www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
İşsizlik fonu da vergiye tabi olacak!
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Birlikte yürünecek bir hat belirlenmeli
MERCEK
____
A.Cihan Soylu
Nükleer tartışma!
HUKUK'TA SORULAR...
____
Av. Devrim Avcı
Şirketin iflas etmesi yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz
ARA SIRA
____
Nurettin Öztatar
Anlamlı bir yaşam
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Gladio-lar
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Ayılana gazoz bayılana türbe
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Vurmasaydım
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
İşsizlik fonu da vergiye tabi olacak!
Bilindiği üzere “Tasarrufu Teşvik Fonu” uygulamasının kaldırılması ile 08.09.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4447 Sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu gereği 01.06.2000 tarihinden itibaren çalışanların ücretlerinden yapılan kesintiden oluşan işsizlik fonunun 18 milyar 805 milyon YTL’ye ulaştığı anlaşılmaktadır.
Çalışanların brüt ücretleri üzerinden yapılan bu kesintinin yüzde 1’i işverenden, yüzde 1’i devlet ve yüzde 2’si ise işçilerden sağlanmaktadır. İşsizlik Sigortası Fonu, kanun gereği, devlet tahvili, Hazine bonosu ve mevduat gibi çeşitli yatırım araçları ile değerlendirilmektedir. Söz konusu fonun, 5 milyar 785 milyon YTL’si gecikme zammı dahil işçi işveren primleri, 11 milyar 40 milyon YTL’si faiz gelirleri, 1 milyar 967 milyon YTL’si devlet katkısı, 11 milyon 933 bin YTL’sinin ise idari para cezalarından oluşmaktadır.
Adeta işsiz kalanların fondan yararlanmaması için oluşturulan kriterler sonucu, fonun harcamaları 2005 yılı sonu itibarı ile 772 milyon 648 bin YTL’de kalmıştır. Fonun ücret garanti fonu gideri ise, 3 milyon 283 bin YTL olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. Böylece fonun toplam varlığı 2005 yılı sonu itibarı ile 18 milyar 29 milyon YTL olarak gerçekleşmiş durumdadır.
“Ne iyi fonda para birikmiş” diyenler çıkacaktır. Ancak biriken fonun önemi, kime yarar sağladığı sorusuna verilen yanıtta gizlidir? Emekçiler açısından bir anlam ifade etmediği açıktır. Çünkü kriterler o kadar ağır belirlenmiştir ki, adeta kimse bu fondan yararlanmasın üzerinedir!
Kanun, fondan yararlanmak için şu koşulları düzenlemektedir: “Hizmet akdinin sona ermesinden önceki son 120 gün prim ödeyerek sürekli çalışmış olanlardan, son üç yıl içinde; a) 600 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 180 gün, b) 900 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 240 gün, c) 1080 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 300 gün, süre ile işsizlik ödeneği verilir…”
4857 sayılı İş Kanunu’nda getirilen esnek düzenlemelerle sürekli işçi kıyımının yaşandığı günümüzde, bu koşulları taşıyan kaç işçi vardır?
Dolayısı ile kesintinin başladığı Haziran 2000’den bu yana 18 milyar YTL fon birikmiş bulunmaktadır. Bu fonun adı “işsizlik fonu” olsa da devlete para satanlar ile devletten para alanların ihtiyaçlarını karşılayan havuzlarda dolaştığı ortadadır.
İşçilerin ücretlerinden oluşan fonun, işçilere bir katkı getirmediği gibi, 01.01.2006 tarihinden itibaren devlet tahvili ve Hazine bonosu gibi yatırım araçlarının yüzde 15 stopaja tabi tutulması nedeni ile büyük bir bölümü vergi olarak Hazine’ye aktarılacaktır. Yapılan hesaplamalara göre bu yatırım araçlarında tutulması durumunda, 400 milyon YTL’ye yakın vergi ödemesi söz konusu olacaktır. Bu durumda 2006 yılında yaklaşık 600 milyon YTL devlet katkısının sağlanacağı fonun büyük kısmı Hazine’ye geri aktarılacak ve teşvik ve kredi adı altında birilerine peşkeş çekilecektir!
