www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



SUSURLUK DÜZENİ SÜRÜYOR
Ankara’daki çete operasyonu, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na doğru genişleyince Genelkurmay Başkanlığı devreye girdi. Çetenin beyni olarak gösterilen Özel Harp Dairesi’nde görevli Yüzbaşı Bozkır’ın kendisine sorulan bazı isimlere “Subay arkadaşlarım” şeklinde yanıt verdiği öne sürüldü. Diğer sanıklar ise ifadelerinde, infaz edilen kişilerin Düzce kırsalına atıldığını söyledi.

Jandarmayı suçladılar
Meclis Şemdinli Komisyonu’nun dinlediği Şemdinli Savcısı ve Hakkari Emniyet yetkilileri, jandarmadan istihbarat gelmemesinden yakındılar. Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz’a ilişkin emniyetin bir takibi olmadığını belirten Hakkari Emniyet Müdürü Yaşar Ağdere, “Jandarma istihbarat paylaşımı yapmamıştır” dedi.

Küçük Uğur’a ‘terörist’ dediler
Kızıltepe davasında yargılanan polislerin avukatlarından Füsun Tunçok’un öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ile kamyon şoförü babası Ahmet Kaymaz için “Bunlar anlı Şanlı teröristtir” şeklindeki sözleri tepkiye neden oldu. Murat Kaymaz, “Abim ve yeğenim terörist değildi. Avukat hakkında dava açacağız” dedi.

‘Barış çalışması,
   bombaya dönüştürüldü’

Sosyolog Pınar Selek’in yargılandığı davanın, 28 Aralık 2005’teki son duruşmasında, savcı, Selek hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi. Savcının bu talebini şaşkınlıkla karşılayan Selek, Mısır Çarşısı Davası’nın Şemdinli olayından farklı bir olay olmadığını düşünüyor.


SUSURLUK DÜZENİ SÜRÜYOR
Cemal Dursun
Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun, TBMM Şemdinli Olaylarını Araştırma Komisyonu üyelerine, Şemdinli’de 9 Kasım’daki Umut Kitapevi’nin bombalanması olayının faillerini tarif ederken, oldukça çarpıcı bir benzetmede bulunuyordu. Uzun, Araştırma Komisyonu üyelerinin sorusu üzerine, “Hırsız evin içinde... Hırsız evin içinde olursa kilit işe yaramaz. Hakkari’deki 18 bombalamanın bir bölümü, bir yere oturmuyor” karşılığını veriyordu. Uzun’un, komisyon üyelerinin, Şemdinli’de 1 Kasım 2005’te 150 kilogram patlayıcının kullanıldığı patlamayla ilgili “Termal kamerayla hareketleri izlenen yere nasıl oluyor da böyle bomba girebiliyor” sorusuna verdiği yanıt da insanın kanını donduracak cinstendi: “Kilit bozulmuş efendim... Bölgeden eroin de geçiyor. Bunu yakalayabilirdik ama kilit bozulmuş. Hırsız evin içinde olursa her şey girer.”
Emniyetin tepesindeki isimlerden İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un bu ifadesi, Susurluk kazasıyla faliyetleri deşifre olan kontgerillanın faliyetlerini hız kesmeden sürdürdüğünü ortaya koydu. Şemdinli’de Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitapevi’ni bombalamaya çalışırken halk tarafından suçüstü yapılan ve odağında JİTEM’in bulunduğu kontgerilla, Susurluk’tan sonra ikinci kez bu kadar deşifre oldu.
Devlet-çete-mafya
Şemdinli olaylarının perde arkasındaki karanlık ilişkiler ağının dehşetle izlendiği bugünlerde, Ankara’da düzenlenen ve “Küre” adı verilen operasyonda da devlet-mafya-çete ilişkisi ortaya çıktı. İşi, bakanları fişlemeye kadar vardırınca deşifre edilen çetenin, yargısız infazlardan haraç toplamaya kadar birçok olaya karıştığı tespit edildi.
Ankara’daki operasyonda, eski Emniyet Genel Müdür Vekili Ertuğrul Çakır, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Özel Harp Dairesi’nde görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır, Özel Harp Dairesi’nden emekli binbaşı Duran Balkaya, Güvenlik şirketi sahibi Nuri Aksoy, çete lideri olduğu öne sürülen ve “sahte” MİT kimliği taşıyan Kasım Zengin, İbrahim Tatlıses’in eski koruması Gökhan Kazancı’nın da aralarında bulunduğu 11 kişi tutuklandı.
Cesetler araştırılacak
Tutuklanan zanlılardan Serdar Yük’ün ifadesi, çetenin çok sayıda yargısız infaz gerçekleştirdiğini ortaya koydu. Yük, ifadesinde şunları söyledi: “Yüzbaşı Bozkır, Kasım’la beni Yenikent’te eğitim yaptıkları tünele (Ayaş Tüneli) götürdü. Bize orada ‘Onlar TNT parçalarıdır’ dedi. Bol miktarda şırınga ve ameliyat eldivenleri vardı. Büyük boş kovanlardan vardı. Taşın arasından fitil çıkardı. ‘Biz gizli infazı burada yapıyoruz, Düzce civarına götürüp bir yere atıyoruz’ dedi.”
Soruşturmayı yürüten Savcı Mustafa Kelkit, bu ifade üzerine, Düzce’ye gidip bölgede bulunan kimliği belirsiz cesetlerle ilgili araştırma yapma kararı aldı.Bozkır’ın telefon görüşmelerinde de geçen “Ayaş Tüneli’nde infaz yapıp, Düzce’de kırsala atıyorduk” sözleri nedeniyle, Düzce-Yığılca yolu üzerindeki Hasanlar Barajı mevkiinde de inceleme yapılacağı öğrenildi.
Kontrgerilla eğitimi
Özel Harp Dairesi’nde görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır’ın, çete üyelerine Ayaş Tüneli’nde kontrgerilla eğitimi verdiği ifadelere de yansıdı. Polisin Ayaş Tüneli’nde yaptığı incelemede, TNT ve C-4 parçaları bulundu. Bozkır’ın, tünelin girişi ve içini patlayıcılarla ilgili eğitim alanı olarak kullandığı belirlendi.
Tutuklu Kasım Zengin, ifadesinde, Yüzbaşı Bozkır’ın kendisine verdiği MİT kimliği ve 68 CD’yi operasyondan önce geri istediğini, bu CD’lerden ikisi haricinde diğerlerini verdiğini belirtti. Zengin’in geri vermediğini ifade ettiği CD’lerde Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile Devlet Bakanı Ali Babacan’a ilişkin istihbarat notları çıktığı öğrenildi. Zengin’in iade ettiği CD’lerde ise istihbarat ve kontgerilla eğitimi ile ilgili bilgiler olduğu öne sürüldü.
Çetenin elinde ayrıca, bazı milletvekillerini zor durumda bırakacak olan ve Geyşan adlı bir saunada çekilen görüntüler olduğu iddia edildi.

