www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Kömürün suyu mu çıktı?

GÜNDÖNÜMÜ ____Hasan Hüseyin Evin
İşçi haklarında geri sıçrama!

EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Ağcalar da aynı odaklardan besleniyor

KONUM ____Çetin Diyar
İnkarcılığın ‘İnce’ hali

EVRENSEL’DEN ____
“Ağca çıktı, kuş gribi girdi”

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Fotoğraf

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Türkiye’ye acımıyorlar

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Utanmak için surat lazım

ARA SIRA ____Faiz Cebiroğlu*
Dillerin ölümü

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Kömürün suyu mu çıktı?

Enerji olmadan hiçbir şey yapılamayacağını yediden yetmişe herkes bilmektedir. Enerji insan neslinin yaşamını devam ettirebilmesi için gerekli kaynakların başında gelir.
Enerjinin ucuz olması, yerli olması, çevreye zarar vermemesi bir ülke için çok önemlidir. Bunun yanına enerjinin etkin kullanımını da koymak gerekir.
Aslında ben enerjinin etkin kullanımı deyince, enerji üretiminden tüketimine kadarki bütün aşamaları dikkate almak gerektiğini düşünenlerdenim.
Elektrik enerjisi günümüzde çok önemli bir enerji kaynağıdır. Elektrik üretiminde ya fosil yakıtlar kullanılır, ya da yenilenebilir enerji kaynakları. Burada ben fosil yakıtlara bir yönüyle değinmek istiyorum.
Elektrik üretiminde doğalgaz kullanımıyla, kömür kullanımı arasında çevresel etki bakımından çok büyük bir fark yoktur.
Eğer gerekli önlemleri alırsanız, kömürün çevresel etkisini doğalgaz çevrim santralleri oranına yaklaştırabilirsiniz. Bu teknik olarak mümkündür ve AB ülkelerinde uygulanmaktadır. Almanya elektriğinin yüzde 53’ünü kömürle üretmektedir. Buna karşın kömüre dayalı çevresel sorunları bizimkinden daha azdır. Bizimki gibi çevre katili teknolojiler kullanmadıkları için, enerji-çevre-ekonomi optimizasyonunu (en uygun şekle sokmak) büyük ölçüde sağlamış durumdalar.
Oysa bizdeki duruma baktığımızda, hem kömüre dayalı teknolojimiz eski ve çevre düşmanı, hem de santraller için seçilen yerler uygun değil. Yatağan, Gökova gibi uygulamalar buna örnek olarak verilebilir.
Enerji üretiminde önceliğin yerli kaynaklara verilmesi hem yurtiçindeki paranın yurtdışına gitmesini önler, hem de ülkede istihdam yaratır.
Yerli kaynaklarımızdan öncelikle yenilenebilir enerji kaynaklarımızın değerlendirilmesi önemlidir. Bunların başında da su gelmektedir. Ülkemizde su potansiyelimiz yeterince değerlendirilecek olursa, çölleşmeye karşı da bir önlem alınmış olur. Yalnız bu konuda çevreyle ilgili faktörleri göz önüne alarak hidrolik santralleri kurmak önemlidir.
Bunun yanında, rüzgâr, güneş, jeotermal gibi enerji kaynaklarının değerlendirilmesi gereklidir. Bunlardan enerji-çevre-ekonomi konusunda en uygun olanlar devreye sokulmalıdır. Daha pahalı olanlar ise bilgilenme sürecinin tamamlanması açısından daha küçük ölçekte devreye sokulmasında gelecek açısından yarar bulunmaktadır.
Ama bütün bu yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanıldığı halde elektrik üretimimizi karşılayamıyorsak, elbette ki kendi ulusal kaynağımız olan kömürü kullanmamız gerekir. Hele, hele bugün kullanılan doğalgaz çevrim santrallerinin yerine kesinlikle kendi kaynağımız olan kömürü, gerekli çevresel önlemleri alarak değerlendirmeliyiz.
Kömür yerli bir kaynak ve bu kaynağın kullanılması işsizliğin önlenmesine de katkı sunmaktadır. Bugün, Elbistan, Soma, Kemerköy, Yatağan, Seyitömer, Kangal, Yeniköy, Tunçbilek, Orhaneli, Çan, Çatalağzı termik santrallerinin toplam gücü 6476 MW’tır. Bunların kullanılan bili gücü ise 1265 MW’tır.* Yani kurulu gücünün yüzde 19.5’lik bir kısmı değerlendirilmektedir. Yani beşte birlik bir kapasiteyle çalıştırılmaktadırlar.
Bunun nedeni al ya da öde koşullu olarak alınan doğalgazın bitirilmesi zorunluluğudur. Üstelik doğalgaz giderek pahalılaşmaktadır ve bir gün vanaları kapatacak olurlarsa elektriksiz kalma tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Bir an önce enerjide özelleştirmeye ve yabancı kaynaklara bağımlı kalmaya son vermemiz gerekmektedir. Tersi durumda enerjideki soygun hem artacak hem de çeşitlenmeye devam edecektir. Çünkü bu sefer de doğalgazın alternatifi nükleer enerjidir demeye başladılar.
Eğer ille de fosil yakıtla elektrik üretilecekse, kömürün suyu mu çıktı?

