Diper, oyunun finalinde gelen kararın sürpriz olması için uğraşmamış, amaç izleyeni eğlendirmek, finalde sürpriz geldi dedirtmek değil çünkü. Karar izleyenin, salon dışında vereceği ve salt kendi bilinci doğrultusunda vereceği bir karar. Oyunun hedefi ise, bilinç uyandırmak, tazelemek. Diper ve arkadaşları, vahşi kapitalizmin baskınlarına, soygunlarına, cinayetlerine, soykırımlarına, talancı düzenine, insan onurunu ayaklar altına alan söylemi ile küreselleşme adı altında yeniden tezgâha sürülen emperyal emellerin ağırlığında onurunu korumaya çalışan bir Karl Schmitt yaratmış.
Diper’in (Karl’ın) bu zorlu yolda, dönüşmesi gerekecektir haliyle. Direnmek, ayakta durmak, savaşmak için. Tıpkı Karl gibi, oyunda ona eşlik eden nesneler de, sanki insanın nesneleşmesine karşı çıkar gibi, Karl’ı tamamlamak üzere değişip dönüşüyorlar. Debord, Romain Gary, Jean Seberg, Amery, Baader-Meinhof, Vietnamlı çilli kız, Strauss, Feda, Julius ve Ethel Rosenberg ve diğerleri gündeme geliyor ve onlarla birlikte belgesel ve film alıntılarından da yararlanılarak (geride yine Diper’in o tok, güzel sesi) farklı kimliklere bürünen nesneler oyuncularmış/ karakterlermiş gibi işlevsel oluyorlar. Bu nesneler arasında demir çubuk, sandalye, masa, uzaktan kumanda aleti, bir çift çorap, belgeselin gösterildiği beyaz perde, video kasetleri ve kuşkusuz Diper’in yerli yerinde ve müsrifçe değilse de acımasızca kullandığı bedeni.
Bir öz sorgulama
Özkıyım başlığını taşısa da oyun, anlaşıldığı üzere intihar hakkında değil. Karl intihar edecek mi etmeyecek mi, olay örgüsü ya da aksiyon bu soruya da bağlanmamış. Oyun bir özsorgulama. İşkence edilenin ve hep işkenceli kalacak olanın kendisini, utanç tarihini sorgulaması. İnsan özkıyım noktasına nasıl gelir, getirilir? Bu noktada, sevgilinin terk etmesi benzeri sudan sebepler değildir özkıyıma geliş noktası… Evrensel ve nesnel, bütün insanlığı ilgilendiren ayıplarıdır insanın kendisini bu noktaya getirmesine yol açan. Evrensel ve nesnel olanın böylelikle nasıl da öznel oluverdiği gözler önüne daha kolaylıkla seriliyor, kayıtsızlığın saçmalığını vurgulayarak.
Cürüm ve insanlığa kıyış alanında da ne yazık ki yaratıcılığını çalıştırmıştır insan, kendi tarihi boyunca ve kanla işlemiştir bindallısını yeryüzü üstüne. “Oram hep kan!” deyişi bundandır Karl’ın (Keşke burada, Antik Yunan’daki gibi koca bir fallus taksaydı Diper beline). Ellerimize bakamaz olduk bu yüzden.
Anti-emperyalist ve 68 Kuşağı temsilcisi Karl’ın içindeki öteki (Hans) intihara eğilimli herkesin, insanlığı alınmış posası kalmış herkesin içindeki ötekidir. Hans, Madame Butterfly’ın finalde dediği gibi, onuruyla yaşayamayanın, onuruyla ölmeyi bilmesi gerektiği fikrine/inancına çekiştirir durur Karl’ı ama “özkıyıma” karar vermek o kadar kolay değildir. Burada, Karl içindeki öteki ile uğunurken, amaçlanan hayatımızda insan olmanın rezilliklerini, insanı işte bu onursuzluk haline nasıl getirildiğinin gösterilmesidir. Özgürlük savaşımı yerine, insan neden kendi türünü yok etmeye çalışmaktadır? Tarih işte bunun için sorgulanmalıdır ve yeniden yazılmalıdır. Özkıyımla özgürlük gelebilir mi?
Bu sorgulama yapılırken polisten kapılan AIDS’ten, Vietnam’a, Hiroşima’ya, 12 Eylül’e kadar uzun bir alt temalar ve kıyımlar tarihi kör gözümüze parmak sokmadan anlatılıyor ve izleyiciyi hiç sıkmadan. Tek kişilik oyunlara karşı, salt bu yüzden, kuşkuyla yaklaşanlar bilsinler ki sıkılmayacaklar (Ama, bu nokta bile dünyanızda nerede durduğunuza bağlı tabii ki). Öğretici, eğitici yanı da burada devreye giriyor oyunun. Bir eğitimci olarak da, üniversite yıllarında okuduğum Aydınlığa Doğru adlı iktidara karşı alternatif eğitim kitabının da adının geçmesi beni çok sevindirdi. Sanatçı, okuduğu, yad ettiği kitaptır da. Anımsatmak, unutturmamak da bir eğitimcinin, sanatçının görevleri arasındadır.
Karl’ın içindeki ötekinin, şizofrenik bir öteki olmadığı ortadadır. O öteki biziz. İzleyiciler bu öteki ile özdeşleşip, empati ile, durdukları yeri sorguladılar. Bu ötekinin devlet içi derin devlet göndermeleri de ayrıca düşünme konusu. Beden ve devlet ilişkileri düşünüldüğünde, başka uzamlarda, başka yan anlamlar kazanan bir metin çıkmış ortaya. Rahatsız ediciydi. Bu yüzden sevdim. İnsan azıcık rahata erince, bütün dünyanın güzelleştiğini, tüm insanların rahata erdiğini sanabiliyor çünkü.
Türkiye’de yaşamak, işkenceye dönüşür umursayana, öfkelenmeyi bilene, unutmayana. Mazoşistliğimizden değildir başka yerlere gidemeyişimiz; işkenceli kalışımızdandır.
“Bu dünyayı senin aşkınla terk ediyorum” desek mi, demesek mi? İçinde yaşadığımız bu makro-komplolar dünyasında, umursayan bireyler olarak zor bir karar. Woolf gibi cebine taş doldurup ırmağa bırakmak bedeni yabancılaşmanın göstergesidir. Diper o bedeni sahneye atmayı, kafamıza kafamıza çalmayı, belleğimize vurmayı yeğlemiş.