www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Ne derler politikası
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Yargının iflası
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
SSK hayaleti
DÖNÜŞÜM
____
Serdar Derventli
Kurtlar vadisindeki karikatürler
SALI YAZILARI
____
Üstün Akmen
“KUKLACI” - Psikopatla psikiyatr karşı karşıya
GÖRÜŞ
____
Mustafa Sönmez
Emek piyasası “Kadıncıllaş(a)mıyor”
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Ne derler politikası
Bir ülkenin dış politikasını ne belirler?
Ülkenin çıkarları...
Komşuluk ilişkileri...
Dünü, bugünü, geleceği falan filan, değil mi?
Peki, iktidar, parlamentodaki muhalefet, medyanın saldıray abileri şu birkaç gündür neyi tartışmaktadır?
Ortadoğu’nun gerçek durumu mu?
Türkiye’nin bölgeye yönelik politikaları mı?
Ülkenin çıkarları mı?
Halid Meşal’ın ziyareti hangi kıstaslar alınarak değerlendirilmiştir?
Orada bir tek şeyi görüyorsunuz.
“Amerika, İsrail bu işe ne demiştir?”
Nasıl bir tepki göstermişler, ne demişlerdir?
Hafiften kızmışlar mı, yoksa çok mu sinirlenmişlerdir?
O zaman bizim dış politikayı kim, ne belirlemektedir?
Dış politika, kimin istek ve çıkarlarına göre yürütülmektedir?
İsmini açıkça koyalım.
Bunun adı “Ne derler politikasıdır”
Bu, bir ülkenin kaderinin, kendisine göre değil, başkalarının ihtiyaçlarına göre ayarlanmasıdır.
Peki, hani biz bağımsızdık, bölge lideri olmuştuk ulan?
***
Son tabloya, daha doğrusu rezilliğe bakın.
Amerika, ziyarete mırın kırın ediyor.
Belli, teşkilatın içinde kendisi var, öyle çok ileriye gitmiyor, ortalığı velveleye vermiyor.
Ama, yine de bu ziyareti gelişmelere göre elinde bir koz olarak tutacak görünüyor!
Ama İsrail ipten kazıktan çıkmış, ağzına geleni söylüyor.
Diplomasi miplomasi bir kenara bırakılmış, sokak kabadayısı ağzıyla konuşuyor.
Tehditler savuruyor.
Sallıyor!
İsrail bu cesareti, bu fütursuzluğu nereden alıyor?
Burası, İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı Şeria mı lan?
Yoksa, sınırlarımız İsrail’in kontrolünde de, gümrük paralarını mı keserler?
Ama bu kadar atıp tutmaya, tehditler savurmaya karşın nedense İsrail’in bu tavrı konuşulmuyor!
Varsa yoksa, “İsrail şöyle dedi...Böyle üfledi. Çok asabileşti!”
Eeee, tabii, başefendin, ana muhalefetin el ayak öpmek için oralara giderse.
Bu kadar zalimliğine karşın ihaleler onlara hediye edilirse...
Taviz üstüne taviz verilirse.
Onlar da kendini bir şey sandı. Türkiye’yi tehdit etmeye başladı!
Eğer, fakir fukaraya gelince atıp tutanlar...
‘Ananı al buradan git’ diye efelik yapanlar...
İsrail’e, “Sana ne lan! Hangi politikayı izleyeceğimizi, kiminle görüşüp görüşmeyeceğimizi size mi soracağız hödükler” diyemezlerse.
Bu kadar hakarete varan tehdidi yalayıp yutar, altta kalırlarsa...
Yuh olsun onlara!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Yargının iflası
AKP Hükümeti, yargıyı içinden çıkılmaz hale getirdi. Ceza ve ceza usul yasalarını değiştirdiler. Bu değişiklikleri büyük reform diye tanıttılar. Fakat, daha yasalar yürürlüğe girmeden bazı değişiklikler yapmak zorunda kaldılar.
Her iki yasa 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girdi. Fakat, yasa hükümleri pek çok mahkeme tarafından uygulanmıyor. Hâlâ ceza yargılamasında belirleyici pozisyonda olan kolluk güçleri, yani polis ve jandarma. Güya, yargıda polis ve jandarmanın etkinliğini azaltmak için küçük de olsa değişikliklere gidildi. Soruşturma aşamasında avukatın hukuki yardımda bulunması için bazı değişiklikler yapıldı. Ama, pratikte değişikliklerin amacına ulaşmaması için her şey yapılıyor.