Yıllardır rant sahiplerinin, Hazine bonosu ve devlet tahvilinden elde ettikleri faiz gelirlerinin vergi dışı bırakılmasının eleştirilmesi üzerine bu uygulamadan vazgeçilerek vergilendirilmesi desteklenmelidir. Ancak, desteğe ihtiyacı olan, milyonlarca işsizin yararlandırılmadığı bu fon gelirlerinin vergiye tabii tutulması doğru değildir. Aksine fona destek artırılmalı, işçiler üzerindeki yükü azaltılmalı, fondan yararlanmanın koşulları hafifletilmelidir.
Tekelci sermayenin oluşturduğu baskılar sonucu, vergi oranlarında indirim yapılırken emekçilerin vergi oranlarında herhangi bir indirim söz konusu değildir. Patron kesiminin devlet tahvili vb. araçlarla “devlete” para satmasından elde ettikleri gelirleri 2006 yılından itibaren stopaja tabi tutulacakmış gibi gösterilse de diğer taraftan indirim vb. ayrıcalıklarla geri alınmaktadır. Adeta “bir elden alıp diğer elden geri vermek” gibi taktik yürütülmektedir.
Her koşulda vergi yükü emekçiler üzerinde bırakılmaktadır.Emekçilerin ücretleri üzerindeki vergi yükü yetmezmiş gibi, oluşturdukları fonun gelirlerinin de vergiye tabi tutulması kabul edilmemelidir.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Birlikte yürünecek bir hat belirlenmeli
İstanbul işçi ve sendikal hareketi, hep itici bir güç olmuştur. Sanayinin başkenti İstanbul, işçi sınıfı mücadelesinin başkenti olarak da tarih sahnesinde yerini almıştır. Bırakalım çok eskilere gitmeyi son 10-15 yıldır kitaplara sığmayacak kadar bir mücadele birikimi vardır, İstanbul işçi sınıfının; hem olumlu, hem olumsuz.
Bu yüzden başka kentlerin gözü ve kulağı hep İstanbul işçilerinin ne yapacağında olmuştur. Fakat şunu çok açık belirtmek gerekir; son iki yıldır İstanbul’daki sendikalar ve işçiler çok iyi bir sınav veremedi. Oysa ülke sanayisinin üçte biri, işçilerin en az üçte biri buradadır. Çelişkilerin ve çatışmaların en keskinleştiği yerdir İstanbul. Yani İstanbul’da işçi ve sendikal hareket açısından tüm olanaklar fazlasıyla bulunmaktadır. Bu olanakları, deneyleri, birikimleri kullanacak bir güce ve araca ihtiyaç vardır.
Uzun süredir toplanamayan ve atıl durumda olan Emek Platformu İstanbul Bileşenleri, almış oldukları karar gereğince önümüzdeki cumartesi Petrol-İş Genel Merkezi’nde şube yöneticilerinin ve işyeri temsilcilerinin katılacağı geniş bir toplantı yapacak. Toplantıda İstanbul Tabip Odası’nın hazırlamış olduğu bir sunum gerçekleşecek. EP İstanbul Bileşenleri, gündemdeki saldırılar ve hükümetin çıkarmaya çalıştığı yeni yasalar düşünülürse, çok önemli bir dönemde toplanıyor. Her şeyden önce bileşenler çalışmanın ve birlikte hareket etmenin önündeki her türden yapay ayrımı bir kenara bırakmalı, hepimizin ortak paydasının ne olduğunu ortaya koyarak bunun etrafında birlikte çalışacak bir örgüt yaratmalı ve bunu güvence altına almalıdır. Bölünmelere, ayrılıklara, sağa sola çekiştirmelere izin vermeden, birlikte yürünecek bir hat oluşturulması artık zorunludur.
