www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Nerede kaybettin yasası
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Kameralar kimi gözetleyecek?
BAŞAK
____
Bülent Falakaoğlu
İlan savaşlarından birlikte mücadeleye
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Duvarlar
SU
____
Selma Ağabeyoğlu
Gül kırılmasıdır
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Nerede kaybettin yasası
Birkaç yıl önce şimdi çok sözü edilen, “nereden buldun yasası” çıkmıştı.
Çıkmıştı da... yasanın mucidi Zekeriya bey koltuğu bırakıp kaçmış, paçayı zor kurtarmıştı!
Çünkü Türkiye’deki “sıcak” paranın bir bölümü fırtar gibi yapmıştı!
Şimdi, “nereden buldun yasası” çıksın diyen yazar çizer takımından bir kısmısı Zekeriya beyin gırtlağına yapışmıştı:
“Nereden bulduysa buldu, sana ne? Bak ekonomi dar boğaza giriyor, servet düşmanı mısın ne?”
Nitekim eskiden Merkez Bankası başkanlığı yapmış olup şimdilerde ekonomi üstüne yazan bir “üstat” meseleyi “teorik” olarak açıklamıştı:
“Sıcak para asabidir... İşkillidir... Nazik ve narindir.
Ürkütmeye gelmez.
Sevgi ve şefkat bekler.
Yoksa çeker gider”
“Sıcak para” gitmesin diye, Zekeriya bey gitmişti!
Ki zaten, bu sorunun gereksizliği de ortaya çıkmış bulunuyor!
Neden derseniz:
Umumu istek üzerine Başefendi malvarlığını açıkladı.
O zaman anlaşıldı:
Başefendinin malvarlığı azalmıştı!
Mesela, altın sarı liralar...
Düğünlerde takılan takılar...
Evi...
Euro...dolarların büyük kısmı falan kalmamıştı!
***
Eh bu durumda ona, “Nereden buldun” diye sormak manasızdı!
Çünkü Başefendi diyebilirdi:
“Ne bulması, ben kaybettim, bulan varsa getirsin!”
Bu yüzdendir ki şimdi bize lazım olan, “Nerede Kaybettin Yasasıdır!”
Çünkü mal beyanında görüldüğü üzere, beyefendinin bulmuşluğu değil, kaybetmişliği vardır!
Fakat yine de milletin bilmeye hakkı vardır.
Beyefendi paraları, takıları, çil çil altın sarı liraları ne yapmıştır?
Hırsızlar mı çalmıştır?
Evi sel basmış da, takılar sulara mı kapılmıştır?
Villalar abisinin olduğuna göre, büyük birader üstüne mi yatmıştır?
Çiklet, gofret hisseleri de satılmış, bayağı bir para gelmiştir ama paralar listeye yazılmamıştır!
Bu durumda hadi beyefendi maaşla idare eder de, sabi yavrucaklar cıscıvlak ortada mı kalmıştır?
Malum, beyefendi eski mal beyanında hakime, paraları, takıları hep çocuklardan borç aldığını anlatmıştı?
Hiç değilse çocuklarına olan borçları ödemiş midir?
Bunu bari söylesin.
Yani bu millet, bir de beyefendinin çocuklarına borçlu kaldığına kafayı takıp kendini heder etmesin!
Çıksın çıksın!
“Nereden buldun yasası” yerine “Nerede kaybettin yasası” çıksın!
Başefendi nereden bulduğunu açıklamıyor, bari nerede kaybettiğini açıklasın!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Kameralar kimi gözetleyecek?
İtalyan Katolik Papaz Santore’nin katili O.A. önceki gün mahkemeye çıkarılarak tutuklandı. Ama cinayetin üstündeki sis şimdi ilk günkünden daha yoğun görünüyor.
- Katil çocuk, mahkemede “susma hakkı”nı kullanırken; yetkililer ise, olayları gerçek yönleriyle değil kendi amaçlarına göre açıklamaya devam ediyorlar.
Çocuğun kullandığı tabanca, babaya mı, abiye mi yoksa onu yönlendiren başka kişilere mi ait?