Yargılamada ise zorunlu avukatlık getirildi. Şüphelinin (sanığın), hatta müştekinin avukatı yoksa, mahkeme barodan avukat istiyor ve baro bir avukat gönderiyor. Baronun gönderdiği avukatın ücretini de Adalet Bakanlığı ödüyor. Daha doğrusu ödemesi gerekiyor. Çünkü, Adalet bakanlığı, baronun görevlendirdiği avukatların ücretini dört aydır ödemiyor. Bakanlığın avukatlara biriken borcu ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Bu para barolar aracılığıyla avukatlara ödeniyor. Barolar çözümü 2006 yılı için aldıkları para ile 2005 yılının borcunu ödemekte bulmuşlar. Fakat, 2005 yılının borcu henüz bitmemiş, 2006 yılı için alınan para 2006 için bir kuruş ödeme yapmadan tükenmiş.
Avukatlar bu koşullarda zorunlu avukatlık görevini yerine getirmeyeceğini söylüyor. Avukatı olmayan şüphelilerin yargılaması avukatı olmadan bitmeyeceğine göre, avukatlar duruşmalara girmedikleri takdirde ceza yargılaması duracak. Zaten, mahkeme başına düşen dosya sayısı olağanüstü yüksek iken, bir de bu nedenle davalar birikmeye başlayacak.
Adalet Bakanı Çemil Çiçek, konuşmayı seven bir bakan. Her konuda konuşuyor. Üstelik hükümet sözcüsü. Bu nedenle de sık sık basının karşısına çıkıyor. Ama, bakanlığı ile ilgili böylesine önemli bir konuda tek kelime etmiyor.
Mümkün olsa, eğitim ve sağlık gibi yargıyı da bir dakika beklemeden özelleştirirler. Onbinlerce hakim ve savcı açığını, mevcut hakimleri daha çok çalıştırarak, daha doğrusu çalışamaz hale getirerek çözdüklerini sanıyorlar. Adliyelerin adı saray, kendisi gecekondu bozması iş hanı. Zaten adliyelerin çoğu kiralık. Han odalarını duruşma salonuna çevirmişler. Manukyan’ın hanını ucuz bir kira karşılığı adliye yapmışlar, ama avukatın parasını da şimdilik birilerine yükleyemiyorlar.
Dünyanın başka hiçbir ülkesinde avukatlara dört aylık borcunu ödeyememiş bir Adalet Bakanı ağzını açıp konuşamaz. Önce, böylesi bir sorunu çözmeye çalışır, çözemezse de istifa eder.
Bizimkilerin kelime dağarcılığında istifa diye bir kelime yok.
Demek ki indirilmeyi bekliyorlar.
Dilerim, fazla beklemezler.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
SSK hayaleti
AKP iktidarında yüzlerce kanun çıkarıldı. Bunların içinde en çok tartışılan ve tepki gösterileni SSK sağlık kurumlarına el konulması oldu. Sendikalar, meslek örgütleri, muhalefet partileri kanun tasarısına şiddetle karşı çıktılar. 2004 Ekim ayından 2005’in Ocak ayına kadar Türkiye’nin dört bir yanında yüzlerce protesto gösterisi yapıldı. Bunların en büyüğü kuşkusuz, yüz bin kişinin katılımıyla 20 Kasım 2004’te Ankara’da yapılan mitingti.
5283 sayılı Yasa, bütün bu tepkilere rağmen TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. SSK sağlık kurumları da, 19 Şubat 2005 günü, Sağlık Bakanlığı’na “devredildi”.
Görünüşe göre SSK’nın elli altı yıllık sağlık hizmetleri sona ermiş, yorgan gitmiş, kavga bitmişti. Aradan bir yıl geçti. SSK sağlık hizmetleriyle ilgili tartışmalar ise gündemden hiç düşmedi.
***
Ellialtı yıl boyunca kendi sağlık hizmetlerini üreten SSK mali kaynaklarını etkin ve verimli olarak kullanmayı başarmıştı. SSK sağlık kurumlarına el konulmasından sonra sağlık harcamaları hızla arttı.
