www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Nükleer ısrar
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Amerikan silahı
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Kulp katliamı ve hukuk
JİN û JîN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Keşke kadınlar olmasa!
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
TEKEL ve Başbakan
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Pekiyi, sen biliyor musun?
hukuk’ta sorular...
____
Av. Devrim Avcı
İşveren 270 saatten fazla çalışmaya zorlayamaz
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Nükleer ısrar
Nükleer santrallerin kurulması işi yeniden hortlatıldı. Gelişmiş ülkeler nükleer santrallerini bir bir devre dışı bırakırken ya da en azından yenisini yapmazlarken bizimkilerin iki de bir “Nükleeeeer” diye çırpınmaları boşuna değil. Burada birçok sebep sayılabilir ama bu sebeplerin herhalde en sonuncusu elektrik enerjisi ihtiyacı olacaktır.
Doğrudur. Bugün ülkemiz neredeyse yüzde altmış oranında dışa bağımlıdır. Ve uluslararası tanımlar bu bağımlılığın yüzde 30’u geçmesi durumunu ülkenin bağımsızlığının eşiği sayarlar. Çözüm tabi ki enerji çeşitliliğini sağlamak ama ondan da önce ülke kaynaklarını enerji üretimi için kontrollü bir şekilde seferber etmektir. Doğal kaynaklarımız ülkemizin bugünkü ve gelecek 80 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek çoklukta iken çözümün halen dışarıda aranıyor olması düzgün düşünen insanları rahatsız etmektedir. 8 buçuk milyar ton çıkarılmaya hazır linyit kömürü rezervimiz toprak altında öylece yatmaktadır. Birçok Avrupa ülkesi elektrik enerjisini, sanılanın aksine kömürden elde etmektedir. Bu oran ABD’de neredeyse yüzde 56’ya ulaşmıştır.
Enerji denilince akla yıkılan devletler, alınan komisyonlar, katledilen çocuklar, kadınlar, Vivaldi’nin kemanı eşliğinde işkenceler, yalanlar, ihanetler gelmektedir. Enerji, 75 yıllık Sovyet eşitliğinin sonrasında Rusya’da 5 yılda iki tane dolar milyarderi üretebilmiştir. Enerji, Allende’yi devirmiş, Şah’ı tahtından etmiştir.
Ve bugün ne talihsizliktir ki dışarıdan gelen her isteğe “Evet” demekten başka çaresi yokmuş görünümünde olan, yaşam süresini uluslararası şirketler ve onların teminatı devletler ile sürdüreceği uyumda ve teslimiyette gören bir yönetim işbaşındadır. Birçok bakan “Kurtlar Vadisi filminde çuvalın intikamı alındı” övgüsünü yaparken, ABD askerlerinin İskenderun’dan Mardin’e geçmelerini ve orada konuşlanıp Irak’lı Müslümana kuzeyden saldırabilmeleri iznini veren ünlü tezkerenin altında kendilerinin değildi Marslı bakanların imzaları varmış gibi davranmaktadır. Zaten bu yüzden bu seferki nükleer saldırı öncekilerden daha tehlikelidir.
Nükleer santral kurulması talebinin kısmen yavaşlamaya başladığı yıllardan itibaren gözlerini yeni pazarlara dikmiş olan yabancı firmalar, yakında, kamuoyu yaratmak için hediyeler dağıtmaya, köşeleri satın almaya başlarlar. Köşe sahibi şarap uzmanları, Paris delileri, Türkçe’yi avam gören Fransızca manyakları da köşelerinde, nemalarının hakkını vermek adına Saddam’ı kötüledikleri, İran’a çullandıkları, Kuzey Kore’yi hırpaladıkları, devletlileri övdükleri gibi, nükleer enerjinin nimetlerini döktürmeye, nükleer enerji karşıtlarını suçlamaya kalkışırlar.
