www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
Pazarda ne var?

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
İthal doktor

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Vize

MERCEK ____A.Cihan Soylu
Büyük teröristlerin “anti terör” propagandası

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Karşılıksız harcama aracı: Kredi kartları

ROJEV ____Ender İmrek
Hasankeyf sepet değil!

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Saldırıların AB’cesi

hukuk’ta sorular sorunlar ____Av. Devrim Avcı
Tespit davası açabilirsiniz

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Pazarda ne var?

Sovyetler'in çözülüşünden beri iyi değildi gidişat.
Sosyalizm pratiğinin varlığı bile yetiyormuş demek ki… Pratiğin içeriği, modelin içinde taşıdığı pek çok sorunlar, kendisini o dünyanın bir parçası olarak görenlerin sorun yaptıklarıydı. Eleştirirlerdi. Özgürlük için, eşitlik için eleştirilerdi. Bugünden
geriye doğru bakıldığında böyle de bakılabilir.
Ne büyük bir keyif değil mi şöyle söyleyebilmek:
- 'Sosyalizm var ve yaşıyor!'
Pek çok Marksistin rüyasının gerçek olması demek, kapitalist dünyanın yas tutması anlamına geliyor.
Baksanıza pazarda ne var?
En son, Türkiye pazarında sağlık hakkı satılığa çıkarılmıştı.
'Sosyalizm var ve yaşıyor' demenin iki türlü keyfi vardı: Biri, bir ideolojik ve siyasi tercih olarak, mümkün ve olanaklı olanın pratiğini görmenin hazzı. İkincisi, bizzat bu pratiğin sonuçları idi.
Her insanın sağlık güvencesine sahip olması ne demek?
Her insanın eğitim güvencesine sahip olması ne demek?
Her insanın iş güvencesine sahip olması ne demek?
Bu bir rüya idi. Bu rüyayı milyonlarca insan gördü.
Pek çok açıdan yaşandı da.
19. yüzyılın mücadeleleri ve 20. yüzyılın ilk yarısında başlayan kazanımlar, devletlerin özellikleri içinde "Sosyal devlet" diye bir özelliği de ortaya çıkarmıştı.
Genelde ideolojik/siyasal mücadele, ekonomik ve sosyal haklar alanında da ürünlerini veriyordu. Kazanımlar sistem değişikliği sonucunu doğurmuyordu, ama sistem içinde daha adil bir bölüşüm ilişkileri gündeme gelebiliyordu.
Ne kadar çok yaşadık, gördük, duyduk şu sözleri:
- Hastane masraflarını ödeyemeyince, hastanede rehin kaldı.
Ne kadar çok duyduk şu sözleri değil mi, Türkiye başbakanlarından?
- Hiçbir vatandaşımız hastanede rehin kalmayacak!
Halbuki hem Türkiye'de, hem dünyada aşınmalar yaşanıyordu sosyal haklarda.
Paranız kadar sağlık hizmeti alabilecektiniz.
Gidiş hızla oraya doğruydu.
Sosyal güvenlik sistemine dahil olma şansını yakalamış olanlar da, katkıda bulunacaklardı artık.
Sağlık hizmeti, pazarda bulunuyordu ve paranız kadar satın alabilecektiniz. En son Başbakan bir müjde verdi.
- "Sağlık kentleri" kurulacaktı.
Parası olanlar için.
Ne sandınız ya?
Pazar da sağlık da satılır.
Dövünmenin alemi yok, mümkün ve olanaklı olan dünyayı kurmak isteyenler için. Gidişatı tersine çevirmek de mümkün ve olanaklı.
Bir zamanlar yapılmıştı.
Unutmayın.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