- Çocuk, bir tarikat mensubu mu yoksa başka türden bir örgütlenme içinde mi; mafya ile ya da beyaz kadın ticaretiyle ilişkisi ne; çocukla papazın ilişkisi ne? gibi böyle bir cinayetin aydınlatılmasında en temel sorular bile yanıtlanmış değil!
Daha da kötüsü Trabzon Valisi’nden başlayarak yetkililerin tutumu. Vali bey; önce “Bu kentte kimse bu tür olaylara görgü tanıklığı yapmaz” demeye gelen açıklamasıyla gündeme gelirken, daha katil zanlısının sorgusu sürerken “Cinayetin ferdi olarak işlendiği anlaşılıyor” diyerek, soruşturmayı ve kamuoyunu yönlendirecek açıklamalar yapmıştır.
“Vali neden böyle konuşuyur?” sorusu tartışılırken; “yukarıdan” yapılan; “Trabzon’da asayişsizlik var; şehrin her yanına gözetleme kameraları yerleştirilerek, bütün kent gözlenerek kontrol edilecek” propagandasıyla Trabzon’da, öncesi bir yana bırakılsa bile ilk “linç girişimi”nden sonra yaşananlardan hiç ders alınmadığı, son olayın da “ferdi bir cinayet” olduğuna karar verildiği anlaşılmaktadır.
Burada bir kez daha soralım: “Linç girşimi”ne katılanların kim olduğu, olayları kimin kışkırttığı polis ve savcılık tarafından bilinmediği için mi linç olayları sonradan 2 kez daha tekrarlandığı halde hiç kimse bu olaylardan dolayı ceza almadı; hatta kimse ciddi olarak soruşturulmadı bile. Dahası bu olaylara karışanlar, bunları örgütleyenler sadece soruşturulmamakla da kalmadı, bunlar yurtsever, milliyetçi gençler olarak övülüp pohpohlandı. Demokrasi, insan hakları deyince mangalda kül bırakmayan CHP bile bunları “duyarlı vatandaşlar” olarak ilan etti. Şehrin her yanına kamera konunca, olaylara katılanlar soruşturulacak mı? Yani kamerlar otomatikman soruşturma mı açacak!
Olup bitene bakınca kameraları Trabzon halkını gözetlemek için değil de; Trabzon’u yönettiğini söyleyenleri, orada asayişi sağlamakla yükümlü olanları gözetleyecek biçimde yerleştirmek gerektiğini söylemek daha gerçekçi olacaktır. Böylece hem rehavet içinde olanları hem de kimlerin bu linççilerle, mafya bozuntularıyla ırkçı-şoven odaklarla içli dışlı olduğu gözlenebilecektir.
Basın da, daha birkaç gün önce; cinayetle, linç girişimleri arasında kurduğu ilişkiyi unutmuş ve “kentte asayişin sağlanması için alınacak polisiye önlemleri” tartışmaya başlamış bulunuyor.
Oysa gerçek tam tersidir. Ortada bir “asayişsizlik”, “daha çok polis”, “daha çok gözetlemeyle” ilgili bir sorun değil; siyasi bir sorun vardır. Trabzon’da; açıkça işsizliğin, eğitimsizliğin, yoksulluğun bunalttığı gençler, muhtemeldir ki “yukarıların” da kol kanat germesiyle, duruma göre ırkçı-şoven odaklar, sapkın tarikatlar, küçüklü büyüklü çeteler, mafyamsı organizasyonlar... içinde örgütlenip yönlendirilmektedir.
Bütün bunların arkasında; 20 yıl öncesinin, Karadeniz’in en önemli kültür ve ticaret merkezi olan Trabzon’unun bir işsizlik ve yoksulluk merkezine dönüşmüş olması vardır. Ama aynı süreç, ırkçı-şoven güç odaklarının, medeniyetler şavaşı tacirlerinin Trabzon’u “hassas bölge” ilan ettikleri döneme de denk gelir. Bu güçler; bölgede bir Rum Pontus devleti kurulacağı iddiasını öne sürerek işsiz gençlere, yoksul emekçilere milliyetçi, şoven odakları ve sapkın tarikatları çekici hale getirmişlerdir.