Nükleer santral üreticileri için Türkiye, hem kurulacak santralin parasını ödeyebilecek gücte, hem transfer edilecek teknolojiyi işletebilecek kalitede yetişmiş ucuz insan gücüyle, hem de dış baskılara kolay kolay direnemeyecek kadar bağımlı ve borçlu ekonomik yapısıyla gözde ülkelerden biridir. Dönüp dolaşıp Türkiye’nin kapısına yüklenmeleri bu yüzdendir.
İktidarlar değişmektedir. Ama Enerji Bakanımız, “bakanlar değişse de ülkümüz sürecek” dercesine, nükleer santral konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Bugün 35 megawatt olan kurulu gücümüzün neredeyse üçte biri olan 10 megawattlık kısmı bakımsızlık ve yenileme işlemlerinin yapılmaması nedeniyle atıl durmaktadır. 15-20 milyar dolar harcanıp yapılması planlanan 3 nükleer santralden beklenen elektrik miktarı ise en fazla 5 megawatt, yani bakımsızlıktan doğan üretim kaybının sadece yarısıdır. 5 milyar dolar harcanarak yapılacak nükleer santralin üretimine eşit miktar elektrik enerjisi yarı fiyata mal olacak bir linyit santrali ile karşılanabilmektedir.
Öyle anlaşılmaktadır ki, köşelerdeki nükleer santral ısrarının elektrik enerjisi üretme sorunundan çok “Ev geçindiriyor, çoluk çocuk okutuyor” olmakla daha çok ilgisi vardır.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Amerikan silahı
Nükleer ve biyolojik silah üretiliyor gerekçesiyle Irak’ı işgal eden Amerika, bugün İran’ı hedefe koyuyor.
İran nükleer silah üretirse bu insanlık için çok tehlikeli olurmuş!
Peki dünyanın en büyük nükleer ve biyolojik silah üreticisi Amerika değil midir?
Bu silahların İsrail’in elinde olduğu herkesçe bilinmektedir.
Tedarikçisi de bizzat Amerika’nın kendisidir.
Acaba İsrail’in elindeki silahlar insanlık için neden tehlike teşkil etmemektedir?
İsrail o silahları astım bronşit tedavisinde mi kullanacaktır?
Amerika onlardan neden insanlık adına rahatsızlık duymamaktadır?
Oysa Amerika bu işlerin en eski sabıkalısıdır.
Ve bu onlara dedelerinden miras kalmıştır.
Daha 1700’lü yıllarda, Amerika’da beyazlar, Kızılderilileri imha savaşını sürdürürken, Albay Henry Bouquet 13 Temmuz 1763 tarihli mektubunda şöyle yazıyordu:
“Kızılderilileri hastalandırabilecek battaniyelerle aşılamayı deneyeceğim. Kalanları da köpeklerle ve atlılarla avlayabilsek ki sanırım bunlar, bu Kızılderilileri toptan imha etmek ve uzaklaştırmakta hayli etkili olacaktır.”
Yani Albay Henry, Kızılderilileri “biyolojik silah” yöntemiyle” yok etmeyi öneriyordu.
Kalanlara da sürek avı yapılacaktı!
***
Mektuba şu cevap geldi;
“Kızılderililere, bu aşağılık ırkı topyekûn imha etmeye yarayan bütün diğer metodlar kadar iyi olan, battaniye ile mikrop bulaştırmayı denemekle çok iyi yaparsınız.”
Biyolojik mikrop yöntemiyle imha pek uygun görülmüştü.
At ve köpekle kovalama önerisi ise pek rağbet görmemişti.
Çünkü gelen yanıtta; “at ve köpekle kovalama fikrinin iyi olmakla birlikte, yeteri kadar köpek bulunamayacağı için bu planın gerçekleştirilemeyeceği” belirtilmişti.
Katliam yapılacak Kızılderili çoktu da, yeteri kadar köpek yoktu!
Şimdi o Amerika, atalarının mirasını sürdürmektedir.
Dün Kızılderilileri imha edenler...
Battaniyeyle mikrop bombası yapanlar...
Şimdi nükleer ve biyolojik silahların en büyük üreticisidir.
Ama utanmadan...
Kendilerinden olmayanları...
Petrolüne göz koyduklarını...
İnsanlığa zararlı silah üretmekle suçlamaktadır.
