www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
SÖYLENTİYİ gerçek gibi YAŞAYANLAR
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Nükleer santral ve enerji sorunu
KONUM
____
Çetin Diyar
Kürtçe yayına ‘kırmızı çizgi’!
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Antalya’da Kremlin, Venedik, Topkapı Sarayı...
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
Dubai anlaşmasının gösterdikleri
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Nükleercilerin “mutlu” sonu?
GÜNDÖNÜMÜ
____
Hasan Hüseyin Evin
Hükümet kararlı emek örgütleri rahat
EVRENSEL’DEN
____
Sadece “ekonomik istikrar”la olur mu?
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
SÖYLENTİYİ gerçek gibi YAŞAYANLAR
Ankara’da yeşil halk otobüsünün şoförü ve muavini otobüsün kapılarını kapatıp son durağa gidiyor.
Şoför ve muavinin iddiası, yolcular otobüs geç kaldı diye biletçiyle tartışmışlar. Yolcular ise tartışmanın fazla yolcu nedeniyle çıktığını, şoförün sinirlenip hız yaptığını ve inen bir kişinin kapıya sıkışmasına neden olduğunu, muavinin de koltukların altından bir sopa çıkartarak yolcuya vurmaya çalıştığını belirtiyorlar.
Bir yanda aynı kuruluşun birlikte davranan iki çalışanı, öte yanda birbirini tanımayan birçok yolcu; taraflardan birinin yanında diğer tarafı itham ederek yer almalı mı? Kim, neden, nasıl değerlendirip yer almalı? Özel Halk Otobüsleri Derneği Genel Başkanı, olayın içinde değil, yolcularla görüşüp konuşmamış, şoför ve muavinin iddiasını doğru kabul ediyor, yolcuların söylediklerini ‘yalan olarak’ değerlendiriyor. Genel Başkan için gerçek önemsiz, kendi konumunun gereği işine gelen ‘söylentiyi’ gerçek gibi yaşamamızı istiyor. Kuşku duymak, sorgulamak, hukuk bilinci hak getire… Adalet arayışı hiç yok ama bir tarafı çok kolay itham ediyor; başkan olmuş: Onun söylediğini gerçek olarak yaşamalıyız ve gerekirse yalan söyleyen yolcuları cezalandırmalıyız.
İstanbul’da yaklaşık yüz bin kişi (başka kentlerde başka binlerce, onbinlerce kişi) karikatür krizi sonrası meydanlara çıkmış, inançları aşağılayan davranışı ve bu davranışı cezalandırmayıp ‘düşünce özgürlüğü’ bayrağı altında destekleyen hükümetleri, Batılı yazar çizerleri lânetliyor. Meydanları dolduranların neredeyse tamamına yakını karikatürleri görmemiş; Müslümanlığa gavur saldırısı olduğunun söylenmiş olması yeterli olmuş. Gavur saldırısı düşüncesini gerçek gibi yaşayanlar, bir istense gavur odaklarını hedef alabilecekler.
İtalya’da Papa başı çekiyor, Senato Başkanı ve birkaç bakan girişimi üstleniyor, ‘teo-con’ diye tanımlanan muhafazakârlar, Hıristiyanları ‘Batılı değerler içerde ahlak krizi, dışarıda İslâmcı terörün tehdidi altında’ söylentisini gerçek gibi yaşamaya çağıran hareketi başlatıyorlar. Söylenti gerçek gibi yaşanırsa haçlı seferleri yeni ittifaklarla, yeni teknolojinin yeni silahlarıyla yeniden yaşanabilecek.
İslâmcı terör tehdidi, Müslümanlığın gavurlarca aşağılanması söylentisi karşıt taraflarda yer almış herkes tarafından gerçek gibi yaşanmaya başladığında toplulukların söylentileri ve gerçeği aynı anda ama ayrı saflarda yaşayıp, savaşarak birbirlerini yok etmeye başladıkları, meşrebe göre ‘demokrasi, özgürlük, cihat, terör, direniş, kurtarış, kurtuluş, vb.’ diye nitelendirilecek ortamı yaratacak.
İnsanoğlu var olduğundan bu yana gerçeği sislendiren söylentiyi gerçek yerine sunup diğer insanların bu söylentiyi gerçekmiş gibi yaşamalarını sağlayan türlü yollar buldu, denedi, uyguladı; bu uygulamayı kendi türüne özgü egemenlik kurma aracı olarak kurumsallaştırdı. Topluluklar söylentiyi gerçek gibi yaşamaya başladıklarında gerçeği yaşayanları, yaşamak isteyenleri cezalandırdılar: İşkence yaptılar, linç ettiler, kılıçtan geçirdiler, sürgünlere gönderdiler, hücrelere tıktılar, yaktılar, bombaladılar… Söylentiyi gerçek gibi yaşama sürecinin cezalandırma aşaması şiddettir, imhadır, savaştır, tek tek ya da top yekûn yok etmedir.