İthal doktor

Hadi bakalım, ithal don, ithal çorap, ithal araba, ithal muzdan sonra ithal doktorumuz da olacak!
Kısaca vesselam, ithal olmayan bir şeyciğimiz kalmayacak.
Ki buna küreselleşme diyorlar.
Medeniyet diye sevinen de var!
Her ne kadar, medeniyet ithal dondan geçmiyorsa da!...
Ve her ne kadar, binlerce genç doktor işsiz veya ev kirası parasına çalıştırılıyorsa da.
Ve pek çok doktor iş bulamadığı için ilaç, sağlık malzemesi satan şirketlerde pazarlamacılık yapıyorsa da!...
Demek kalkınma böyle bir şey!
Medeni biçimde ülke yönetmek de işte öyle bir şey!
İşsiz doktorlara iş bulmak...
Hastanesiz yerlere hastane yapmak...
Doktorsuz bölgelere doktor atamak...
Hastaneleri parasız yapıp parasız insanlarımızı sedyeden atmak yerine...
Dışarıdan doktor ithal etmek bu yönetimin sağlık sistemine bulduğu son çözüm!
Sanki memlekette sağlık sistemi ithal doktor olmadığı için çöküyordu!
Buyrun milli mukaddesatçı kafanın geldiği yer!
Halk sağlığı yük olarak görülüyor.
Devlet hastaneleri satışa çıkartılma hazırlığı yapılıyor, sağlık ocakları kapatılıyor...
SSK’ları kapatan beyefendiler özel hastane açılışlarına koşuyor!
İthal doktor geliyor.
İşte “sağlıkta reform” böyle bir şey oluyor!
***
İthal don, ithal fanila, ithal muz, Dünya Ticaret Örgütü kararlarıyla olmuştu!
İthal doktor, Dubaili Şeyh El Maktum’un isteğiyle gerçekleşiyor.
Dubaili Şeyh, “Özel hastane kurarım, ama yabancı doktorsuz olmaz” demiş.
Ki bu şeyhlerin, prenslerin parası çoktur, akılları fazla derinlere dalmaz.
Ancak otel, gökdelen falan dikerler, teknoloji, sanayi gibi işlere kafaları basmaz.
Onlar bile dayatıyor!
Aha, buyrun sömürge ülke profili!
Adamlar, gökdelen yaparım, ama İstanbul’u isterim diyor.
Veriliyor.
Öteki limanlara göz dikmiş, iş kapalı kapılar ardında, otel odalarında bitiriliyor.
Tüpraş... demir-çelik... madenler yağma ediliyor.
Enerji ikram için sırasını bekliyor.
Petrol ve gaz dışarıdan geliyor.
İthalat ihracatı ikiye katlamış, döviz rezervi borçlardan oluşuyor.
Dış politika için Amerika, İsrail’e bakılıyor.
İthal donumuz vardı da...
İthal doktorumuz eksikti, onu da Dubaili Şeyh El Maktum getiriyor.
Geriye ne kalıyor?
Ey millet!
İşin suyu çıktı.
Bu memleket elden gitti, gidiyor!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Vize

Türkiye gelişiyor mu?
Enflasyon düştü ama ortada para kalmadı. Çaresizlikten kredi kartına sarılanların idare zinciri esaret zincirine dönüştü. Yolun sonuna gelindi. Borcun devinim gücü bitti. 100 milyon kredi borcu asgari ödeme miktarı ile 66 ayda ödenemiyor. Bankalar bu saadet zinciri ile kârlarını milyar doların üstüne çıkartmış olmanın havasını atıyor. Meclis’te polis memuru borcunu ödeyemediği için 11 yaşındaki çocuğunu bırakıp intihar ediyor, bilmem ne bankası “Milyar dolardan fazla kâr elde ettim” diye gazetelere utanmadan ilan veriyor. Dolar artmıyor. Avro düşüyor. Ergin kardeşler ‘ilgilileri’ dolar manyağı yapıyor. Merkez bankasının kasalarındaki dolarlar IMF’ye olan borcumuzun 3 katına ulaştı. Ama hobi olsun diye IMF’ye borç peşin ödenmiyor. IMF’siz bir ekonomi yönetimi hükümetin uykularını kaçırıyor.