*: Özlen Güvemli-13.01.2006 sayılı Cumhuriyet gazetesi

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

İşçi haklarında geri sıçrama!

Akyıl Tekstil işçileri, 2005 Eylül’ünde, 15 gün direnerek 7 aydan beri ödenmeyen ücretlerinin yarısının hemen, diğer yarısının bayramdan sonra ödenmesi, fazla çalışma ücretlerinin Kurban Bayramı’ndan sonra taksitler halinde ödenmesi, sigorta primlerinin düzenli ödenmesi ve yıllık ücretli izin haklarının verilmesini patrona kabul ettirdiler.
İşçilerin bu haklarının elde edilmesi hukuk devletinde direnişi gerektirir mi? Yasalara bakarsanız hayır. Çünkü yasalara göre işveren bunların tümünü eksiksiz ve zamanında yapmak zorundadır. Ne var ki, bu yükümlülüklere uymayan işveren için herhangi bir yaptırım uygulanmamaktadır. Bundan cesaret alan patronlar da işçilerin ücretlerini bile birkaç ay gecikmeli ödeyerek işçi ücretlerini faizsiz kredi gibi kullanmaktadır.
Bu nedenle de işçiler Akyıl’da olduğu gibi haklarını ve ücretlerini almak için işi durdurmak zorunda kalmaktadırlar. Oysa işçiler önceleri var olan haklarını almak veya korumak için değil, yeni haklar elde etmek için direnirlerdi.
İşçilerin esnek çalışma vb. dışında başka neler kaybettiklerini yaşanmış bir örnekle anlatmaya çalışalım.
İşyerinin kapanması nedeniyle işten çıkarılan işçiler alacaklarını alabiliyor mu?
Örneğin: Şirket kredi karşılığında fabrikayı ipotek ettirerek bankalardan kredi almış, makineleri de kiralamıştır. İşçiler çalışıp üretirler. Patron sıklıkla işlerin iyi olmadığından, daha çok çalışmak gerektiğinden, işçilerin ekmek yedikleri fabrikaya sahip çıkmaları gerektiğinden söz eder ve durumu toparlayıncaya kadar ücretleri tam ve zamanında ödeyemeyeceğini söyleyerek işçilerden fedakarlık ister.
Aynı patron bu arada yeni bir şirket kurar veya güvendiği adamlarına kurdurur. Yeni şirketine yatırım yapar, kişisel malvarlığı sürekli artar, ama işçiye emeğinin karşılığı ücreti vermeye para bulamaz! Vergi ödemez, SSK primlerini ödemez, bu borçlarından dolayı vergi dairesi veya SSK tarafından takibe uğramaz.
Elektriği ya kaçak kullanır veya uzun süre elektrik borçlarını ödemez. Evlerin elektriğini hemen kesen TEDAŞ, ödenmeyen elektrik borçlarına rağmen fabrikaların elektriklerini kesmez. Çünkü hür teşebbüs kutsaldır, incitilmemelidir.
Gün olur bir gece vakti fabrikanın makineleri araçlara yüklenip başka yerlere kaçırılır. Bina ipotekli olduğundan satışa çıkarılır. İşçilerin de işine son verilir.
İşçiler, alacakları için dava açar veya icraya başvurur. Kesinleşen icra takibiyle şirketin mallarının satışını isteyen işçinin karşısına yığınla alacaklı çıkar.
İpotek alacaklısı bankalar, şirketin son günlerinde (işçiler halen çalışıp üretirken) icra takibine geçen vergi dairesi ve SSK öncelikli alacaklıdır. Bunlardan arta kalan bir para varsa işçi oradan alacağını alacaktır. Ancak çoğu zaman işçinin yaptığı masraflar bile üzerinde kalır. Alacağını tahsil edemez.
İşçinin bu zor durumunu önlemek üzere İcra İflas Kanunu’na konulan işçi alacaklarının öncelikli olduğuna ilişkin hüküm de Yargıtay’ın Nisan 2004 tarihli kararıyla işçi alacaklarının önceliğinin iflas haline mahsus olduğu, hacizde ise önceliğin haczin kesinleşme sırasına göre belirleneceği şeklindeki kararıyla yok edilmiştir. Yargıtay bu kararla işçinin doğmamış hakkı için haciz uygulamasını, yani imkansızı istiyor.
Bu durum kapitalist sistemde yasalarda yazılan kuralların veya mahkeme kararlarının uygulanmasının sınıf mücadelesinin seyrine göre farklılaştığını gösteriyor.
Akyıl işçilerinin eylülde birlik ve direnişi nasıl kazanılabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Ancak nelerin kaybedilmiş olduğunu görebilmek için de ders çıkarılması gereken bir örnektir. İşçiler yeni haklar almak yerine var olanı korumak için savaşır oldular.
İşçiler, sınıf olarak birleşir ve mücadele ederlerse kendi hukuklarını yaratacaklar ve haklarını da eksiksiz alabilecekler.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Ağcalar da aynı odaklardan besleniyor

