www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Mahkeme ‘Şoreş’ ismini
   Kürt Enstitüsü’ne sordu

İstanbul Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi, Kürtçe isimler davasında İstanbul Kürt Enstitüsü’nü “bilirkişi” kabul etti. Mahkeme, Enstitü’ye ‘Şoreş’ isminin, manasını ve ahlak kurallarına uygun olup olmadığını sordu.

Kani Yılmaz cinayeti tartışılıyor
PKK’den ayrılarak, Osman Öcalan ve Nizamettin Taş gibi isimlerle PWD’yi kuran Kani Yılmaz ve arkadaşı Sabri Tori’nin öldürülmesi, birçok soruyu da beraberinde getirdi.

Efeler gibi dimdik…
Topraklarında altın madeni işletilmesine karşı çıkan Efemçukuru köylüleri, jandarma ve kaymakamın madenden yana tavır takınmasına rağmen, “Efeler gibi dimdik” ayakta durarak topraklarını madenci şirkete vermeyeceklerini söylediler. Köylüler önceki gün Elele Haraketi üyeleri ve İnay köylülerini ağırladı.

Medeniyetler çatışması mı?
Bu olayın gerisinde çok daha büyük bir plan yatıyor. Karikatürlere karşı İslam dünyasında gelişen haklı tepkiler üzerinden Batı kendi içinde bütünleşmeye, kendini tanımlamaya çalışıyor, bu Ortadoğu ve İslam dünyasında sürecek yeni operasyonların psikolojik zeminini sağlamış olacak.


Mahkeme ‘Şoreş’ ismini
   Kürt Enstitüsü’ne sordu
Cemil Oğuz
Kürtçe isimler davasında İstanbul Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul Kürt Enstitüsü’nü “bilirkişi” kabul etti. Mahkeme ‘Şoreş’ ismini Enstitü’ye sordu. Enstitü yetkilileri ise kurumlarının özellikle, Kürt dili, tarihi, edebiyatı konusunda başvuru yeri olmasını talep etti.
Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul Kürt Enstitüsü’ne gönderdiği yazıda şu ifadelere yer verdi; “Davacı Yusuf Çetin isim tashihi talep ederek (Şorej) ismini almak istemekte olup, Şorej isminin manası ne olduğunu, ahlak kurallarına göre uygun olup olmadığı ve kamuoyu inciten bir mana içerip içermediği hususların tespiti ile mahkememize duruşmanın bırakıldığı 21.02.2006 tarihinden önce bildirilmesi rica olunur.”
Mahkemenin talebini değerlendiren İstanbul Kürt Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeleri Sami Tan ve Zana Farqînî, Kürt Enstitüsü’nün bu konularda başvuru yeri olmasını istedi. Kurumlarının özellikle, Kürt dili, tarihi, edebiyatı konusunda başvuru yeri olmasını talep ettiklerine dikkat çeken Farqînî ve Tan “Bu adımın bir adım olarak kalması değil, süreklileşmesini istiyoruz. Bu adımı vesile bir olarak, resmiyette Kürtlerin varlığı, dili kabul edilsin” dediler.
‘Üniversiteler kapılarını açsın’
“Biz bu işi yapıyoruz. 14 yıldır İstanbul Kürt Enstitüsü çalışmalarını sürdürüyor. Devlet nasıl enstitülere sahip çıkıyorsa, İstanbul Kürt Enstitüsü’ne de sahip çıkmalı. Kürt Enstitüsü’ne de bütçe ayırmalı. Nihayetinde Kürtler de bu devletin vatandaşları. Kürtleri kimlikleri, dilleriyle kendi vatandaşları gibi görmeli, Kürtlerin kurumlarını da kendi kurumları gibi görmeli. Nasıl Türk diline, kültürüne sahip çıkılıyorsa, Kürt diline, kültürüne de sahip çıkılmalı” diyen Tan ile Farqînî, ünevirsitelerin Kürtçeye kapılarını açmasını istedi.


Başa dön


Kani Yılmaz cinayeti tartışılıyor
PKK’den ayrılarak, Osman Öcalan ve Nizamettin Taş gibi isimlerle Yurtsever Demokratik Partisi’ni (PWD) kuran Kani Yılmaz (Faysal Dunlayıcı) ve arkadaşı Sabri Tori’nin öldürülmesi, birçok soruyu da beraberinde getirdi.
PWD ve HAK-PAR, saldırıdan PKK’yi sorumlu tutarken; olayı haberleştiren Fırat Haber Ajansı ise, “Son dönemde, Türk istihbarat kaynaklarının, aralarında Kani Yılmaz’ın da bulunduğu, Güney Kürdistan’daki bazı kişilerin etkisizleştirilmesi ve Türkiye’ye götürülmesine yönelik yapılan açıklamalar, dikkat çekmişti” ifadelerini kullandı. Aynı ajans, Kani Yılmaz’ın PKK’den ayrıldıktan sonra birlikte olduğu Nizammetin Taş grubu ile sorunlar yaşadığını iddia etti.
Konuyla ilgili açıklama yapan PWD ise saldırıdan; “şüphe bırakılmayacak şekilde PKK’nin sorumlu olduğunu” öne sürdü. Saldırıyla ilgili ellerinde görüntüler olduğunu iddia eden PWD, bu görüntüleri şimdilik yayınlamayacaklarını kaydetti.
HAK-PAR Genel Başkanı Abdülmelik Fırat da, olayı PKK’nin gerçekleştirdiğini ileri sürdü. Yazılı bir açıklama yapan Fırat, “Kani Yılmaz ve arkadaşı Sabri Tori’nin PKK tarafından öldürülmeleri, Kürt hareketindeki yeni arayışları sindirmek amacına yönelik tasvip edilemez bir eylemdir” dedi.
İHD Genel Merkezi ise saldırıyı kınadığını açıkladı.