Vahşetten kazançlı çıkanlar gerçeği bilinçlerden kaçıran söylentiyi toplumsal söyleme dönüştürebilme, söylentinin gerçek gibi yaşanmasını toplumsal yaşam biçimi olarak sunabilme becerisi gösterenlerdir.
Bilinçli toplum milyonların meydanları doldurduğu değil, yüzbinlerin gerçeği yaşayarak meydanları doldurduğu toplumdur.
Özel Halk Otobüsleri Derneği Genel Başkanı açıklamış; ben bunları düşündüm ve yazdım.
e-posta:
yucel_sayman@yahoo.com
Başa dön
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Nükleer santral ve enerji sorunu
AKP Hükümeti’nin, “Türkiye’nin enerji açığının hızla büyüyeceği” iddiasıyla “nükleer santral” kurmak için hazırlıklara başladığı açıklaması kamuoyunda tepkiyle karşılanıyor. Ancak bu tepkilere karşın Enerji Bakanı; “Kararı aldık. Para hazır, deniz ve nehir kıyılarında yer bakıyoruz” diyerek, “kararlılık” ifade etmekten geri durmuyor.
Bir kere enerji konusunun ne kadar netameli olduğu; AKP’den önce iktidar olan son iki hükümetin enerji bakanlarının ve konuyla ilgili başbakan yardımcılarının Yüce Divanlık olduğu düşünüldüğünde, sorunun sadece bir “nükleer santral yapılsın yapılmasın” sorunundan çok öte olduğu anlaşılır.
Bu köşeden birkaç kez dile getirildi: ANAP ve DYP Hükümeti kurulurken, ANAP’ın işi yokuşa sürdüğü bir aşamada, konuyu bilen bir uzman “Sadece Enerji Bakanlığı bile verilse ANAP bu hükümete girer” demişti. Elbette bu uzman ANAP’ın bu bakanlıktaki büyük rantı bildiğini ve bundan vazgeçemeyeceğini söylüyordu. Gerçekten de “Mavi Akım” denilen anlaşmanın nasıl büyük bir rant bölüşümü olarak gerçekleştiğini gördük. Bazı sonuçlarını da yeni yeni görüyoruz.
Bugün de iddialar Mavi Akım anlaşmasının yapıldığı günlerdeki gibidir: “Türkiye hızla bir enerji darboğazına gitmekte”dir, dolayısıyla “hızla yeni yatırımlar yapılmalıdır”. Bu yatırımların en önemlisi de “nükleer kaynaklı enerji”dir!
Aslında geçtiğimiz soğuk günlerde, “enerji yetersizliğini göstermek” için elektrik kesintisi yapmak, doğalgaz kesintisi yapmak gibi bir iki hamle yapılmış, ama kamuoyu baskısından çekinildiği için hükümet buna cesaret edememiştir.
Bugün Enerji Bakanlığı, “nükleer santral” derken Mavi Akımcıların argümanlarına dayanıyor: “1-2 yıl içinde büyük bir enerji açığı ile karyılaşacağız. Enerjide dışa bağımlıyız, kaynakları çeşitlendirmeliyiz. Hızla enerji yatırımları yapmak zorundayız. Nükleer enerji ucuz, temiz, risksiz bir enerjidir. Böyle olmasa Almanya, Fransa, Hollanda neden nükleer enerji kullansın? Biz onlardan zengin miyiz ki nükleeri reddedelim?
Hükümetin bütün bu sorunları aşmak için öne sürdüğü şey ise “üç tane nükleer santral kurmak”, bunları hızla üretime geçirmektir. İşin ilginci devletin yatırımları konusunda cimri davranan, bütçeye bile yatırım ödeneği koymayan hükümet; “Para hızır!” diye böbürlenerek ortada dolaşmaktadır.
Nükleer menşei enerjinin teknolojik sorunları, dışa bağımlılık, yakıt ve atık sorununu yok saysak bile; Türkiye gibi henüz su enerji potensiyelinin üçte ikisini, kömür rezervlerinin dörtte üçünü kullanmamış ve dahası rüzgar güneş, termal enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının söz edilmeye değmez bir bölümünü kullanan bir ülkenin neden nükleer enerjiye yatırım yapmak istediğini anlamak güçtür. Eğer ki kimi iç ve dış güç odaklarının Mavi Akım’da olduğu gibi, bu yatırım üstünden büyük vurgunlar planlamıyorsa!
İşçiler, emekçiler, sendikalar ve sınıf partisi başta olmak üzere halktan yana siyasi partiler; “nükleer enerji” ve Türkiye’nin enerji politikalarını gündeme almak durmundadırlar. Çünkü sorun; “Nükleer enerjiye hayır” demenin ötesindedir ve dünyanın enerji lobilerine karşı bir mücadeleyle birleşmediğinde sadece “nükleere karşı” olmak, enerji için savaşların açılıp ülkelerin işgal edildiği bir dünyada bir enerji seçeneğine karşı çıkmak, “lüks muhalefet” olarak algılanacaktır.