GENELKURMAY DEVREDE
Operasyonun Özel Kuvvetler Komutanlığı’na doğru genişlediği aşamada Genelkurmay Başkanlığı devreye girdi. Edinilen bilgilere göre, Genelkurmay Askeri Başsavcısı, soruşturmayı yürüten savcı Mustafa Kelkit ile önceki gün yaklaşık 4 saatlik bir görüşme yaptı.
Tutuklu Yüzbaşı Bozkır’ın da sorgusunda, sorulan bazı isimlere “subay arkadaşlarım” yanıtını vermesi, çete içinde başka subayların da olduğu yorumlarına neden oldu.
Öte yandan savcılık 6 kişi hakkında arama kararı çıkarttı.

SUSURLUK DÜZENİ KÖKTEN TEMİZLENMELİ
Ankara’daki operasyon, çete düzeni ve kontrgerillanın üzerine gidilmemesi durumunda, çeteleşmenin önlenemeyeceğini gösterdi. Yaşananları Susurluk düzeninin devamı olarak nitelendiren Eski TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu üyesi Fikri Sağlar, “Türkiye hukuk devleti olmaktan çıkarıldı” dedi.
Çeteye ilişkin yapılan diğer yorumlarda da, “Susurluk’un gerçek sahiplerinin üstüne gidilmedi. Bu durum çeteleşme eğilimindeki çevreleri yürüklendirdi” görüşü dile getirildi.
Susurluk davasının hakimi Sedat Karagül ise Susurluk gibi bu olayın da aydınlatılmayacağını söyledi. Ankara’daki olayın MİT, emniyet ve asker bağlantıları nedeniyle çok önemli olduğunu vurgulayan Karagül, “Susurluk davasında sona gelinmesine rağman ortaya somut bilgiler çıkarılamadı. Davaya baktığım halde Susurluk olayını ben bile anlayamadım” diye konuştu.

DAL’da GÖREV ALDI
Tutuklanan isimler, çetenin istihbarat bakımından son derece güçlü olduğunu ortaya koydu. Yüzbaşı Bozkır’ın Şemdin Sakık’ın Kuzey Irak’tan Türkiye’ye getirilmesi operasyonuna katıldığı iddia edildi. Eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Çakır ise 12 Eylül 1980 öncesi Ankara Emniyeti’nde yaptıkları işkencelerle bilinen ve DAL grubu olarak adlandırılan birimde operasyonlara katıldı. 2002’de emekli olan Çakır’ın bir grup emekli general ve bürokratla “Müdafaai Hukuk Vakfı” oluşumuna katıldığı öğrenildi. Vakfın başkanlığını emekli Orgeneral Necati Özgen yürütüyor.