Resmi rakamlar titizlikle açıklanmamakla birlikte, SSK’nın 2004 yılında 6.4 katrilyon lira olan sağlık harcamalarının 2005 yılında 10 katrilyon lirayı aştığı tahmin ediliyor. Büyük ölçüde bu artıştan kaynaklanan toplam sağlık harcamaları artışının sonucu trajik oldu.
Hükümet IMF’nin direktifleri doğrultusunda, artan sağlık harcamalarını kontrol altına alabilmek için devlet hastanelerinin SSK, Bağ-Kur ve Yeşil Kart’tan alacakları 3.5 katrilyon lirayı bir kalemde siliverdi. Böylece Sağlıkta “Dönüşüm” Programı, Sağlıkta “Çöküş” Programı’na dönüştü.
Öte yandan hükümet, sağlıkta yaşanan sıkıntıların baş müsebbibi olarak SSK hastanelerini göstermişti. Sağlık sistemindeki sorunların çözümünün önündeki en büyük engel SSK sağlık kurumlarıydı ve bu engelden kurtulur kurtulmaz her şey hızla düzelecekti.
Oysa, hükümetin vaatlerinin aksine, SSK’lıların yıllardır yaşadıkları sorunlar çözülmedi. Sağlık hizmeti alırken yaşadıkları zorlukların artık son bulacağına inandırılan SSK’lı hastaların payına düşen hayal kırıklığı ve hüsran oldu.
***
SSK sağlık kurumlarına el konulmasının gerçek amacı ne sağlık kurumlarını tek elde toplamak, ne de SSK’lıların daha iyi hizmet almasını sağlamaktı.
Sağlığın piyasaya açılmasının vazgeçilmez önkoşulu finansman ve hizmet sunumunun birbirinden ayrılmasıydı. Programın uygulanabilmesi için Çalışma Bakanlığı’na bağlı SSK’nın kendine ait sağlık kurumlarının ortadan kaldırılması gerekiyordu.
Nitekim, bu “engel”in aşılmasının hemen ardından gelen adım, sağlık hizmetlerini bütünüyle piyasanın vahşi koşullarına terk edecek olan, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısı (SSGSS) oldu.
SSGSS’yle ilgili yürütülen bütün tartışmaların arka planında bir yıl önce SSK sağlık kurumlarına el konulmasının yarattığı sonuçlar kaçınılmaz olarak yer alıyor.
SSK’lılardan özel hastanelerde alınan “Fark ücretleri”, 77 yaşındaki SSK’lıya çıkarılan sünnet faturaları, SSK’lıların bu kez devlet hastanelerinde yaşadıkları sıkıntılar, ilaç alımlarında getirilen kısıtlamalar sürekli olarak gündemde yer buluyor.
19 Şubat 2005 günü tasfiye edilen SSK sağlık kurumlarının hayaleti bir yıldır Sağlıkta Neoliberal “Dönüşüm” Programı’nın üzerinde dolaşıyor. Dolaşmaya da devam edecek.
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
DÖNÜŞÜM
..........
Serdar Derventli
Kurtlar vadisindeki karikatürler
Bir süredir Türkiye’de ve Almanya’da büyük yaygaralarla vizyona giren “Kurtlar Vadisi” isimli filmle ilgili Almanya’da ilginç bir tartışma devam ediyor.
Tartışmalara değinmeden önce filmin Almanya’da gösterime sokulduğu günlerde yaşananlardan söz etmekte fayda var. Filmin galası için Köln’ün 14 perdeli en büyük sineması Cinedom kiralanmıştı. İlk gün 3000 civarında izleyicinin katıldığı galada filmin baş aktörü “Polat Alemdar”, “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganlarıyla karşılandı. Filmi izleyenler ilk ABD’li askerin vurulmasının ayakta alkışlandığını anlatıyorlar. Gerçek yaşamda ulusal değerleri çuvallanan bir ülkenin sanal dünyadaki intikamı acı oluyor!
“Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganını atanlar, filmin belli sahnelerini ayakta alkışlayanların çoğu genç. Burada doğmuş, Türkçe’yi doğru düzgün konuşamayan, Türkiye’yi “izin memleketi” olarak tanıyan gençler...
