan “terör” odaklarına uluslararası saldırı hakkını meşru gören bir yaklaşımı uluslararası kamuoyuna deklara ediyordu kendince. Pamuk’un, Afganistan ve Irak’ta Amerikan emparyalizminin ve onun yardakçılarının haydutça yaptıkları katliam ve talandan sonra utanıp utanmadığı bilinmiyor ancak yukardakı yaklaşımın bir aymazlık örneği olarak tarihe geçtiği ortada.
Dostlar Tiyatrosu’nun bugünlerde gösterimde olan “Aymazoğlu ile Kundakçılar adlı oyunu üzerine düşünürken aklıma Pamuk’un makalesinin başlığı geldi. Halkın aymazlığı anlaşılabilir bir durumken ‘siyasi romancı’ bir yazarın aymazlığını hangi bağlamda nereye yaslandıracağız.
İsviçreli Tiyatro yazarı Max Frısch’in zamanımızdan yaklaşık elli yıl önce yazdığı “Bay Biederman ve Kundakçılar “adlı yapıtı, Dostlar Tiyatrosu’nda. Genco Erkal’ın “Aymazoğlu ile Kundakçılar” adıyla uyarladığı oyunun Dramaturjisi Zehra İpşiroğlu’na, rejisi ise Genco Erkal’a ait.
Frisch’in oyunu, Türkiye’de daha önce 1966 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Saf Adam ve Kundakçılar” adıyla farklı bir uyarlama denemesi olarak oynanmış. Orjinal adıyla Bay Biedermann ve Kundakçılar’ın konusu kısaca şöyle: Saç losyonu fabrikası sahibi Biedermann, evinin önünde itfaiyeciler korosu olmasına karşın gazetelerde okuduğu kundaklama olaylarından tedirgindir. Sabah evde öfkeli bir şekilde kıvranırken hizmetçi kız bir seyyar satıcının geldiğini bildirir, gelen Schmitz adlı işsiz bir gençtir. Biedermann’dan bir akşamlık yatacak yer ister, Biedermann “yufka yürekli” bir burjuvadır, isteğini geri çevirmez Schmitz’in ve “kundakçı olmayasın sakın” diye de takılır kendisine. Schmizt, Biedermann’ın karısının itirazlarına karşın evin çatısında kalmaya başlar. Hizmetçi kız yeni bir konuğun geldiğini haber verir, gelen Biedermann’dan saç losyonunu kendisinin bulduğunu söyleyen ve telif hakkını isteyen Knechtling’tir. “Yufka yürekli burjuva” Biedermann, hakkını istemeye gelen Knechtling’i sokağa atarken, aymazlığı ve biraz da korkaklığından kundakçıları evinde barındırır.
Ertesi gün Schmizt’in arkadaşı yakılmış bir otelde eskiden garsonluk yapmış olan Willy gelir ve o da Schmizt’le birlikte kalmaya başlar ve ertesi gün evin çatısına benzin bidonları taşırlar. Bu arada Biedermann’ın eski ortağı intihar etmiştir, soruşturmaya gelen polis, bu bidonların içinde ne var diye sorduğunda, Biedermann, saç losyonu olduğunu söyler, iki kundakçı arkadaş, bu yanıtla iyiden iyiye rahatlamışlardır. Biedermann, iki kundakçının çalışmalarını izlerken kendisinden, ateşleme fitilini yerleştirmeye yardım etmesini isterler; durumdan hoşnut olmayan aymaz burjuva, söyleneni yapar ,şaka yapıyorsunuz diye durumu hafife alır ve aymazlık içinde bu iki kundakçıyı ve sonradan aralarına katılan, bir başka kundakçı felsefe doktorunu birlikte kaz eti kızartması yemeye davet eder. Yemek sırasında iki kundakçı Schmizt ve Willy, Biedermann’dan kibrit isterler, korku içindeki karısını, Biedermann, ‘kundakçı olsalar yanlarında kibrit olur diye’ ikna eder. Bu arada ambulans ve siren sesleri yükselir, ev kundaklanmıştır.