Başa dön


Efeler gibi dimdik…
Özer Akdemir
İzmir’e 20 kilometre uzaklıkta bulunan Efemçukuru köylüleri topraklarında işletilmek istenen altın madenine karşı seslerini daha gür çıkarmaya başladı.
İzmir Bergama, Eşme, Sivrihisar, Havran Küçükdere üyeleri ve kendileri gibi Uşak’ta TÜPRAG’ın işletmek istediği altın madenine karşı mücadele eden İnay köylülerini konuk eden Efemçukurlular, madene karşı oldukları için jandarma ve kaymakamın kendilerine baskı yaptığını söylediler.
Jandarma baskısı
Kanada sermayeli TÜPRAG şirketi tarafından İzmir’e su sağlayan Tahtalı ve Çamlı barajları su toplama havzasında bulunan Efemçukuru köyü yakınlarında açılmak istenen altın madenine karşı köylülerin ve İzmir’den çeşitli meslek odası temsilcilerinin mücadelesi sürüyor. Önceki gün minibüs ve özel araçları ile Efemçukuru köyüne giden Elele Hareketi üyeleri köylülerle madenle ilgili son gelişmeler hakkında toplantı yaptılar. Köyde gerçekleştirilen benzer toplantıların aksine ilk kez köylü kadınlar küçük çocuklarıyla birlikte toplantıya katıldı.
Köylüler börek, ayran ve kendi üzümlerinden yaptıkları şaraplarla konuklarını ağırlarken, madenle ilgili son gelişmeler ve hukuki durum konusunda bilgi veren köylülerin Avukatı Arif Ali Cangı, “Efemçukuru köyünün hukuksal süreci Bergama’ya benziyor. Dirençli olmalıyız. Siz mücadelenize sahip çıktığınız sürece ancak başarılı olabilirsiniz” diye konuştu. Efemçukuru Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Halil Karaçam altın madenine karşı oldukları için jandarma ve kaymakamın kendilerine baskı yaptığını söyledi. Toplantı için kaymakamlığa izin için gittiğinde Mustafa Üsteğmen adlı jandarma komutanının kendisini çağırarak, “Bundan sonra köyünüzde farklı olaylara yön vereceğiz. Bizi dinlemediniz, madene karşı çıktınız. Her gün geleceğiz, en ufak hatanıza ceza keseceğiz” diye tehdit ettiğini belirten Karaçam, aynı akşam da jandarma ekiplerinin köye gelerek kahvede arama yapmak istediklerini, köylülerin de tepki gösterdiğini söyledi.
Dik duracağız
Toplantıya katılan İnay köylüleri adına konuşan Eğitimci Muammer Sakaryalı, jandarmanın kendi köylerinde de benzer şekilde davrandığını, köylülerin kararlı tutumları sonucu baskıyı azalttığını söyledi. Elele Hareketi dönem sözcüsü Ertuğrul Barka ise adı Efemçukuru olan köyün efeler gibi dimdik ayakta durarak, topraklarını işgale gelen yabancılara karşı direneceğini söylemesi köylülerce alkışlarla karşılandı. İzmir Tabip Odası Başkanı Zeki Gül, odanın halkın sağlıklı ortamda yaşaması ve sağlığa ücretsiz ulaşması için mücadele verdiğini hatırlatarak, hekimler olarak daima köylülerin yanında olduklarını dile getirdi. Jeoloji Mühendisi Savaş Dilek’in yörede yapılmak istenen altın madenciliği ile ilgili teknik bilgiler verdiği toplantıya, köylüler de soru sorarak ve madenle ilgili görüşlerini dile getirerek katıldı.