Abdi İpekçi’nin katili M. Ali Ağca’nın karanlık hesaplarla “tahliye edilmesi” tartışmaları sürüyor. Ağca’nın, askerlik şubesinin isteği ile imza için karakola gelmemiş olması, bugün de “GATA’daki randevu”ya gitmeyeceğinin söylenmesi ya da tahliyesinin nasıl yapıldığına dair çelişkili hesaplamalar üstünden yorumlar yapılıyor.
Ancak bu durum Türkiye’de hiç de olağandışı değil. Tersine daha önce yapılanlar; hatta biraz daha kitabına uydurulmuş olarak yineleniyor. Bugüne kadar benzer pek çok kişiye aynı tören yapıldı: Tahliye olan kişi; bayraklı, Mercedesli gruplar tarafından “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganlarıyla alınıp daha yukarılarda mevzilenmiş olanların himayesi altındaki mekanlara götürüldü. Kimi “efsane komutan” diye devletin en üst makamlarında görev yapmış, genelkurmay başakanlığı yapmış kişiler tarafından açıkça taltif edilirken kimisi; siyasi parti kurup başına geçti. Adı kitle katliamlarına karışmış kişiler milletvekili bile oldu. Ağca ise; bu “tür”ün; kontra dergahından geçtikten sonra; “görevini yapıp”, “çilesini çekip” davasını sürdürenlerin uluslararası çaptaki sembolü. Bu yüzdendir ki; böyle, bir kahraman gibi karşılanması, cezaevinden “hesap hatası”yla salınması, maçlarda lehine gösteriler yapılması hiç de anormal değil. Eğer ki; bütün bu törenler yapılmasaydı; “Ne oluyor bir başka hesap mı var?” diye sormak gerekirdi.
Çünkü sorun; Ağca’yı ve ondan önceki “çete efradı”nın karşılanması için cezaevlerinin önüne gönderilenlerin slogan atması ya da Ağca’nın askere gidip gitmemesi değil. Dün de bugün de bu ülkenin sorunu; Ağcaları sorgulamayı kestirenler; onların itiraflarını sümen altı yapanlar; eldeki bilgileri kullanmayanlar ve elbette bütün Türkiye’nin son yarım yüzyılına ipotek koyan kontra odakların dağıtılması sorunudur.
- Bir kısım emekli orgeneral; “çete kurmak”tan mahkum olmuş bir emekli subay için; “Her yaptığını bizim bilgimiz dahilinde yapmıştır; çok disiplinli, örnek bir subaydır. Her şeyimizle arkasındayız!” diye manifesto yayınlıyor ve bunlara kimse; “Siz ne demek istiyorsunuz” diye sormuyorsa; Ağca törenle karşılansa ne olur karşılanmasa ne olur?
- Eğer binlerce “faili belli” ve “faili meçhul” cinayetin ve binlerce “kayıp”ın hesabı sorulamıyorsa, bu olayların olduğu sırada görev yapan asker ve “sivil” görevliler; bu olayları soruşturanlar delilleri karartan görevlilerden hesap sorulamıyorsa Ağca askere gitse ne olur, gitmese ne olur?
Daha somut söyleyelim; Abdi İpekçi’nin katlinde birinci dereceden rol oynayan ve Ağca’nın suç ortağı olduğunu çeşitli zamanlarda söylediği kişiler mahkeme önüne çıkarılamıyorsa; bu kişiler sanki “dokunulmaz” kişiler, “muteber işadamları” olarak ortalıkta dolaşıyorsa; Ağca karakola imzaya gitse ne olur gitmese ne olur?
Burda söylenen; bütün hukusuzluğa, kontra güçlerin pervasızlığına alışmayı “normalleştirmek” değildir. Ama teferruatın, gerçeklerin açığa çıkarılması önünde bir barikat oluşturmamasıdır. Çünkü; Ağca’yı İpekçi’nin katili olarak lanetleyen pek çok çevre; Ağca’yı, Ağcaları ortalığa salan güç odaklarını “Çılgın Türkler”in odakları olarak görmekte, onların marifetlerine göz yummakta, hatta (bayrak provokasyonu, bayrağa saygı gösterileri, linç girişimleri) onları olumlamaktadır. Oysa Abdi İpekçi’nin, Uğur Mumcu’nun, Doğan Öz’ün, Taylan Özgür’ün... katilleri ile Diyarbakır’da, Mardin’de, Hakkari’deki faili meçhullerin, kayıpların failleri, Susurluk’ta, Şemdinli’de Yüksekova’da ortaya çıkan çetelerin organizatörleri ve üyeleri aynı merkezlerde eğitilip ortalığa salınmaktadır. Bu ikisini aynı görüp aynı tutumu almadan; Ağcaların, Oral Çeliklerin, korkut Ekenlerin ortalıkta bir “kahraman” gibi dolaşması önlenemez.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  KONUM ..........Çetin Diyar