Bu yüzden “nükleer enerji sorunu sadece bir “doğayı koruma sorunu” değil (bu da çok önemli bir yanıdır elbette), bir çevre sorunu değil aynı zamanda ekonomik-siyasi bir sorundur. Bir tercih yapılmaktadır ve ülkenin çıkarları kimi çevrelere bir kez daha, bu sefer de “nükleer santral yaptırıyoruz” görünümü altında peşkeş çekilmek istenmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin teknolojik birikimi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının değerlendirilmesi sorunudur.
Halk; enerji sorununu layık olduğu düzeyde bir sorun olarak gördüğü ve rant lobilerini püskürtecek bir mücadele yürüttüğü ölçüde sorun çözüm yoluna girecek, “Para hazır” diye ortada gezinenlerin çanına ot tıkanabilecektir.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Kürtçe yayına ‘kırmızı çizgi’!
Geçtiğimiz hafta Dünya Anadil Günü’nü kutladık. 21 Şubat, UNESCO tarafından 1999’dan beri Anadil Günü olarak kutlanıyor. Ülkemizde de her yıl cumhurbaşkanından Milli Eğitim bakanına, konunun uzmanı akademisyenlerden çeşitli basın yayın kuruluşlarına kadar çeşitli çevreler Anadil Günü dolayısıyla mesajlar yayımlıyor, etkinlikler düzenliyorlar.
Bu mesaj ve etkinliklerde binlerce dilin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasından duyulan üzüntü dile getiriliyor, anadilin önemine ve Türkçe’nin korunup sahiplenmesi gerekliliğine vurgu yapılıyor. Ama nedense kimsenin aklına bu ülkede milyonlarca kişinin konuştuğu ama sistematik baskı ve engellemelerle varlığı ve gelişimi tehdit edilen Kürtçe gelmiyor.
Çok değil daha on beş yıl öncesine kadar Türkiye’de Kürtçe konuşmak yasaktı. On beş yıldır Kürtçe’nin varlığı kabul ediliyor ama bu dilin eğitim, kültür ve sanat dili olarak kullanılıp geliştirilmesi önündeki engellemeler devam ediyor. Üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması için dilekçe veren binlerce genç hakkında soruşturmalar açıldı; yüzlercesi okullarından atıldı, gözaltına alınıp tutuklandı. Eğitim politikalarının bir tarafı olarak kabul edilmesi gereken en büyük eğitimci sendikası olan Eğitim Sen tüzüğünde “anadilde öğrenim hakkı”na yer verdiği için kapanma tehdidi ile karşı karşıya kaldı, bu maddeyi tüzüğünden çıkarmak zorunda kaldı. En son Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Meclis’e gönderdiği yeni yıl tebrik kartlarında vekillerin yeni yıllarını Kürtçe kutladığı için hakkında soruşturma açıldı. Gün geçmiyor ki, Kürtçe ile ilgili mantık sınırlarını zorlayan bir yasak ya da uygulama gündeme gelmesin.
Irak’ta kabul edilen son anayasaya göre Kürtçe, ülkenin iki resmi dilinden biri oldu. Uydu aracılığıyla Roj TV’nin yanı sıra Kürdistan TV, KÜRTSAT gibi televizyon kanalları Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde izlenebiliyor. Kürtçe üzerindeki yasaklar yaşamın gerçekliği karşısında artık yavaş yavaş hükmünü kaybediyor. Ama varlıklarını gerici politikalar üzerinden sürdürmeye çalışan Türkiye egemenleri, bu gelişmelere karşı yasaklarda ısrar ediyor. Kürtçe üzerindeki yasakları, Kürt sorunundaki gerici pozisyon ve politikalarını egemenliklerini sürdürmek için kullanmaya çalışıyor.
RTÜK’ün radyo ve televizyonlardan Kürtçe yayın yapılması konusunda hazırladığı taahhütname “kırmızı çizgi”lere dayandırılan gerici politikaların son örneklerinden birini teşkil ediyor. RTÜK Kürtçe yayın konusunda başvuru yapan yayın kuruluşlarını uzun bir süre beklettikten sonra geçtiğimiz günlerde Kürtçe yayın kriterlerini belirledi. Buna göre, aylık ve yıllık yayın akışı RTÜK’e önceden bildirilecek. Çocuklara yönelik yayın yapılamayacak. Sadece büyüklere yönelik spor, müzik, magazin gibi programlar yapılabilecek. Programların Türkçe altyazıları ya da tercümeleri yapılacak. Yayın süresi günde 45 dakikayı aşamayacak…
Gazetelerden bir haber: Diyarbakır’da “Ordu Millet Elele” kampanyası kapsamında kadınlara aile sağlığı ve çocuk planlaması konusunda bilgi veren Tabip Üsteğmen Ebru Çırpan, kadınların sorunlarını dile getirmekte zorluk çektiklerini fark edince “utanıyorsanız kulağıma söyleyin” dedi. Devlet, çocukların anadillerini öğrenmesinden korkuyor, televizyonların çocuklara yönelik Kürtçe yayın yapmasını engelliyor. Yine “millet için” yürüttüğü kampanyalarda Kürt kadınlarının kendilerini Türkçe ifade edememeleri karşısında sağırları oynuyor.