Ama bugüne kadar nükleer ve biyolojik silahları dünyanın çeşitli bölgelerinde kullanan...
Ortalığı kana bulayan Amerika değil midir?
Öyleyse bu ne yüzsüzlüktür?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Kulp katliamı ve hukuk
Böyle hukuk ve böyle hukukçuluk olur mu? Yakada rozet, nasıl dolaşılır, ortalıkta? Böyle adalet olur mu? Böyle bir adalete nasıl, neden güvenilsin? 13 yıl önce kahretmek, umarsız, çaresiz feryat etmek mümkündü. Pek de umut yoktu doğrusu, görünür gelecekte.
Yıl 1993, aylardan Ekim.
Kulp’un köylerinde güvenlik güçleri operasyonlar yapıyor.
11 köylüyü, askerler alıp-götürüyor.
Bir daha haber alınamıyor.
İçerde hukuk yolları işlemiyor.
İçerde hukuk yok bu konuda.
11 insan kaybediliyor ve kılı kıpırdamıyor yetkili, görevli ve sorumlu kamu görevlilerinin.
İHD devreye giriyor. Konuyu kamuoyuna ve yetkili makamlara duyuruyor.
İçerde sonuç almak mümkün değil.
Doğrudan başvuru yapılıyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne. Avrupa Mahkemesi sonuç olarak, ‘ihlal var’ diyor ve Türkiye’yi sorumlu tutuyor.
O tarihlerde görevli, yetkili ve sorumlu olan anlı-şanlı kamu görevlileri, kaybedilen 11 kişi için susmuşlardı.
Susarak korumuşlardı, insanları kaybedenleri ve katledenleri.
Durum şimdi farklı sanıyorum.
Kasım 2004’te, İHD heyeti bu defa 13 yıl önce ulaşmaya çalıştığı insanlara ulaşacaktı.
Aileler, giysilerden tanıdılar.
İnsan kemikleri bulundu.
İHD savcılığa başvurdu.
Durum farklıydı.
Savcı farklıydı.
Böyle adalet olmaz diyen hukukçular da vardı artık.
Adli Tıp geçenlerde son sözü söyledi.
Kimlikler belirlendi.
Şimdi sırada ne var? 13 yıl sonra durum nedir ve nereye gidiliyor?
Şimdi sırada faillerin aranıp bulunması var. İHD başından beri Birleşmiş Milletler, “Yasadışı, keyfi ve toplu infazların önlenmesi için ilkeler” doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini savunuyordu. Bunun gereklerinin yerine getirilmesi gerekiyor. İHD’ye ve özellikle İHD’nin Diyarbakır Şubesi’nin gelmiş geçmiş tüm yönetici ve çalışanlarına teşekkür etmemiz gerekiyor. Dağ, tepe-bayır demeden köylere ulaştıkları; konuyu yıllarca kovaladıkları, ta Strazburglara kadar götürdükleri ve hâlâ konuyu takip ettikleri için…
İhlalciler kaçamayacaklar. Yakalanacak ve yargı önüne çıkacaklardır. Artık vatandaşa karşı suç işleyenler, işkence yapanlar, vatandaşı katledenler yargılanacaktır. Hem kamuoyu desteği ve isteği bu yönde güçlü bir şekilde kendisini hissettiriyor; hem de genel olarak Türkiye’de hukukun ilerlemesi bu yöndedir.
Adaleti, özde hukukçular temsil ediyor.
Vatandaşın özgürlüğüne, yaşamına saldıranlara onlar “dur!” diyorlar. İnsan haklarının hukuk yoluyla korunmasında görev yapıyorlar.
Avukat, savcı, hakim olarak…
Kulp katliamı adaletin gündeminde artık.
Kaçış yok.
Başa dön
JİN û JîN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Keşke kadınlar olmasa!
“Ananı da al git buradan, artistlik yapma lan…” Başbakan’ın bir çiftçiye hakaret ederken aynı anda tüm kadınlara yönelen ve binlerce yıllık toplumsal önyargıların beslediği sövgü kültürünün, en baş ağızdan hatırlatılmasıyla bir kez daha sarsıldık.