Gazetemiz sayfalarında filmi değerlendiren yazılara yeterince yer verildiği için burada bir kez daha değerlendirmeye girmeyeceğiz. Ancak kimlerin filmin galasına gittiğinden, CIA’nın filmle ilgili uyarılarına kadar her yönüyle “çok tartışmalı” film Kurtlar Vadisi Irak’ta Almanya’da da tartışma konusu oldu. İlkin filmin kaç yaşından itibaren izlenebileceği ile ilgili bir sıkıntı yaşandı. Önce 18 yaşının altındakilerin izleyemeyeceğine karar verildi, ardından yapılan itiraz sonucu yaş sınırı 16’ya indirildi. Gerçi filmin galasına ve ilk günler yapılan gösterimlere çoluk, çocuk bütün aile fertleri filme koşmuş, sinemalarda da kimse kimseye yaşını sormamıştı...
Yaş meselesi karara bağlandıktan sonra bu kez değişik gazete ve dergiler filmin “kültürler çatışmasını” kışkırttığı için eleştirmeye ve “Almanya’da 500 bin Türkün bu filmi izlemesi hedefleniyor. Bu entegrasyon sürecini olumsuz etkileyecektir” diye “uyarmaya” başladılar. Gerçekte bu “uyarıların” kendisi de kışkırtılmaya çalışılan “kültürler çatışmasında” taraf olanların bir kesiminin uyarılarıydı.
Ardından Almanya’nın en gerici simalarından biri olan Bavyera Eyaleti Başbakanı ve CSU Partisi’nin Başkanı Edmund Stoiber* sahneye çıktı. Daha düne kadar Türkiye’nin AB üyelik başvurusunu engellemeye çalışan, “gerektiğinde halk oylaması” yapmayı öneren Stoiber, “AB adayı olan Türkiye’nin hükümetinin bu filmle ilgili açıklama yapmasını bekliyorum” dedi. Filmde Amerika ve İsrail düşmanlığı yapıldığını söyleyen Stoiber, “Almanya’da kültürler çatışmasına katkı sunan bir filme izin verilmemesi” gerektiğini söyleyip filmin Almanya’da gösterimden kaldırılmasını istiyor.
Bunu bir başka politikacı ve bir başka zaman söyleseydi üzerine şüphesiz farklı tartışılırdı. Ama bunu Stoiber gibi bir politikacının yapması işi değiştiriyor. Bir süre öncesine kadar Danimarka çıkışlı karikatürlerin yayınlanmasını, “Batı’nın vazgeçilmez değerleri olan basın özgürlüğü ve demokrasi” adına savunan Stoiber, şimdi bu “vazgeçilmez değerlerin” ne kadar değerli olduğunu gözler önüne seriyor.
Görüldüğü gibi ister “Kurtlar Vadisi” olsun, ister peygamberi konu eden karikatürler olsun, ikisi de aynı mantığın ürünü. Bir yandan geniş emekçi yığınlarının dikkatlerini gerçek sorunlarından başka yöne çekmek, diğer yandan suni sorunlar yaratarak bölme ve yönetme politikalarını sürdürme çabası.
Karikatürlerle sadece İslam ülkelerinde değil aynı zamanda başta Danimarka olmak üzere bütün dünyada gündem çarpıtıldı. Kurtlar Vadisi filmi sadece Türkiye’deki gerici mihrakların işine değil Almanya’daki gerici mihrakların işine yarıyor. İşçi ve emekçilerin birlik ve beraberliğinin propagandasını yapmak, sınırların emekçi halklar arasında değil sermaye ve emek arasında olduğunu göstermek, bugün sınıf bilinçli emekçilerin en önemli görevlerinden biridir. Birliği sadece sözde değil pratikte de göstermek, sınıf içi dayanışmayı uluslararası alanda yükseltmek bugünün acil görevlerinden biridir.
(*): Stoiber ve partisi CSU’nun “demokrasi” anlayışında genel olarak bir sorun var. Örneğin Bavyera’da vatandaş olmak için başvuran göçmenlere, içinde onlarca örgütün yeraldığı bir liste veriliyor ve bunlardan hangilerine üye olunduğu soruluyor. Mesela Sol Parti’ye veya DİDF’e üye olanlar Alman vatandaşlığına alınmıyor. Sol Parti onbinlerce üyesi olan, iki eyalet hükümetinde koalisyon ortağı olan, AP ve Federal Parlamento’da frakisiyonu olan bir parti. DİDF ise 25 yıldır yerli ve göçmen emekçilerin birliği için değişik alanlarda faaliyet gösteren bir örgüt.