Ama her şeye rağmen hayat ve mücadele, yasakların ve yasakçıların hükmünü yitirdiği/yitirmekte olduğu bir mecraya doğru akıyor.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Antalya’da Kremlin, Venedik, Topkapı Sarayı...
Kaç yıl önceydi unuttum…
Belki dört, belki beş…
Büyükkent Belediyesi danışmanı olarak Antalya’ ya gidip geliyordum. Dediler ki: “Estetik Kurul” oluşturacağız. Başına sizin geçmenizi istiyoruz.
Antalya öyle hızla büyüyor ki, gerçekten önemli sorunları doğuyor mimarlık açısından. Yalnızca kent içinde değil, çevresinde de… Turizmin, neyi getirip neyi götüreceği bilinmemesine karşın, yapılaşma isteği bitip tükenmiyordu. Bitip tükeneceğe de benzemiyordu… Kentin geleceği üzerine hep birlikte düşünmek gerekiyordu.
“Olur!” dedim. Üstlendim başkanlığı… Öyle ya, Antalya’ yı gerçekten sevenlerle, kentsel oylum disiplininin, kültürün-estetiğin bilincinde kişilerle bir kurul oluşturulabilir,çevrenin, çağcıl kültürümüzün çar-çur edilmesi önlenebilirdi. Bunun üzerinde düşünmeğe ,çalışmağa başladım hemen…
Üç-beş gün geçti geçmedi, değerlendirmemiz için bir otel tasarımı geldi.Kremlin biçiminde bir oteldi bu…
Öp babanın elini!
Anlattığım olaydan 4-5 yıl önce de , büyük bir yapı kuruluşundan, Japonların isteği uyarınca toplantıya çağırmışlardı beni.
Japonların yapmak istedikleri şuydu: Japonya’da bir Türk köyü kuracaklardı. Bu köyde Kapalıçarşı’ dan Dolmabahçe sarayına, Topkapı sarayından Galata kulesine İstanbul’un tarihsel yapıları bir arada bulunacaktı.
Türkiye’yi görmek isteyen, ama yol için parası çıkışmayanlar bu köyde kalarak Türkiye’ ye gitmiş gibi olacaklardı. Kısacası sanal bir ortam yaratılıp, kişiler, “-miş gibi” lerle kandırılacaklardı.
Aslında bu, en küçük birikimleri bile ele geçirmeğe çalışan anamalcıların yeni bir yöntemiydi.
Yanıt olarak,”bırakın şu kopyacılığı artık” deyip, özür diledim.
Taş olmayıp taş gibi olanlar, tahta olmayıp tahta gibi olanlar aldı o günlerden bu günlere çevremizi.
Betondan darağacı döküp, üzerini ağaç görüntüsünde boyayıp “aydınlatma direği” diye, özellikle “ turistik ilçelerimize satmıyorlar mı?
İnsanın midesi bulanıyor…
Daha doğru dürüst Türkçe bilmeden, bir-iki roman okumadan, roman yazanlarla dolmadı mı ortalık?
Kremlin biçimi içine tıkıştırılmış otel de böyle bir şey işte…
Elimizin biçimini onu kullanmamıza göre biz vermedik mi? Onu maymunlar gibi kullansaydık elimiz maymun eli olacaktı.
Kremlinle otelin ne ilişkişi var?
Orada kalanlar kendilerini Kremlin’de mi sanacaklar?
Gerçeklik duygusu bu denli yitirilmiş olabilir mi?
Estetik kuruldan “istifa” ettim.
Kaçtım mı?
Hayır! Ne yazık ki önleyemeyeceğimi anladım yalnızca…
Sonra öğrendim ki, birileri onaylamış da Kremlin pastası yapılmış.
Yalnız Kremlin mi?
Bilim kurulu toplantısında, bize bu türlü otellerin yapıldığı Kundu bölgesini göstermelerini istedim, Mimarlar Odasından gelen dostlardan.
Aman efendim!
Bir de Topkapı Sarayı yapılmamış mı?
Hele hele Venedik’deki “Doçlar Sarayı”nın Kundu’ya gelip oturduğunu (her orantısı bozuk olarak elbette) görünce ne diyeceğimi şaşırdım.
Bir deneyelim, birinin içine girelim dedik.
Sokmadılar.
İyi mi?
Biz yabancıdan da yabancıymışız artık ülkemize…
Onlar utanmıyorlardı… Utanmayı bile bize bırakıyorlardı.