Ankara Sendika Şubeleri Platformu da yerel mücadele platformlarının iyi bir örneğidir. Küçük fakat sürekli işler yapan, güncel gelişmelere müdahale eden, özelleştirme karşıtı işyerlerine destek veren, sendikasız işyerlerine dönük örgütlenme hamlesi içinde olan, asgari ücretle ilgili bir şeyler yapmaya çalışan bir noktada. Düzenli toplantılarla neler yapabileceklerini tartışıyorlar. Küçük fakat istikrarlı adımlar atıyorlar, böyle devam ettiği taktirde Ankara için önemli bir mücadele merkezi olacağı tartışma götürmez.
Emek Platformu İstanbul Bileşenleri yapacakları toplantıda, sadece bilgilendirmeyle sınırlı kalmamalı, neyi, nasıl yapacaklarını tartışmaya açmalıdırlar. TEKEL direnişi devam ediyor, bunu dikkate almalı. Organize sanayi bölgeleri, asgari ücretin düşük belirlenmesi ile birlikte, çalışma koşullarının dayatmış olduğu zorluklar düşünüldüğünde arayış içindeki işçilerin talepleri ile birleşen bir platform olmak durumunda. Sendikal hak ve özgürlüklerin önündeki engellere karşı ortak bir güç olarak ne yapacağını konuşmalı. Patronlardan indirilen ve işçilere bindirilen verginin nasıl soyguna dönüştüğünü işçi ve emekçilere anlatmanın bir yolunu bulmalı. Belediyeler başta olmak üzere başlayan toplu iş sözleşmeleri görüşmelerinde ortak bir tutum geliştiren, grev yasaklamalarına karşı ortak bir tutum sergileyen bir noktada olmalı. Ancak bu şekilde bu platform, İstanbul işçi ve sendikal hareketinin merkezine oturur ve yeniden hak ettiği yeri alır.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
MERCEK
..........
A.Cihan Soylu
Nükleer tartışma!
Dünyada ve bölgemizde yaşayan insanların bugünü ve geleceği yönünden oluşturduğu tehdit bakımından nükleer enerjinin kullanılması ya da Nükleer silahlar sorunu büyük bir öneme sahiptir. Nükleer enerjinin kitle imha silahları dışındaki kullanımı üzerine bilimsel tartışmalar hayli zengindir ve bilim insanlarıyla konunun uzmanları bu tartışmayı çeşitli boyutlarıyla devam ettiriyorlar.
Güncel tehdit edici tartışmayı ateşleyen nedenler ise, esas olarak bu enerjinin çeşitli alanlarda kullanımının insan ve doğa üzerindeki zararlı etkileri ya da ‘yararları’ üzerinden değil; “uranyum zenginleştirilmesi”yle nükleer enerji üretiminin bazı ülkeler için yasaklanmasının “insanlık için zorunlu” gösterilmesi kaynaklıdır. Bugün “uranyumun zenginleştirilmesi çalışmaları”nı örneğin İran için yasaklamak isteyen başlıca emperyalist devletlerle işbirlikçilerinin hemen tümü bu işlemi daha önce gerçekleştirmiş ve ellerinde nükleer silah bulunan ülkelerdir. ABD tek başına dünyayı birkaç kez imha edecek nükleer-biyolojik-kimyasal silah stokuna sahiptir ve yenileri için büyük kaynak ayırma işini sürdürmektedir. İran’a saldırı için provokatif girişimleri de sürdüren İsrail Amerikan emperyalistleri tarafından nükleer silahla donatılmakla kalmamış, kendisi de kitle imha silahları geliştirmiştir. İngiltere, Fransa, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan bu silaha sahiptirler. Türkiye’de nükleer başlıklı silahların depolandığı Türk sermaye basını ve yabancı basında yer haber yapılmıştır. K. Kore, nükleer silah yaptığını açıklamış ve bu nedenle ABD tarafından tehdit altına alınmıştır.