Evet ülke gelişiyor, ekonomi iyiye gidiyor ve halk mutluluktan (!) intihar ediyor.
Çat kapı HAMAS geliyor. Biri de çıkıp, “Burası bağımsız ülke. Birini çağıracaksak kimseden izin almamıza gerek yok” diyemiyor. Gençliklerinden kalan duygusal kalıntılar, bugünün iktidar hırsına kurban gidiyor. İlgililer önce çağırıyor sonra mobilyacı dükkanına saklanıyor. Dış politikada şamar oğlanına döndük. Yurtdışına çıkıp lacivert pasaportunu polisin masasına koyan herkes bunu hissediyor. Pasaportunda vize olsa da ağzındaki altın dişin sayısı bile sorulabiliyor. Tabi eğer o vizeyi alıp o polisin karşısına gidebilmişsen. Renkli pasaportlu beyaz Türkleri saymazsak diğerlerinin durumu iktidarın utancı.
İşte bir örnek. Ali Nesin matematik profesörü. Nesin Usta’nın oğlu. Bu ülkeden değil kaçmak, kovsan gitmez. İşi çok. Çocuklarla uğraşıyor. Mektup yazmış.
“Bir ay ya oldu ya olmadı. Aziz Nesin İlköğretim Okulu’nun onuncu kuruluş yıldönümü için Almanya’ya gidecektim dört günlüğüne. Almanya, dört günlük ziyaretim için bana, ne fazla ne eksik, tam dört günlük vize vermişti. Uyuyakalıp uçak kaçırmama bile izin vermeyen bu uygulamayı onur kırıcı bulup Almanya’ya gitmedim. Alman Konsolosluğu’ndan dolaylı bir yoldan özür geldi. İstediğim zaman istediğim süre için vize verileceği haberini yolladılar. Özürlerini kabul ettiğimi ancak herhangi bir ayrıcalık istemediğimi kendilerine ilettim.”
Olur ya Almanya üzülmüş, hatasını düzeltmiş diyebilirsiniz. Ama Nesin Hoca’nın mektubu burada bitmiyor.
“Simdi, elli yılın başında, sadece keyfim için İsveç’e gitmek istedim. İsveç Konsolosluğu vize için İsveç’ten bir davetiye ve bir otel rezervasyonu istedi. Kimin nerede kalacağı ve kimi ziyaret edeceği sadece ve sadece kişiyi ilgilendireceği gibi, böyle bir uygulamanın istenmeyen göçü engellemeyeceği, ayrıca kişiyi taciz ettiği, hatta aşağıladığı apaçıktır. Konuyu dağıtmamak için maruz kaldığım diğer kaba davranışlardan söz etmeyen bir faks çektim İsveç Konsolosluğu’na: ‘Birkaç günlük İsveç ziyareti için konsolosluğunuza başvurdum. Doldurduğum formda ziyaretimin kişisel nedenlerle olduğunu bildirdim. Karda kıyamette konsolosluğunuzun kapısı önünde bir saatten fazla bekletildikten sonra, gişedeki memur benden bir davetiye ve bir otel rezervasyonu istedi. Ayrıca, bu belgeleri sunmadan vize verilmeyeceğini de belirtti. Pasaportumdaki vize sayısından ve kendim hakkımda verdiğim bilgilerden İsveç’e göç etme niyetiyle gitmediğim apaçık ortadayken, bu tür sorulara muhatap olmayı onur kırıcı bulduğumu belirtirim. Bir üniversite profesörü kimse tarafından davet edilmeden İsveç’e gidebilmeli ve kalacağı oteli İsveç’e vardıktan sonra seçebilmeli diye düşünüyorum. Saygılarımla...’
Yanıt gecikmeden geldi: Kurallar böyle.”
İşte gelişen Türkiye.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  MERCEK..........A.Cihan Soylu