Başa dön


Medeniyetler çatışması mı?
HAZIRLAYAN: Şahin Bayar
SUNU
Avrupa’da bazı gazete ve dergilerde Hz. Muhammed’in karikatürlerinin yayınlanması ile başlayan olaylar, “medeniyetler çatışması” tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. ‘Batı’, karikatürlerin yayınlanmasını “ifade özgürlüğü” ile savunurken, İslam dünyasından sert tepkiler geldi. Olayların tetikçisi konumundaki Danimarka ve Norveç’in ‘Doğu’daki bazı büyükelçilik binaları yakıldı. Danimarka, bu ülkelerdeki vatandaşlarını geri çağırdı.
‘Medeniyetler çatışması’ tezini, Ali Bulaç, Mehmet Bekaroğlu ve Alev Erkilet ile tartıştık. Ali Bulaç, karikatür krizinin arkasında farklı amaçların olduğunu düşünüyor: “İran ve Suriye’ye karşı askeri bir operasyon yürütülecek olursa, özellikle Batı kamuoyunda bir meşruiyet krizine yol açmaması bu şekilde sağlanmış olacak.”
Bekaroğlu ise, “Küresel kapitalizmin dünyayı yutma savaşı var, emperyalizmin, bütün dinlere, kültürlere, medeniyetlere saldırısı var” görüşünde.
Alev Erkilet ise tartışmaları, “emperyal kapitalist batı dünyası ile İslam dünyası arasında nihai bir hesaplaşmanın yaklaşmakta olduğu söylenebilir” şeklinde değerlendirdi. Erkilet, 21. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın neye benzeyeceğini bu hesaplaşmanın sonuçlarının belirleyeceğini savundu.

Yeni operasyonlara zemin aranıyor
Ali Bulaç
İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatürler planlı, sistemli ve amaçlı olarak yayınlandı. Hatırlanacağı üzere 30 Eylül 2005’te ilk yayınlandıklarında orada yaşayan Müslümanlar, bu yayını ölçülü bir dille eleştirdiler, Müslüman temsilciler ve İslam ülkeleri büyükelçileri Rasmussen’le görüşme talebinde bulundu, ancak ne gazete bu tepkileri kale aldı ne Rasmussen görüşme talebine olumlu cevap verdi. Aksine kaba bir biçimde şu cevabı verdi: “Dünyanın tepkisi bizi ilgilendirmez, burası demokratik ve ifade özgürlüğünü koruyan bir ülke. Basın kimi eleştirmek istiyorsa eleştirme hakkına sahiptir.” Türkiye için de söylediği şu oldu: “Türkiye artık kararını vermeli: Bir İslam ülkesi mi kalacak yoksa Avrupa içinde mi yer alacak?” Bu kaba ve kışkırtıcı üsluba rağmen yine de büyük tepkiler olmadı. Ama çok geçmeden bu sefer aynı karikatürler Norveç, Alman, Fransız, İsviçre, İspanyol ve İtalyan gazetelerinde -Die Welt (Almanya), France Soir (Fransa), Catalan El Periodico (İspanya), Corriere Della Serra ve La Stampa (İtalya)- ve başka yerlerde yayınlandı.
Karikatürlerin basın veya ifade özgürlüğünün test edilmesiyle bir ilgisi olduğunu öne sürmek çok güç. İKÖGenel Sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu sistemli bir tahrik olduğu kanaatinde. Yayıncı gazete “Müslümanları kışkırtarak aşırı unsurları afişe etmek istediğini amaçladığını” yazıyor. Çünkü eğer böyle bir amaç gözetilmiş olsaydı, söz konusu ülkelerde “yasak konular”la ilgili yayınlar yapılırdı. Mesela Nazilere övgü, nefret uyandırıcı ırkçılık, anti-semitizm, kraliçenin kişiliğiyle ilgili konular vs. Danimarka’da Dalay Lama’yı bile küçük düşürücü yayın yapılamaz. Ama Müslümanların peygamberini “terörist” olarak çizmek ve Batılı insanda bu dinin mensuplarına karşı nefret uyandırmak -ki bunun pratik sonucu bütün Avrupa’yı içine alacak olan dehşet verici bir ırkçılık ve yabancı düşmanlığı olacaktır- ifade özgürlüğü oluyor. Hutbe veya vaazında biraz dozunu kaçıran bir imam anında sınır dışı ediliyor.
Bu olayın Samuel Hungtinon’un “medeniyetler çatışması” teziyle ilgisi olduğunu düşünenler büsbütün yersiz bir korkuya kapılmış değiller. Tezin temeli, çatışma siparişine dayanır ki, böylesine bir çatışma için çok güçlü bir bahanenin olması gerekir.
Danimarka’nın “pilot ülke” olarak seçildiğini düşünüyorum. Bu olayın gerisinde çok daha büyük bir plan yatıyor. Karikatürlere karşı İslam dünyasında gelişen haklı tepkiler üzerinden Batı kendi içinde bütünleşmeye, kendini tanımlamaya çalışıyor, bu Ortadoğu ve İslam dünyasında sürecek yeni operasyonların psikolojik zeminini sağlamış olacak. Elbette bütün Batı aynı hedefte birleşmiş değil, ama bunu amaçlayan güçlü askeri ve iktisadi güç merkezleri var. Yarın öbür gün İran ve Suriye’ye karşı askeri bir operasyon yürütülecek olursa, bunun İslam dünyası dışındaki dünyada, özellikle Batı kamuoyunda bir meşruiyet krizine yol açmaması bu şekilde sağlanmış olacak. Afganistan ve Irak operasyonlarında Batı homojen davranmadı, farklı, muhalif sesler yükseldi, hatta operasyonlara aktif olarak katılan İngiltere’de milyonlarca vicdan sahibi insan protesto gösterileri yaptı. Ama bu yeni operasyon hem çok daha derin etkilere sahip olacak hem de daha uzun bir zamana yayılacak, böyle bir operasyonun psikolojik olarak tam bir desteğe sahip olması isteniyor.