Şimdi biz, birkaç ay sonra Antalya’da turizm- mimarlık ilişkilerini irdeleyeceğiz. Oysa atı alan Üsküdarı çoktan geçmiş. Her şey sanala dönmüş… Temelinden girişmezsek neyi çözebileceğimizi sanacağız bakalım…
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
Dubai anlaşmasının gösterdikleri
Ne “Haçlı Seferi” söylemleri, ne Müslümanlara yönelik hakaretler, ne Guantanamo’ya, Ebu Garib’e tıkılan binlerce Müslüman, Bush yönetimini, altı dev ABD limanının yönetimini bir “Arap-Müslüman” şirketine devretmekten caydıramadı.
AKP Hükümeti üzerinden Türkiye’ye de el atmış bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sermayesinin en önemli şirketlerinden olan DubaiPorts World (DPW), ABD’nin 6 limanının yönetimini, 6.8 milyar dolara satın aldığı İngiliz şirketi üzerinden ele geçirmek üzere. Bu devir, aynı zamanda limanlarda çalışan binlerce işçinin işinden olması anlamına gelecek, ama işin bu noktası şimdilik -işçiler dışında- kimseyi ilgilendirmiyor!
Evet, anlaşmayla ilgili “pürüzler” yaşandı. Cumhuriyetçi Parti içinden kimi çevreler ve muhalefetteki Demokratlar, 11 Eylül 2001’deki büyük saldırıları gerçekleştiren El Kaidecilerden ikisinin BAE vatandaşı olduğunu hatırlatıyor. Aynı çevreler, bir Ortadoğu-Arap şirketine Amerikan limanlarını emanet etmenin “yeni 11 Eylül’lere davetiye çıkarmak” anlamına geldiğini iddia ediyorlar.
Bu görüşlerin medyada da yankı bulması karşısında Dubai şirketi “akıllıca” bir geri adım atarak, anlaşmanın bir süre ertelenmesine rıza gösterdi. Şirket, hakkındaki kuşkuları gidermek için herşeyi yapmaya hazır görünüyor. Limanlardaki faaliyetlerinin ABD gizli servisleri ve Kongre tarafından büyüteç altına izin vermek gibi.
Gerçi Bush yönetimine kalsa, buna bile gerek olmayacaktı. Çünkü Dubai sermayesi, Bush ve ekibinin iktidara taşınmasında etkili olmuş bir çevre. Oğul Bush da, tıpkı babası gibi, Suudilerden Dubaililere dek, bir dizi büyük Arap holdingiyle sıkı fıkı. Bush’un seçim kampanyalarına, kurduğu kütüphanelere en büyük “bağış” yapanlar arasında, bu holdingler bulunuyor.
Bush-Dubai Liman anlaşması çeşitli açılardan değerlendirilebilir. Örneğin, şirketin taktik bir geri adım atmak zorunda kalmasına bakarak, “ABD’nin limanlarını yabancı bir şirkete vermesi böyle kıyamet koparıyor da, bizim aklıevveller nasıl bu kadar pervasızca limanları, tersaneleri, telekomu, TEKEL’i peşkeş çekebiliyorlar?” diye sorabiliriz.
Gerçekten de, son dönemde Avrupa ülkeleri ve ABD’nin egemenleri, yabancı sermayeye adeta “düşmanca” tutum aldılar: Avrupalı şirketlerin birbirini yutması veya örneğin bir Çin şirketinin bir ABD şirketini satın alması, “ulusal” müdahalelerle püskürtüldü. Kendi sektörlerini yabancı sermayeye karşı böylesi bir kıskançlıkla koruyan o egemen çevreler, yıllardır Türkiye gibi ülkelere “Artık yerli-yabancı kalmadı, küreselleşme devrinde milli bahanelere sığınmayın” diye akıl öğretenlerle aynı çevrelerdi. Bu ikiyüzlülüğün teşhir edilmesi, önemli.
Ancak karikatür krizi, Irak’taki Şii-Sünni gerilimi ve Hamas’ın seçim zaferi gibi gelişmelerin “medeniyetler çatışması” tezinin malzemesi yapılmak istendiği mevcut koşullarda, dinin sermayenin hiç de umurunda olmadığının gösterilmesi, daha önemli görünüyor.
Bush yönetimi, altı yıllık icraatıyla güçlü bir bir “medeniyetler çatışması” öncüsü imajı çizdi: İşgaller, provokatif demeçler, “İslam dininin dönüştürülmesi” söylemleri, dini mekanlara yönelik karanlık saldırılar, ABD’de ve diğer ülkelerde onbinlerce insanın sırf Müslüman oldukları için gözaltına alınmaları, hapse atılmaları...