Aslında geçen hafta boyunca AKP’nin kadınlar için “iyi”sinin kadının sosyal hayattan, siyasetten ve çalışma yaşamından dışlanarak ev köleliğine hapsedilmesine yöneldiğinin çarpıcı örneklerini yaşadık.
27 Şubat’ta bir kısım kadın örgütleri yöneticileri ile Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu arasında bir hakaret davası görülecek. Davanın müştekisi Bakan Nimet Çubukçu.
Birçok kadın örgütü temsilcileri Meclis Genel Kurulu’nda Anayasa değişikliği paketi görüşülürken “kadın-erkek eşitliği”yle ilgili 10. maddeye “pozitif ayrımcılığın” eklenmesinin kabul edilmemesi üzerine kadın milletvekilleri ve Bakan Nimet Çubukçu’ya çektikleri faksta değişikliğin cinsler arası fiili eşitliği sağlamaktan uzak olduğu, kadınlara yaşamın her alanında erkeklerle fırsat eşitliği tanımadığı vurgulanarak; “Sizi, bu çağdışı ayrımcı tutumunuzdan dolayı kınıyoruz” diye başlayan fakslarla tepki göstermişlerdi.
Bakan Nimet Çubukçu ise bu fakslardan dolayı kadın örgütü temsilcilerini kendisine hakaret ettikleri iddiasıyla savcılığa verdi. Elbette böyle yüksek bir yerden gelen şikayete karşı “Cumhuriyetin” savcıları kayıtsız kalamazdı. Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi ve Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Vakfı’nın yöneticileri, Gülden Bağa, Müjde O. Bilgütay, Efsa Kuraner ve Liz Erçevik Amado hakkında kamu davası açıldı. “Cumhuriyetin” yargısı böyle işliyor; Şemdinli’de ölümden sorumlu tutulanlar tutuksuz yargılanıyor, ama Mersin’de Başbakan’a yumurta atanlar tutuklanıyor.
Bu dava 27 Şubat’ta Ankara’da görülecek. Ey kadınlar, haddinizi bilin, sizin ne kadar konuşma hakkınız olduğunu da bu siyasi iktidar belirleyecek. Ancak bu davada kadınların yanında olmak da tüm özgürlükçü kadınların payına düşüyor.
27 Şubat-10 Mart tarihleri arasında New York’ta yapılacak BM Kadının Statüsü Komisyonu’nun yıllık olağan toplantısının resmi delegasyonuna bu yıl hiçbir kadın örgütü çağırılmadı. Tüm dünyada 20 yıldan bu yana, kadınları ilgilendiren BM toplantılarında kadın hareketinden aktif STK temsilcilerinin ülke resmi delegasyonlarında yer almaları geleneği var. 2000 yılındaki BM Pekin+5 toplantısından bu yana Türkiye’de de bu uygulama kabul edilmiş durumda. Yani resmi delegasyonda kadın örgütü temsilcileri de yer alıyor. Ancak bu yılki toplantıya kadın örgütü temsilcileri değil, bir kısım akademisyen çağrılmış durumda. Demek ki AKP için, örgütlü kadın, “iyi kadın” değildir.
Kadın örgütlerinin BM nezdindeki çalışmaları sayesinde Türkiye’nin ilk kez uluslararası camiada takdir topladığını hatırlatan kadın örgütleri “bu, yıllardır Türkiye’de kadının statüsünün yükseltilmesi için en büyük emeği veren biz kadın örgütleri için kabul edilebilir bir durum değildir” diyerek aralarından seçecekleri 4 temsilcinin resmi delegasyonda yer almasını talep ettiler. Bu çağrıya ne cevap verileceğini de hep beraber merak ediyoruz.
