Ne sevgisine maruz kaldım ne de öfkesine ama, Derviş’i izleyen gazetecilerden birisi de bendim. Bu nedenle Asker’in kitabını okurken, ister istemez kendi gördüklerimle kıyasladım anlatılanları. Asker’inki gibi özel anılarım, uçak gezilerim hiç olmadı. Hakkını yemeyim bir kez Derviş’le el sıkıştık, o kadar. Ne var ki, Asker’in de benim yaşadığım “özel anıları” yaşamadığına eminim. Derviş programına karşı “Emek Programı”nın hazırlanışına, bu programın tüm halk kesimlerine yayılması için gösterilen yoğun çabaya tanıklık ettim örneğin. Derviş’in acı reçetesinin kepenk kapattırdığı binlerce Siteler esnafının öfkeli yürüyüşünü izledim. Uygulamaya giren her Derviş yasasının insanları nasıl işsiz bıraktığını haberleştirdim. Eğer bunları Asker de yaşasaydı, Derviş dönemini anlattığı kitabında birkaç satırlık yer verirdi herhalde. Verir miydi?
Gökten bir yazarkasa düştü...
Derviş geldiği gün herkes ne söyleyeceğini merak ediyordu. Çünkü Türkiye’yi kurtarma misyonu yüklenen birisinin birtakım üstün meziyetleri olması gerekirdi. En azından medya böyle bir beklenti yaratmıştı. Asker’in kitabına bakılırsa bu meziyetlerin hepsi Derviş’te varmış. Oysa hepimiz için fazlasıyla tanıdık olan IMF reçetesinden başka bir ilaç getirmemişti yanında. Zaten Derviş’in kitapta da belirttiği gibi, “kriz bir bakıma bir türlü hayata geçirilemeyen yapısal reformlar için büyük fırsat”tı. Henüz ilk adımlar atılmaya başlandığında, ekonomiden iyi sinyallerin de peş peşe gelmeye başladığını ifade ediyor, Derviş. Doğrudur, piyasaların tepkisi olumluydu, dolar 1 milyon seviyesinden 800 binlere geriledi, borsa yükseldi, faizde 10 puana varan düşüşler oldu. Uzun uzun Derviş’e bu olumlu havayı anlattırıyor Asker, neler hissettiğini soruyor. Fakat piyasalar dışındaki kesimlerin verdiği tepkileri unutmuş sanırım. “Geçinemiyorum” diye bağırarak bir esnafın yazarkasasını Başbakan Bülent Ecevit’in önüne fırlatmasını mesela... Borsa endeksi, dolar paritesi, faiz hadleri üzerinden tartışılan bir krizden geriye aklımızda ne kaldı diye bir anket yapsaydık eğer, çoğumuzun bahsedeceği o anı bir tek Derviş ve Asker anımsayamamış anlaşılan.
Kitapta bir diğer övgü dizilen konu ise, “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı.” Derviş program için bürokratları, IMF’yi, ABD’yi, siyasetçileri, medyayı ikna amacıyla nasıl binbir dereden su getirdiğinden bahsediyor. Şafak toplantılarından, kahvaltı masalarındaki özel sohbetlerinden, tenis maçlarından, eşiyle, yakın arkadaşı Oya Ünlü ile tartışmalarından...
“Derviş devrimi” olarak adlandırılan programın açıklanacağı 14 Nisan gününün tansiyonunu Asker’in kitabında hep birlikte yeniden yaşıyoruz. Bu bölümü, Türkiye için bir başka tarihi programın daha açıklandığına en azından dipnotta dahi olsa yer verilmiş olabileceği umuduyla daha dikkatli okuyorum. Bunun beyhude bir çaba olduğunu anlamam fazla uzun sürmüyor. IMF programı dururken, Türkiye tarihinde ilk defa sendika ve kitle örgütleri ile dünyanın sayılı iktisatçılarının, nice siyasetçi, bilimadamı, gazeteci yetiştirmiş öğretim üyelerinin bir araya gelerek Türkiye için bir program hazırlamalarının ne önemi var ki! Programı konusunda ikna çabalarını detaylarına kadar anlatan Derviş’in listesinde bu kesimler, ikna edileceklerin değil, fedakarlık yapacakların hanesinde yer alıyordu zaten.