Bütün bunların üzerine, hem de 11 Eylül eylemcileriyle “vatandaşlık bağı” olan bir şirketle böylesi kritik bir “ortaklığa” gidilmesi, bir şeyler anlatıyor olmalı. Amerikan sermayesi, tıpkı diğer ilişkileri gibi, Arap işbirlikçi sermayesi ile de “derin ilişkiler” içinde; tıpkı Bush yönetiminin, Müslüman Ürdün Kralı ile, Müslüman Suudi şeyhleri ve Müslüman Mısır Cumhurbaşkanı ile “derin ilişkiler” içinde olması gibi.
“Din savaşları” ve “medeniyetler çatışması” iddiaları, emperyalizm ve işbirlikçilerinin gerçek hedeflerini gizlemesi için kullanılan bir örtü sadece. Dubai liman anlaşmasının gösterdiği en çarpıcı gerçek, budur. Onlar; yürüttükleri dünyayı yeniden paylaşma savaşında ittifaklarını dine veya ulusa göre belirlemiyorlar. Her ulus ve dinden işçi ve emekçiler de, emperyalizmin dini ve ulusal ayrılıkları aralarına bir hançer gibi sokmasına izin vermemelidirler.
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Nükleercilerin “mutlu” sonu?
Nükleer enerji lobileri yıllardır ellerinde kalan ve kendi ülkelerine kurmak istemedikleri nükleer reaktörleri pazarlamak için uğraşıp durmaktadırlar. Zaman zaman sözde “bilim” insanlarını zaman zaman da basındaki yazarları devreye sokarak nükleer enerjinin “gerekliliğini” topluma dayatmaya çalışırlar.
Bu çalışmalarda çoğu kez kişisel çıkarlar ön planda olur. Ama bazı durumlarda da insanları akademik sıfatlı bazı kişilerin raporlarıyla yanıltırlar.
İşte bu iyi niyetli fakat yanlış bilgilendirilen kişilerden birisi de Attila İlhan idi. Attila İlhan’ın yurtseverliğinden kimsenin şüphesi bulunmamaktadır. Ayrıca bir çıkar karşılığı nükleerci lobilerin sözcülüğünü yapacak bir kişi de değildi. Ama sonuçta bilmeyerek de olsa bir zamanlar can siper nükleerci olmuştu. O dönemde bu köşede Attila İlhanın bu tutumunu eleştiren yazılarımız oldu. Hatta biraz da kızgınlıkla yazılan yazılardı.
Gazeteciler, yazarlar her alanda uzman olamazlar. İnsanlar bu uzmanlıklara belli bir eğitimle ve birikimle ulaşırlar. Ve herkes her alanda uzman olamaz. Ama güvendiği ve emin olduğu uzmanlara atıfta bulunabilir. Doğru olan da budur. Böylece hem kendisi cahil durumuna düşmez, hem de insanları yanlış yönlendirmenin sorumluluğundan kaçınmış olur.
Uğur Mumcu’nun dediği gibi: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.”
Doğan Heper, 23 Şubat 2006 sayılı Milliyet gazetesindeki köşesinde “Nükleerde geç ama mutlu son” diye bir başlık atmış. Devamında ise, bir doçenti ve bir profesörü nükleer enerjiyi engelledikleri için hedef almış.
Bu akademisyenlerin ismini vermemiş ama bu iki değerli bilim insanını sanırım ben yakından tanımaktayım. Doçent diye tanımladığı Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar. Profesör ise, Prof. Dr. Tolga Yarman’dır. Ecevit hükümetinin Bakanlar Kurulu’nu bilgilendirerek nükleer santral ihalelerinin iptaline neden olan iki bilim insanı.
Tanay Sıdkı Uyar Marmara Üniversitesi’nde Enerji Anabilim Dalı Başkanı. Tolga Yarman ise nükleer teknolojide kendi alanında bir otoritedir. Tolga Hoca aynı zamanda Tanay Sıdkı Uyar’ın da hocasıdır. Ve Tolga Hoca, yetmişli yılların başında Akkuyu nükleer santrali projesinin altında imzası bulunan üç bilim insanından birisidir.
Bugün Tolga Hoca “nükleer enerjinin bir teknik zorunluluk değil, ahmakça bir siyasi tercih” olduğunu söylüyor. “Çünkü 30-40 yıl önceki enerji talep ve kaynak öngörüleriyle, şimdiki veriler oldukça değişmiştir.” Diyor. Yurtseverliğinden ve dürüstlüğünden hiç şüphelenmediğim bu değerli bilim insanı, ülkemizin sayılı nükleer teknoloji uzmanlarındandır. Ve bilim insanına yakışır bir dürüstlükle, toplumu aydınlatmaya çalışmaktadır.
Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar ise, ülkemizin geleceğini geçmişin teknolojileriyle değil geleceğin teknolojileriyle planlamanın mücadelesini vermektedir. “Nükleer enerji geçmişin problemli teknolojisidir ve geleceğimizi bu enerjiye bağladığımız zaman, geçmişin sorunlarını geleceğimize taşımış olacağız” demektedir.
Bu iki bilim insanı enerji konusunda uzmandırlar.