10 Şubat Cuma günü Konya’da Halk Eğitim, Dayanışma ve Araştırma Derneği (Heda-Der) tarafından düzenlenen “Resul’e Sadakat” yürüyüşü sırasında, Sabah gazetesi muhabiri Aliye Çetinkaya; “kahpe” ve “kafir” diye nitelendirilerek taşlı saldırıya uğradı. Aliye Çetinkaya kendisine saldıranları provokatör olarak nitelendirdi ve başının açık olması nedeniyle kendisine saldıranları savcılığa şikayet etti. Heda-Der de, Aliye Çetinkaya’yı “halkı tahrik ettiği” iddiasıyla şikayet etti. Bakan Nimet Çubukçu ve hükümetten “tıs” yok, saldırıyı seyrediyorlar. Demek ki artık kadınların sokağa çıkması ya da bazı “duyarlı yurttaşların” yanında bulunurken “kılık-kıyafetinin uygun” olması lazım. Bu şikayetlerin sonucunu hep beraber izleyeceğiz.
“Düşünce, kılık kıyafet ve inanç özgürlüğü mü? O özgürlük yalnızca türban için tartışılabilir. Ama kadınların dinsel ve faşizan kalıplara hapsedilmesinin düşünce, kılık kıyafet özgürlüğü ile bir ilgisi yoktur.” AKP’nin özgürlük anlayışı budur.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
TEKEL ve Başbakan
Adana ve Malatya TEKEL işçilerinin mücadelesi kazanımla sonuçlandı. Fabrikalarının kapanmaması için iki ay boyunca fabrikalarını mesken tutan işçilerin mücadelesinin sonunda sigara fabrikaları üretmeye devam edecek. Başta CHP olmak üzere çeşitli burjuva partileri yeni formüller üreterek işçilerin direncini kırmaya çalıştılar. İşçilerin yanıtı hep üretimden yana ve fabrikanın TEKEL bünyesinde kalması gerektiği yönünde oldu.
Hükümet tarafından, fabrikanın kapatılmayacağı ve üretime devam edeceği yönündeki açıklamalar, başta Adana TEKEL işçileri olmak üzeri tüm işçiler ve özelleştirmeye karşı koyanlara bir moral oldu, mücadeleye güç kattı. Bu kazanım tüm işçi ve emekçilerin yani sınıfının bir kazancı olarak anılacak. Çünkü TEKEL işçilerinin mücadelesine başta Adana olmak üzere, Türkiye’nin birçok yerinden işçi ve emekçiler destek oldular. Sınıfın partisinin Adana TEKEL işçilerin mücadelesinin kazanımla sonuçlanması için ülke düzeyindeki mücadelesinin unutulmaması gereken bir olgu olarak ayrıca değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Bu durumu Adana TEKEL işçileri mutlaka göz önünde tutacaklar.
İki aya aşkın mücadelenin sonuçlarını, kazanımları ve zaafları mutlaka tartışıp konuşacaklardır. Burada birkaç şey söylemek gerekir. Bunlar özelleştirme karşıtı tüm kesimler için geçerledir. Öncelikle Başbakan gerçekten çiçekle karşılanmayı hak eden biri mi bunu görmek gerekiyor. Bunun böyle olmadığını yine en iyi Adana TEKEL işçileri yaşadı. Birkaç gün önce fabrika çalışacak diyen sanki Başbakan ve ekibi değilmiş gibi, kendisini çiçekle karşılamaya gelen işçilerin yüzüne “Özelleştirmeler devam edecek, kamburlardan kurtulacağız” demekten imtina etmedi. İşçilerin sevinci kursaklarında kaldı. İşçileri oraya kim neden ve nasıl götürdü bu ayrı bir tartışma konusudur. Fakat şunun artık anlaşılması gerektiğine inanıyorum. Başbakan fabrikanın çalışmasından yana olmuştur, arkasında özelleştirecektir demiştir. Şimdi kapatma ile özelleştirme arasında ne fark var? Özelleştirilen fabrikaların sonuçlarını hepimiz biliyoruz. İşçi kıyımları ve sonunda kapatmalar, fabrika arazilerinin peşkeş çekilmesi. O nedenle özelleştirme eşittir kapatmadır. AKP ve Başbakan şimdilik taktik olarak kapatmayı geri çekmiştir, koşullar uygun olduğu anda, kapatmaya ve özelleştirmeye gidecektir.