Ya da al Huntington’u vur Fukuyama’ya
Mehmet Bekaroğlu
Türkiye, Kuzey Irak’ta kafasına geçirilen çuvalların acısını sanal vadilerde hayallere dalarak dindirirken dünyayı karikatürler krizi sardı. Bir Danimarka gazetesinde İslam peygamberinin terörist olarak resmedilmesi ile patlak veren kriz giderek derinleşiyor. Müslümanlar, peygamberlerine yapılan hakareti haklı olarak protesto ederken, medeniyetler çatışması/diyalogu piyasası da müthiş bir şekilde prim yapmaya başladı. Bir taraftan “Medeniyetler Çatışması” tezinin babası Samuel Huntington’un uğursuz müritleri avuçlarını ovuşturuyor, diğer taraftan da diyalogcular “Oh be işsiz kalmıyoruz” diye derin bir nefes alıyor.
Olayın sevinilecek tek yanı, Müslüman coğrafyada Avrupa ve Amerikan mallarına karşı başlatılan boykottur. Umulur ki, başta Müslümanlar olmak üzere, tüm mazlum ve mağdur halklar, batının çifte standardı ve iki yüzlüğünü bu vesile ile görür. Ne var ki olaylar hiç de bu iyimserliğimizi destekler yönde gelişmiyor. Maalesef dünya bir Müslüman-Hıristiyan çatışması varmışçasına vaziyet almaya başlıyor.
Bu büyük bir oyundur, ortada ne dinlerin ne de medeniyetlerin çatışması var. Sadece küresel kapitalizmin dünyayı yutma savaşı var, emperyalizmin, bütün dinlere, kültürlere, medeniyetlere saldırısı var. Canavarlaşan sermayenin, çok uluslu şirketlerin dünyayı yağmalaması var. Rengi, dini, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun herkes, tüm insanlık bu saldırıdan nasibini alıyor.
Tek dünya
Olaya “medeniyetler/dinler savaşı” adının verilmeye çalışılması insanların kafasını karıştırmayı amaçlıyor. Açıklayıcı olan Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi değil, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezindeki iddiadır. Fukuyama, “tarihin sonu” derken, “liberal demokrasi”nin insanlığın gelebileceği en son aşama olduğunu, bu şekilde insanlığın arayışlarının bittiğini ve modern uygarlığın artık dünyaya egemen olduğunu iddia ediyordu. Hiç kuşku yok ki, bu, tek dünya anlamına geliyor; ekonomi, kültürü, siyasal sistemi ile tek dünya, şehirleri, evleri, ilişkileri, tüketim kalıpları, zamanı kullanma biçimleri ile tek tip insan. Burada bir meydan okuma, zafer ilan etme söz konusu; her ne kadar bu zafer sözde insanlık adına ilan ediliyor ama aslında modern uygarlığın ve onu yapanların zaferidir bu. Zaferin mantığı, kazananlara kaybedenlere hükmetme, onların yaşamını düzenleme hakkını verir. Olan da budur; haklı oldukları için kazandıklarına inanan galipler, mağlupları düzenliyorlar; onlara demokrasi, insan hakları, serbest piyasa, özelleştirme götürüyor. Yine işin mantığında var; biraz acıyı bastırmak biraz da kolay olduğu için, mağluplar galipleri çok çabuk benimser, çok çabuk onlar gibi olmayı içselleştirir. Nitekim öyle oldu; hem bu psikoloji hem de galiplerin elindeki propaganda imkanları ile, batı dışı toplumlar, galip batının dayattıklarını çok çabuk benimsediler; en azından toplum önderleri, yönetici sınıf, aydınlar olarak batılılaşmaya, modernleşmeye yöneldiler. Bu şekilde hem acılarını unutacaklar hem de galipler gibi, güçlü ve mutlu olacaklardı.
Ne var ki bu mümkün olmadı; güçlü ve mutlu olmak şöyle dursun, modernleştikçe, batılılaştıkça daha da battılar. Ülkelerinde maden ocakları, petrol kuyuları açıldı, barajlar, rafineriler kuruldu, büyük bankalar şube açtı, çok uluslu şirketler geldi... ne var ki bekledikleri zenginlik ve mutluluk bir türlü gelmedi.
İşte tam da bu durumun fark edilmesi ile birlikte medeniyetler savaşı çıkıyor, çıkartılıyor. İnsanların tam da “bu demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ve özelleştirmelere” itiraz edeceği bir anda Müslümanlar ve Hıristiyanlar karşı karşıya geliyor. Sanki iki medeniyet var ve Hıristiyanlar Müslümanlara, Müslümanlar Hıristiyanlara saldırmış gibi bir din savaşı havası oluşturuldu. Bu, “cambaza bak cambaza” oyunundan başka bir şey değil. Sadece Türkiye’ye bakalım, ülkücüsünden İslamcısına, Atatürkçüsünden sosyalistine herkes karikatürleri protesto etmek için ayakta. Bu arada, yani insanlar cambaza bakarken, dünyanın büyük bankaları Türkiye’de şube açıyor, özelleştirmeler bütün hızıyla devam ediyor, çok uluslu şirketler kamu ve şahıslara ait yerli şirketleri satın alıyor, Hükümet Türkiye’de tarım ve hayvancılığı bitirecek kararlar alırken piyasaları yabancı şirketlerin malları dolduruyor…
İSLAM NİYE HEDEF?
Burada sorulacak bir soru var; niçin Müslümanlık hedefe konuyor? İslam hedefe konuyor, çünkü, her şeye rağmen İslam hâlâ itiraz etme potansiyelini taşıyor. İslam’ın itirazı, yağmaya, tüketim çılgınlığına, spekülasyona, faize, israfa, haddi aşmaya, büyüklenmeye, kula kulluğa, yani emperyalizme, “güç uygarlığına” olacak elbette. Bu, haklı ve Hıristiyan, Yahudi, Budist… dini ne olursa olsun, dünyanın bütün mazlum halklarını ateşleyecek bir itirazdır, sonu alınamayacak, güç uygarlığını yerle bir edecek bir itiraz.
Bu coğrafyada böyle bir itiraz var; 11 Eylül ve 11 Eylül’le birlikte ABD Başkanı Bush’un başlattığı “haçlı seferi” bu itirazı boğmayı amaçlamaktadır. Batılı gazetelerin karikatür provokasyonlarının amacı da aynıdır.
Hayır, medeniyetler savaşmıyor, dinlerin ve inananlarının birbirleriyle alıp verecekleri bir şey yok. Emperyalizmin saldırıları, dünyayı yağmalaması ve insanlığın bu saldırılar ve yağmalara itirazı ve direnişi var. Şimdilerde bu itiraz ve direnişin merkezi İslam coğrafyası; ateşleyici ve taşıyıcıları da Müslümanlar. O nedenle emperyalizmin orduları, casusları, bankaları, çok uluslu şirketleri, sivil toplumcuları, karikatürcüleri... ezcümle bütün ağırlıklarıyla bu coğrafyaya çöreklenmiş durumdadır.