İnkarcılığın ‘İnce’ hali

Özdemir İnce, Kürt meselesi karşısında hassas ve ‘derin’ tutum alan yazarlarımızdan biri. İnce, bu hassasiyet ve derinliğini daha önce Eğitim Sen’e, tüzüğünde “anadilde öğrenim hakkı”na yer verdiği için kapatılma davası açıldığında da göstermiş, sendikayı içten bölmeye yönelik kışkırtıcı yazılar yazmıştı. 27 Aralık tarihli Yeni Şafak gazetesinde Demokratik Toplum Partisi’nin eşbaşkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ile yapılan söyleşiden sonra Özdemir İnce, art arda Kürtler ve ulusların/halkların kendi kaderini tayin hakkı üzerine yazılar yazdı. Kendileri ile yapılan röportajda Türk’ün “Her halkın kendi kaderini belirleme hakkı vardır. Kürtlerin yüzde 90’ı, 95’i Türk halkı ile ortak bir gelecek kurma inancında, öyle bir anlayışın içinde” ve Tuğluk’un “(Kürtler) ortak vatandaş kimliği ve kültürüyle eşit haklara sahip özgürce yaşamak istiyorum” açıklamaları İnce’yi kızdırıyor ve yazarımız Hürriyet gazetesindeki köşesinde 3, 4, 6, 10, 11 Ocak tarihli yazılarını bu konuya ayırıyor.
Özdemir İnce soruna dair yaklaşımını 4 Ocak’taki yazısında “PKK fesadını Kürt sorununa dönüştürdükten sonra ‘Kürtçülük fesadı’ evresini hızlandırmak isteyenler Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasında bir kez söyleyip sonra ağzına almadığı cümleleri gündeme getirmeye, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ gibi kapitalist-komünist ütopyaları tekrarlamaya başladılar” sözleriyle ortaya koyuyor. İnce, daha baştan Kürt sorununu “fesat”; toplumun birlik-bütünlüğünü bozmak için dışarıdan dayatılmış bir kötülük olarak değerlendirerek çizgisini belirlemiş oluyor. Her şeyden önce ülkeyi yönetenlerin başbakanından genelkurmay başkanına kadar Kürt sorunundan söz ettiği, kırmızı çizgilerin değişmesi gerektiğini söylediği bir dönemde İnce’nin durduğu yer onu, kraldan daha kralcı, kırmızı çizgilerden daha ‘kızıl’ yapıyor.
Yazarımız aslında M.Kemal’in Kurtuluş Savaşı sürecinde Kürt sorunuyla ilgili açıklamalarını kabul ederek farkında olmadan kendini inkar etmektedir. Eğer Kürt sorunu bir fesatsa, yazarımız M. Kemal’in de bu fesadı dillendirdiğini, yayıcılarından biri olduğunu kabul etmektedir. Öte yandan sorunun Kurtuluş Savaşı döneminde dile getirilmiş olması veya İnönü’nün Lozan’da Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi olarak