www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Tarikat vadisi
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
Can Dündar’a hayırlı olsun!
SADEDE GELELİM
____
Cem Somel
Karikatür tahriki
SÖZ OLA, TORBA DOLA
____
Üstün Yıldırım
Böyle bir günde...
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
Organize İşler meselesi
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Tarikat vadisi
Dizinin son bölümünde mahkeme Polat Alemdar ve ekibini, “kamu vicdanının sesine kulak verip” serbest bırakınca arkadaşların bir miktar daha temizlik yapacağı anlaşılmıştı!
Gerçi Polat Alemdar ve ekibi dizi sırasında yaklaşık beş-on bin kadar insan öldürmüşlerdi!
Demek bu, sözü edilmeye, mahkemeleri uğraştırmaya değecek bir miktar değildi!
Ya da başlamışken Irak’ı da, kurtarıverin bari diyerekten mahkeme onlara yol vermişti!
Polat Alemdar, Memati, Abdüley her biri eğitimliydi.
Bunlardan Polat ve Abdüley mektepli, Memati ise saf pratikten gelmeydi.
Altlarında son model ciple...
Irak’a Amerikan ordusunu dağıtmaya gidiyorlardı.
Karşı gerilla dediğin böyle olacak!
Düşman kamplarına sızma harekatını BMW ciple yapacak!
İhtimal o ki aslında onları oraya, bu kadar kötü oyunculuktan kurtulmak için Türk sineması göndermişti!
Tamam, film Amerikan Rambosunu kendine örnek almıştı.
Üç kişi, bir orduyu, yetmedi peşmergeleri dağıtacaktı.
Ama hiç değilse Rambo Stallone, kas mas yapmıştı.
Bizim Rambo, borç içindeki fakir memleketin evladına uygun bir gıdasızlıkta hem boydan, hem de enden gayet zayıf kalmıştı!
Memleketin kaslı delikanlılarına, Ali Desidero’ya ayıp!
***
Film başladı Polat’ta bir yüz ifadesi.
Film bitti aynı yüz ifadesi!
Böyle olduktan sonra oyunculukla niye uğraştılar acaba.
Polat’ın, alçıdan heykelini dolaştırsalardı daha ucuza mal olurdu aslında.
Mesela Polat, bir sahnede ağlamaya çalıştı, salonda yalnızca bir psikolog o yüz ifadesinin ağlamaya delalet edebileceğini çözümleyebildi de seyirciye açıklama yaptı!
Keşke filme, “Polat burada ağlıyor”, “Az sonra gülmeye çalışacak” diye alt yazı yazsalardı, uzmana gerek kalmazdı!.
Bir de Amerikalı Sam vardı karşı tarafta.
Al Polat’ı vur Sam’a!
Oyunculuktan nasibini almamış iki kazma!
Filmin siyasi muhtevası, amacındaki gaye nedir diye düşünürseniz?
Kuzey Irak sorunsalı olmasa, işgalin nedeni, Irak’ın geneli filmin umurunda değildir.
Çuval işi olmasa Amerika’ya bu kadar bindirilmeyecektir!
O aslında hem çuvalcılardan, “sanal” intikam peşindedir...
Hem de çuvalı bahane edip milli duygular üzerinden Kürt düşmanlığıyla birlikte tarikat dersleri vermektedir.
Nitekim filmin o anına kadar birbirine karşıt olan Türkmen’i, Arap’ı, Kürt’ü, tarikat şeyhinin şahsında birleşmiştir!
Acaba?
Birleştirdiyse bu Irak’ın hali nedir?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
Can Dündar’a hayırlı olsun!
Dikiş tutmaz söküklerini, paçavraya dönmüş yırtıklarını, ancak, memleket insanına reva gördükleri kapkara şovenizmleriyle yamamaya, örtmeye çalışanların sahtekarlıkları lime lime akıyor artık. Beş para etmez efelenmeler, boş fodulluklar, yalanlar; yani toplumun ideolojik, kültürel gelişim kanallarını tıkayarak yönlendirmenin ve de çürütmenin bu araçları, tepe tepe kullanılıyor. Ama bir şekilde, iş dönüp dolaşıp ayaklarına dolanıyor. Bütün insani değerleri gözükara bir faşizanlıkla tepelemeye yönelik bütün o ırkçı vızıltı, bir yandan imtiyazcı statükonun korunmasında hayli işe yararken, diğer yandan da kullanıldığı alanlarda yaşanan fiyaskoların bizzat tetikçisi oluyor. Ama yüzsüzlük o kadar derin ki, ‘fiyasko’dan bile yararlanılmaya çalışılıyor. “Lokaldir, münferittir, kişiseldir, vs...” türünden kaytarmalarla yetinilmiyor, “bakın herkes Türk’e düşman” hezeyanlarıyla da ırkçı balona üflemeye devam ediliyor. Sonuçta, günü kurtarmanın dışında, hiçbir sorun çözülmüyor, açmazlar derinleşiyor ve her an yeni bir fiyaskoyla karşılaşılıyor.