Başa dön


Jandarmayı suçladılar
Meclis Şemdinli Komisyonu’nun dinlediği Hakkari emniyet yetkilileri ile Şemdinli Savcısı’nın ifadeleri, jandarmayı işaret etti.
Komisyon önceki gün akşam saatlerine kadar, Şemdinli Cumhuriyet Başsavcısı Harun Ayık, Hakkari Emniyet Müdürü Yaşar Ağdere, İstihbarat Şube Müdürü Hüseyin Keskinkılıç ile Terörle Mücadele Şube Müdürü Halil Bağcı’yı dinledi. Basına kapalı gerçekleştirilen toplantıda, edindiğimiz bilgilere göre Savcı Harun Ayık, görev yaptığı süre içerisinde jandarmadan hiçbir istihbarat gelmediğini söyledi. Ayık, patlama sonrasında halkın aracın etrafını çevirerek, “terörist devlet” diye slogan attığını da savundu.
Emniyet Müdürü Ağdere ise, PKK’nin 2004 Haziran ayından itibaren aktif hale geçeceği ve saldırılar başlatacağı istihbaratı aldıklarını söyledi. 2004 ve 2005’te bölgedeki patlamalara ilişkin ayrıntılı bilgi veren Ağdere, Hakkari’de meydana gelen 18 patlamadan bazılarını örgütün üstlendiğini, bazılarını üstlenmediğini ifade etti. Son patlamanın olduğu Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz hakkında, kendilerinin herhangi bir kayıt ya da çalışması olmadığını kaydeden Ağdere, jandarmanın istihbaratından da haberdar olmadıklarını belirterek, “Jandarma istihbarat paylaşımı yapmamıştır” dedi.
İstihbarat Şube Müdürü Hüseyin Keskinkılıç ise, söz konusu dönemde 18 patlama olduğunu belirten Keskinkılıç, son dönemde patlamaların yoğunlaşmasının dikkatini çektiğine işaret etti. Keskinkılıç, Seferi Yılmaz hakkında jandarmanın istihbarat yaptığının, patlamadan birkaç gün sonra kendilerine bildirildiğini söyledi. Hakkari Terörle Mücadele Şube Müdürü Halil Bağcı ise, olayın yargıda olduğu ve gizlilik kararı bulunduğu gerekçeleri ile sorulara yanıt vermedi.
Albay çavuşları savundu
Şemdinli Komisyonu dün de toplanarak, patlamaların sorumlusu olarak tutuklu bulunan Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz’i görevlendiren Albay’ı dinledi. Alay Komutanı Albay Erhan Kubat, Şemdinli’de meydana gelen patlamaların tümünü PKK’ye yıkarak, Ali Kaya ve Özcan İldeniz’e yargısız infaz yapıldığını savundu.
Komisyona bilgi veren ve soruları yanıtlayan Kubat, Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz’ın PKK’nin dağ kadrosu ile irtibatı olduğunu savunarak, 22 Ağustos’ta da Van Ağır Ceza Mahkemesi’nden dinleme kararı aldıklarını belirtti. AB yasalarından şikayet ederek, güvenlik güçlerinin işini zorlaştırdığını ileri süren Kubat, eyleme katılan çocukları sorgulayamadıkları örneğini verdi.
Savcının istihbarat gelmemesinden şikayet ettiğinin hatırlatılması üzerine Kubat, İldeniz ve Kaya’nın 9 Kasım’daki patlama sırasında Savcı’ya istihbarat vermek için orada olduklarını iddia etti.
Komisyon daha sonra İl Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Sefer Resuloğlu’nu dinledi. Resuloğlu da Kaya ve İldeniz’in patlama bölgesinde bulunma gerekçelerini “ihtiyaç giderme” olarak savundu.

‘ÇİÇEK ‘KONUŞMAYIN’ DİYOR’
Komisyonda Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un Şemdinli’deki olaylarla ilgili olarak söylediği, “Hırsız evin içinden olursa kilit işe yaramaz” sözlerine “Kimse bu komisyonlar üzerinden popülarite elde etmeye kalkışmasın, kahramanlık yapmaya kalkışmasın. Kimin elinde ne bilgisi varsa, biz buradayız, ben buradayım, öyle hiç yoruma gerek yok” sözleri tartışma yarattı.
Bu sözleri, “vahim” olarak nitelendiren ve hem komisyon üyelerine hem de komisyona bilgi verenlere “gözdağı” olduğunu kaydeden CHP’liler, “Kızım, sana söylüyorum gelinim sen anla deniyor. Bu açıkça komisyona gelenlere ‘konuşmayın’ demektir” değerlendirmesini yaptılar.
CHP’lilerin eleştirilerine kısmen katılan AKP’liler de, bakanın bu açıklamalarının çalışmaları olumsuz yönde etkileyeceği görüşünü savundular.