Peki bunlar ve henüz bilemediğimiz başkaları, en başta da bugün dünyayı yürüttüğü politikalar ve yayılma stratejisiyle yeni savaşlara götürmede etkin bir rol üstlenmiş olan ABD, neden İran’ın “uranyumu zenginleştirme çalışmalarını, o belli bir aşamadan sonra kolaylıkla nükleer silah üretimini sağlayabileceği için” tehdit olarak göstermekte ve bunun üzerinden İran’a emperyalist ambargo veya saldırının yollarını döşemektedir? Politika ve politik gelişmelerle az-çok ilgili hemen her kesin kolaylıkla görebileceği gibi, İran’a yönelik kuşatma ve saldırı tehdidinin gerçek nedeni zengin Ortadoğu petrol kaynaklarıyla öteki hammadde kaynaklarının sahibi olmak, bunların Batı pazarlarına iletimini denetlemek ve bununla birlikte bölgenin hakimi olarak Avrasya’da ve dünyanın öteki önemli bölgelerinde söz sahibi olmaktır. Bunlara, kuşkusuz başka birçok neden ve etken daha da eklenebilir. Ama bu konu üzerine zaten çok şey söylenmiştir.
Kapitalist sistem içinde ve uluslararası burjuva ilişkileri yönünden soruna bakıldığında, başta nükleer vs, kitle imha silahlarıyla atom bombasına sahip ülkeler olmak üzere, diğer devletlerin İran, K. Kore gibi ülkelere baskı yapmalarının haklı hiçbir yanı ve mantığı yoktur. Nihayetinde bu silahlara sahip olmayan ülke ve devletler de dahil olmak üzere insanlık bu büyük ve toplu imha silahlarına sahip olanların oluşturduğu tehdit altındadır. İran gibi ülkelerin yöneticileri de bu genel gerçeği kanıt göstererek, çalışmalarını haklı göstermek istemektedirler. Ya da başkaları da aynı gerekçeyle ve kendi halklarının kanı pahasına bu tür “projeler”e imza atarak çalışmalarını haklı göstermeye çalışabilirler ve eğer yüzeysel bir bakışla, “uluslararası ilişkilerde hak eşitliği”nden söz edilecekse, böyle bir silaha sahip olmaya haklarının olduğu söylenebilir! Özetle, ABD başta olmak üzere kitle imha silahlarına sahip devletler, bu silahların tekelini ellerinde tutmak ve bu tehditle diğerlerine boyun eğdirmek istemekte; sahip olmayanlar ise bu tehdidi neden göstererek nükleer silah üretme çabalarını haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun açık anlamı, nükleer enerjinin emperyalist-kapitalist dünyada büyük güçlerin ve burjuva devletleri arasındaki rekabette bir silah olarak kullanılmasıdır.
Ama bu durumun kendisi; nükleer silahların varlığı, güçlendirilip çeşitlendirilmesi ve yeni üretim çalışmalarıyla yaygınlaştırılması dünyamız ve canlı yaşam için; bütün dünya halkları için yok edici bir tehdit oluşturmaktadır. Gerekli ve zorunlu olan bu silahların yok edilmesi ve yenilerinin yapılmasının yasaklanması/engellenmesidir. Bunun için tüm ülkelerde, uluslararası alandaki dayanışmayla kesintisiz ve etkili bir mücadele gerekmektedir. İşçi sınıfı ve ezilen halkların burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesinin bugünkü düzeyi, henüz böylesi bir etkiyi gösterecek güçte değildir. Ancak bu durum, böylesi bir mücadelenin gerekliliği, zorunluluğu ve haklılığını ortadan kaldırmıyor.
Başa dön
HUKUK'TA SORULAR SORUNLAR
..........