Frısch’in, Hitler faşizminin yükselişine ve kitle tabanına gönderme yapmak maksadıyla yazdığı Bay Biedermann ve Kundakçılar, Dostlar Tiyatrosu versiyonunda Zehra İpşiroğlu’nun dramaturjisiyle ‘şeriat tehlikesi’ne indirgenmiş ve bağlamından koparılarak ele alınmış. Türkiye’nin toplumsal ve nesnel gerçekliğine soyut bir gönderme yaparak günümüzle bir paralellik kurularak yaşadığımız döneme dikkat çekilmiş. Ancak şeriat tehlikesine bir biçimde kimi çıkar ilişkileri bağlamında göz yuman burjua liberaller ile aymazlık içinde olan halk ve onları yönlendiren medya odakları bu tehlikeye karşı uyarılırken, oyunun yorumu, üstü kapalı olarak 28 Şubat sürecini olumlayan bir konsepte kayıyor. Ayrıca, mevcut iktidarın, şeriatı yerleştirme çabasında ve ideolojik olarak İslami faşist politikalara tutunmasında, radikal islamla savaştığını söyleyen ABD’den icazetli olduğu gerçeği gözardı ediliyor.
Bugün dünyada faşist rejimler, şeriat ve her türlü teokratik sistemlerin Amerika’dan ve uluslararası emperyalist odaklardan bağımsız olarak kurulamadığı ve kendilerini var edemediği biliniyor. Irak’ı, ‘özgürlük getireceğim’ mavalları ile işgal eden ve binlerce masum insanı öldüren Amerika, şimdi Irak’ta şeriatı kendi adamları ile organize ediyor. Tiyatro sanatı, sahnede, görünmezi görünür kılar, bir bağlamda karmaşık olanı ayrıştırır ve izleyicisini aydınlatır. Sayın İpşiroğlu ve Genco Erkal, her ikisi de mesleklerinin zirvesinde ve tiyatro konusunda en yetkin iki sanatçımızdır, bunları bilmediklerini düşünmek aklımızdan geçmez. Ayrıca toplumsal düşünüş ve siyasal duruşlarından ödün vermeyen iki aydındır.
Aymazoğlu ile Kundakçılar oyununun dramaturjik yorumu ve reji konsepti, Türkiye nesnelliğini, sistem sorunu olmaktan çıkarıp salt kundakçılara karşı uyanık olma durumuna indirgenmesi, şeriatçı piskopatların ve meczup kılığında otel yakmaları ve ‘mezar evler’ oluşturmalarına dikkat çekilmesi olsa olsa gerçekliğin sığ bir algılanışı olur.
Bir kara komedi örneği olan oyunun görsel yorumunda, vurgulanan en önemli unsur, kundakçılarla yangını söndürenlerin aynı kişiler olması. İzleyici Aymazoğlu’na gülerken aynı zamanda onun korkak, ikiyüzlü ve oportünist kişiliği üzerinde düşünsel bir çıkarsama yapıyor. Oyunda kundakçıyı günümüz Türkiye’sine taşıyan Erdem Akakçe (Tosun) kostümü, konuşması ve sinsi tavrıyla tipik bir islamcı müridi sahici tarzla yorumluyor. Aymazoğlu’unda Genco Erkal, burjuvazinin ortama göre nasıl görüş ve tavır değiştirdiğini ve bu oportünist yaklaşımını, sıkıştığında uzlaşmacı tavrını, göstermeci oyunculuk örneği ile ustaca yansılıyor. Aymazoğlu’nun hanımı rolünde Meral Çetinkaya, tedirginlik yaşarken aynı zamanda tedbirli olmaya çalışan ama yine de kocasına kolay ikna olup inisiyatif kullanamayan bir ev sahibesi rolünde, ekonomik oyunculuğu ile kadına ve iradeye dair çok şey anlatıyor.
Max Frisch’in, insanlığın başına bela olmuş faşizm, ırkçılık, şoven saldırganlık ve açlık, yoksulluk gibi tehlikelere karşı halk olarak uyanık olmayı ve birlikte mücadele etmeyi imleyen Bay Biedermann ve Kundakçılar adlı yapıtı, Dostlar Tiyatrosu’nda, İslami örgütlenmenin kitle tabanı oluşturmasına ve kimi güruhların, psiko-patolojik saldırgan eylemlerine karşı uyanık olmayı vurgulamak üzere kotarılmış.