Başa dön


Küçük Uğur’a ‘terörist’ dediler
Güvenlik gerekçesiyle Mardin’den Eskişehir’e alınan Kızıltepe davasına dün Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Dava nedeniyle Eskişehir’de çevre illerden gelen takviye ekiplerle birlikte yaklaşık bin 500 polis görev aldı. Duruşmaya “Meşru müdafaa sınırının aşılması suretiyle müstakil faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” suçundan tutuksuz yargılanan polislerden S. A.D ameliyat olduğu gerekçesiyle katılmazken diğer sanıklar M.K, Y.A ve S.A ile her iki tarafın da avukatları, öldürülen Ahmet Kaymaz’ın kardeşleri Reşat ve Murat Kaymaz ile sivil toplum örgütü temsilcileri katıldı.
Öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın ilkokul birinci sınıftayken çekilmiş olan fotoğrafının kamuoyuna gösterildiğini söyleyen Avukat Veysel Güler, fotoğraftan birini de mahkeme heyetine verdi. Güler, “Kamuoyu bu fotoğrafla aldatılıyor. İnfaz edildi deniliyor. ” dedi.
Yeğenim terörist değil
Avukat Veysel Güler’in konuşmasının ardından duruşmaya davacı olarak katılan öldürülen Ahmet Kaymaz’ın kardeşi Murat Kaymaz mahkeme heyetinden söz isteyerek, “Abim Ahmet Kaymaz’ın üzerinde bulunduğu iddia edilen kaleşnikof silahın polis karakolu saldırısında kullanıldığı söyleniyor. Bahsedilen karakol baskını sırasında abim Irak’tan Türkiye’ye kamyonuyla giriş yapmıştır. Bu pasaportunda da sabittir” diye konuştu.
Murat Kaymaz, sanık avukatlarının yeğeni ve abisini terörist olarak nitelendirdiklerini söyleyerek, “Yeğenim Uğur için sanık avukatları terörist diyorlar. Bu ona ve ailemize yapılan bir hakarettir. Uğur Kaymaz 12 yaşındadır. Bu fotoğraf ilkokul birinci sınıfta çekilmiştir. Bu doğrudur. Ama öldüğünde 12 yaşındaydı. Abim ve yeğenim olay sırasında polisler tarafından sağ olarak yakalanmış ancak daha sonra öldürülmüştür” dedi.
Sanık avukatlarından Füsun Tunçok, “Dava dosyasındaki deliller incelendiğinde Ahmet Kaymaz ve Uğur Kaymaz anlı şanlı teröristlerdir” dedi. Avukatın bu sözleri üzerine Kaymaz ailesinin avukatı Kemal Aytaç tepki gösterdi. Bu sırada çıkan tartışmaya hakim müdahale etti.
Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Kaymaz Ailesi avukatlarının sanık polislerin tutuklanması, olay yerinde keşif yapılması ve davanın güvenlik gerekçesiyle başka bir ile nakledilmesi taleplerini kabul etmedi. Heyet duruşmayı 10 Mayıs 2006 tarihine erteledi.
Öldürülen Ahmet Kaymaz’ın kardeşleri Murat Kaymaz ve Reşat Kaymaz, sanık avukatının yeğeni ve abisini anlı şanlı terörist olarak nitelendirmesine tepki göstererek, “Bu avukat hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Avukatın bu sözleri ailemizi aşağılamaktır ve halkı galeyana getirmeye teşebbüstür. Abim ve yeğenim terörist değillerdi. Onlar yargısız infazla öldürüldüler. Bu olayla ilgili olarak Mardin valisi ve operasyonu yürüten emniyet müdürünün yargılanmasını istiyoruz. Bunlar tutuklanmalıdır” diye konuştu.