Sorun bugün açısından sadece TEKEL özelleştirme değildir, bu tüm yaşanan sorunların bir parçasıdır. Çünkü hükümet hazırlamış olduğu Genel Sağlık Sigortası (GSS) ve Sosyal Güvenlik Yasası ile tüm işçi ve emekçilere bir kez daha savaş açmıştır. Emeklilik prim gün sayısını 9 bine, emeklilik yaşını 68 çıkararak sermayeye yeni bir olanak açmak istiyor. Yine sağlık konusunda her fert için alınacak pirim ile işçilerin cebinden birkaç kat daha fazla para çıkmasına neden olacak. Hastaneleri gidip tedavi olmak ve ilaç almak ayrıcalık olacak. Yapılacak iki temel saldırı yasası ile hak kayıpları artacak, işçi ve emekçilerin üzerine daha fazla yük binecektir.
Şimdi sıcağı sıcağına mücadelenin içinde olan Adana TEKEL işçilerine daha büyük görevler düşmektedir. Hatırlanacak olursa organize sanayiden bir işçinin mektubunda, örgütsüz ve sendikasız bir işçinin serzenişleri vardı, “Adana TEKEL işçileri neden bizim mücadelemize destek olmuyorlar?” diye. Evet bizler sadece ülkenin ve işçi sınıfının sorunlarına kendi fabrikamızın içinden değil, daha genel bir bakış açısıyla bakmamız gerekiyor. Organizedeki sendikasız ve sigortasız işçinin sorunu, tarım işçisinin sorunu, üretici köylünün sorunu aynı zamanda Adana TEKEL işçisinin sorunu olarak görülmez ve bu düzeyde sahiplenme olmaz ise sorunlar daha ağırlaşarak devam eder. Bütün bunlardan sonra şunu açık söylemek gerekiyor, o Başbakan hiçbir zaman ne teşekkürü hak ediyor, ne de çiçekle karşılanmayı. Diğer sınıf kardeşlerinin Adana TEKEL işçilerinden beklentisi teşekkür ve çiçek değildir. Buradaki beklenti ortak mücadeledir, fabrikanın kapatılmasına karşı verilen mücadelenin, GSS ve Sosyal Güvenlik Yasası’na karşı verilmesidir. Bu tutum tüm işçi ve emekçilere verilecek en büyük teşekkür ve çiçek olacaktır.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Pekiyi, sen biliyor musun?
Türkiye halkı, 12 Şubat günü Mersin’de çiftçi Kemal Öncel-Tayyip Erdoğan tartışmasında alışılagelen bir üsluba, bastırılmış bir psikolojik tavrın dışavurumuna tanık oldu.
DTÖ, DB ve IMF’nin dayatması ile yerli işbirlikçilerin uyguladığı tarım politikası, çiftçiyi ve köylüyü isyan noktasına getirmiştir.
Tayyip Erdoğan’ın Mersin ziyaretinde kendisini protesto eden çiftçi Kemal Öncel en son örnek oldu, ancak ilk değildi ve son da olmayacaktır. Daha önce de çeşitli protestolar yaşanmıştı. Yine aynı bölgede, “şekerin hali ne olacak diye?” haykıran çiftçiye, “medeniyet öğren de gel”, Erzurum’da haykıran çiftçilere; “Bu millet size mi çalışacak?”, bir işçi sendikası toplantısında, işçilerin protestosunu da benzer üslupla yanıtlamıştı… Üslup ve tarz hep aynı. Argo ifadelerle azarlamak, Tayyip Bey’de tarz halini almıştır. Bu tarzına çok da şaşırmadık doğrusu. Çünkü ortaya koyduğu üslup kendisinden beklenen bir durumdur! Çiftçi Öncel ile girdiği diyalogda sarf ettiği kaba sözleri bu köşeye bir kez daha almayı doğru bulmuyorum.