 
Başa dön

  SALI YAZILARI..........Üstün Akmen

DÖNME DOLAP : Gece başlayan, finali ile çarpan bir oyun

Eric Assous adı kulağıma yanılmıyorsam 1998 sonunda ya da 1999 başında senarist olarak çalınmıştı. Filmin adı, “Tatlı Kaçamaklar”dı. Aradan yıllar geçti, bu kere 2004 yılında “Les Montagnes Russes” başlıklı bir oyun yazdığını öğrendim. Oyunu, Paris’te Theatre Marigny’de, aynı yıl Anne Bourgeois’nın sahneye koyduğunu duydum. Üstüne üstlük, Alain Delon ile Astris Veillon oynuyorlardı.

Gencay Gürün, gene bulup buluşturmuş
Tam da; bir olanak bulsam da, bir haftalığına Paris’te bir otele yerleşsem de, metroya binip Champs Elysees Clemenceau’da insem de, 1. Avenue Marigny’de Theatre Marigny’e gitsem de, günümüzde hâlâ kapalı gişe oynamakta olan şu oyunu görebilsem diye umut kapılarına çaput bağlarken; Gencay Gürün’ün oyun metnini bulup getirdiği, “Dönme Dolap” adıyla dilimize çevirdiği, yönetmeye başladığı ve oyunda Cihan Ünal-Berna Laçin ikilisinin görev aldığı haberi “vasıl” oldu. Doğrusu gönendim.

Gönenmek ne kelime…
Gönendim, çünkü duyularının nasıl işlediğini; neye, nelere, nasıl tepki verdiğini bilen “en”lerden Cihan Ünal’ı, dünya gözüyle sahnede bir kez daha izleyecektim. Duyumsadığı her şeyin, ama her şeyin sahnede kendini sesli, sözlü, ya da fiziksel olarak ifade etmesine izin veren bir büyük oyuncuya, bir kez daha saygı duyacaktım.
Gönendim, çünkü kısacık bir dönem sahnelerde izlediğim, sonra uzun yıllar göremediğim, o kısacık dönemde de canlandırdığı her karakteri akılla çözümlemesini bildiğine tanık olduğum, bu çözümlemenin önceden belirleme karşıtı bir süreci kapsadığının bilincinde olduğuna inandığım Berna Laçin’in “avdet”ini kutlayacaktım.

Finali anlatacak değilim herhalde!
Paris’e gidemedim, Alain Delon’a ile Astris Veillon’a ulaşamadım, ama ne gam! Geçen akşam, Cihan Ünal ve Berna Laçin ile seyirci koltuğundan kucaklaştım. Cihan Ünal, oyunda Pierre’e can veriyordu. (Pierre evli, çocuğu olan bir adam. Karısı ve çocuğu tatil için bir haftalığına şehir dışındalar, ama Pierre çalışmak için zorunlu olarak Paris’te kalmış. Yani, bir haftalığına bekâr…) Berna Laçin ise, Juliette ile özdeşleşmişti. (Juliette güzel, neşeli bir kişiliği olan, tek başına yaşayan bir genç kadın. İkisi de, bir akşam üstü aynı bara giderler, birbirleriyle konuşmaya başlarlar. Sonuçta birbirlerine ısınıp, Pierre’in daveti üzerine birer içki içmek üzere evine giderler.) Cihan Ünal’ın Pierre’i ile Berna Laçin’in Juliette’i arasında oldukça yaş farkı vardı, ama Cihan Ünal’ın Pierre’inin zarafeti, fiziksel çekiciliği bu makas ağzını olabildiğince kapamaktaydı. Gece başladı… Final ise seyirciyi fena halde çarptı…