Başa dön


‘Barış çalışması, bombaya dönüştürüldü’
Serpil İlgün
Sosyolog Pınar Selek’in yargılandığı davanın, 28 Aralık 2005’teki son duruşmasında, savcı, Selek hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi. Savcının bu talebini şaşkınlıkla karşılayan Selek, Mısır Çarşısı Davası’nın Şemdinli olayından farklı bir olay olmadığını düşünüyor. “Bütün terörize etme çabalarına karşın Kürtlerden uzak durmadım. Amerika’da olsaydım, siyahlarla bu ilişkiyi kurardım, böyle görüyorum çünkü. Bu Kürtlerin yardıma ihtiyacı var diye değil, beni dönüştüren bir şey. Bir beyazın buna ihtiyacı var çünkü” diyen Selek’le dava sürecini ve bu davanın neye karşılık geldiğini konuştuk.
Gözaltına alınmadan önce ne tür çalışmalar yapıyordunuz?
Uzun zamandır, sosyoloji alanında dışlanan ve bir anlamda o dışlanma sürecinde çeşitli suç alanlarına giren kesimlerle ilgili araştırmalar yapıyordum. Mesela ‘bazı bölgelerden göçenler gaspçıdır, hırsızdır’ deniyor. Kötü oldukları için mi bu insanlar hırsız, yoksa bu dışlanmanın, ezilmenin getirdiği bir sonuç mu? Bu konularda çok ciddi çalışmalar yaptım. Savaşı da bu şekilde çözmek zorundaydım. Yani PKK’yi bir olgu olarak inceledim. Nedenlerini, kaynaklarını hangi argümanlardan beslendiğini inceledim ve önce PKK’nin hangi zeminde yükseldiğini araştırdım. Silahlı siyaset yapmayı antimilitarist bir perspektifle, yani olumladığımdan değil ama sonuçta bir olgu olarak görüyorsun ve öyle tanımlıyorsun. Bir de PKK’nin ilk kurucularıyla görüştüm. 80 öncesi başlayanlar, ‘80’lerde başlayanlar, ‘90’larla birlikte başlayanlar, bunların hepsiyle neden başladıklarını ve bir silahlı mücadelenin içinde nasıl dönüştüklerini sordum. Yurtdışında birçok PKK kadrosuyla görüştüm. Ciddi bir çalışma çıktı ortaya. Fakat çok rahat yürütüyordum, benim eksikliğim de burdaydı.
Gözaltına alındığınızda bunun nedenine ilişkin bir fikriniz var mıydı?
Çok fazla suç alanlarıyla ilişkili olduğum için ilk başta ‘acaba hangisinden kaynaklanıyor’ diye düşündüm. Zaten ilk başta bana söylemediler neden kaynaklandığını. Sonra savaş üzerine yaptığım araştırmaya ilişkin çok ciddi sorular soruldu. Yani ‘X kim, Y kim?’ gibi. Ben kişi isimlerini vermedim, araştırmada da yazmadım. Çünkü özellikle suçlularla ya da yasak işler yapanlarla görüşmede karşındakinin sana güvenmesi gerekiyor. Bu konuda iyi bir sicile sahiptim ve bu sicili bozmamam lazımdı. Kötü bir işkence yaşamama rağmen bunu korudum. Bu arada araştırmam ellerindeydi ve okudukça rahatsız oldular. Çünkü ben Kürt değildim, Kürtlerle o zamana kadar çok ilişkim yoktu. Sonuçta ailem tanınan, bilinen bir aile. Kolejde, yurtdışında okumuş ‘beyaz bir Türküm ve çevremde etkili bir antimilitirast, feminist olarak biliniyorum. Medyada tanınmıyorum ama çok farklı çevrelerde tanınıyor ve kabul görüyorum.
Olayın meydana geldiği ve gözaltına alındığınız süreçte, Türkiye’de nasıl bir hava hakimdi?
PKK’nin ateşkes ilan ettiği, devlet ve PKK arasında görüşmeler yaşandığı bir dönemmiş ve bir barış havası esecekmiş. Ama meğerse bu ateşkes istenmiyormuş ve Öcalan’ın kaçırılması planlanıyormuş. Ben bunu bilmiyorum. Yaptığım araştırma sonuçta barışa da katkıda bulunacak bir çalışmaydı. Daha sonra benim kimliğimi, konumumu, bu araştırmanın niteliğini ve süreci yan yana getirip, başka bir şey yapmaya karar verdiler. Bana şunu da dediler ‘Bu araştırmayı bize ver. Sen bizi unut, biz de seni unutalım, çıkabilirsin’ dediler. Kabul etmedim.
Neyle karşı karşıya bırakıldığınızı ne zaman fark ettiniz?
Üçüncü günden sonra o isimleri de vermeyince, ‘sen araştırma yaparken onların bombalarını saklamışsın, travestileri ve sokak çocuklarını da bu işe alet etmişsin’ dediler. Önce ‘bombacı’ demediler yani. İlk kez orda korktum, bu araştırma yüzünden onlara bir zarar geleceğini düşünerek. ‘Atölyende bomba bulduk’ dediler sonra. Yani o süreçte beni ‘bir yeri bombalamış’ suçlamasıyla değil, ‘atölyesinde bomba bulundu’ diyerek suçladılar. Cezaevinde biraz toparlandıktan sonra, ‘gerçekler anlaşılacak ve ilk mahkemede çıkacağım’ diye düşünürken, haberlerde kendi fotoğrafımı görünce ‘bu iş sarpa saracak’ dedim. O zaman çok kötü oldum tabi. Biraz agresif bir dönem yaşadım. Zaten o süreçlerde polisin ‘yakaladık’ dediği bombaların önceden emniyetin elinde olduğu, atölyede bulunmadığı ortaya çıktı. Fakat sürekli insanlar yakalanıp, yeni suçlar yüklediler üzerime. Araştırmamı elimden aldılar en kötüsü bu oldu. ‘Araştırma yok’ dediler. İlk üç gün hep bunu sormalarına rağmen. Yani bir barış çalışmasını bir bombaya dönüştürdüler, bu çok ciddi bir şey.
Bütün o kanıt-tanık bulma çabalarını o günlerde nasıl değerlendirdiniz?
Birincisi benim gündemimi belirlemeye çalışıyorlar, yani tarihi az çok bilen bir insanım. Sadece bilmek değil, bildiğini hayata geçirmek önemlidir, dolayısıyla sosyoloji de hayata akan bir şey olmak zorunda. Türkiye’de muhalif olanlar sürekli kendilerini savunmaya almak zorundalar. Zaten sosyalist olduğum, feminist olduğum ya da bütün ezilenlerin çelişkilerini görmeye çalışan bir muhalif olduğum için bu tavrımın da cezalandırıldığını düşündüm.
Cezaevinde ‘nasıl bir savunma yapacağım’ diye çok düşündüm. İlk mahkemede de söyledim; ‘sosyal olarak öldürülmek isteniyorum ve bu çok kötü bir şey.’ Bu yüzden mahkemelerde bana yüklenen suçlarla ilgili çok bir şey söylemedim. Sadece birkaç mahkemede reddettim. Onun dışında araştıran araştırılan ilişkisi, ortaçağ, barış mücadelesi, neden bu araştırmayı yapmak istediğim gibi konuları gündeme getirdim.