FİFA Disiplin Komitesi’nin Türkiye’ye verdiği ceza da böyle işte... 6 maçlık “seyircisiz oynama” cezası karşısında gösterilen tepkiler “bu kadar pişkinlik de olur muymuş?” dedirten cinsten. Yıllardır spor sahalarında sınırsızca kullanılan şovenist fişeklemenin çok doğal sonucu olan bu yaşananların gerçek temelleriyle yüzleşmek, hiç akıllarına gelmiyor. “Bu ceza, Türk insanına hakarettir” ya da “Avrupa, Türk’e düşman olduğunu bir kez daha göstermiştir” şeklinde çığırtkanlık yapan beton kafalıları bir tarafa bırakalım. Krizden beslenen leş kargalarına ne dense boş!
Cezanın “sportif sınırları aştığını” ve de “siyasi nitelik taşıdığını” söyleyenlere bakalım. Böylesi tartışmalarda da, karşılaşılan sonucun gerçek nedeni olan ‘derin’ şovenist yönlendirme itinayla kapsam dışı bırakılıyor. Hadi diyelim ki ceza sportif değil de siyasidir. Peki cezaya konu olan “suç”un siyasi zemini yok mudur? Olayı sadece 90 dakikalık bir futbol müsabakasının sınırları içerisinde mi değerlendirmeli? Yıllardır maçlarda adeta bir zorunluluk haline getirilen mili marş okumalarıyla, sözüm ona bölücülüğe karşı sloganlarıyla trübünleri kuşatan o hummalı yönlendirme hiç mi ‘siyasi’ değildi? “Vatandaşın milli hissiyatı”, “seyircinin kendiliğinden refleksi” vb. uydurmaların hiçbir ikna ediciliği olamaz. Olamaz çünkü, olup bitenin ‘kendiliğinden’ değil, bir ‘derin yönlendirme’nin konusu olduğunu sadece biz söylemiyoruz artık.
Devletin zirvesi olarak bilinen Milli Güvenlik Kurulu’nda 30 yıl hukuk danışmanlığı yapmış olan Mustafa Ağaoğlu bir gazeteye verdiği mülakatta bakın neler diyor:
“Maçlardan önce İstiklal Marşı okunması psikolojik harekat çalışmasıdır. Bölücülüğe karşı uygulanmıştır. Lig maçlarında dahi milli marş okutulmaktadır. O dönemde statlarda PKK aleyhine sloganlar atıldı. İsviçre maçında milli marşımızın yuhalanmasına yönelik olarak Türkiye’de gösterilen tepkiler de psikolojik harekatın amacına ulaştığını gösterir. Demek ki bu konuda bir milli şuur oluşmuştur.”!..
Bu bir itiraftır. Bir ‘derin siyaset’in itirafıdır. Demek ki, trübünlerde “bölücülüğe” karşı bağırtılan, “bu gelen Türklerin ayak sesleri” yalanlarıyla avutulan, uyutulan ve de doldurulan futbol seyircisi, bir ‘derin devlet siyaseti’nin aracı oluyormuş. İsviçre maçında yaşanan o linççi icraat da, diğerleri gibi, psikolojik harekatın başarısıymış. Ve her zaman olduğu gibi filmin başrolünde, kendine özgü devasa örgütlenmesiyle, “Milli Güvenlik” bulunmakta. Her şey onun için!
Ekonomisinden siyasetine, tepelerde hüküm süren katıksız işbirlikçilik; herkese düşman, inkarcı, paranoyak bir “milli şuur”la her an her yöne yönlendirilmeye hazır bir toplumsal destekle kendisini gizlemeye, saltanatını sürdürmeye çalışıyor. Stadyumlardan televizyon dizilerine, filmlere kadar her şey, böylesi bir çarpık “milli şuur” imalatının araçları olarak kullanılıyor.