Ancak diyalog içinde kullandığı bir cümle üzerinden, ülkenin hangi formasyon ve bilgi birikimi ile “yönetildiğini” sorgulamak istiyoruz. Tayyip Erdoğan, o malum hakaretli “diyalogda” çiftçi Öncel’e şöyle bir soru sormuştu: “Şu an çiftçiye ne para veriliyor biliyor musun?” Doğrusu bu sorunun yanıtını kendisi de bilmiyordu. Çiftçi Öncel, “peki sen biliyor musun?” diye bir soruyla yanıt verseydi, sanırım Erdoğan’dan yanıt alması mümkün olmayacaktı.
Çünkü, şu an “veriliyor” iddiasında bulunduğu destekler, Dünya Bankası’nın 2000 yılından beri tarımı çökertmek için verdiği sözde desteklerin 2004 yılından beri ödenmeyen “doğrudan gelir desteği”dir. Adı destek olan bu ödemeler; devletin tarımsal sübvansiyonlarda bulunmaması için yapılmaktadır. Ayrıca küçük çiftçinin, hayvancılık yapan yoksul köylünün üretimden çekilmesi için sus payı olarak verilen destekler olduğu bilinmektedir. Bu ödemeler bile iki yıl gecikmeyle verilmekte ve üstelik “övünç” kaynağı olarak sunulmaktadır.
Peki Tayyip Erdoğan’ın günlerdir tartışılan bu tavrı; köylü ve çiftçinin örgütlü olduğu koşullarda mümkün olabilir miydi? Örneğin tüm köylüler ve çiftçiler, Türkiye Üretici Köylü Sendikası (Tüm Köy-Sen) gibi örgütlenmelerle gücünü ortaya koyabilse buna cesaret edebilir miydi?
Bu olaydan hemen sonra, patronların örgütü olan TOBB toplantılarındaki halini hatırlayın bakalım! Patronların her dediğini emir telaki ederken, çiftçilerin, işsizlerin, yoksulların en ufak hak talebini hakaretle yanıtlamalarının altında bu yatmaktadır. Örgütsüzlük! Bireysel çıkışların örgütlü çıkışlara dönüşmesi durumunda, bu hakaret dolu yaklaşımlar bir daha asla görülmeyecektir.
Bu olaydan hemen sonra hükümetin bütün bakanlarıyla soluğu aldığı patronların örgütü TOBB’un “3. Şûrası”ndaki tavrı da buna en iyi örnektir. Tekelci sermaye temsilcileri verilen tavizleri, vergi indirimlerini yeterli görmemekte, yeni vergi indirimleri, sigorta primi işveren payında indirim vb. yeni tavizler ve teşvikler talep etmektedir. Hükümetin bütün üyeleri tam kadro huzurda bu talepleri büyük bir saygı ile dinleyerek gerekli notlarını aldı ve muhtemelen kısa sürede gereğini yapacaklardır! İki sınıfa (sermaye ve emekçi sınıfı) farklı tutum almanın örnekleridir bunlar. Birine hakaret ile tavır alınırken, ötekine saygı ile eğilme söz konusudur.
***
Yine aynı saatlerde, eski adı DİE olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) çeşitli rakamlar açıklıyordu: Türkiye’de açlık sınırının altında yaşayanların sayısı 2004 yılına göre artış göstererek 909 bin kişiye yükselmiş, yoksulluk sınırı altındaki nüfus ise 17 milyon 991 bin kişi olmuştur. Türkiye genelinde, her yüz kişiden 1.29’unun açlık, yüzde 25.6’sının ise yoksulluk sınırının altında bulunduğu ortaya konuluyor.
Yine çarpıcı bir veriyle, hane halkı fertlerinin çalıştığı sektörlere göre en yüksek yoksulluk oranı yüzde 40.88’le tarım sektöründe çalışanlar arasında yaşandığı sergilenmektedir. Açlık sınırında da artışın olduğunu açıklayan bu araştırma bile her şeyi ortaya koymaktadır.
Pekiyi, Tayyip Erdoğan bunları biliyor mu dersiniz? TOBB toplantılarından fırsat bulup da bu konuda da “bilgilenme” ihtiyacı duyarsa öğrenmiş olur!
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
hukuk’ta sorular...