Tahliyenin ardından da, kanıt bulma ısrarı devam etti. Bu ‘terörize etme’ durumundan etkilendiğiniz oldu mu?
Cezaevinden çıktıktan sonra, şunu dedim: ‘Hayır benim barış mücadelesi vermem gerekiyor. Beni mahkum ettikleri hayat çizgisine girmemem lazım.’ Cezaevinden çıktıktan iki ay sonra Diyarbakır buluşmasını yaptım kadınlarla. Daha sonra da Batman buluşması. Kadın hareketinin içine girdim, barış mücadelesi yaptım, gazetede yazmaya başladım. Kürtlerden uzak durmadım, Kürtlerin içinde olmaya devam ettim. Amerika’da olsaydım, siyahlarla bu ilişkiyi kurardım. Onların yardıma ihtiyacı var diye değil. Bu beni dönüştüren bir şey. Bunları yapmam nedeniyle dava uzadı herhalde. Uslansaydım bu olayın üstü kapanırdı. Fakat yine cezalandırılması gereken bir kimlik, bir sembol olarak görüyorum.
Pınar Selek, Kürtler cephesinde nasıl algılandı?
Kürtlere iyi bir kızkardeş olmaya çalıştığım için ister istemez sembol oluyorsun. Çok fazla benim gibi insan olsaydı, ben daha görünmez olurdum. Kürtlerde ciddi bir Türkiyeleşme arayışı olduğu için milliyetçilik duygusu bence yok. Bu konuda bütün o kimlik mücadelesinin yarattığı katılaşmaya rağmen sosyalist, demokratik bir ortaklık arayışları var ama buna başta devlet olmak üzere çok yanıt gelmiyor Türkiye muhalefetinden ve solundan. Bu konuda bir şey yapmaya çalıştığım için Kürtler genelde Türkiyeleşme adımlarını benimle birlikte atmak istiyorlar. DTP eşbaşkanlığında adım geçti. Mesela milletvekili adayı olmayı hiç istemiyordum ama o orda bir ihtiyaç vardı ve kabul ettim. Yapmak istedikleri bir açılımda mutlaka beni de görmek istediler ve her seferinde bu bana zarar verdi. DTP eşbaşkanlığında Öcalan benim adımı geçirmiş. Gazeteciler sordular ‘ne diyorsunuz’ diye? Ben de Kürtlere iyi bir kızkardeş olmaya çalıştığım için Kürtlerin ilk aklına gelen isim bu. Ama ‘ben yapmacağım, kesin kararlıyım bir daha aday olmam, partiye girmem’ dedim. Kürtlerin benden beklentileri hemen bir dezenfermasyon yöntemiyle, bana bir silah olarak dayatıldı ama bundan hiçbir zaman kaygı duymadım. Bundan da kaçmadım tersine Kürtlerle birlikte olmaya devam ettim.
Ağırlaştırılmış müebbet talebi sadece Pınar Selek’e verilmiş bir mesaj mı yoksa dışlanmışları ama özellikle de beyaz bir Türk olarak Kürtleri ve savaşı anlamaya çalışan bir akademisyen üzerinden diğer ‘beyaz Türkler’e de bu mesaj gidiyor mu?
Kesinlikle. Sembol olarak seçilmemin nedeni de bu. Şöyle olsaydı, işte bir akedemisyen bir kere böyle bir araştırma yaptı. Öyle bir şey değil. Bir de sadece bir konuda muhalefet değilim. Feminist olmak bana sadece kadın erkek çelişkisi bakımından değil, hayattaki duruş anlamında da çok radikal bir pozisyon yaratıyor. Sisteme girmedim, sistem dışı yaşamaya devam ettiğim için bu da özellikle gençlere, özgürlük arayışı içinde olan bir sürü insana da çekici gelen şeyler olabilir. Dolayısıyla terörize edip ‘bak o işlere bulaşanlar böyle olur’ diye bir mesaj var.
Son duruşmada savcının ağırlaştırılmış müebet talebini işitmek sizi çok şaşırttı mı? Her şey çürütüldüğü için beraat bekliyordum aslında. Zorlama bir şekilde en fazla yardım yataklık falan gibi bir şey yaparlar diyorduk. Ağırlaştırılmış müebbet denince... sanki 7 yıl hiç geçmemiş, bu kadar şey açığa çıkmamış gibi... orda sanık sandalyesinde oturuyordum ve duyunca garip oldum. Hemen üstümü başımı düzeltip, toparlandım yanlış anlamasınlar diye, duyunca kötü oldum. ‘Demek ki daha uzayacak, sonuçta sen bu barış mücadelesinin çeşitli zorlukları, bedelleri vardır sen de şu anda bunu yaşıyorsun’ dedim.
Yapılan barış çağrıları, bunun karşısındaki tavır, Şemdinli olayı, yapılan itiraflar, her gün bir yenisi eklenen çeteler... Bütün bunlar içinde ‘Mısır Çarsısı Davası’ nasıl bir yere oturuyor?
Ben bu davanın Şemdinli olayından farklı bir olay olmadığını düşünüyorum. Hem ortaya çıktığı dönem itibariyle, hem de yapılış tarzı açısından Şemdinli gibi bir olay bu. Dünyada sermayenin ciddi bir dönüşümü yaşanıyor. Ve Türkiye’de bir kesim bu dönüşüm içindeki rolü kabul etmiyor. Sivil askeri bürokrasi bu konuda çok ciddi bir ekip. Ve bu ekibin de kendi militarist iktidarını sürdürmesi için milliyetçi politikalara ihtiyacı var. Savaşa ihtiyacı var. Çünkü ekonomisi de, konumlanması da hukuk dışı. Dolayısıyla tehlikeli bir sürecin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Ben çok umutluyum diyemem. Çünkü bunun karşısında, Türk ve Kürt siyasal hareketlerinde bunu aşacak bir performans, yaratıcılık çok görmüyorum açıkçası. Ben en çok şimdi barış mücadelesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Barış mücadelesi için de çok ciddi bir cesaret ve akıl gerektiğini düşünüyorum. Ve ciddi bir ekip çalışması.
Nasıl bir savunma yapacaksınız?
Öncelikle şunu söyleyeyim; sonuna kadar beni itmeye çalıştıkları terörize olma durumundan uzak kalacağım. Hukuk mücadelesine inanıyorum, bu mücadeleyi birlikte veridiğim avukatlarımdan da çok fazla güç alıyorum. Ciddi bir savunma hazırlığı var ben bu savunmanın her şeyi ortaya koyacağını düşünüyorum.
Müebbet hapis talebine ilk tepki kadınlardan geldi...
Bu çok güzel bir duygu. Benimle bu konuda konuşmadan, ‘Pınar şu anda mağdur onu hiç yormayalım’ diye düşünüp, iki günde onu bunu aramışlar ve farklı duruşlar içinde olan kadın örgütlerini bir araya getirmişler. Ama çok önemliydi. Yani genelde dayanışma güzeldir ama kadın dayanışması kadar muazzam bir şey yok.