Sonuçta ne oluyor? Polat Alemdar ‘kahraman’ oluyor! Doğan Medya’nın romantik solcusu Can Dündar’a da “Saflara hoş geldin Polat” demek kalıyor. Evet, Dündar’a göre “Kurtlar Vadisi Irak” filmi, Türk sağının Amerika’dan kopuşunun müjdecisi, yeni anti Amerikancı safının habercisiymiş! Tam da, “Şükürler olsun ki, Can Dündar, her daim bu ülke solunun başına musallat olmuş faşist hareketin korkusundan kurtulmuştur artık!” diyecekken, bir bakıyorsunuz Polat, Trabzon’da küçük bir çocuk kılığında gözünü kırpmadan bir papazı vurmuş! Avukat kılığında mahkemeye girmiş, Dündar’ın arkadaşı gazetecilerin davasında sağa sola saldırmış! Bir bakmışsınız, Polat Alemdar’ın sorumluları, Şemdinli bombacısı “iyi çocukları” takdirnameyle ödüllendirmiş! Amerikayla “şu İran’ı nasıl yola getiririz?”, “bu PKK’yi nasıl haklarız?”ın planları kotarılıyormuş! Ve daha neler, neler...
Olsun ama, biz yine de Can Dündar’a güvenelim! Polat “Amerika’dan kopan Türk sağı”nın habercisi ise, kendisinin de belirttiği gibi, Polat’ın özdeşleştirildiği efsane “reis” Abdullah Çatlı’nın dava arkadaşları da değişmiştir herhalde! Bin operasyoncu Ağar’lar, Korucubaşı Bucak’lar, MHP’ci bozkurtlar ve cümle çuvalanmış “milli şuur”cu derin devletçilerin Amerika’dan koparak Can Dündar’ın saflarına “hoş gelmesi”, büyük gelişmedir tabii!
Ne diyelim; “milli şuurcu yeni sağ” Dündar’a hayırlı olsun ama kusura bakmasın, biz kendi safımızı da, ırkçı faşistlerden, özel harpçilerden, anti Amerikancı olamayacağını da iyi biliriz.
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
SADEDE GELELİM
..........
Cem Somel
Karikatür tahriki
11 Eylül 2001 saldırısından ve ABD ve müttefikleri Afganistan’a askerî müdahalesinden önce, bir süre internette ABD’de birtakım kişi ve kurumlardan Taliban rejimini karalayan ve onu protesto etmeye davet eden mesajlar gönderilmişti. Emperyalist askerî müdahalesi için zemin böylece hazırlandı. 12 Eylül’den sonra zaten birçokları Taliban’ın Bin Ladin’i teslim etmediği için bu müdahaleyi hoş gördü.
ABD Irak’ı istilâ etmeğe hazırlanırken emperyalist propaganda aygıtları Saddam Hüseyin’i ve Baas rejimini sürekli kötüledi. Irak Cumhuriyetini dünya için tehlikeli bir haydut rejim olarak gösterip karaladı. Ama bu propaganda Irak halkını, Arap kavmini ya da İslâm ümmetini hedef almadı.
Şimdi emperyalistlerin basını neden bütün Müslümanları rencide eden bir kışkırtmaya tevessül ediyor?
Eylül 2005’te Hazreti Muhammed konulu karikatür yarışması açan Danimarka gazetesi, besbelli Müslümanları aşağılamayı amaçlıyordu. 2003’te aynı gazete, bir karikatürcü İsa’nın çarmıha gerilmesini konu edinen bazı karikatürler gönderdiğinde bunları ‘okurlar tepki gösterir’ gerekçesiyle yayınlamayı reddetmiş.
Gazetenin İslâm Peygamberini ve Müslümanları aşağılayan karikatürler yayınlaması Avrupalıların bilinçaltında, kendilerini üstün gören, başka kültürleri hor gören önyargısının ve kibrinin izleri var. Yarışmayı düzenleyen Danimarkalılar, bunu Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik projesi aleyhinde bir mahallî bir propaganda eylemi olarak da tasarlamış olabilir.