bulunduğunu söylemesi ama cumhuriyetin kuruluşundan sonra bu söylemin terk edilmesi, sorunun olmadığı, ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu tutum, tam da sorunun kaynağına, temeline işaret etmektedir. Çünkü Kürt sorunu, Kurtuluş Savaşı sürecinde Türklerle birlikte asli unsur olarak kabul edilen Kürtlerin, cumhuriyetin ilanından sonra ulus-devlet oluşturma adına inkar edilmesinden, yok sayılmasından kaynaklı bir sorundur. Bu durum yazarımızın hoşuna gitse de gitmese de, Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme hakkı olduğunu ortaya koymaktadır. Zaten seksen küsur yıllık Kürt sorununu baskı ve şiddet yoluyla bastırma, Kürtleri inkar etme politikası bugün artık işleyemez hale gelmiştir.
Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme hakkının önüne geçebilmek için yazarımız, ulusların kendi kaderini tayin hakkını (UKKTH) kapitalist (Wilsoncu)-komünist (Leninci) bir ütopya olarak göstermeye çalışıyor. UKKTH’nin Wilsoncu yanı bugün Bush’ta yaşıyor ve meselenin emperyalizmin çıkarları için kullanılması anlayışına dayanıyor. Ama İnce, UKKTH’nin Leninci yorumunun “Lenin’in kendi yönetiminde ve daha sonra Sovyetler Birliği’nde gerçekleşmedi”ğini söyleyerek açıkça tarih çarpıtıcılığı yapmaktadır. Yazarımız yazılarında Marksizm üzerine dersler verdiğine göre, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olmasının sadece ayrı devlet kurması anlamına gelmeyeceğini de bilmelidir. Sovyetlerin kuruluşu sürecinde Finlandiya bu hakkı ayrılma, diğer uluslar ise birlik yönünde kullanmışlardır. SSCB’de her ulus kendi cumhuriyetinde dilini resmi dil olarak kullanmış ve kendi dilinde eğitim yapmıştır. Bütün bunları bir tarafa bırakalım, İnce kendi ülkesinde nüfusu onmilyonlarla ifade edilen Kürtlerin küçük bir azınlık olarak bulundukları SSCB’de sahip oldukları haklara baksın yeter. Sovyet Ermenistanı’nında üniversitelerde Kürdoloji bölümleri, Kürtlerin kendi okulları, radyo ve gazeteleri vardı. Sovyetlerde fesat değil; birlik, eşitlik, barış ve kardeşlik vardı.
Özdemir İnce, Kürtlerin Türklerle birlikte demokratik bir temelde yaşamasından söz edenleri fesatlık yapmakla suçluyor. Kürt sorunu karşısındaki gerici pozisyonunu korumak için devrimci tezleri, tarihi çarpıtıyor. Evet birileri fesatlık yayıyor, birliği ve kardeşliği dinamitliyor. Ama kim?