Peki, Doğan Heper kimdir?
Neden böyle bir çatışmanın içine girmiştir?
Bu işte çıkarı nedir? Bunu anlamak mümkün değil.
Nükleer enerjiyi savunanlar, nükleer teknolojiye sahip olmamız şart diyorlar. Oysa zaten 1970’lerden beri deneme amaçlı olarak kurulan bir reaktörümüz var. Yani nükleer teknolojiye 30 senedir sahibiz.
Nükleer silaha sahip olalım deniyorsa -ki bu insanlık dışı bir tutumdur- bunun için nükleer santrale gerek yoktur. Nükleer bombayı nükleer santral kurmadan da elde etmek mümkündür. Ve inanıyorum ki, bunu Türkiye yapabilecek durumdadır. Hatta füze rampalarına da gerek yok. Birer bavulun içine sığdıracağınız nükleer bombaları “düşman” olarak nitelediğiniz ülkelerin yerleşim bölgelerine sızdırmanız yeterlidir. Amaç katliamsa bu şekilde de kana doyulur!
Yok, sırf elektrik üretimi için düşünülüyorsa, kendi ulusal kaynaklarımız fazlasıyla gereksinimimizi karşılayabilecek potansiyeldedir.
Yoksa mutlu sondan bazı çevrelerin nemalanması mı kastediliyor?
Nükleer enerji konusuna haftaya devam edeceğiz.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
GÜNDÖNÜMÜ
..........
Hasan Hüseyin Evin
Hükümet kararlı emek örgütleri rahat
1857’de New York’taki fabrikalarda çalışırken “eşit işe eşit ücret”, “çalışma saatlerinin kısaltılması” ve “sosyal haklarının sağlanması” için grevlerle direnen kadın işçilerin fabrikada yakılarak öldürülmesi anısına her yıl 8 Mart günü “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” adıyla, bir mücadele günü olarak yaşanıyor.
Kimi çevreler işçi kadınların mücadeleleriyle yaratılan bu günü, “Dünya Kadınlar Günü” adıyla içeriğinden kopararak patron kadınların gününe dönüştürmek isteseler de Bursa’da yılbaşı gecesi fabrikada yanarak can veren işçi kadınlar 8 Mart’ın anlamını herkese bir kez daha acıyla anımsattılar.
Bu yıl 8 Mart’ın Bursa’da yanan işçi kadınlara adanması bu nedenlerle önemlidir.
8 Mart, 1 Mayıs gibi günler işçi sınıfının daha kısa işgünü, sosyal haklar ve insanca bir yaşam mücadelesinin sembolleşmiş mücadele günleridir.
Ne var ki hükümet ve patronlar 19. yüzyılın kölelik düzenini geri getirmeye çalışmaktadır.
İşçilerin iş güvencesi ortadan kaldırıldı, işçiler köleler gibi çalıştırılıyor.
Maliyeti artırdığı gerekçesiyle işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmıyor. İşçiler iş kazalarında ölmeye devam ediyorlar.
Eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik hakları paraya bağlandı. Emekçiler ne kadar paraları varsa bu haklardan o kadar yararlanabiliyorlar.
Ülkenin her yanında Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası “reform”larına karşı eylemler yapılmasına karşın hükümet Çalışma Bakanı’nın ağzından bu yasaları kısa sürede çıkarmakta kararlı olduklarını açıklıyor.
Sosyal Güvenlik Reformu adıyla çıkarılmak istenen yasalarla sağlık sigortası temel teminat paketi (TTP) ile sınırlanarak bunun dışında kalan sağlık hizmetleri için ek prim ödeme zorunluluğu getiriliyor. Birçok kronik hastalık sağlık sigortasının kapsamı dışında tutuluyor. Her muayenede, ilaç vb. alımında ve diğer sağlık hizmetlerinde katılım payı ödenmesi gerekiyor. Kısaca belirtmek gerekirse sağlık paralı hale getiriliyor ve bir hak olmaktan çıkarılıp ödev haline getiriliyor.
Emeklilik mezarda bile mümkün olmayacak. Malulen emeklilik çok zorlaşıyor. Tüm bunlar birçok kez yazıldı, anlatıldı. Ancak halen toplumun büyük bir çoğunluğu tehlikeyi tam olarak algılayabilmiş değil.
Emek Platformu aydınlatma amaçlı olarak çeşitli bildiriler, afiş ve broşür gibi yazılı materyaller çıkardı. Ama bu materyallere ulaşmak araştırmacılar için bile çok zor. Her sendikaya yaklaşık 10 adet broşür gönderilmiş. Bunların çoğaltılması gerekiyor.
Emek Platformu’nun yerel örgütlenmesindeki yetersizlikler ve kimi örgütlerin emekçilerin birleşmesinde halen isteksiz davranışları yerel eylemlerin zayıflamasına sebep olmaktadır.