Danimarka’da yerleşik Müslümanların bazısı yayınlanan bazısı yayınlanmayan bu karikatürleri dosya hâline getirip İslâm ülkelerinde tepki kışkırtmaya çalışacağı belki ilk hesapta yoktu. Bu davranış da, bir Avrupa ülkesinde azınlık hâlinde yaşayan Müslümanların (muhtemelen zaten horlanan, zaten ezilen emekçi Müslümanların) kimliklerini ve izzeti nefislerini koruma çabası olarak izah edilebilir.
Arkasından karikatürlerin Norveç’te ve başka Avrupa ülkelerinde tekrar yayınlanması tesadüf değildir. Bu yayınlar, İran devlet başkanının İsrail’e karşı bütün Ortadoğu halklarının duygularını dile getirmesi, ardından İran devletinin nükleer araştırma konusunda millî egemenlik hakkını savunması, ve üçüncü olarak Filistin meclis seçiminde Hamas’ın zaferi ile çakıştı. Bunlarla ilgili bir kışkırtma olduğu açıktır.
Bu defa emperyalistler, Irak halkına boyunduruk geçirme teşebbüsündeki hüsran üzerine, kendi halklarını İran’a, Suriye’ye, Filistin’e karşı yeni barbarca politikalara hazırlamak için bütün Müslümanları hedef alan bir karalamayı gerekli görüyor. İran veya Suriye kentleri bombardımanla yerle bir edildiğinde, haber filmlerinde kadınlar çocuklar ihtiyarlar ölülerinin etrafında, yıkılan yuvalarının önünde ağlaşırken, Avrupalı emekçiler bunları taş gibi yüreklerle seyretmeli. Avrupa devletleri Filistin’e sosyal yardımı kestiğinde açlıktan, ilaçsızlıktan ölüm haberleri Avrupalı emekçilerin vicdanına dokunmamalı.
Tahrikte Müslümanların (papaz katletmek veya elçilik yakmak gibi) aşırı tepkilerinden yararlanıp dünyanın diğer çevre ülkelerindeki emekçileri Müslümanlara düşman etme hesabı da sırıtmaktadır. Bunun sebebi de belli. İran devletinin, sadece Müslüman devletlerle değil, ABD ve Avrupa emperyalizmine boyun eğmeyen birçok devletle iyi ilişkisi var. Rusya ve Çin, İran’ın enerji üretme amaçlı nükleer araştırma programını desteklemektedir ve ihtilâfın Birleşmiş Milletlere götürülmemesinden, Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) içinde hâlledilmesinden yana tavır göstermiştir. Venezüela ve Küba, UEA’da ajansın İran’ın nükleer araştırmalarını Birleşmiş Milletler Kuruluna şikayet etmesine karşı oy kullandı. Nijerya, Güney Afrika gibi ülkeler İran’a karşı oluşan emperyalist kuşatmayı desteklememektedir.
Dünyada ABD ve AB emperyalizminden nefret eden milyonlarca emekçi, Irak, Suriye Filistin ve İran halklarına, onlarla hemhâl olmaktan gelen bir yakınlık duymaktadır. Emperyalist tahrikin amacı bu duyguyu yok etmektir.
Emperyalistlerin karikatür tahriki, Müslüman kitleleri yanlış tepkilere ve hedeflere yönlendirdiği ve dünyada emperyalizmin ve kapitalizmin mağduru gayrimüslim emekçilerle Müslüman emekçilerin arasını soğuttuğu ölçüde dünya emekçilerine zararlı olacaktır (ve emperyalist maksadı hâsıl edecektir). İslâm ülkelerinde emperyalizmin uşaklığını yapan rejimlere İslâmiyete sahip çıkma gösterisi yapma fırsatı verdiği ve kitleleri bu yolda kandırdığı ölçüde de emekçilere zararı dokunacaktır.
Emperyalist karikatür tahriki, emekçilere Batılı emperyalistlerin (sömürgeciliğinde araç olarak kullandığı) kültürel küstahlığını teşhir etmesi yönünden yararlı olmuştur. Eğer karikatür konusunda ortaya çıkan toplu tepki, emekçi Müslüman kitlelere Irak işgali, Filistin işgali ve İran’ı tehdit gibi konularda da toplu tepki göstermenin yolunu açarsa emperyalistlerin karikatür provokasyonu daha da hayırlı ve yararlı neticeler verecektir.
Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği, durumu nasıl değerlendirdiğimize bağlıdır.
e-posta:
csomel@yahoo.com
Başa dön
SÖZ OLA, TORBA DOLA
..........
Üstün Yıldırım
Böyle bir günde...