Büyük teröristlerin “anti terör” propagandası

HAMAS‘ın, Filistin‘de yapılan seçimleri büyük bir oy desteğiyle kazanıp ‚Filistin Parlamentosu‘nun milletvekili çoğunluğunu elde etmesiyle, Filistin halkının kurtuluş mücadelesinde „yeni bir dönemin başladığı“ üzerine neredeyse genel bir mutabakat var. Filistin halkının özgürlüğünü gerçekten isteyen hemen herkes, Arafat‘ın, MOSSAD bağlantılı olduğu ileri sürülen kuşkulu ölümü ve ABD‘den icazetli „liberal“ Mahmut Abbas‘ın başkan seçilmesiyle icine girilen „değişim süreci“nin, Filistinlilerin „kaderi“ bakımından pek te hayırlı olmadığının farkındaydı. Filistin toplumu, bağımsızlık için direnirken bir çözülüşü de yaşamaktaydı. EL-Fetih‘in güç kaybında bu çözülüş ve yaşananların yol açtığı umutsuzluk önemli pay sahibiydi. HAMAS bu çözülüş, umutsuzluk ve sıkışmışlık döneminden „kurtuluş“ vaadiyle katıldığı seçimlerden, birçok çevreyi şaşırtan başarıyla çıktı.
HAMAS, artık bir hükümet partisiydi: bu da, onun Filistin-İsrail ilişkilerinde bugüne kadar oynadığı rol ve „intihar eylemleri“ni başlıca biçim alan macadele hattından bağımsız olarak, bu yeni durum ve konumuyla dikkate alınması yalnızca zorunlu kılmıyor; Filistin‘in meşru temsilcisi olarak muhatap alınmasını da gerektiriyordu.
Ama bunu Amerikan emperyalistleriyle onların besili domuzu Siyonist yönetimden beklemek „abesle iştigal“ olurdu. Onlar açısından sorun, HAMAS‘ın „İslam seriatını esas alan bir terör örgütü olması“ndan daha temelli bir nedenden kaynaklanıyordu. Filistin halkının Siyonist işgalden kurtuluşu ve bağımsız devlet olarak örgütlenme hakkını tanımıyorlardı. Bugüne kadar izledikleri politika bunu çürütülemez kanıtlarıyla ortaya koymuştur. Kendisinni var olma hakkkının tanınmasını isteyen İsrail yönetimi, Filistin topraklarının işgalini sürdürmekte, kendilerine ait olan değerler için mücadele eden Filistinlilere karşı katliam politikasını Amerikan emperyalistleri desteğinde ve korumasında devam ettirmekte sakınca görmemektedir. ABD ve bölgedeki en önemli işbirlikçsi İsrail açısından sorunun HAMAS değil, Filistin ve kurtuluş isteyen halkı olduğunu, Arafat ve yönetiminin de onlar tarafından „terörist“ ilan edilmesi, kuşatmaya alınması, ambargo uygulanması, bombalamalarla yok edilmek istenmesi yeterince kanıtlamıştır. Filistin kasabı ?aron‘un Arafat ve yönetimini muhatap almadığını ilan ettiği ve Bush ve çetesinin de onu desteklediği anımsanacaktır.
Bu ise, HAMAS‘ın Filistin‘de yönetime gelmesini „kıyamet alameti“ ilan eden ve Türkiye‘nin bu örgütün temsilcileriyle görüşmesini protesto eden Siyonist gericilikle koruyucu jandarmasının, bu tutumlarının sömürgeci yayılmacılık, işgalcilik ve halkların katli üzerine oturan politikalarını, bir kez de bu gerekçe üzerinden haklı gösterme yüzsüzlüğüne soyunduklarını kanıtlar.
ABD ve İsrail için, Türkiye, kuşkusuz, yumuşak karnına abanacakları bir ring rakibi değildir. Bu „üçü“, stratejik müttefiklik anlaşmaları imzalamışlardır ve bölge halklarına karşı, -aralarında çıkar farklılıkları ve onun getirdiği sürtüşmeler olmakla birlikte-, temeli aynı gerici zemine oturan politikalarda birleşmişlerdir. AKP yöneticilerinin Halid Meşal başkanlığındaki HAMAS heyetini önce çağırıp, sonra „müttefiklerinin baskısı“ nedeniyle „hükümet olarak değil, parti olarak“ muhatap almaları; ve „muhabetlerinin içeriği“ni de yayılma stratejisini „GOP“ olarak formüle ve ilan etmiş ABD emperyalizminin ve İsrail’in isteklerinin „tevdi edilmesi“ üzerine şekillendirmeleri, Osmanlı‘nın „tarihte kalmış mirası“ üzerinden „Ortadoğu‘nun büyük devleti“ne oynamalarının ne denli pespaye bir açmaz olduğunu da göstermiş bulunuyor. Nitekim onlar, ABD yönetiminin paylamaları ve İsrail yönetiminin had bilmez küstahça aşağılamalarına, „büyüklüklerinin şanına yaraşır cevap verme“ye değil, kendine buyurulanı yapmakla memur bir siniklik gösterisiyle „Osmanlı tapuları“ndan söz etmekle yetinmişler ve özür mahiyetli ziyaretleri yapacaklarına dair güvence açıklamışlardır. ABD ve İsrail yöneticilerinin ancak bir uydu devlete yapabilecekleri türden saldırgan açıklamalarına boyun egerlerken, İsrailli yetkililerin HAMAS ile PKK; Meşal ile Öcalan arasında parallellik kurmalarını „alınganlık nedeni“ saymışlardır.
HAMAS heyetinin Türkiye ziyaretiyle bağlantılı olarak ilgili devletler adına ortaya konan tutumların gösterdiği özetle şunlardır: a-) Filistin halkının kurtuluş davası ve bağımsız yaşama hakkı ve isteği burjuva emperyalist çıkarlara bundan sonra daha fazla peşkeş çekilmeye çalışılacaktır. b-) Türkiye egemenleri, „İslami ortak değerler“ adına ne söylerlerse söylesinler, Amerikan emperyalizmi ve Siyonist uşağıyla işbirliği ve suç ortaklığını bırakmadıkları sürece, halkların kanına girmeyi sürdüreceklerdir. c-) Emperyalistler ve İsrail siyonizmi gibi gerici güçler, çözümsüz kaldığı sürece Kürt sorununu istismar etmekten; Türkiye ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde şantaj aracı olarak kullanmaya çalışmaktan geri durmayacaklardır. d-)Halklara karşı terörist politikalar uygulamaktan geri durmayan emperyalizm, ve sömürü kaynağı olarak kapitalizm var olduğu sürece terör olarak ifade edilen eylem biçimi ve çizgileri de var olacaktır. e-) Bölge halklarının barış içinde yaşamı için ABD başta olmak üzere emperyalistlerin bölgedeki varlığı son bulmalı, işgalci güçler Irak, Afganistan ve Filistin‘den çekilmeli; İsrail işgal etiği toprakları gerçek sahiplerine terk etmeli; ve onun varolma ve yaşam hakkı da bu temelde tanınmalı; Kürtlerin kendi kaderlerini özgürce tayin etmelerine saygı gösterilmelidir.