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
SALI YAZILARI
..........
Üstün Akmen
“KUKLACI” - Psikopatla psikiyatr karşı karşıya
Tiyatro Kedi, 2003-2004 sezonunda Richard Haris’in “Ölümüne Suçlu”sunu sahnelemişti. Richard Harris’in, ritmik biçimli bilmecemsi metni, oyunu yöneten Hakan Altıner’in elinde yaşamın değeri, iç hesaplaşma, kaybetme kırıklığı formunda daireler içinde başarıyla yuvarlaklaştırılmıştı, dün gibi anımsıyorum. “Ölümüne Suçlu” ile Arsen Gürzap “Sadri Alışık”; Ayda Aksel ise hem “Sadri Alışık”, hem de “Afife” en iyi kadın oyuncu ödüllerini almışlardı. Altıner, oyunun arka planını keşfetme/keşfettirme olanağını müthiş bir ciddiyetle koruyarak, “ikilem”in esas yanını oyun boyunca su üstünde ustalıkla tutmuş, gerilimli boyutu abartmadan diriltmişti. Hem de, oyuncularının bedenlerine, seslerine ve ruh durumlarına, ışık ve ses planlarına, sahnedeki eşyanın kullanılışına fevkalade başarılı kodlamalar yaparak aşmıştı bu zorluğu.
İnsanın iç dünyasındaki karanlıklar
Aynı Tiyatro Kedi ve aynı Hakan Altıner, bu kere Gardner McKay’in yazdığı, İpek Kadılar Altıner’in Türkçeleştirdiği “Kuklacı-Toyer”yı sahneye taşımış. “Toyer”, Batı’da “tüyler ürpertici bir roman” olarak tanımlanmakta. Ben izlemedim, ama “Toyer”ı Brian de Palma sinemaya da uyarlamış. Tiyatro sahnesinde Bria Juliette Binoche ile Colin Farrell’ın oynamakta olduklarını duydum, Amerika’da bu oyunda daha önceleri Kathleen Turner ve Brad Davis’in oynadıklarını da biliyorum.
Oyunda kurban olarak seçtiği kadınları sakat bırakarak, “yaşayan ölüler” haline dönüştüren bir psikopat var. Adı Peter (Zafer Ergin)... Ve bir de bu kurbanları tedavi eden psikiyatr: Maude (Deniz Türkali)... Bir gece Peter, Maude’un evine gider ve... Konu bu. Süreç, bir psikopatla psikiyatr arasında, gece yarısını beş geçe başlayan ve bir saat on beş dakikada biten ilişkiyi kapsamakta, kapsam içinde kişisel gözlemlerin yanıltıcılığı, insanın kişiliğinin karanlık yönlerini keşfedişi de irdelemekte.
Katil ile kurbanının rol değiştirme halleri
Oyunda Peter kimseyi öldürmüyor, ama “lobotomize” ederek kadınların beyinlerindeki birtakım hareket merkezlerini sakatlıyor. Yani onları sandalyeye mahkûm ediyor ve bundan da “ziyadesiyle” keyif alıyor. Psikiyatr ise, kuklacının sakatladığı kadınlar üzerinde çalışmakta. Kadınlık-erkeklik hali, gücün kimde olduğu, yasaların yasasızlığı oyun içinde giderek evrenselleşiyor. Ayrıca, gücün hangi ele ne zaman, nasıl geçerse nasıl kullanılacağı, en masum insanın katil olup olamayacağı, katilin ve kurbanın rol değiştirme halleri de, işin özünü oluşturuyor.
Efekt duvar saati olur mu
Hakan Altıner, işin psikolojik boyutlarına, hatta giderek toplumdaki suç ve ceza kavramlarına değinen romandan uyarlanan ve esasında (duyduğum kadarıyla) iki kısa perdeden oluşan metni, bir saat on beş dakika ile sınırlamış. Sınırlarken de, sinematografik anlatım yolunu yeğlemiş. Anlatırken, gerilimi sinemada efektlerin sağladığını, ama tiyatroda zamanlamanın “an”lardan oluştuğunu göz ardı etmemiş. “An”ların zamanlamaları güzel kullanılırsa, doğal gerilim sağlanacağına inanmış. Duvardaki çalışır haldeki saati de, efekt olarak kullanmış.