Benim kuşağımdan; hele de yaşıtlarımdan; hem de pisi pisine olduğunda daha bir acıtıyor ölüm yüreğimi. Sıranın bana gelmekte olduğu düşüncesinden belki de. “Eyvah” derim o zaman, “altmışımı bile göremeden...”
Bir toplantıda çoğunluğun çıkarını, kişisel çıkarına yeğlediğim için benimle olan her türlü ilişkisini kesmeden önceki günlerde bir komşuma “altmışımızı görebilecek miyiz bakalım” demiştim sağlıklı yaşam yürüyüşü sırasında ve söz arasında. İşte, oradan kalma öncelikli hedeftir benim için altmış yaş. Altmışımı devirdiğim yıl, oğlum yüksek öğrenimini bitirmiş olacaktı çünkü. İkimiz de o saçma sapan eğitim yükünden kurtulmuş olacaktık. Sonrasında ben yaşamdan çalmaya başlayacaktım, yaşam oğlumun güzel gençliğinden. İşti, aştı, eşti derken yaşamla piştiye oturacak, hep yenmek için uğraş verecekti. Çünkü onun yolunu bekliyordu, neler, neler. Kimbilir daha neler. O bunlar için uğraş verirken; ben de ona destek olmak için çabalayacaktım altmış yaşın bilgeliğiyle. Ya da gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse dayanışmasıyla.
Böyle bir şey olmalıydı yaşlanmaya başlamak. Ölümden korkmak ve de her ölenle ölmeye kalkmak. Belki de bedenimdeki kimi değişikliklerdi beni buna iten. Sözgelimi daha çabuk yoruluyordum artık. Koca kafamın içinde de bitmek bilmeyen kıpraşmalar oluyordu. Bir ağrı çıkıyordu arada bir, sağdan sola, soldan sağa taşıdığı bayrağını bir yere dikip bırakıyordu. Kimi zaman kabına sığamıyormuş gibi beynimin çatısını zorluyor ya da ense köküme yakın katlarda zonk zonk duvara vuruyordu. O zamanlar kulağımda çalan zilleri bile duymaz oluyordum. Neydi o öyle. Baritondan ötmeler, sonra birden tenora dönmeler. Yıllardır tek düze çınlar dururdu oysa Ravel’in Bolerosu gibi. Son günlerde arabeskleşmiş gay guy eder olmuştu. Huy değiştirmişti yani. Daha altmışıma bile gelmemişken üstelik.
Bu çınlamaların nedeni midemi de bulandıran başımdaki kıpraşmalardı belki de. Ya da midemde tam bağımsız başka örgütlenmeler vardı. Bir ekşime duyumsuyordum ama, sanki o daha yukarılarda bir yerlerdeydi. Orada mı, burada mı diye sorduğum doktorlardan mideci olanı kalpçiye, kalpçi olanı mideciye gitmemi önerdi. Baktım anlaşamıyorlar, neremde ne olduğunu öğrenmemin sorumluluğunu gelişkin tıbba ve gelişmiş hekimlere bırakıp sakatatçıya mı gitsem acaba diye düşünürken evde buldum kendimi.
Hoş öğrendiklerimi de yapamıyordum ya!.. Bir bal kavanozuna bile gücüm yetmiyordu. Daha altmışıma bile gelmemişken hem de. Anlaşılan bize de televizyon çocuğu, rodeo erkeği Mustafa gibi biri gerekiyordu. Ağzında çikolatalı gofreti, açıveriyordu kavanozun kapağını. Aslında vardı öyle bir Mustafa, var olmasına da, şu bozuk düzenin içinde eğitimli, donanımlı yer alsın; yapamayacak olsa da bir mesleği olsun diye bir başka kentte okumaya göndermiştik. “Ha” deyince kavanoz açacak durumda değildi yani. Eh, “Ya bu diyardan gidilecek, ya bu kavanoz açılacak” diyerek, kavanozlar yüzünden çekip gitmek de yakışık almayacağına göre kahrolası balı ve de işbirlikçisi kavanozları yaşamdan çıkarmak gerekiyordu.