- Bu yüzden son aylarda bir yandan linç girişimlerine öte yandan cinayete varan eylemlerin Trabzon’da ortaya çıkması bir rastlantı değildir.
- Bu yüzden Trabzon’un sorunu bir asayiş sorunu değildir.
Onun için Trabzon’da olanlar “Kontrgerilla Talimatnamesi”nde yazılanlarla bire bir örtüşmektedir.
Bir süre önce Danimarka’da yayınlanan “Hazreti Muhammed’in karikatürleri” bir İslam-Hıristiyan kavgasına yol açacak belirtiler göstermeye başladı.
Radikal dini çevrelerin ardından, kimi Arap ülkesi hükümetleri de Danimarka Hükümeti nezdinde “özür dile” baskısı başlattılar. Karikatürleri yayınlayan gazetenin özür dilemesine karşın, Arap-İslam ülkelerinin pek de anlaşılmaz biçimde Danimarka’nın özür dilemesini istemesi, gerginliğin bir diğer boyutunu oluşturmaktadır. Üstelik bu ülkeler, şimdi Danimarka ile diplomatik ilişkileri kısmak gibi somut yaptırımlara varan uygulamalara girişmişlerdir.
Öte yandan İslami radikal örgütlerin güçlü olduğu ülkelerde “karikatürler” kitle gösterileriyle protesto edilmektedir. Türkiye’de bile din üstünden siyaset yapan kimi siyasi ve sendikal odaklar hareketlenmeye başlamış, basın açıklamalarıyla “siyah çelenk” eylemleriyle sorunu kamuoyu gündemine taşımaya yönelmişlerdir. (*)
Bütün bu gelişmelere şimdi Almanya ve Fransa’da bazı basın organlarının “basın özgürlüğünü savunma” adına bu karikatürleri yeniden yayınlaması ise ortamı iyice germiştir. Dahası, Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın tuzu kuru basın organlarının, “basın özgürlüğü kahramanlığı” yapmada “yarışma” ihtimali, süreci daha da tehlikeli hale sokmaktadır.
Çünkü öyle anlaşılmaktadır ki; batılı basın organları ve gazeteciler, sorunu bir “basın özgürlüğü” davasına indirgeyerek, kendilerini haklı çıkarmayı amaçlamaktadırlar. Ancak sorunun basın özgürlüğü ile ilgili yanının çok az olduğu; asıl yanın İslam ülkelerinde ve batı ülkelerindeki İslami topluluklar içinde yol açacağı siyasi ve sosyal gelişmeler olduğu çok açıktır. Çünkü; Hazreti Muhammed ve ona bağlı “dini değerler”, İslam dünyasında her tür provokasyona malzeme olarak kullanılabilecek özellikler taşımaktadır. En başta da din üstünden politika yapan çevrelerin şimdi de bu gelişmeleri kullanarak halk yığınlarını maniple etmeleri en gerici güçleri harekete geçirerek İslamın etkisindeki geniş yığınları kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmelerini kolaylaşacaktır. Daha uzun vadede ise, şeriatçılığın temelinin genişlemesi sürpriz olmayacaktır.
Türkiye’de de bu gelişmelerden yararlanarak halk yığınları içinde; İslam ve onun değerlerine hakaret edildiği gündemli bir hareketlenme yaratacak güç odakları vardır ve bunların bazılarını şimdiden görüyoruz. Ancak şu bir gerçektir ki; İslami duyguları tahkir eden, “sorumsuz” yayınların “basın özgürlüğü” olarak savunulması kabul edilir değildir. Ama aynı zamanda bunların bahane edilerek İslami etki altındaki kitlelerin kışkırtılması, halkın taleplerini; Türkiye’nin bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin, işçi sınıfı ve emekçilerin en temel haklarına ilişkin taleplerin geriye itilerek “İslam mücahitliğine soyunulması” da kabul edilir değildir.