Kadılar’ın çevirisi,
Yenel’in dekoru, Aymaz’ın ışığı
Oyunu dilimize, İpek Kadılar Altıner, seçilmiş sözcüklerle çevirmiş. Ali Yenel’in zevkli ve işlevsel dekoru içinde ve Yüksel Aymaz’ın kusursuza gıdım kalmış ışık tasarımı altında, bir şeyleri eksik bırakmış Hakan Altıner, düşünüp taşınıp saptayamadığım bir şeyler eksik kalmış ya da bırakılmış… Gerilim türü, seyirciye düş dünyasına açılan en büyük kapılardan birini gösterirse, sanırım o kapı eksik kalmış. Belki de, oyunda içerili çelişmelerin ve karşıtların uğraşısının “dramatik”e özgü anlatım tarzı eksik bırakılmış. “Çatışma”nın oyunun aksiyonu ile belirlenmemesinden ya da ne bileyim ben, aksiyona koşut olarak nitel çeşitlilik gösterilmemesinden mizansen eksik kalmış. Bildiğim, oyunun gelişme sürecinde “çatışma”nın yoğunlaşmasıyla birlikte, doruk noktasına giderek artmanın yeterli olmadığı, eksik bırakıldığı ya da kaldığı.
Çuvaldızı kime batırmalı
Ancaaak!.. Kocaman eleştirmen çuvaldızını Hakan Altıner’e batırmadan önce, Deniz Türkali’ye diğer elimdeki küçücük iğneyi göstermeliyim. Deniz Türkali, protest müziğiyle beni yıllardır peşinden koşturan, 12 Eylül döneminde “sol” şarkılarıyla bendenizi zırıl zırıl ağlatan bir sanatçımız. Sinema filmlerinde, hatta enayi televizyon dizilerinde bile yer yer beni etkileyen bir oyuncu. “İyi Bir Yurttaş Aranıyor”da, “Küçük Sevinçler Bulmalıyım”da, “Her Şey Satılık”da,” Kutsal Aile”de, “Cadılar Zamanı”nda yürekten alkışlamışımdır. “Zelda”da ise, kıyasıya eleştirdiğimi biliyorum, hatta eleştiri topuzunu biraz fazla kaçırdığımı da hatırlıyorum. “Kamelyalı Kadın”da “bana yetmediği”ni söyledim, o kadar... Ama bu kere durum çok farklı. Fevkalade bir “profesyonel”in, Zafer Ergin’in karşısında oynuyor Türkali.
Rol yapmamak, role hazırlanmak
Hakan Altıner’in Deniz Türkali gibi bir oyuncuyu karşısındaki oyuncuyla ilişkiye hazırlamak gereğini duymaması doğaldır. O oyuncuya karşı ilgili, ilişkili ve tepkili olmaya hazırlanmasını Deniz Türkali’den istememiş olması da doğaldır. Çünkü “o” Deniz Türkali’dir. Ama “o” Deniz Türkali, oyun içinde dikkatini toplayamıyorsa, iç gerilimi yüksekse, savunmasızlığını uyarmıyorsa, merakını tahrik etmiyorsa, gözlemleme ve algılama yeteneğini kullanmıyorsa, başka bir kişiye dokunma çekingenliğini yenemiyorsa, karşısındakinin içinde olanlara karşı duyarsızsa, Peter’in içine bakmak yerine Zafer Ergin’in yüzüne bakıyorsa, çuvaldızı Hakan Altıner’e batırmazdan önce düşünmeliyim. Belki de iğne-çuvaldız batırma işini “ağyar”a bırakıp, “şimdilik” koşuluyla vazgeçmeliyim…
Bu oyunu seyretmeyene…
Zafer Ergin’e gelince… Oyun boyunca karşısındakinin içinde olan biteni bulmak için, karşısındakini kendi derinlerine daha da uzanmasını başarıyla özendiriyor. O, “ne versen oynargillerden” bir oyuncu. Ve her oyunda olduğunca bu oyun boyunca da, partneri ile fiziksel olduğu kadar duygusal olarak ilişki kurmak çabası içinde.
Bu oyun, hiç sıkılınmadan Zafer Ergin için seyredilir bence…
e-posta:
uakmen@superonline.com
Başa dön
GÖRÜŞ
..........