‘Derviş evine, Ecevit huzurevine’
Fakat ikna o kadar da kolay değildi. Nisan 2001 Derviş için olduğu kadar esnaf, işçiler ve memurlar için de hareketli geçti. Kaynak arayışına çıkan Derviş bir yandan IMF ve Dünya Bankası ile görüşmelerini sürdürürken, diğer yandan da gazetelere “Benim kalbim solda” mesajını veriyordu.
Sokaklarda ise 70 bini aşkın esnafın dönemin özlü sözü haline gelen “Derviş evine, Ecevit huzurevine” sloganı yankılanıyordu. Emek Platformu üyeleri, krizin faturasını yüklenmek istemediklerini, eğer bir fedakarlık yapılacaksa öncelikle krizin sorumlularından başlanması gerektiğini söylüyorlardı. Taban bu konuda kararlıydı ancak, konfederasyon başkanları o kadar da Derviş karşıtı sayılmazdı. Dönemin Türk-İş Başkanı Bayram Meral, Derviş ile aralarında geçen diyaloğu kitapta şöyle anlatıyor: “Mehmet Keçeciler’le yüzde 18 zam konusunda anlaşmıştık. O sırada içeriye Kemal Derviş girdi. Zam oranını duyunca çok sinirlendi, IMF’ye kabul ettiremeyiz, söz verdik sözümüzde durmalıyız, dedi. Ben de Sayın Bakan yırtın IMF’yle yapılan anlaşmayı sıfır zamma evet diyeceğim, dedim. Kemal Bey şaşırdı, ancak oranın zamanlamasıyla ilgili yaptığı değişikliklerle zam kabul edildi. IMF’yi de ikna etti.” Derviş’in “ikna kabiliyetini” hayranlıkla paylaşan Meral, bir süre sonra Türk-İş Salonu’nda Derviş ile birlikte CHP’ye geçtiklerini açıklayacaktı. CHP Genel Merkezi’ndeki törende de yine Meral ile Derviş’i yanyana görecektik. Derviş’in hikayesi kadar, Meral’inki de bir başarı öyküsü olsa gerek!
Asker’in kitabında Derviş’in bir masal yutturmaya çalıştığını gösterebilecek tek ifade, “15 günde 15 yasa”nın aslında psikolojik bir motivasyon olduğuna ilişkin değerlendirmeler. Derviş, “Bu bir psikolojik motivasyon sloganıydı. Bu sloganla dünyaya yapısal reformlardaki kararlılığımızı ilan ettik” diyor. Biraz düşününce Derviş’in sanki bir itiraf gibi sunulan bu sözlerinin hiç de gerçeği yansıtmadığını anlıyoruz. Çünkü, O’nun “motivasyon” olarak gördüğü yasalar tütün ekimini engelledi, TEKEL’in özelleştirilmesinin yolunu açtı. Şeker Yasası pancar üreticilerinin sayısını azalırken, şeker fabrikalarının zararını artırdı. Telekom’da özelleştirmeye hazırlık yasası başarıya ulaştı ve Telekom’un yarısı, Lübnanlı Oger’in oldu.
Meclis de öyle motive oldu ki, rekor kırarak gece gündüz yapısal uyum yasalarını “el kaldır, el indir” demokrasisiyle tek tek geçirdi. Böyle kısa bir zamanda hangi ülke ekonomisinin ve siyasetinin rotasını ABD’ye çevirebildi ki. İşte bu açıdan Asker’in söylediği bir söze katılıyorum: Bu bir başarı öyküsüdür!