Bir de beynin yorulması vardı, ne yat kalkla; ne de rakı şişesinde balık olmakla geçip gitmeyen. “Ölsem de kurtulsam” a dek götürüyordu üstelik insanı. Ama altmış yaş vardı daha görülmesi gereken. Ağızdan çıkmıştı ya, görülecekti o yaş, biraz yaş da olsa. Babam gibi yaşar mıyım acaba diye düşündüm bir ara. “Vay!..” dedim. “Bir otuz sene daha mı yaşayacağım.” Yorucu geldi; hem de çook. Üstelik de ürkütücü. Bu koşullarda... Oğlumun da benim şimdiki yaşımda olacağını ayrımsayınca fırlayıverdim yerimden, ona kötülük yapmışım gibi. Nereden çıktı şimdi saçı sakalı ağarmış oğul. Keskin ve kesin bir dönüş yaptım otuz yıl sonrasından ama; çokça kesin olunca dönüş, otuz yıl öncesine götürdü beni. Oğlumun bu günkü yaşında olduğum günlerime. Belki biraz daha öncesine. Hani şu,bekara karı boşamanın kolay olduğu günlere. Ya da “nereden gelirse gelsin, sefa geldi hoş geldi” havasıyla ölüme kafa tutulan yıllara. Yatardım divana boylu boyunca. Gerilirdim bütün gücümle. Gevşeyiverirdim sonra. İşte o anda ölmek isterdim. Çünkü o an mutluluğu duyumsardım içimde. Neyse o mutluluk. İnsanların hiç değilse ölürken mutlu olmalarını istiyordum belki de. “Şimdi ölmek zamanı” der, “ölmeye yatardım” arada bir. Hazır mutluluğu yakalamışım ya!..“ Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki” der, yaşamın acı gerçeğine dönerdim yine de.
Geçen hafta bugün, Evrensel’de geçirdiğim bir yılın son günüydü. Dün ise, yaşamdaki yeni yılımın ilk günü. Teoman’ın şarkısı eşliğinde “Bugün benim doğum günüm / Ne sarhoşum ne yastayım” dersem dün için olay anlaşılır sanırım. Üstelik,“Babamın lıkır lıkır rakı içtiği yaştayım/ Kendim de içecek denli aklı başındayım” diye de sürdürürüm bu şarkıyı. Ama “Böyle bir günde yılgın ve kederli değil/Böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel...” olmanın da olanağı yok ne yazık ki, Nazım Hikmet’in dediği gibi. Çünkü, “ne olacak bu memleketin durumu” kapsamına giriyor olay, rakı şişesinde balık olsak da, olmasak da...
e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
Organize İşler meselesi
Kirvem,
Şu sıralar Misak-ı Milli sınırları dahilinde iktidarı, daha da doğrusu iktidar olmanın nimetlerini başkalarına “gaptırmamak” ya da başka bir deyimle küme düşmemek için direnenler bir tarafa mevzilerini sağlamlaştırmak için gayret ederken, öte taraftan sütre gerisinde yatıp ikide bir ortalığı velveleye verip bulanık sularda balık avlamak için kendilerince her fırsatı nimet belleyip, Allah Allah nidalarıyla saldırıya geçmeye can atanların karşılıklı hücumları önce milletin en böyyük meclisinde ağız dalaşıyla başlayıp, ardından koridorlarına taşıp nihayet sokakları mesken tuttuğuna bakılırsa anlaşılan o ki; yine önce “vatan!”, sonra “millet”, daha sonra da her ikisinin aşkı, sevgisi, tutkusu uğruna kahramanca süngü takıp sürdürülecek muharebelerin eşiğindeyiz.
Hani bir zamanlar devri iktidarı döneminde estiği estik kestiği kestik külhan havalarında “ya olacak ya olacak!” teraneleriyle cakcaklayıp sonraları pılını pırtısını toparlayan “sarışın bacı” mızın dilimize kazandırdığı bu sloganın ardından şimdilerde yine aynı soyun sopu, aynı yolun yolcusu, hani tam da kuş gribinin memleketimizin sathında çadır kurduğu şu sıralar yine kuş misalı cakcaklayanlar buyuruyorlar:
“Başbakan kaçacak, CHP kovalayacak!”
Aslında eski bir futbolcu olan başbakanın bir zamanlar top peşinde koşarken bacaklarını ne denli geliştirdiği bu vesileyle belki biraz daha su yüzüne çıkacak, ama öteden beri yıllar yılı nedense hep muhalefette ya da hani deyim yerindeyse hep ikinci kümede kalmanın verdiği eziklikle bunu içlerine bir türlü sindiremeyip hazımsızlık çekenlerin kale arkasından bir an önce kurtulup oyuna müdahil olma hevesleri gerçekleşecek mi, yoksa bu hevesleri kursaklarında mı kalacak, bunu da yakında memleketimizin tüm sinemalarında kırk kısım tekmili birden inşallah seyreyleyip göreceğiz...