EMEĞİN KARŞILIĞI OLUYOR
Cezaevinde geçirdiğiniz 2.5 yıl için ‘bir sosyolog için tam bir cennetti’ ifadesini kullanmıştınız. İçerde nelere tutundunuz?
Türkiye’deki barış mücadelesini ve Türkiye’deki savaş örgütlenmesinin tarihini araştırmaya başladım. Bunun karşısında Türkiye’de ne gibi barış hareketleri gelişti gibi başlıklar taşıyan oldukça eleştirel bir çalışmaya başladım içerde. Buna tutundum. Yine ataerkillikle ilgili bir çalışma bitirdim, bir hikayeler kitabı yazdım ama hepsi operasyonda yandı. Ama barış çalışmasını bir şeklide dışarı çıkardım. Güç aldığım şeylerden biri de sokak çocuklarıydı. Bu kadar zor durumda olmalarına rağmen hepsi geldi mahkemeye ve cezaevine. Gerçekten emeklerin karşılığı oluyormuş duygusunu hissettim ve o zaman güç alıp yeniden araştırmalarıma yöneldim. Cezaevini, duvarları nasıl aşabilirim çabasına girmiştim. Sabah erkenden kalkıp spor yapıyordum, Kürtçe öğrenmeye başladım. Bütün gün koğuşları dolaşıyordum, benim için tam bir labaratuvardı. Hayatımın o ikibuçuk senesi benim için çok öğretici bir süreçti. Kürtlerin koğuşunda kalmamın şöyle bir avantajı vardı: çok halk koğuşuydu, gerçekten toplumsallaşmış, haklaşmış bir hareket olmasının getirdiği bir zenginlik vardı, yurtdışından geleni de vardı, köyünden çıkmamış olan da. O süreçte beni en çok rahatsız eden, bir araştırmamın elimden alınmış olması; ikincisi de bana bir kimlik giydirdiler. Benim olmayan bu kimlik beni çok rahatsız etti. Sonuçta aktivist bir insanım. Barış mücadelesinin etkin bir aktivizmle mümkün olabileceğini düşünüyorum. Böyle birini çok pasifleştiren, ‘benim için şimdi ne düşünürler’ gibi düşündüren bir şey. Dolayısıyla sana en ucundan bir şey söylüyorlar ki tamamen uzak durasın.