Aslında bugün, dünya hegemonyası mücadelesi veren emperyalist güç odaklarının oluşturduğu konsept; hem İslam’a ve onun değerlerine saldırının hem de bu saldırıya karşı İslami etkideki geniş yığınların şeriatçı bir mevziye doğru sürüklenmesinin olanaklarını barındırmaktadır.
Türkiye’nin ilerici devrimci güçleri, halkın, emekçilerin bu iki yanlı tezgaha çekilmemesi için üstlerine düşeni yapmak yükümlülüğündedir.
(*) Tayyip Erdoğan’ın karikatürlerini yayınlamak elbette basın özgürlüğü ile ilgilidir, ama Hazreti Muhammed’in karikatürlerini yayınlamanın, bugünkü dünya koşullarında basın özgürlüğü ile hiçbir ilgisi yoktur. Tıpkı, bir gazetede bu karikatürler yayınlandı diye şeriatçı gösteriler düzenlemenin; ülkeler ve dinler arasında gerginlikleri kışkırtmanın dini değerlere saygı beklemekle bir ilgisi olmadığı gibi.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
BAŞAK
..........
Bülent Falakaoğlu
İlan savaşlarından birlikte mücadeleye
Ürünleri ellerinde kalan narenciye üreticileri, durumu Adana merkezinde bedava portakal dağıtarak protesto etti. Portakal dağıtma eylemi Adana Çiftçiler Birliği Başkanı Cumali Doğru öncülüğünde gerçekleşti. Sayın Cumali Doğru bir süredir narenciye üreticilerinin sorunlarına çözüm arıyor. Doğru, çözüm için hükümet nezdinde girişimlerden üreticilerle birlikte eylem yapmaya kadar pek çok yolu deniyor.
Başkan Doğru’nun girişimleri ve talepleri geçmiş yıllarda çeşitli üretici kuruluşları arasında yaşanan ilan savaşlarını akla getiriyor. 2003 yılında medya üzerinden, tam sayfa verilen ilanlarla yapılan savaşa Cumali Doğru da imza atmıştı.
Hatırlanacağı üzere ilk ilan 12 Eylül 2003 tarihinde Pankobirlik tarafından verilmişti. İlanda hükümetin nişasta kökenli şekerin kotasını artırma girişimleri eleştirilmişti. Pancar şekeri kotalarının sürekli düşürülmesinin ülke aleyhine olduğu belirtilerek buna karşı mücadele edileceği vurgulanmıştı. Nişasta kökenli şeker mısırdan üretildiği için kendi bölgelerinde mısır üretimi yapılan ziraat odaları, Cumali Doğru ve Şekerli Mamul Sanayicileri Derneği’nin de imzasını alarak, karşı ilan vermişti.
Verilen karşı ilan Pankobirlik’in çarpıtılmış beyanlarda bulunduğunu, kamuoyunu yanlış ve yanlı bilgilendirdiğini iddia ediyordu. İlanın temel tezi özetle şuydu: Pancardan şeker üretimi pahalıdır. Üstelik elde şeker stoğu var. Mısırda ise durum farklıdır. Üretim içerideki talebi karşılayamıyor. Sınırlı üretim nedeni ile ithalat yapılıyor. Bu nedenle pancarcıların bir kısmını mısır ekmeye ikna ettiğiniz takdirde, ülke içi pancar arz ve talebi dengeye gelecek. Hem de mısır ithalatı duracak.
Yaşanların pancar çiftçisiyle mısır çiftçisini karşı karşıya getirmenin dışında hiçbir işlevinin olmadığı zamanla anlaşıldı. Çünkü mısıra verilen destek sonucu üretici mısıra yöneldi. Mısır üretimini ülkenin talebini karşılayacak düzeye getirdi. Ama sonuç ortada. Fiyatlar geçen yılın ve üretim maliyetinin çok çok altında. Mısır ithalatı da hâlâ sürüyor. Mısır üreticisi perişan. Mısır üretimini artırmanın çözüm olduğunu savunan, ilanın altına imza atan Cumali Doğru geçtiğimiz aylarda mısır üreticilerinin sorunları için bir hayli koşturdu.