Kapitalist dünyaya itirazlar var
Alev Erkilet
Geçtiğimiz iki haftaya damgasını vuran karikatür tartışmaları, gerek batının İslam dünyasına bakışı gerekse İslam dünyasının batıya tavır alışı hakkında bir turnusol kağıdı işlevi gördü. Batı gerek kuramsal gerekse pratik düzlemde medeniyetler çatışmasını gündeme getirmekle bundan sonra izleyeceği yolu ortaya koymuştu. Huntington tarafından ortaya atılan medeniyetler çatışması tezi, bugün Amerika’nın İslam dünyasını fiilen işgali ile adım adım gerçekleştirilmekte. Rumsfeld Amerika’nın yakın zamanda Ortadoğu’ya ilişkin bir barış stratejisi olmadığını açıkça belirtiyor. Avrupa da, çok-kültürlülük ve laiklik tezlerinden uzaklaşmakta ve İslam ve Müslüman karşıtı politikalar izlemekte Amerika’dan geri kalmıyor. Müslümanları ayağa kaldıran Hz. Muhammed karikatürleri bunun en son ve açık göstergesi oldu. Demek ki ABD ile Avrupa’nın kendi iç çekişmeleri ve çıkar çatışmaları bir tarafa bırakıldığında, son tahlilde İslam dünyasına karşı tepkilerin de aynı safta yer aldıklarını söylemek yanlış olmaz.
İslam dünyasının bütün bu olup bitenler karşısındaki tavrına baktığımızda ise, iki farklı tepki biçimiyle karşılaşıyoruz. Birinci tepki biçimi, yine Batı kaynaklı olan medeniyetler ittifakı, dinler arası diyalog gibi projelerde ifadesini buluyor. Batının önlerine koyduğu bu projeleri benimseyenler daha ziyade özür dilemeci, savunmacı tutumlar içinde olanlar. Mevcut tehdit onları daha da geriletti ve batı adına kendi toplumlarına yeniden biçim verme telaşına girdiler. İkinci tepki biçimi ise, işgalcilere karşı savaşmanın farz olduğu ilkesinden hareket eden müslümanların tutumunda karşımıza çıkıyor. Karikatür krizinin yol açtığı gösterileri de aynı uzlaşmaz tutumun diğer bir ifadesi olarak değerlendirebiliriz. İttifakçı ve özür dilemeci yaklaşım, bizzat ikincileri denetim altına almak üzere, İslam dünyasının, varlığını Batı desteğine dayamış hükümetleri tarafından geliştirilip kurumsallaştırılıyor. Fiili işgallerle uygulamaya konulmuş olan BOP’a kurumsal destek vereceğini ilan etmiş olan Türkiye, İspanya ile eş başkanlığını yürüttüğü Medeniyetler İttifakı’nın amaçlarını en yetkili ağızlardan şöyle ifade ediyor: “Ortak değerlerin ön plana çıkarılması, bunların pratik hayatta faal olmalarının sağlanması, bu değerlerle çatışmayan farklılıkların zenginlik sayılıp, evrensel insan hakları anlayışına ters düşen farklılıkların öğretim ve eğitim yoluyla aza indirilmesi”. Bu girişimler, İslam dünyasının işgal ve yıkımlara karşı çıkan direngen unsurlarını pasifleştirmeyi ve İslam’ı batının çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeyi amaçlamaktadır. Nitekim, bu ehlileştirme görevi çerçevesinde İKÖ bünyesinde de bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Konusu “reformasyon ve modernizasyon” olan 32. İKÖ Konferansı’nda “ılımlı İslam” konusu ele alınmıştı. Konferansın akil adamlar grubu, “halklara barışçı cihat kavramının öğretilmesi (örneğin AIDS ve uyuşturucuya karşı cihat)”, “dini hayatta ılımlılığın ve dinlerarası diyalogun teşviki”, “terörizm ve dinci aşırılıkların reddi” gibi tavsiye kararları almış; ve Mekke zirvesinde onaylanmak üzere kaleme aldıkları ya da alacakları raporun özünü “İslam dünyasının her alanda reform yaparak kendini düzeltmesi” olarak dile getirmişlerdi. Filistin mücadelesine destek vermek ve Müslüman