..........
Av. Devrim Avcı
İşveren 270 saatten fazla çalışmaya zorlayamaz
SORU : Bir fabrikada bir yıldan fazla sigortalı olarak çalışmaktayım. İşyerimizde işveren bizlere “kendi isteğimle mesaiye kalıyorum” yazılı bir belge imzalatmaya çalışıyor. Ancak, herkes imzalamış değil. İşyerindeki işçilerin tamamı ayda ortalama 80 saat mesai yapıyor. Yıllık 270 saat sınırlamasını aştıktan sonra imzaladığımız bu belgeye dayanarak, patron bizi çalıştırabilir mi? Bir yıldan uzun süredir çalıştığımız halde, herhangi bir yazılı sözleşmemiz de yok. Bize imzalatılan belgenin hukuki bir niteliği var mıdır?
CEVAP: 4857 sayılı yeni İş Kanunu’nda fazla çalışma ile ilgili düzenlemeler 41. maddede yer almaktadır. Buna göre, ülkenin genel yararları yahut işin niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle fazla çalışma yapılabilmektedir. Yine bu maddede fazla çalışmanın tanımı yapılmış ve fazla çalışma, haftalık 45 saati aşan çalışma olarak tanımlanmıştır. Yani haftalık 45 saati aşan çalışmalarınız için fazla çalışma ücreti almaya hakkınız bulunmaktadır. Fazla çalışmasının karşılığı olarak işçiye ödenecek olan ücret ise, normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde elli yükseltilmesidir. 4857 sayılı İş Kanunu’nda, yeni bir hükümle işçiye eğer isterse, fazla çalışmalarının karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında bir saat otuz dakikayı serbest zaman olarak kullanabilme gibi bir tercih yapma yetkisi verilmiştir. Ancak bu durum fazla çalışmanın da esnek çalışma düzenine göre yapılandırılması anlamına gelmektedir.
İşveren, fazla saatlerle çalışmak için işçinin onayını almak zorundadır. Aksi takdirde, fazla saatlerde yapılacak çalışmalar için işçinin onayını almayan işveren veya vekili bu durumda olan her işçi için yüz milyon lira para cezası ödemek zorundadır. Dolayısıyla, işvereninizin işçilerden ‘kendi isteğimle mesaiye kalıyorum’ şeklinde yazılı bir belge alması bu zorunluluktan kaynaklanmaktadır ve bu belgenin hukuki bir niteliği, bağlayıcılığı vardır.
Ancak, işvereniniz eğer, fazla çalışmaya ilişkin hak etmiş olduğunuz ücretinizi de ödemezse yine bu durumda olan her işçi için yüz milyon lira para cezası ödemek zorundadır. Bunun için Çalışma Bakanlığı Bölge Müdürlüklerine şikayet dilekçesi verilmelidir. Ayrıca, eğer ödenmiyorsa, fazla mesai ücretlerinizi almak için de dava açmanız gerekecektir.
İş sözleşmesi kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tabi değildir. Yani, bu sözleşme sözlü bir şekilde de yapılabilir. Ancak, süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur. Eğer, bu da yoksa işveren işçiye çalışma şartlarını düzenleyen yazılı bir belge vermekle yükümlüdür. Yine bu belgeyi vermeyen işveren bu durumdaki her işçi için elli milyon lira para cezası öder.
Kanunun açık ve amir hükmüne göre, ‘Fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda 270 saatten fazla olamaz’. Yani kanuna göre, yıllık 270 saat sınırlamasını aşabilmek olanaklı değildir. İşçinin fazla mesai için onayının alınması, yıllık 270 saati aşmayan fazla çalışma süresi için kabul edilen bir düzenlemedir. İşvereniniz sizden böyle yazılı bir belge almış olsa dahi, bu, işçilerini yıllık 270 saatten fazla çalıştırabileceği anlamına gelmez. Dolayısıyla, işvereninizin, imzalatmış olduğu söz konusu belgeye dayanarak, sizleri yıllık 270 saatten fazla çalışmaya zorlaması kanuna uygun değildir.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net