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

“Ağca çıktı, kuş gribi girdi”

Bu başlık, Türkiye’ye dışardan bakarak tanımlamaya çalışan İtalyan basınına ait. İtalyan Vanity Fair’in İtalya’da yayımlanan haftalık dergisi, geçtiğimiz haftaki yayınında, İtalyanların bugünlerde Türkiye’ye gitmemesini isterken, “Aman ha, Ağca çıktı, kuş gribi girdi. Uzak durun” diye espiri yaptı. Giorgio Dell’Arti adlı yazar, köşesinde Mehmet Ali Ağca’nın sırları ile birlikte özgürlüğünü kazandığını belirtirken, kuş gribinin de Türkiye’de kol gezdiğini belirterek, “Bu iki olay karşısında İtalyanlar bu ülkeden uzak dursunlar” dedi.
İtalyan Yazar Giorgio Dell’Arti, “Ağca ve kuş gribi”ni birlikte yaşayan Türkiye’ye “kuş bakışı” bakarak böyle görmüş. Türkiye’yi yönetenler bu başlıktan ne anlar bilinmez ama, ortalama algı düzeyine sahip biri açısından ima ettiği açık: “Türkiye’de başınıza her şey gelebilir.”
Tıpkı Türkiye’de siyasette belirsizlik ve çok fazla ihtimalin gündemde olduğu dönemlerde söylendiği gibi: “Taş düşebülüğ, ayı çıkabülüğ, her şey olabilüğ”.
İtalyan gazecinin espri anlayışı ile aslında bizim halkımızın sezgileri ve espiri anlayışı birbirine çok da uzak değil!
Bu espiri Türkiye açısından trajik bir gerçeğe işaret ediyor: “Kuş gribi” karşısında ciddi bir önlem almayarak onun hedefi haline gelmiş, bir başyazarı katletmiş, ardından askeri cezaevinden kaçırılarak gidip Papa’yı vurup Türkiye’nin “milli katili” olarak anılmaya başlanmış birini bile 5.5 yıllık hapsin ardından ortalığa salmış bir ülke görüntüsü dışarıdan daha başka nasıl gözükebilir ki?
Bunun sorumlusu elbette Türkiye’de yaşayan herkes değil. Ağca gibilerinin hedefi olanlar, “kuş gribi” tehlikesi karşısında ihmal edilerek ölümcül gerçekle başbaşa bırakılanlar hiç değil.
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde “aşı sağın” tehdit olmaktan çıkarılmasının Ağca’nın serbest bıkrakılması gibi sonuçları olmayacak mı? Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde “aşırı sağın” tehdit olmaktan çıkarılması, bunun devletin “güvenlik” politikası olarak benimsendiği bir ülkede Ağca dışarı çıkmayacaktı da, Abdi İpekçi’nin katliamını organize eden güçler mi açığa çıkacaktı?
Ya da, “güvenlik” deyince sadece “özel savaşı” finanse etmeyi, hatta Kemal Yamak’ın son kitabından da anlaşıldığı üzere, Özel Harp’i “örtülü ödenekten” finanse etmeyi benimseyip, sosyal güvenliğe, sağlığa, eğitime bütçeden pay ayırmayı yük gören bir yönetme anlayışından, bundan başka ne beklenebilir?
Son gelişmeler “güvenlik” politikasından başlayarak, bütün temel politikaları şeffaf olan ve halk tarafından denetlenen bir ülke olabilme ihtiyacını bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Bunu da halkın iradesi, örgütlü gücü başarabilir ancak. Dünyada bu konuda belli adımlar atılmış bütün ülkelerde olduğu gibi...
İyi haftalar