Sayın Doğru şimdi dalda kalan narenciye için çözüm arıyor. Doğru, iç piyasada tüketimin artması için narenciye ürünlerinin Hal Yasası kapsamı dışına çıkartılmasını talep ediyor. Doğru, bu yöndeki isteklerini Sanayi ve Ticaret, Maliye Bakanlığı ile Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’a birer mektupla bildirdi. İsteklerinin karşılanması halinde, satış maliyeti düşeceği için, insanların daha fazla narenciye tüketimine yöneleceğini düşünen Doğru, ayrıca ihracat desteği istiyor. Doğru, tıkanan pazarın açılması için ton başına verilen ihracat priminin 60 dolar olması gerektiğini belirtiyor.
Şimdi birileri Doğru’nun haklı isteklerine karşı çıkabilir, tıpkı Doğru’nun geçmişte yaptığı gibi, şunları diyebilir: “Talepten fazla yapılan her üretim bu ülkenin sırtına bir yüktür. Türkiye ekonomisi bu yükleri taşıyacak durumda değildir. Stok olmayacak kadar narenciye üretilsin. Gerçekler görülmeli destek ürüne değil üreticiye verilmelidir.”
Böylesi yaklaşımlar doğru değildir. Greyfurt çekirdeğinin özsuyu, süt ürünlerinde kullanılmak için ithal edilirken, ülkemizdeki binlerce ton greyfurt dalda çürüyor. Yani üretimi düşürmeden yapılabilecekler var. Üreticileri karşı karşıya getirmeden çözümler üretilebilir. Gelişmeler, her üreticinin kader birliği içerisinde olduğunu, IMF ve Dünya Bankası patentli tarım politikalarından aynı ölçüde zarar gördüğünü gösteriyor.
Bu nedenle hem üreticiler, hem de üretici örgütleri sadece kendi bölgesindeki ürünlerin çıkarına hareket etmek yerine, ülke genelinde üreticilerin ortak hareketini hedeflemeli. Çıkar savaşlarını bırakıp, ortak mücadeleye yönelmelidir. Tam da burada, köylüllerin sendikal örgütlenmesinin, Tüm Köy-Sen’in önemi açığa çıkıyor.
e-posta:
falakoglu@hotmail.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Duvarlar
Tarih boyunca bazı halklar, yabancı korkusundan ve ülkelerine yönelik tehditlerden dolayı sınırlara duvarlar örmüşlerdir. Tarih ayrıca, dönemlerindeki düşmanlarına karşı duvarlar ören ulus ya da imparatorlukların, bu insanüstü çabalarının gerçek bir başarı gösteremediğine de tanık olmuştur.
İnsanlık tarihi boyunca, çok az ülke Çin Hanedanlığı döneminde örülen, zarar görüp, tekrardan yapılan ve zaman içinde genişleyen Çin Seddi kadar korkunç bir duvar örmüştür. Hun Türkleri ile Moğollar’ın akınlarını ve Kuzey’den gelen kabile göçlerini engellemek için inşa edilen Çin Seddi, bu bölgenin göçebeler tarafından işgal edilmesine engel olamadığı gibi, askeri anlamda da çok kısıtlı bir biçimde kullanılabilmiştir.
İlerleyen yıllarda, Büyük Roma İmparatoru Hadrian da, Britanya toprakları üzerinde büyük bir duvar inşası emri vermiş ve bu duvar Roma İmparatorluğu’nun kuzey sınırlarını oluşturmuştur. Bu duvarın kalıntıları günümüze ulaşmıştır.
Bir başka duvar ise, II. Paylaşım Savaşı’nın ardından Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünen Almanya’da inşa edilmişti. Fakat, 30 yıldan az bir süre içinde, Berlin Duvarı da moloz yığınına döndü ve kalıntıları müzelerde sergilenmeye başlandı.