Başa dön


Umut Operasyonu’nda temyiz kararı
Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Doç. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesinin de aralarında bulunduğu çok sayıda olayı kapsayan “Umut Operasyonu”na ilişkin davanın kararı, Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci tarafından temyiz edildi. Edinilen bilgiye göre, davanın gerekçeli kararı yazıldıktan sonra temyiz dilekçesini hazırlayan Demirci, kararın sanıkların aleyhine bozulmasını talep etti. “Silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçundan 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve tahliye edilen sanık Ekrem Baytap’ın, “İslami Hareket Örgütü’nün kurucusu ve üst düzey yöneticisi olduğunu” savunan Savcı Demirci, Baytap’ın eski TCK’nın 146/1. maddesinde düzenlenen ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını öngören “Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışma” suçundan cezalandırılması gerektiğini belirtti. Bu arada, müdahil avukatlarının da kararı aynı yönde temyiz edecekleri, dilekçelerini mahkemeye sunmak için gerekçeli kararın tebliğ edilmesini bekledikleri öğrenildi.
‘Hızlı tren tazminatı’ yargıdan döndü
TCDD eski Genel Müdürü Süleyman Karaman’ın, Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) hakkında, hızlı tren kazasına ilişkin açıklamaları nedeniyle, 20 bin YTL tazminat istemiyle açtığı dava, Ankara 12’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddedildi. Karaman’ın daha önce açtığı 50 bin YTL’lik tazminat davası da, “37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayda davacının eleştirilmesi ve hatta bu eleştirilerin sert olması mümkündür” gerekçesiyle reddedilmişti.
Rum gemisine izin verilmedi
Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne ait bir konteyner gemisinin, Mersin Limanı’na yanaşmasına izin verilmedi. Mersin’de faaliyet gösteren bir firmanın acenteliğini yaptığı, Kıbrıs Rum Kesimi’ne ait “Able F” adlı RO-RO gemisinin, Mersin Liman Başkanlığı’ndan limana girişi için izin istendi. Liman Başkanlığı ise Rum gemisinin limana yanaşmasına izin vermeyerek, durumu Denizcilik Müsteşarlığı’na bildirdi. Bunun üzerine Rum gemisi yaklaşık 2 mil açıkta demirleyerek, giriş izni için beklemeye başladı.
‘DTP’yi bombala, seni bırakalım’
“Kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılıp tehdit edildiğini, kendisine ajanlık teklif edildiğini ve cinsel tacize uğradığını” iddia eden Ayhan Kılıç ve avukatı Asya Ülker, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde dün yaptıkları basın açıklamasıyla olayla ilgili bilgi verdiler. Ayhan Kılıç, “30 Ocak günü evime doğru giderken kırmızı renkli bir araç yanıma yanaştı. Araçtakilerden biri adres sordu ve ben de araca yaklaştım. Kendime geldiğimde bir bodrumun katındaydım. Çırılçıplak soyuldum ve tecavüze uğradım. Yakınlarımın fotoğraflarını gösteren maskeli 5 kişi, ajanlık yapmamam durumunda, yakınlarıma zarar vermekle tehdit etti. Bu kişiler, beni özgür bırakmak için DTP İl binasını bombalamamı ya da İl Gençlik Kolları içinde para karşılığı ajanlık yapmamı teklif ettiler. Sorgu sırasında yanımda, 25 yaşlarında bir genç de kanlar içinde orada tutuluyordu. Bu türden olayların sık sık yaşandığına dikkat çeken Avukat Ülker de, “Bazı gizli güçler, insanları kaçırıp; resmi olmayan yollardan sorguluyor” dedi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net