Av. Devrim Avcı
Şirketin iflas etmesi yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz
Soru: Bana bir konuda yardımcı olmanızı rica ediyorum. 8 senedir bir şirkette çalışıyorum. Fakat şirket iflas gösterdi ve benim hiçbir hakkımı vermeden işten çıkardı. 2005 Şubat ayından 2005 Kasım ayına kadar maaş ödemediği için bordrolarda imzam yok ve çıkış kağıtlarını imzalamadım. Bu durumda ne yapmam gerekiyor? Nerelere başvurmam lazım? Teşekkür ederim.
Cevap: Öncelikle çalıştığınız işyerinin iflas etmiş olması, sizin haklarınızın ve alacaklarınızın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Şirketin iflas etmiş olması, yükümlülüklerini yerine getirme borcunu da ortadan kaldırmaz. İcra ve İflas Kanunu’nda, iflas halinde, iflasın açılmasından önceki bir yıl içindeki işçi, hizmetçi, memur, çalışan alacakları, işçinin kıdem ve ihbar tazminat alacakları öncelikli alacaklılar durumundadır. Ancak, bu durum, iflas halinde geçerlidir. Dolayısıyla, sizin alacaklarınız için, yetkili ve görevli iflas müdürlüğüne başvurmanız gerekir.
Çalıştığınız işyerinin sizi, iflas ettim, ben bu yüzden seni işten çıkarıyorum gibi gerekçe ile haklı nedenle derhal işten çıkarma hakkı yoktur. Bu geçerli bir nedene dayalı fesih değildir. Dolayısıyla, bir dava ile ihbar kıdem ve varsa kanundan doğan alacaklarınızı talep edebilirsiniz.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
ARA SIRA
..........
Nurettin Öztatar
Anlamlı bir yaşam
‘Hayatın anlamı nedir?’ sorusu düşünce tarihine bakıldığında hem felsefecileri hem de tek tek bireyleri sürekli meşgul etti. Büyük oranda idealist bir çözümsüzlük fikrinin yaygınlaşmasına katkıda bulunan bu soruya kuşkusuz, başka yanıtlar da verildi. Toplumdan soyutlanmış (pratik olarak mümkün olmasa da) bireyci çözüm arayışları, birçok yönden bunalımı derinleştirmek dışında bir sonuç doğuramazdı; doğurmadı da.
Bu sorunun tuzağına düşmeyen insanlar da çıktı kuşkusuz. Kendilerini toplumun bir parçası olarak gören ve yaşanan eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, özgürlüksüzlüğün ortadan kalkması için kendi olanaklarını dahi zorlayarak katkıda bulunan; ve böylece farkında olarak ya da olmayarak anlam sorunsalını bütünüyle ortadan kaldıran çok sayıda emekçi-emektar yaşadı ve yaşıyor.
Bessey Akbay bunlardan biriydi. Bu ülkede, baskıların, gözaltıların, tutuklamaların, hasretin en çok acısını çeken emekçi kadınlarımızdan biriydi Bessey Ana. Bütün bunları çocuklarıyla birlikte o da yaşadı. Ama bildiğim kadarıyla birçok ana-babanın iyiniyetle kendi çocuklarına ‘yapmayın, etmeyin, bu işleri bırakın’ öğütlerine hiç başvurmadı. Ama bunu bir destekçi olmaktan öte bir eylemci olarak yaptı.
Ölüm, birçok bakımdan bütün insanların her zaman ilk gündemlerinden biri oldu. ‘Daha yapacak çok şeyi vardı’ ya da ‘görmesi gereken daha çok şey vardı’ gibi değerlendirmeler her insanın ölümünün ardından söylenegelir. Bu daha çok kendi yaşamını yaşayamamış olanlar için geçerli olabilir. Çünkü kapitalist sistem, insanların kendilerine ait bir yaşama sahip olmasına hiçbir zaman izin vermez. Kendi hayatını yaşayamayanlar için ise hep bir şeyler eksik kalır. Bu nedenle de ‘gidenin’ hep ‘gözü arkada kalır.’ Kendi hayatını yaşayabilmek için çaba harcanması gerektiğini bilenler için bu sızlanmaların hiç önemi yoktur. Yaşamın anlamını da başka bir yerde aramak, ‘boşuna yaşanmış bir ömürden’ başka bir şey bırakmaz.