 
Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Karşılıksız harcama aracı: Kredi kartları

Bir değişim aracı olarak kullanılan para; çeşitli metaller, kağıt biçiminde (eşan, akçe, nakit) basılmakta ve kullanılmaktaydı. Sonra bu değişim araçlarına, senet (bono), çek vb. eklendi. Kapitalist sistem yayıldıkça bu araçlar da değişime uğradı.
Günümüzde en çok kullanılan karşılıksız finansman araçları olarak kredi kartları yerini almış bulunmaktadır. Yoğun olarak kullanılan kredi kartları gerek bankalardan nakit çekme, gerekse kredili harcama yapmanın aracı olarak, karşılığı belli bir süre sonra ödenmek üzere kullanılan “plastik para” olarak adlandırılmaktadır.
Kapitalist sistemin yarattığı bu güvensiz ortamda, bankaların veya diğer finansal kuruluşların ağırlaştırmış koşulları yerine getirmeden ihtiyaç sahibi tüketicilere (banka hortumcuları, kredi yolu ile bankaların içini boşaltanlar hariç) kredi vermesi söz konusu değilken, hiçbir belge ve kefil istenmeden veya kredi verilecek kişinin ödeme gücüne bakmaksızın kredi kartı verilmesi işin rengini ortaya koymaktadır. Bankalar bu işi o kadar ileri götürdü ki, kaldırımlarda kurdukları standlarda gelip geçen kişilere, yanında bir de promosyon karşılığında kredi kartı verilmeye başlandı. Kredi kartı verilen kişi, bu kredi kartı ile yaptığı harcamayı ödeyebilme gücüne sahip mi, işi var mı… bunlar çok önem arz etmemektedir! Peki bu kartları verdikleri yurttaşlara güvendiklerinden midir? Asla. Bankaların riskleriyle birlikte tüketici pazarını kapma yarışından başka bir şey değildir.
Çünkü önemli olan tüketimdir, karşılığının nereden geleceği çok önemli değildir! Bir yandan uygulanan sosyal ve ekonomik politikalarla her gün yüzlerce işsiz yaratılmakta, öte yandan tüketimi teşvik edici sorumsuz ve acımasız uygulamalarda bulunulmaktadır. Kapitalist sistemin, “her şey kâr için” “felsefesinin” yarattığı acımasızlık buraya kadar varmıştır.
Verilen bu kartların daha fazla kullanılması için bankaların sürekli teşvik edici ataklarda bulunması da dikkat çekici boyutlara varmıştır. Harcamaların teşvik edilmesi için taksitlerin bankaca karşılanmasından tutun da, yapılan harcamalara belli miktarda para puanın hediye olarak verilmesine kadar çeşitli yöntemlere başvurulmaktadır.
Kapitalist sistemin yarattığı bu dizginsiz kâr hırsı ve sorumsuz uygulamaların gelip dayandığı nokta insanların intiharı ile sonuçlanmaktadır. Kredi kartı kullanımından doğan borçlarını ödeyemez duruma düşen yurttaşların kurtuluş yolunu ölmekte bulması bu sistemin yarattığı sonuçtur. İmzalatılan sözleşmelerin bazı bölümlerinin açık imzalatılması ve bankaların aklına esen faiz oranını yazması ile çok yüksek oranda temerrüt faizi uygulaması ile borçların hızla yükselmesine neden olmaktadır. Sayısız tepki ve karşı çıkışa rağmen bankaların buradan geri adım atmaması kredi kartlarını sorumsuz dağıtmasının nedenini anlatmaya yetiyordur.
Bu ısrarın nereden kaynaklandığını, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün tanık olduğu bir olayda şöyle anlatıyordu: “Kredi kartları ile ilgili, Meclis’te hazırlığı yapılan düzenleme çalışmalarında, Sanayi ve Ticaret Komisyonu ile görüşmelerden sonra bankacılar birbirlerini kutluyordu.” Bu neyin kutlaması olabilir? Sanırım yüksek ve keyfi temerrüt faizlerinden taviz verilmesini önlemekte başarılı olduklarını kutlamışlardır.
En son Meclis’te görev yapan bir polis memurunun kredi kartı borçları nedeni ile girdiği bunalım sonucu intihar etmesi, bu konunun kamuoyunda tekrar yer almasını sağladı. Daha önce de benzer üzücü olaylar yaşanmıştı. Bundan sonra da yaşanmaya devam edecektir. Bu ve benzer olayların yaşanmasını önlemek kredi kartlarında yapılacak düzenlemelerle mümkün değildir.
Kapitalist sistemde, tekelci sermayenin az maliyetle daha çok kâr hırsı ile hareket ettiği koşullarda, emekçilerin bu bunalımdan kurtulması mümkün olmayacaktır. Emekçiler her geçen gün açlık sınırında ücretlere zorlanacak, işsizler ordusu artacak ve sıkıntıyı atlamaları için karşılığı olmayan yöntem ve araçlarla sorunun ileriye atılması sağlanacaktır.
Sonuç olarak, kapitalizmin temel beslenme kaynağı olan bunalım devam edecektir. Bu sorun ve diğer eşitsiz uygulamaların son bulması için emekçilerin, başka bir dünya mümkün inancı ve kararlılığı ile mücadelelerini yükseltmesi gerekir. Başka bir seçenek yoktur. Bu mücadeleye mitinglerde biber gazı ve jop sallamalarına tanık olduğumuz polislerin de katılması gerekmez mi? Çünkü bu sistem insanları cenderesinde öğütürken polisi veya askeri ayırt etmeyecektir. En son intihar eden polis memuru ve bundan bir süre önce bir astsubayın yine aynı nedenle intiharı bunu kanıtlamıyor mu?