Yüzyıllar boyunca işçi sınıfının mücadeleyle kazandığı haklara hükümetin ve patronların azgınca saldırabilmesinin nedeni emekçilerin dağınık ve örgütsüz olmasıdır. Patronlar dünyanın her yanında emeğin haklarına saldırıyorlar.
Avrupa ülkelerinde (Almanya, Yunanistan vb.) mücadele daha örgütlü ve birleşik olduğundan hükümetlere geri adım attırılabiliyor.
Ülkemizde de yapılması gerekenin emek mücadelesinin birleştirilmesi olduğu çokça anlatıldı.
Buna rağmen halen sendikal rekabeti sürdüren, örgütsüz emekçileri örgütlemekten kaçınan, emekçileri birbirleriyle rekabete sürükleyen performans, toplam kalite vb. uygulamalarına karşı sessizliğini sürdüren veya bunlara destek olan emek örgütleri yöneticilerinin tavrını anlamak mümkün görünmüyor.
Artık emekçilerin dostları ile düşmanlarının açıkça ayrıştığı bir süreçteyiz. Emek örgütlerinin yöneticileri de dahil olmak üzere herkes saflarını belirlemek zorundadır.
Emek örgütlerinin yönetici kadroları tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Yasak savma türünden işler, iş yapıyor görünerek durumu kurtarmaya çalışmak bugünün sorumluluklarına uygun düşmüyor.
Saldırıların gücüne ve etkisine uygun bir mücadelenin örgütlenmesi ve birleştirilmesi için zaman çoktan geldi ve geçiyor.
Hepimize kolay gelsin.
e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
Sadece “ekonomik istikrar”la olur mu?
Bir ülkede yaşayanların, kendilerinin ve çocuklarının geleceklerine güven duyarak yaşayabilmesinin ön koşullarından birisi, bugünkü iktidarın sıkça övündüğü gibi “ekonomik istikrar”dan çok, ülkenin güven, huzur ve demokratik gelişim bakımından bir istikrara sahip olup olmadığıdır. İktidarın övündüğü “ekonomik istikrarın” toplumun hangi kesimleri açısından gerçekte neyi ifade ettiği konusunda gazetemizin yazarları çeşitli vesilelerle aydınlatıcı yazılar yazdığı için buna burada değinmeyeceğiz. Ancak, Türkiye’de askeri darbelere bile gerekçe gösterilen “güven” ve “huzur” bakımından, bizzat darbecilerle aynı zihniyette olanların parmağının olması muhtemel olan gelişmeler yaşıyoruz ve bu iktidarı hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
Ülkede yasal faaliyet gösteren bir parti olan DTP’nin Genel Başkan ve yöneticilerine, MKE yapımı kurşunların bulunduğu tehdit paketleri gönderiliyor ve bu olay vakayi adiyeden bir gelişme gibi görülüyor. Kürt sorunu konusunda yukarıdan çizilen sınırların kabul etmeyen, halkın ve ülkenin ihtiyaç duyduğu bir çizgide yayın yapan Evrensel gibi bir iki gazete dışında diğerleri açısından bu olay önemli bir haber değil.
Meclis ve tek başına iktidar olan AKP Hükümeti, çetelerin üzerine gideceği konusunda bulunduğu vaatlere rağmen DTP’ye yönelik bu tehdit karşısında sorumlu bir tutum almayı bırakın, kör ve sağırı oynuyor.
Bu hükümet, böyle bir Meclis daha farklı davranabilir mi? Meclis’te iktidar olan ya da grubu bulunan partilerin, bu konuda beklentiye girilebilecek bir siyasal geçmişleri var mı? Bu sorulara olumlu yanıt vermek mümkün görünmese de, onları bu konuda sorumlu davranmaya zorlamak ihmal edilemez bir görevdir. Aksi takdirde, hükümet kağıt üzerindeki AB uyum yasaları ile Türkiye’yi demokratikleştirdiklerini iddia etmeyi sürdürecek, ancak tüm bunlar yaşanırken, parti genel başkan ve yöneticileri tehdit edilecek, Kürt sorunu konusunda resmi şablonun dışına çıkan gazeteciler düzmece iddialarla tutuklanabilecek. Medyanın da bu konuda tutumu malum. 2 DİHA muhabirinin düzmece iddialarla tutuklu bulunduğu şu günlerde Türkiye’de medya yöneticilerine “Türkiye’de basın özgür mü?” diye sorsanız, alacağınız yanıt “evet” olacaktır.
Bu olaylar yaşanırken, Şemdinli dosyasının demokrasi ve adalet beklentisine uygun bir sonuca bağlanacağına halk nasıl inansın?
Türkiye’de Kürt sorununun, ülkenin demokratikleşme mücadelesinin ön koşullarının başında geldiğini bilenler, bu konuda daha fazla sorumluluk almadıkça, halkın geleceğine güvenle baktığı bir ülke olabilmek de mümkün gözükmüyor.
İyi haftalar
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net