‘Boşuna yaşamamış’ insanlardan biri olarak Bessey Ana, nesnel olarak da öznel olarak da bir devrimci, bir parti militanı sayılmalı. Eyüp, Songül ve Sultan’ın üzüntüsünü hafifletebilecek olan da bu gurur olsa gerek.
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Gladio-lar
Türkiye gibi ülkelerde olur, askeri kurumların sivil alandaki tartışmalara müdahalesi. Sonra da gazeteler manşete taşırlar bu müdahaleyi:
-”Asker son sözü söyledi. “
Geçenlerde Özel Harp Dairesi ile ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı açıklama yaptı. Tartışmaların yasal kuruşları yıprattığını ifade etti.
Bence Türkiye’nin asıl sorunu tam da bu konudur. Tartışamamak!
Demokrasinin, şu üç temel unsurunu -açıklık, katılımcılık ve çoğulculuk- özümseyememek! Bu alanda kurumlaşamamak.
Bakın ne oldu:
Kemal Yamak’ın anılarının yayınlanması, yabancı ülkeden ve yabancı gizli servislerden para alınması tartışmasını tekrar gündeme taşıdı. ABD’nin Türk Genelkurmayı’nın bünyesindeki bir birime para aktarması, bunun ülkenin başbakanı tarafından bilinmemesi olağanüstü önemde bir olaydı. Tartışmalar da işte bu noktada yoğunlaştı. Böyle bir tartışma kimi, hangi kurumu, neden yıpratsın? Şöyle düşünmek daha doğru: Yabancı bir ülkeden, yabancı bir ülkenin gizli servislerinden bir ülkenin ordusuna o ülkeyi yönetenlerin bilgisi dışında para aktarılması makul bir ilişki midir? Bunun yanlışlığını vurgulamak ve böyle bir ilişkinin arka planını aramak, bulmak ve bu ilişkinin sona ermesini istemek neden yıpratıcı bir girişim, eylem olsun? Geçmişteki sakıncalı ilişkinin, sistemde bir değişiklik yapılmadıysa, tekrarlanmayacağının garantisi var mıdır? Kamuoyunun, sakıncanın giderilmesini istemesi, sakınca giderilmişse bu yönde bilgilendirilme beklentisini ifade etmesi zararlı mıdır, faydalı mıdır?
Avrupa’da Gladio’lar dağıtılırken, Türkiye’de benzer örgütlenmelerin ne olduğu sorulamayacak mıdır? Bildiri yayınlayarak geçiştirilemeyecek bir konu ile karşı karşıyayız.
Kanımca, tabu alan yaratılarak faydalı iş yapılmış olmaz; tersine yurttaşlara ve ülkeye zarar verilmiş olur. Bu tür bildiriler karşısında, bizim de yurttaş olarak soru sorma hakkımız var: Bugün Genelkurmay, Kemal Yamak’ın anlattığı bir milyon dolar ilişkisini normal mi bulmaktadır, yoksa yadırgamakta mıdır? Bu hatadan dönülmüş müdür?
Bu konular, Türkiye’nin hukuk sisteminde, ne yazık ki, devlet sırrı zırhına alınmaktadır. Devlet sırrının ardından da, silahlı bürokrasinin sorunları kişiselleştirmesi ve alıngan tutumlar geliştirmesi gündeme gelebilmektedir. Daha vahim boyutlar da var: Bürokrasi bazı kişileri ve kurumları andıçlamaktadır. Andıçlamanın bazı sonuçları da olabilmektedir; ölümden, ölüm tehdidine, işsiz bıraktırmalara kadar varıyor bu sonuçlar. Geçmişte görüldü.