ulusların vakarını, bağımsızlığını ve ulusal haklarını korumak gibi amaçlarla yola çıkmış olan İKÖ’nün bugün BOP’u payandalamakta kullanılmak istenmesi, İslam dünyasına giydirilmek istenen deli gömleği hakkında fikir verebilir. Avrupa ve Amerika bir yandan kendi bünyelerindeki Müslümanları baskılayıp dışlamak suretiyle, diğer yandan işgallerle fiili savaş durumu yaratmaktadırlar. İslam dünyasının bunlara vereceği tepkiyi biçimlendirmek üzere de bir taraftan ittifak projeleriyle; diğer taraftan finans desteği sağlanan sivil toplum örgütleri aracılığıyla direngen unsurları dönüştürmeye ve kendi tabirleriyle ılımlı bir İslam anlayışını yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında, son dönemde gündemi belirlemiş olan sivil toplumcu furyanın, İKÖ reformunun, Medeniyetler İttifakı’nın ve İslami tebliği dışlayan dinlerarası diyalog söylemlerinin hepsinin aynı bütünün parçaları olduğu görülüyor. Bunların hepsi, İslam dünyasını batı adına ehlileştirme projeleridir. Karikatür hadisesi öncesinde Avrupa’daki Müslümanlara yönelik olarak geliştirilmiş bulunan Euro-İslam projesi de aynı hedefleri güdüyordu. Bassam Tibi’ye göre Euro-İslam, İslam’ın modern eğilimlerle ve Avrupa’nın medenileştirici kimliğiyle uzlaştırılmış versiyonuydu. Bu proje çerçevesinde Müslümanların ihtida (İslam’a döndürme), tagallüb (İslam’ın hakimiyeti yahut başatlığı), Dar’ül Harp ve Dar’ül İslam gibi kavramlaştırmalardan ve Hıristiyanlarla Yahudileri zımni olarak tanımlamaktan vazgeçmesi gerekiyordu. Ancak, Euro-İslam da, BOP’un ılımlı İslam’ı gibi “İslam’ın ne olduğunu tanımlama yetkisini gayri-müslimlere verdiği” gerekçesiyle eleştirildi ve tam da bu nedenle Müslümanlardan umulan desteği görmedi. Dikkat edileceği üzere bunların hepsi Müslümanlara yukarıdan dayatılmaya çalışılan eğilim ve projelerdi.
İslam dünyasının ikinci ve uzlaşmaz tepki biçimine gelince, o aşağıdan yukarıya doğru sirayet ediyor. Batının sömürgeci emperyal politikalarına direnme inancına ve iradesine sahip kitleler tarafından taşınıyor. Bunlar, Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın diğer birçok bölgesinde kardeşleri emperyal çıkarlar için öldürülür ve işkencelere maruz bırakılırken (Irak ve Ebu Garib örneklerinde olduğu gibi) sessiz kalınmasına; dinlerinin bugün Amerika’nın yarın Avrupa’nın çıkarlarına uyacak şekilde eğilip bükülmesine (reforme edilmesine); bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de kendilerinin suçlu ilan edilip yargılanmasına (İslam dünyasına yönelik terörizm suçlamalarında ve Guantanamo örneğinde olduğu gibi) karşı öfkesi giderek keskinleşen ve şiddetlenen kitleler. Ufacık bir kıvılcım, onurları kırılsın diye batının elinden geleni ardına koymadığı bu kitleleri, önceden kestirilemeyecek bir hız ve kalıcılıkla sokağa dökebilir. Karikatür olayı bu bakımdan bir turnusol kağıdı olmuştur. İslam dünyasının birbirinden uzak kentlerinin hepsinde insanlar eşzamanlı olarak sokağa dökülmüşlerdir. Bu sadece bir öfke patlaması değil, kapitalist dünya sisteminin özüne ilişkin itirazların yüksek sesle dillendirilmesidir aynı zamanda. Bu bakımdan, emperyal kapitalist batı dünyası ile İslam dünyası arasında nihai bir hesaplaşmanın yaklaşmakta olduğu söylenebilir. 21. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın neye benzeyeceğini bu hesaplaşmanın sonuçları belirleyecektir.