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  ROJEV..........Ender İmrek

Hasankeyf sepet değil!

“Lan terbiyesizlik etme”
“Edepsizlik etme”
“Artistlik yapma”
“Hadi ananı al git buradan”
Bu veciz(!) sözlerin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan’a ait olduğunu artık âlem-i cihan biliyor! Ünlü bir hatip olduğu da söylenen Başbakan Erdoğan, son olarak Mersin’de bir çiftçiye bu cümlelerle seslenmiş ve ününe ün katmıştı! Erdoğan’ın daha önce de ‘halka sesleniş’lerinde benzer sözler sarf ettiği biliniyor.
Ancak, bu başbakana has bir özellik değil. ‘Halka sesleniş’te, bir tarz haline getirdikleri bu hakaret yüklü üslup, hükümetin birçok bakanı ve milletvekilinde de mevcut.
Bu tarz, AKP’nin ‘halka seslenişi’ olsa gerek.
Başbakan, TRT ve özel televizyonlarda yayınlanan, “Ulusa Sesleniş” programlarındaki ‘kibarlığı’ sokakta unutmakta ve halka hakaret dolu sözlerle seslenmektedir.
Ancak bu ‘halka sesleniş’, bir gerçeği de açığa çıkarmaktadır. Böylece devletin ve hükümetin halka hangi gözle ve hangi duyguyla yaklaştığı su yüzüne çıkmaktadır. Seçim meydanlarında ağzından bal damlayanlar, yüzünden gülücükleri eksik etmeyen, halk dalkavukluğu yapanlar, başa geçip makam mevki sahibi olunca zehir kusmakta, halka hakaret etmektedirler.
Ne yazık ki, başbakan, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, valiler, kaymakamlar gibi birçok mevki sahibi bu tür davranışlarda sıkça bulunmakta, halkı kul ve köle olarak görüp her vesileyle halka çıkışmakta, halkı azarlamaktadır.
Halktan biri, bir işçi, bir köylü, bir kamu emekçisi, ya da bir genç ağzını açıp soru soramamakta, derdini dile getirememektedir. Sorması, sorgulaması halinde korumalar tarafından derdest edilmekte, polisler tarafından tartaklanmakta, gözaltına alınmakta, tutuklanmaktadır.
Geçen haftalarda yaşadığımız gibi, Şemdinli’de halka ve işyerlerine bomba atan ‘iyi çocuklar’ elini kolunu sallayarak yeni keşifler peşinde koşarken, başbakana yumurta atan ‘yaramaz çocuklar’ tutuklanıp cezaevine kapatılmaktadır.
* * *
Başbakan Erdoğan son olarak akıllara ziyan yeni bir açıklamada bulundu. Açıklama bölgenin en büyük tarihi miraslarından biri olan Hasankeyf’e ilişkin.
Başbakan; ‘tarihi şehri oradan taşıyacağız’ diyor. Yani, ‘Bu şehri kuranlar, Romalılar, Eyyubiler ve diğer halklar akılsızlık etmiş, şehrin yerini iyi seçememişler. Bu yanlışı düzeltmenin zamanı geldi, geçiyor bile’ demeye getirmektedir.
Başbakan, arkasına Alman, Avusturya ve İsviçreli tekelleri almış ve tarihi şehir Hasankeyf’i oradan taşıyıp yerine Ilısu Barajı’nı konduracağız, diyor.
Bu dâhiyane açıklamaya ne buyrulur? Listesi 300 sayfa tutan arkeolojik eserlerle, tarihi ve kültürel dokunun suya gömüleceği Hasankeyf için böyle konuşulunca…
Ve halka yönelik olarak sarf ettiği hafif sözler de düşünülünce…
Başbakanın, ‘Hasankeyf’i oradan taşıyacağız’ açıklamasına ne söylenebilir?
Sorduğum bilge bir amca, bu tür durumlar için Anadolu halkının “sen önce kendini taşı” dediğini aktardı.
Hasankeyf Belediye Başkanı, başbakana böyle demese de, aklı başında bir halk adamı olarak bazı sorular sormuş. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin Diyarbakır’da düzenlediği sempozyumda konuşan Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen, başbakana halk diliyle şöyle seslenmiş;
“Yerin metrelerce altından geçen kanalizasyonu nasıl taşıyacaksın?
Mağaraları nasıl taşıyacaksın?
Zeynel Bey Türbesi’ni nasıl taşıyacaksın?
Koç Camisi’ni nasıl taşıyacaksın?
Peki, köprüyü nasıl taşıyacaksın?
Hadi taşıdın diyelim, altında Dicle’nin akmadığı köprünün ne gibi bir anlamı olacak?”
Evet, altında Dicle’nin akmadığı köprüyü ne yapacaksın?
Don Kişot gibi giyinerek tepkilerini dile getirmekle tanınan Osman Akkuş ise “Hasankeyf sepet değil ki taşınsın” demiş.
Ama başbakan her şeye kadir olduğunu ve Hasankeyf’i de daha güzel bir yere(!) taşıyacağını düşünmektedir.
Anadolu’da halk, böylesi durumlar karşısında adama, “sen önce kendini taşı” dermiş.
Bu sözün üstüne daha ne söylenebilir ki?