Günümüzde ise, en büyük duvarı Ortadoğu’nun göbeğinde görüyoruz. İsrail’i, Filistin’den ayıran beton ve çelik duvarları, İsrail “koruyucu engel”, Filistinliler ise, “ırkçı duvar” ya da “utanç duvarı” diye niteliyorlar.
Şimdi, Washington’daki temsilciler de, göçü engellemek için Meksika sınırına yaklaşık 1000 kilometrelik bir duvar inşa edilmesi telaşı içindeler!
Aslına bakarsanız, duvarlar komiktir. İnşa edenler, duvarları “gücün simgesi” olarak görse ve onlar da böyle görünseler de; duvarlar gücün simgesi değil, aksine zayıflığın müjdecisidir. Güvenin sembolü değil, ulusal korkunun mimarıdırlar.
Çok sayıda insanı tek bir çatı altında toplamaya çalışan Çin Hanedanlığı, yüzyıllar ve nesiller boyunca sürecek bir işini temelini attı. Fakat, yabancı düşmanlığı ve Kuzey’deki Hun ile Moğol akınları korkusu, duvarı sardı ve onu aştı. Ve yüzyıllar boyunca Çin İmparatoru’nun gölgesindeki bu korku, emperyal Çin’in kalbine oturdu.
Roma ise, ilk zamanlarında dışarıdan gelenleri “hoş” karşılayan bir şehirde kuruldu. Ayrıca, genel görüş, ziyaretçilerin kendi site-devletlerini inşa edebileceğiydi. Yaklaşık 35 km. boyunca uzanan ve gelişimin sonu olan Hadrian Duvarı, içeriye girmeyi gözleyen aç kalabalığı engellemeyi amaçlıyordu. Fakat, kısa süre içinde başlayan gerileme ve 410 yılında Kral Alaric tarafından yapılan yağmalar, kudretli Roma’daki duvarların sadece küçük bir koruma teşkil ettiğini gösterdi.
Çin Seddi yaklaşık 750 km. idi.
Hadrian Duvarı 30 kilometre uzunluğundaydı.
Berlin Duvarı 15 km. civarında idi.
İsrail’deki duvar/engel, ülkenin tamamını sarıyor.
Meksika sınırında kurulması önerilen duvar ise, tüm bu duvarların toplamından daha uzun, tam 1000 km. uzunluğunda!
Tarih boyunca dikilen duvarların en mükemmeli bile, dışarıdan gelenlerin korkularını akseden engeller oldu. Bunlar, karşılıklı güvenin başarısı olamadı; ama, inşa edenlerin, duvarların ardındaki “barbarlar” ile ilgili derin korkularını yansıttı. Duvarlar, gücü ve gelişmeyi değil; her zaman, gerilemeyi ve çöküşü simgeledi.
11 Eylül olayları ise, ülkedeki birçok ABD’linin ulusal korku ve endişe dalgasını tetikleyen bir gelişme oldu. Fakat büyük savaşlar zamanındaki ulusal mitler bile, her zaman ilk ölenler oldular. ABD’nin, açık bir toplum olduğu ve topraklarını ziyaret edenleri hoş karşıladığı iddiası, hızlı bir aşınma içinde. Özellikle Müslüman ülkelerden yabancılar; eğitim, oyun ve yaşam için artık başka alternatifleri değerlendiriyorlar. Onlar, Manhattan kıyılarında kendilerini karşılayan Özgürlük Heykeli’nin üzerindeki Emma Lazarus’a ait şiirin (“Yorgunsun, seni zavallı”) bir efsaneden ibaret olduğunu biliyorlar. Ve bu dizeler onlara, hiçbir şey ifade etmiyor.
İşte bu da, başka bir duvar.
Başa dön
SU
..........
Selma Ağabeyoğlu
Gül kırılmasıdır
Sonra alışırsınız sizi acıtan her şeye. Ya da öyle zannedersiniz.
Sonra bir gece yarısı sözler kurşun olur yerini bulur yüreğinizde. Acıdan kıvrılır iki büklüm olursunuz. İşte o an anlarsınız.