Başa dön


Sıcaklıklar azalacak
Hafta boyunca hava sıcaklığı 8-10 derece azalacak, kuvvetli buzlanma ve don olacak. Yurdun kuzey, iç ve doğu kesimlerinde ise kar yağışı beklendiği bildirildi. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, halen yurdun kuzey ve iç kesimlerinde kar yağışlarının etkili olmaya devam ettiği, hava sıcaklığının tüm yurtta 8-10 derece azalacağı belirtildi. Yurdun kuzey, iç ve doğu kesimlerinde kar yağışı ile yurt genelinde hafta boyunca kuvvetli buzlanma ve don olayının beklendiği kaydedilen açıklamada, bugün ve yarın bütün bölgelerin çok bulutlu ve yağışlı geçmesinin beklendiği, yağışların Akdeniz kıyıları ile Güneydoğu Anadolu’da yağmur diğer kesimlerde kar şeklinde olacağı tahmin ediliyor. Yurdun kuzey, iç ve doğu bölgelerinde etkili olacağı tahmin edilen yağışların perşembe gününe kadar yurdun büyük bölümde devam etmesi bekleniyor. Çorum’da aralıksız devam eden kar yağışı nedeniyle şehir merkezinde eğitime 1 gün, merkeze bağlı belde ve köylerde 2 gün ara verildi. Yoğun kar yağışı nedeniyle Van, Hakkari, Ağrı, Eskişehir, Samsun ve Sinop’ta 1043 köyün yolu ulaşıma kapalı bulunuyor.
Karikatür protestoları sürüyor
Danimarka’da yayımlanan karikatürlere tepkiler artarak sürüyor. Beyazıt Meydanı’nda bir araya gelen 3 bin kişi, karikatürlerin yayımlanmasının “düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü” gibi kavramlarla açıklanamayacağını belirtti. Meydanda çeşitli sloganların yazıldığı dövizler ve karanfiller dağıtılırken sık sık “Kahrolsun ABD kahrolsun İsrail”, “Kahrolsun emperyalist kafirler” ve “Müslüman zulme boyun eğmez” sloganları atıldı. Mazlum-Der Genel Başkanı Cevat Özkaya, ABD’nin ve yandaşlarının Büyük Ortadoğu Projesi’yle (BOP) Müslümanları kontrol altına almak istediğini ifade etti. İnançlarına karşı yapılacak bütün saldırılara karşı duracaklarını söyleyen Özkaya, eylemlerde şiddete baş vurulmamasını istedi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi de karikatür krizini ve Trabzon’da rahip Santore’nin öldürülmesini Şişhane’deki Hoşgörü Anıtı önünde protesto etti. Şube Başkanı Av. Eren Keskin, Müslümanların inançlarına hakaret olarak nitelendirdikleri karikatürleri eleştirmeleri ve tepki göstermelerinin doğallığını vurgulayarak gayrimüslümlere yönelik ülkede binlerce kez haksızlık yapıldığını; kendilerini ifade etme haklarının engellendiğini, topraklarından sürüldüklerini hatırlattı. Keskin, “Hiç kimseyi ‘öteki’ olarak değerlendirmeden yaşanan olaylara karşı tavır almaya ve demokratik tepki göstermeye çağırıyoruz” diye konuştu.
Kürt çevrelerinden ‘birlik’ çağrısı
Ankara Kürt Demokrasi, Kültür ve Dayanışma Derneği (Kürd-Der) 1’inci Olağan Genel Kurulu dün Ankara’da toplandı. Geniş bir Kürt kesimini biraraya getiren Genel Kurul’da, güç olabilmek için öncelikle Kürtler arasında “birlik, dayanışma ve kardeşlik” çağrısı yapıldı. Ezilen Türklerle de dayanışmanın gerekliliğine işaret edilen Genel Kurul’da, Kürtlerin “kırıntı haklar değil, yönetimi paylaşma mücadelesi vermesi gerektiği” de vurgulandı. Güneypark Düğün Salonu’nda öğlen saatlerinde, Kürtçe konuşmalarla başlayan Genel Kurul’da Divan Başkanlığı’na getirilen Kemal Okudan, hiçbir halkın çekmediği sıkıntıları çektiklerini belirterek, “15 dakikalık TV programı için 30 bin insanımızın ölmesi mi gerekiyordu” diye sordu. Kürd-Der Başkanı İhsan Güler, Kürtlerin dört parçaya bölünerek, Türk, Arap, Fars egemenliği altında asimilasyona uğratılıp, geçmişinden uzaklaştırıldığını, yok edilmeye çalışıldığını söyledi. Güler, “Ehmedı Xani’den Mustafa Barzani’ye, Seyit Rıza’dan Şeyh Said’e, Gazi Mehemmetten doktor Kasımlo’ya ve Halepçe’de, Mahabbat’ta, Kamişlo’da, Dersim’de, Gabar’da, Cudi’de canlarını bu uğurda veren ve bugün mazlum Kürt halkının mücadelesini yürüten Mesut Barzani, Celal Talabani, Ahmet Türk, Şerafettin Elçi, Leyla Zana Hatip Dicle, Selim Sadak, Canip Yıldırım, İsmail Beşikçi ve tecrit edilerek susturulmaya