e-posta:
enderimrek@hotmail.com

  Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Saldırıların AB’cesi

Son bir aydır Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde Bolkestain Yasası’na karşı çeşitli eylemler yapıldı. Yasa sendikacıların ifadesi ile, bazı değişiklikler yapılarak AB Parlementosu’ndan geçti. Ancak içeriğini henüz kimse bilmiyor. Çünkü yasa görüşülürken birçok önerge verildiği ve ilk biçiminin değiştiği söyleniyor. Yasayı gündeme getirenler bunun aynen geçtiğini iddia ediyor. Sosyal demokratlar ise menşe ülke uygulamasının yasadan çıktığı görüşündeler. Bu son saldırı yasası, AB sürecinin işçi ve emekçiler açısından ne anlama geldiğinin en açık kanıtı. Berlin’de sendikacılarla yaptığımız toplantılarda ortaklaşılan nokta son 15-20 yılda sermaye saldırılarının hızla arttığı, işçi ve emekçilerin haklarının gasp edildiği, patronların AB parlementosunu da yanlarına alarak saldırıları artırdıkları oldu.
Saldırıların en somut örneği, Alman Telekomu’nun çalışanlarının anlattıklarıydı. Alman Telekomu 1998 yılında özelleştirildi. Özelleştirme sonrası, süpekülasyonlar ile borsadaki kağıt değeri 103 Avro’ya kadar çıkarılıyor. Sonra bu kağıtların değeri bir anda 14 Avro’ya düşüyor. Sözde işçilere ve halka arz edilen senetler, bir anda sıfıra iniyor. Telekom senetleri tekellerin elinde toplanıyor. Küçük yatırımcılar ise sıfırı tüketiyorlar.
Özelleştirilen Alman Telekomu kâr getirmeyen yaklaşık 40 müdürlüğü kapatarak işe başlıyor ve 1998 yılından beri her yıl on bin işçiyi kimini emekli ederek kimini verimsiz olduğunu söyleyerek işten çıkartıyor. Şu anda çalışanlar arasında rekabet körükleniyor. Kişi başı verimlilik üç katına çıkarılmış durumda. Yani bir işçiye artık üç işçinin işi yaptırılıyor. Bunlara karşılık ücretlerde ise ciddi bir gerileme ve erimenin olduğu söyleniyor. Alman Telekomu’nun özelleştirilmesinden sonra bu alanda yaklaşık 2 bin 300 yeni şirket kuruluyor. Bu şirketlerde çalışanlar ile Alman Telekomu çalışanları arasında 500-1000 Avro ücret farklılıkları var. Alman Telekomu rekabet koşullarının zorlaştığını ve bu nedenle 2006 ve 2007 yılları içinde 32 bin işçiyi işten çıkartacağını sendikaya bildirmiş durumda. Yeni kurulan şirketlerin birinde sendikanın örgütlenme girişimi patron tarafından engellenmiş. Bir yıllık bir çalışmanın sonucunda işletmede örgütlü işçinin kalmadığını, hepsinin atıldığını, bu nedenle sözleşme yapamadıklarını söylüyor temsilci. Bu durum belki 10 yıl önce böyle değildi. Ancak şimdi yaşananlar bunlar. Hemen aklımıza Türkiye’deki sendikal örgütlenmeler geliyor. AB ile eşitlendiğimiz yanlar ortaya çıkıyor.
Özelleştirme sonrası hizmet kalitesi düşerken, tüm şikayetlerine rağmen şirketin kârı artıyor. Kapatılan müdürlüklerde işsiz kalanların çoğunluğu kadınlar. Alman Telekomu yeni kurulan 2 bin 300 işletme ile rekabet yapamadığını ve tekel olmak istediğini hükümete iletiyor. Hükümet bunu kabul ediyor ancak AB Parlementosu bunu kabul etmiyor ve serbest piyasa ekonomisinin devamından yana karar alıyor. Bütün bu saldırılar AB içindeki en gelişmiş ülke olan Almanya’da yaşanıyor.
AB içinde olan ülkelerde işçi ve emekçi haklarına dönük saldırılar ile Türkiye’deki saldırılar aynılaşmış durumda. Buyrun size saldırıların AB’cesi. Halen AB’ye girelim diyenlere duyurulur.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  hukuk’ta sorular sorunlar..........Av. Devrim Avcı