Gencay Gürün’e laf yok…
Oyunu sahneye Gencay Gürün taşımış. Taşırken, eylemi düşünüp tasarlarken; oyuncularına yerlerini, hareketlerini, dekorla, döşemeyle, aksesuarlarla ilişkilerini (örneğin önce Juliette’in, sonra Pierre’in çok ince porselen bibloya dokunmaları değmeleri), konuşmalarının hızını, susuşlarını, giriş çıkışlarının değişen temposunu iyi açıklamış. Gencay Gürün’ün çevirisine gelince, alışageldiğimiz titizlikte. Bana sorarsa, Türkçe’de kullanılmayan “Aynından” tümcesini (Jüliette: “Aynından lütfen”, diyor) “Aynısından” olarak düzeltmeli. Bir yerde “gizem” sözcüğünü kullanan Gencay Gürün’ün, “fahişe” sözcüğüne yer vermesi karşısında önce palamı kınından çıkarmaya hazırlandım, ama sonra “orospu” sözcüğü (bana da) pek kaba geldi, caydım… Kısacası, Gencay Gürün’e lâf yok!

Işığın oyuna etkisi kabullenilince
Nilgün Gürkan-Ersin Satgan ikilisinin dekor tasarımı, dekoru ortaya çıkaran eskizin etkisi bakımından olduğu kadar, öğelerin seçilişi bakımından da, artistik sadelik yönünde kendini göstermekteydi. Bu açıdan, oyundan sonra oyunun (eksik olmasınlar) tüm mobilya ve aksesuarlarını sağlayan “IKEA” kuruluşu da “Dönme Dolap” sayesinde elde ettiği reklamın olamazcasına olumlu etkisine inanmalı diye düşündüm. Bu arada, itiraf etmeliyim ki, sağ taraftaki CD çaların cereyan kablosunu görünce, soldaki çalışma masasının üstündeki lambanın ve telefonun kablolarının olmamasına önce takıldım, ama sonra kiremit rengi duvarın önünde siyah kabloların oluşturacağı sakilliği gözümün önüne getirince ayıldım. Aytekin Sagay’ın ışık düzeni de, sağ ve sola düşürdüğü kırmızılar dışında iyiydi. Bence, perde açılmadan geniş huzmeyle aydınlatılan perde gereksizdi ya, neyse! Ama Aytekin Sagay’ın oyunu iyi incelediğini sağımdakine solumdakine söyledim. Atmosferik etkileri başarıyla belirlemişti, neden övmeyeyim?

Oyuncuları da değerlendirmeliyim
Kostüm tasarımı kimin bilemiyorum, ama Cihan Ünal’ın giydiği ve “Daniel Hechter” marka olduğunu öğrendiğim takım elbiseyi doğrusu pek beğendim. Berna Laçin’in baseni gizleyen, fevkalade zevkli, güzel ve kendisine son derece yakışan elbisesi de göz okşayıcı özelliğiyle ilgimi çekti.
Oyuncuların değerlendirmesine geldiğimde, yukarıda Cihan Ünal ve Berna Laçin için söylediklerime ekleyecek doğrusu fazla bir söz bulamıyorum. İyisi mi, siz bu oyuna gidin, görün, seyredin, sonrasında beni yâd edin…
Bu oyunu, oyunculuk adına da olsa, mutlaka seyredin.

e-posta:
uakmen@superonline.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net