Mustafa Sönmez
Emek piyasası “Kadıncıllaş(a)mıyor”
Meral Tamer, 14 Şubat tarihli Milliyet’teki köşesinde, “Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu TİSK’in düzenlediği 1. Kadın İstihdamı Zirvesi’nde DİSK Başkanı Çelebi’nin, kadın işçilerden yola çıkıp küresel işgücü piyasasının dayattığı yeni koşullara uzanan analizleri mükemmeldi;” diyor ve özetliyor:
İşgücü, nitel ve nicel olarak bir değişim geçiriyor, parçalanıyor. İşçi sınıfı, farklı sorunları olan farklı gruplara ayrışırken, bir yandan da büyüyor.
Bir yandan uzmanlaşma, bir yandan esneklik dayatması, emeğin niteliğinin “kadıncıllaşmasına” ve işgücü piyasasının “kadınlaşmasına” yol açıyor. Kadınlar, işgücü piyasasında daha üretken ve işlevsel biçimde yer almaya hazır olduklarını, her geçen gün daha fazla hissettiriyorlar. Kadının bu alanda görünür olması, kadına yüklenen görevlerin de yeniden tanımlanmasını ve işgücü piyasasının kadına göre düzenlenmesini gerektiriyor.
Bugünkü bakış açısıyla kadınlar, uzun çalışma saatlerine ve kötü iş koşularına daha kolay razı olan, işte süreklilik ve güvence aramayan, daha kolay kontrol edilebilen işgücü; özetle daha ucuz emek ve işgücü piyasasının yedek işgücü ordusu olarak görülmektedir.
Kadınlar aynı zamanda, işgücü piyasasıyla esnek ilişki kuran, emeği “aile bütçesine katkı” anlayışıyla ikincilleştiren işgücüdür. Bu nedenle belirli süreli çalışmalar, geçici çalışmalar, evde çalışmalar, “kadına uygun iş” olarak tanımlanmakta ve yaygınlaştırılmak istenmektedir.
Bir yandan kadına duyulan saygıyı ifade etmek, öte yandan kadını üretim maliyetlerini düşürecek bir esneklik aracı olarak değerlendirmek ve rekabet koşulları sağlamak ya da yabancı yatırımlar için ucuz işgücü olarak emek piyasasına sürmek de, içinde bulunduğumuz bu sürecin gereklerindendir. Çelişki ve karşıtlık, tam da bu noktada ortaya çıkıyor. O nedenle kadın istihdamının, sosyal diyaloğun etkin konularından biri olması gerekiyor.”
***
Tamer’in “mükemmel” bulduğu bu analizde, saptamalar ne kadar doğru, ne kadar hamasi?
Şu kadarını söyleyelim ki, 2001 krizinin ardından üst üste gerçekleşen büyüme oranlarına rağmen, istihdam artmıyor, artmayan istihdamda da kadın kendine yer bulamıyor. Yani DİSK başkanı hangi verilere baktı bilmiyorum ama, emek piyasası “kadıncıllaşmıyor”…
Türkiye’de kadınlar, 2001 krizindeki hızlı yoksullaşmayı telafi için işgücü olarak piyasaya çıkmaya niyet ettikleri anda, karşılarında işsizliği gördüler ve evlerine döndüler. O nedenle emek piyasasının “kadıncıllaşması” bir afaki yorumdur. Emek piyasası eskisine göre daha erkekleşmiş ve kadınlara alan bırakmamıştır. Hemen çarpıcı bir sayı vereyim. Kentlerde genç kadınlar arasında işsizlik oranı yüzde 27.5 gibi korkunç bir düzeydedir.
Sayılarla konuşalım ve 2002 ile 2005 döneminin “Hanehalkı İşgücü Anketi” verilerini kullanalım. Neler görüyoruz?
1- 15 yaş üstü kadın nüfus 2002’den 2005’e yüzde 10 artmıştır. Bu, 2 milyon 337 bin nüfus artışı demektir. Buna artan potansiyel işgücü de diyebilirsiniz. Ama bunların 2002’de yüzde 27’si işgücü piyasasına girmişken 2005’te bu oran yüzde 24.7’ye inmiştir. Yani, DİSK başkanı’nın söylediği gibi, bir “kadıncıllaşma” olmamış, tersine çalışabilir kadın nüfus içinde çalışma ordusuna katılmak isteyenler azalmıştır. 2002-2005 arasında 15 yaş üstü nüfus 2 milyon 337 bin artarken, kadın işgücü sadece 64 bin artmıştır. Bu da çalışabilecek her 100 kadından ancak 3’ünün iş var mı diye piyasaya çıkması demektir.