Tekrarlamakta fayda var: Türkiye açıklık rejimine geçebilmelidir. Türkiye katılımcı demokrasinin gereklerini yerine getirebilmelidir. Türkiye her anlamda (fikirde, inançta, etnisite çeşitliliğinde, örgütlenmede) çoğulculuğu yaşayabilmelidir. Demokrasi, sivil iradenin üstünlüğüne, belirleyiciliğine dayanır.
Demokrasilerde kararlar sivil politik alanda tartışılır ve alınır. Demokrasilerde buna egemenlik ilişkisi denir. Demokrasiler halk iradesinin üstünlüğüne dayanır. Meclis duvarında da yazar: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. “Mesela, milletin egemenliğinin ortağı bürokrasi değildir. Bürokrasi, milletin egemenliğini de temsil etmez. Yukardaki söz yalnızca klasik monark yönetimi için (padişahlık, şahlık, krallık gibi) söylenmiş de değildir.
Her düzeydeki bürokrasinin yapacağı tek şey, sivil politik alanda alınmış kararları en iyi şekilde yerine getirmektir.
Görevini yapmaktır.
Bu görevler arasında İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi gerekçe gösterilerek, milletin egemenliğine el koymak bulunmamaktadır. Mesela, sivil alanda bir siyasi parti gibi örgütlenmek bulunmamaktadır. Mesela, yurttaşları, siyasal görüşlerine, etnik köken veya dini inançlarına göre fişlemek bulunmamaktadır. Sivilleri andıçlamak bulunmamaktadır. Bunları, yani demokrasiye aykırı pratikleri çoğaltabiliriz.
Demokrasiye aykırı pratiklerden vazgeçilmesini istemek, hem yurttaşlar açısından bir haktır, hem de görevdir.
Gladio-ların demokrasilerde yeri yoktur.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Ayılana gazoz bayılana türbe
Kuş gribi memleketi sarıp sarmalasın, çocukları öldürüp dursun...
Dünya, hızla mutasyona uğrayan virüsün peşinden koşturup yakalamaya çalışsın.
Hayvancılık sakata bağlasın...
İlim bilim adamları hastalığa çare bulmak için kafa patlatsın.
Bir sürü maddi ve manevi külfet de cabası.
Oysa daha kolay ve masrafsız yollar...
Her bir şeyin çaresi var aslında.
Tabi anlayana!
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, Seyit Cemali Türbesi’nin onarılarak halkın hizmetine sunulmasına karar vermiş bulunuyor.
Belediye meclisinin 27 Kasım tarihli toplantısında alınan 2946 sayılı kararda şöyle deniliyor:
“Türbeyi ziyaret edenlerce, buranın çocuğu olmayan ailelerle felçli şahıslara iyi geldiği söylenmektedir.”
Kararda Meclis Başkan Vekili Seyfi Saltonoğlu’nun imzası var.
Seyfi Bey, Ankaralıların yakından tanıdığı bir isim.
Ankara’nın bazı mahalle ve sokaklarına kendi ismini verme gibi hayırlı hizmetler yapıyor!
***
Elbette belediye meclisinin halkın sağlık sorunlarına bu derece içten ve yakından ilgi göstermesi takdire şayan bir şeydir!
Ki, anlaşıldığı kadarıyla türbe ziyareti ücretsiz olup, sağlık sıhhat karşılığı bir ücret talep edilmemektedir!
Güzel ve faydalı bir şeydir!
Takdire şayan bir hizmettir!
Keşke bütün devlet kurumları halka sağlık ve sıhhat konusunda bu genişlik ve duyarlılıkta hizmet verse!
Kimbilir belki de, türbenin uzaklığı göz önüne alınarak şifa bulmak isteyenlere otobüs seferleri falan da tahsis edilecektir.
Edilmelidir.
Hasta, vatandaşların şifa merkezine telef olmadan ulaşmaları sağlanmalıdır!
Fakat tek sorun, tek türbe yetecek midir?