Bir kırılma noktasındasınızdır artık...
Ve anlarsınız sizi acıtan her şeye aslında alışmadığınızı,
Alıştığınızı zannettiğiniz şeyin aslında, yılların size yüklediği anılara duyduğunuz vefa olduğunu...
Alıştığınızı zannettiğiniz şeyin aslında, inandığınız bir rengin irisindeki o noktaya bir gün kim bilir, kim bilebilir belki de bir mucize gibi bakabilme ihtimalinizdir...
Umudun güzelliği buradadır işte... Hissettiğiniz sevgi ile gelir...
Siz de hep bilmişsinizdir oysa. Hiçbir gün bakamayacak kadar uzakta da olsa o çok özlediğiniz renk... Ona inanmanızdandır vefa duygunuz...
Sonra derler ki bir adım ötesi uçurumdur durun...
Siz dersiniz ki, herkesin uçurumu kendine ve herkes uçurumunu kendi kazar...
Siz dersiniz ki, kim bilebilir uçurum masum bir bekleyişin, hiç gelmeyecek bir sevgilinin yüreğinde açtığı çukur mudur...
Ya da alıştığımız bütün acıları,
Ya da alıştığımızı zannetiğimiz hayatın damarlarına akan o en saf halindeki sadakatı, giderken yok edip enkazını gömdüğünüz çukur mudur...
O gömütün başında
Giden kim...
Kalan kim...
Şair dememiş miydi “aslında kalandır terk eden”
Şimdi bu dizenin güçlü kollarıyla taşıdığı o agır yükte bir çığlık var. Ya da sinsi bir tebessüm... Ne fark eder... Eger her şey şu kirlenmiş evrende en masum, en ari şekliyle yaşanmış bir sevgiyse... Giden olun, kalan olun ne fark eder... Size hep şu cümleyi söyletecektir;
“anlatamam, acıyor canım”
Yine de diyorsunuz ki...
Kalan kim...
Kalmak, sessizleşen ve öksüzleşen o evin yıkılan duvarlarının altında, kanadı kırık bir serçe ölüsü gibi boylu boyunca uzanmak mıdır yere... Gitmek, mekânınızın ceplerine yıldızlar doldurarak, bulunduğunuz odalara gökkuşağının tüm renklerini indirseniz de, yüreğinizdeki o büyük yenilgiyle o muhteşem yalnızlığınıza sıgınmak değil midir...
Kazanan kim...
Kaybeden kim...
Kazanan, hayatın bize getirip dayattığı yokluğa, yanlışa, yenilgiye, sevgisizliğe hayır diyen olsun...
Direne, direne “hayır biz insanı özlemenin ne olduğunu biliyoruz, insanı özlemek bir yağmur ormanında her gün suyla yıkanan ağaçların yeşilinde ışıyan yapraklarda doğan güneş kadar sıcak olsun... Çünkü insan sevgisi böylesine muhteşem bir derinliktir. Bu derinlikte insanla buluşup yürümektir hayatın yüreğine...
Ve insanı özlemek, birbirlerine inananların yürek birliği yapanların bu duyguya sahipliğiyle başlıyor.
Çünkü bir insanın söyleyeceği en korkunç cümle belki de şudur hayatta:
“Sana, senin varlığına öylesine inanmıştım ki, artık yoksun... Şimdi caddenin karşısına geçerken aniden yolun ortasında eli bırakılmış öksüz bir çocuk gibiyim...”
Biz insanı ellerinin gücünü bilerek sevdik...
Eğer o çok güvendiğimiz el, avucunun ortasına bıraktığımız gül yaprağını usulca yere bırakırsa
Elden ne gelir ki...
Biz avucuna bıraktığımız o gülü alıp, başının üstüne taç yapacak bir başka dost elinden tutup onun sevgisi ile verdiği güven ile saracağız yaralarımızı...
Biz yarınlarımızın güzelliğinden, bir sevgiden umudumuzu hiç kesmedik ki...
e-posta:
selma2216@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net