2- Peki kadını işgücü piyasasına çıkmaktan alıkoyan nedir? Birçok şey ama hepsinden önemlisi yeterince iş olmaması, işsizlik ve erkekler dünyasının acımasız rekabetine toslamanın verdiği yılgınlık. Nitekim, işgücü olarak piyasaya çıkanlardan iş sahibi olanların 2002’de 5 milyon 672 bin olan sayılarının 2005 sonunda 5 milyon 654 bine indiğini, yani 18 bin azaldığını görüyoruz. Oysa bu dönemde Türkiye üst üste yüzde 8, yüzde 6, yüzde 10 ve yüzde 5’lik büyüme yaşamıştır. Ama bu artan büyümeden istihdam çıkmamış, hele kadın istihdamı hiç çıkmamıştır.
3- Son olarak, işsizlik oranlarına baktığımızda 2002’de kadın işgücünde yüzde 9.9 olan işsizlik oranının 2005’te yüzde 11.1’e çıktığını görüyoruz.
KENTLERDE...
Bu, Türkiye genelinin emek portresi. Durum kentlerde farklı mıdır?
Kentler düzeyinde baktığımızda da kadınların kentlerde daha az çalışmayı göze alabildiklerini görüyoruz. Türkiye genelinde kadınlarda işgücüne katılma oranının yüzde 25 dolayında olmasına karşın, kentlerde yaşayan 15 yaşın üstündeki nüfusun ancak yüzde 19-20’si işgücüne katılabiliyor. Yani 16 milyon dolayındaki çalışabilecek yaştaki kadın nüfusun ancak 3 milyonu işgücü ordusuna giriyor. Dolayısıyla, tarım dışı kesimin yer aldığı kentlerde işgücünün “kadıncıllaşması” daha da düşük. 2002’den 2005’e bu konuda kadınların şartları biraz zorlayıp işgücüne katılma oranlarını yüzde 18.7’den yüzde 19.8’e çıkarmaya çalıştıklarını gözlemlesek bile, ekonominin, belki de erkekler dünyasınnı buna çok toleranslı davranmadıkları ortada. Kadınlar kentlerde iş var mı diye işgücü ordusuna katılsalar bile istihdam edilmeleri hemen mümkün olmamış ve kentlerde işsiz kadın sayısı 2002’de 517 bin iken 2005’te 553 bin olmuştur. Kadın işsizlik oranları da ancak yüzde 18.8’den, yüzde 17.5’a inmiştir. 2005’te kentlerde kadınlar arasında işsizlik oranı yüzde 17.5, genç kadınlar arasında yüzde 27’5 gibi korkunç bir düzeydedir.
Özet olarak, küresel kapitalizmin, emek sömürüsünde kadını işgücü piyasasına girmeye mecbur bırakarak emek maliyetlerini düşürmesi genel bir doğru olmakla beraber, biz de buna hiç gerek duymadan, eldeki muazzam erkek yedek işgücü deposu tepe tepe kullanılarak istenilen düşük emek maliyetine zaten ulaşılmakta, istihdam edilen ücretlilerin üçte birini kayıt dışı çalıştıracak kadar bir mutlak hakimiyet elde tutulmaktadır.
Böyle bir durumda, kadınlar, isteseler de emek piyasasına kolay kolay girememekte, buna niyetlenenler de büyümeye rağmen istihdam yaratmayan ekonomik çarpıklığın ve erkekler dünyasının rekabetinin amansız dirseği ile karşılaşmakta, yeniden eve tıkılmaktadırlar.
İşçi sendikalarının, bildik şablonlarla konuşmak yerine, kendi somut durumlarını doğru tahlil ederek, işsizliğin ve istihdam yaratmayan kısır büyümenin, artık kadın-erkek bütün çalışanların baş sorunu olduğunu görmeleri, özellikle de bu politikaların kadınları iki kez mağdur ettiğini görmeleri gerekir.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net