çalışılan öncüler, binlerce isimsiz kahraman”ın yarattığı değerlere sahip çıkacaklarını, aralarına nifak tohumları ekemeyeceklerini söyledi. DTP MYK üyesi Canip Yıldırım, Türkiye’nin asla bölünmeyeceğini, bunu İngilizlerin yapmak istediğini ancak onlara tek direnenin Kürtler olduğunu söyledi. Irak’taki Kürt direnişinin asla Türkiye’yi bölme niyeti olmadığını, bunun için Türklerden çok Kürtlerin dirayetli davrandığını belirten Yıldırım, Genelkurmay Başkanı’nın, “Dağın arkasını görmek lazım. Bağırmakla, çağırmakla hiçbir yere varılmaz” sözlerinin kendisinin çok etkilediğini savundu. “Değerli komutan” diye Genelkurmay başkanını öven ve 3 yaşında annesini kaybedip acı çeken komutanın, acı çekenleri iyi bildiğini ileri süren Yıldırım, Türkiye’nin de en şanslı döneminde bulunduğunu söyledi. Kapatılan Demokratik Kitle Partisi eski Genel Başkanı Şerafettin Elçi de Kürtçe Türkçe karışık konuşmasında, Kürtlerin mücadelesinin hak ve adalet mücadelesi olduğunu söyledi. “Meselemiz Kürt halkının dünya halkları arasında bir halk olduğunu kanıtlamaktır. Bu mücadelemizin iyiliği sadece kendimize değil, zulmedenlere de” diyen Elçi, zalimleri iyi insana dönüştüreceklerini savundu. Elçi, ufak tefek hakların hiçbir garantisi olmadığını, Kürt mücadelesinin yönetim hakkı için olduğunu söyledi. Dünya konjonktürünün yönetimi almaları için uygun olduğu mesajı veren Elçi, “Barış, barış isteyenlerle yapılır. Bir taraf kesinlikle barışa karşı çıkıyorsa senin barış istemen zavallıca yalvarmaktan öteye gidemez” dedi. DTP Eşbaşkan Yardımcısı Senanik Öner de önce Kürtlerde birliğe, kardeşliğe, barışa ihtiyaç olduğunu söyledi. Başbakan’a seslenen Öner, “Bu ülkeyi kimse bölmek istemiyor. Barış, diyalog yolunu açın. Operasyonları durdurun, tecriti kaldırın. Tüm sorunların barışla çözüleceğine inanıyoruz ve her türlü katkıyı vereceğiz” dedi. HAK-PAR Ankara İl Başkanı Haydar CiHaner de Kürt sorunun asayiş ve güvenlik sorunu olarak görülemeyeceğini, çözümün siyasal olduğunu ve adil, eşitlikçi temelde çözülebileceğini söyledi. Federatif bir yapı önererek, bunun bölücülük olmadığını belirten Cihaner, bütün bunları sağlamanın Kürtlerin kendi aralarındaki güçbirliği, işbirliği ve dayanışmasından geçtiğini vurguladı. Tek parti, tek anlayış demediğini, asgari müştereklerde güçbirliği ve dayanışma önerdiğini belirten Cihaner, “Hem kendi içimizde birlik, hem de ezilen Türk halkı ile birlik” çağrısı yaptı. DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, Eşbaşkan Yardımcıları Naci Kutlay, Sırrı Sakık ve diğer yöneticiler, SDP Genel Başkan Yardımcısı Ayla Yılmaz, eski parlamenterlerden İbrahim Aksoy, Hakkari Belediye Başkanı Metin Tekçe, Ceylanpınar Belediye Başkanı İsmail Aslan ile Kürt dernek ve vakıflarından, Barış İnisiyatifi’nden, Kürt aydınlarından çok sayıda konuğun da katıldığı Genel Kurul’da Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ile Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya’nın mesajları okundu. Tek liste ile girilen Genel Kurul’da, mevcut Başkan İhsan Güler yeniden aday oldu.
Çocuklar silah yaktı
Diyarbakır Sur Belde Belediyesi Çocuk Meclisi üyesi bir grup çocuk, “12 Şubat Uluslararası Çocuk Askerler Günü” nedeniyle düzenlenen törende oyuncak silahlarını yaktılar. Sur Belediyesi’nce “12 Şubat Uluslararası Çocuk Askerler Günü” nedeniyle İnönü Caddesi’nde kurulan çadırın önünde toplanan Çocuk Meclisi üyesi bir grup, savaş karşıtı dövizler taşıdı, slogan attı. Grup adına basın açıklamasını okuyan Çocuk Meclisi Eğitim Komisyonu Başkan Yardımcısı Sozdar Gersiyor, “12 Şubat Uluslararası Çocuk Askerler Günü’nde Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin etkin olarak yürürlüğe konulmasını istiyoruz” dedi. Etkinlikte, çocuklar tarafından okunan savaş karşıtı şiirlerin ardından, çocuklar, yanlarında getirdikleri oyuncak silahları, belediye görevlilerinin yardımıyla yaktı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net