Tespit davası açabilirsiniz

SORU: Sigortalı olarak çalışmakta olduğum işyerinde 03.08.2005 tarihinde çalışmaya başlamış olsam da işveren tarafından sigorta başlangıcım 22.10.2005 olarak yapılmıştır. Daha sonra işten çıkarıldım. İşten çıkış tarihim 08.02.2006 olması gerekirken 02.01.2006 olarak yapılmıştır. Aldığım İki vizite kağıdımdan 01/2006 tarihindekinde 20 günlük sigortam varken, diğer vizite kağıdımda günlerim gözükmemektedir. Çalıştığım dönem eksik olarak gösterilmemiş olsaydı 120 günü doldurmuş ve işsizlik parası alıyor olacaktım. Hukuki yönden kullanabileceğim haklarımı ve neler yapmam gerektiğini öğrenmek istiyorum. Teşekkür ederim.
CEVAP: Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 6. maddesi, çalıştırılanların işe alınmaları ile kendiliğinden sigortalı olacaklarını hüküm altına almıştır. Dolayısıyla, sigortalılar ile bunların işeverenleri hakkında sigorta hak ve yükümlülükleri sigortalının işe alındığı tarihten itibaren başlamaktadır. İşvereniniz sizi işe aldığı tarihte sigortalı yapmakla yükümlüdür. Bu durumda, İş Mahkemesi’nde, sigortalılığınız başlangıç tarihinin 03.08.2005 olduğunun tespit edilmesi için tespit davası açabilirsiniz. Bu geçen süre içinde bu işyerinde çalıştığınızı, bordro kayıtları, imza karşılığı ücretinizi aldığınıza dair belgeler veya ücretiniz bankaya yatırılıyorsa bununla ilgili belgeler, tanık beyanları ve her türlü delil ile ispatlayabilirsiniz.
Dava sonunda, eğer, sigortalılığınızın başlangıç tarihi talep ettiğiniz tarih olarak tespit edilirse, bu durumda işsizlik sigortası alabilmek için başvuruda bulunabilirsiniz.
Ancak, işsizlik sigortası almak için gerekli olan şartlar sadece işten ayrıldıkları tarihten önceki son 120 gün içinde prim ödeyerek sürekli çalışmış olmak değildir. Bununla birlikte, işçinin iş sözleşmesinin İş Kanunu’nun 25. maddesi (işverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı), işsizlik sigortası almak için 30 günlük süre içinde başvurma gibi şartları da bulunmaktadır. Sorunuzda belirtmemişsiniz ancak, iş sözleşmenizin hangi gerekçe ile sona erdiği önemlidir. Eğer, İş Kanunu 25. maddeye dayanılarak işten çıkarılmış iseniz, bu durumda, yine İş Mahkemesi’nde dava açarak işe son verme sebebinin geçerli olmadığını ve kanuni alacaklarınızı talep eden bir dava açmanız gerekecektir.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net