Malum Seyit Cemali Türbesi “çocuğu olmayan ailelere ve felçli şahıslara iyi gelmektedir”
Peki kanser... ülser, romatizma?
Kuşpalazı boğmaca...
Mesela basur olanlar nereye gidecektir?
Ya da kıçında çıban çıkanlara hangi türbe hizmet verecektir?
Veya eşinin kendisini aldattığından şüphe eden dertlilere kim muska çiziktirecektir?
Şimdi beklentimiz, belediye meclisinin sağlık hizmetini geliştirip türbeleri uzmanlık alanlarına göre listeleyip ilan etmesidir.
Yoksa basurdan muzdarip birisinin, çocuğu olmayanlara çocuk edindirme alanında uzmanlaşmış türbeye gidip, alemin ortasında kıçını açması sağlık sistemine olan güveni incitebilecektir!
Ha bir de...
Hazır gündemdeyken şu meseleye de bir eğilseniz.
Kuş gribine hangi türbeyi tavsiye edersiniz?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Vurmasaydım
Yer; Amerika Birleşik Devletleri.
Hani şu, Avrupalı çapulcuların birkaç kilo altın uğruna yerli halkı boğazlayıp, kutsal İsa adına ölüleri kutsadıkları büyük topraklar.
Hani şu, bir maceracının “Hindistan’ı bulup tüm zenginlikleri İspanya’ya taşırım” hayaliyle hep batıya gidip tosladığı kayalıklar.
Hani şu, yoksul Avrupalıların umutla göç ettikleri, ama kendilerine uzanan dost yerli elini ‘barbar’ diye kestikleri ve yaptıkları vahşetin ruhlarında açtıkları delikleri bir nebze olsun kapatabilmek için ‘kafa derisi yüzme’ hikayesi de dahil birçok palavrayı uydurup sonra bu palavralara kendileri de inanıyormuş gibi yaptıkları özgürlükler cenneti.
Hani şu kişi başı alım gücünün 40 bin dolara ulaşıp da 2 milyon kişinin bankamatik kabinlerinde mukavva kutularda yaşadığı refah ülkesi.
Hani şu, insanın zerre kadar değeri olmayan, şirketlerin canlı, insanların eşya sayıldıkları rekabetler diyarı.
Hani şu, tüm kirli kararların şirketler tarafından alınıp da başkanlar tarafından alınıyormuş gibi yapıldığı, parsalar toplandıktan sonra eski devletlilerin kırpılıp yıldız yapıldığı sanal kıta.
Hani şu, gemileriyle, uçaklarıyla, füzeleriyle, toplarıyla yoksul Asya çocuklarına cennette özgürlük sağlayan süper güç.
Yer, Amerika Birleşik Devletleri. Sahne, bir okul koridoru. Baş aktör, tüm çocukluğu bilgisayar başında düşman vurmakla, Saddam kovalamakla, yaratıklarla boğuşmakla geçmiş bir genç. “Hak eşittir güç” felsefesinin bilinçle beynine şırıngalandığının farkında bile değil.
Henüz ergenlik çağının başında. Etrafı sarılmış. Kahraman polis tüm ‘önlemleri’ almış. Koridor, bahçe, sokak, mahalle kuşatılmış. Genel, özel, yerel kolluk kuvvetleri mevzilenmiş. Mermiler namlulara sürülmüş. Eller tetikte.
Delikanlı ürkek, tıpkı Iraklı taydaşı gibi.
Ve karşısında silahlı süper güç. Belli ki korkuyor. Elinde havalı tabanca. Karşısında devlet.
Sıkışmış, kıstırılmış, çaresiz. Namluyu boğazına dayıyor. Ve devlet, süper güç, kahraman polis, özel tim harekete geçiyor. Vuruyorlar genci.
Vuran polis açıklıyor koca bir emperyalistin beş yüzyıllık tarihini, gelmişini, geçmişini, geleceğini.
“Vurmasaydım intihar edecekti.”
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net