Evet, Krivem görünen o ki, ülke gündeminde bundan böyle “hırsız-polis” veya “tavşan-tazı” koşuşturmasının bitip tükenmeyen düdüğü bir kez daha çalındı” Bir kez daha çalındı zira bu kaçıp kovalama senaryolarının girdaplarında dönüp dolanan dolapların bileşkesinde dün olduğu gibi bugün de sürüp giden hep aynı laf ebeliği:
“Tencere dibin kara, seninki...”
Kirvem senin de bildiğin gibi Osmanlı’nın ardından cumhuriyetle başlayıp daha sonraki süreçte tek parti iktidarının verdiği rehavetle daha henüz iki kulaç atıp yüzme öğrenmeden cumburlop daldığımız demokrasi ummanında bugün bu saat hâlâ bocalayıp dururken, keza aklımıza estikçe devrim, muhtıra, ihtilal gibi tanımlamalarla hemen hemen nerdeyse on yılda bir rafa kaldırdığımız anayasaları kendi paşa gönlümüze, kendi meşrebimize göre orasından burasından sünnet edip, arada bir tümüyle felce uğratırken, yine atalarımızdan miras kalan “yiğidi öldür ama yine de hakkını ver” yaklaşımından ilham alarak, cafcaflı ibarelerle ve de inatla “sosyal devlet” olduğumuzun altını her keresinde sabit kalemle çizmemize rağmen, bugün bu saat sosyal devlet kavramından ne denli uzaklarda olduumuz sadece lafta değil, aksine Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verdiği resmi rakamlardan yola çıkarak ne kadarımızın yoksulluk, ne kadarımızın açlık sınırında cebelleştiği, keza milyonlarca insanımızın işsiz güçsüz ortalarda bir baltaya sap olamadan dönendiği tabak gibi ortadayken, hatta şu son kuş krizi olayında ellerindeki iki tavuğunu kaybedenlerin tüm servetleri gitmişçesine bitkin, perişan hallerinin yanı sıra ayrıca köylerinin dışında kasaba ve şehirlerinin bile kar yağınca günlerce yolları kapanan halleri meydandayken, hırsız-polis oyunlarıyla sözde birbirlerini topa tutarak mal bildirimlerinde bulunmaya zorlamak aslında ne kadar da inandırıcı!
Günlerden beri sanki yeni bir marifetmiş gibi başbakanının servetinin açıklanmasını isteyip hop oturup hop kalkarak böylece sözde başbakanı köşeye sıkıştırmaya yeltenenlerin dertleri aslında başbakanın kaç deve yükü altına sahip olmasının bir bakıma sanki hesabını sormaya yönelikse de, gerçekte bu çırpınmanın ardında yatan, sadece ve sadece bir an önce erken seçime zorlayıp oradan da becerebilirlerse iktidar koltuğuna çöreklenip biraz da kendi servetlerinin nemalanmasına kapı aralamaktan başka bir şey olmadığını gari bu halk yutmoor!
İşte başbakan açıkladı, tüm serveti ortada!...
Peki, açıklanan bu servetin nerden peydahlandığı malum mu, asıl sorulması gereken, bu sorunun cevabı gelecek mi?
No!
Nitekim bundan önceki iktidarlar döneminde kokuları ayyuka çıkan yolsuzlukların en büyük başmimarları bizatihi milletin en böyük meclisinin çatısı altında parmak kaldırıp birbirlerini kemali afiyetle aklayıp paklayıp, “eli yüzü düzgün tertemiz vatan evlatları” olarak sergileyip, büründükleri dokunulmazlık zırhının yanı sıra ayrıca zaman aşımı simidine sarılıp böylece tüm karanlık “organize işler”in günahından sıyrıldıklarına bakılırsa; yine anlaşılan o ki, şu anda da aynı senaryo, aynı tezgah, aynı morfin devam edip gidioor!
Öyleyse sosyal adaletten yoksun bu bozuk, kokuşmuz düzen, gerçek anlamda kökünden değişmedikçe gerisi laf-ı güzaf, al birini vur ötekine, aynı tencere aynı kapak!
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net