 
Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Fotoğraf

Kadının yüzü görünmüyordu. Öylece dönmüş arkasını, yürüyüp gidiyordu. Omzunun üzerinde bir büyükbaş hayvanın, boynundan kesilmiş dili dışarıda başı, fotoğrafa bakanlara dil çıkartıyor gibiydi. Edebiyattaki anti-ütopyacıların sinemadaki devamı Jeunet ve Carot isimli yönetmenlerin, birlikte yönettikleri filmlerden “Şarküteri”yi anımsatan bir görüntüydü. Siyah beyaz fotoğrafın o düşleri anımsatan, çok bize ait ama bir o kadar gerçek dışı, gerçeği parçalayıp karıştıran, sırasını değiştirip yeniden var eden biçimi… İçinden bir türlü çıkamadığımız, çırpınıp ter içinde kurtulmaya çalıştığımız karabasan örneği gibi bir fotoğrafla karşılaştık o sabah gazeteleri açtığımızda. Hepimize dil çıkaran, olan ve olacaklarla dalga geçer gibi görünen başı sırtlamış giden kadın, yüzünü gizliyordu. Görmemizi istediği yüzü, gerçeği bize doğru çevirmişti zaten. Açlığın, yoksulluğun yüzünü…
İstanbul Tabip Odası Başkanı, sevgili Hocamız Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un o fotoğrafın yüzümüze tokat gibi vurduğu gün yer alan açıklaması ile birleşince, daha da ağırlaşan bir yük hepimizin omuzlarını çökertiyordu. Kurbanlık hayvanların, bir salgına dönüşen “kuş gribi” virüsünü, fotoğraftaki kadının ve fotoğrafta yer bulamayan nice insanın taşıdığı parçalara bulaşmış olarak aktarılabileceği açıklaması, gerçek olmamasını dilediğimiz o fotoğrafın alt yazısına dönüşüyordu.
Tıbbi bir gerçekliği izleyen açıklamalar ise Jeunet ve Carot’nun anti-ütopyalarını bile aşacak boyuttaydı. İnsanların açlığını, yoksulluğunu, yalnızlaşmasını dayatan vahşi kapitalizme değmeden, tıbbi gerçekliği inkar etmek daha kolay görünüyordu. Komplocu bir bakış açısıyla, Tabip Odası Başkanı din düşmanı ilan edilip, tıbbi gerçeklik “tevatür” olarak tanımlanıyordu.
Bilimsel bilginin gerekçesiz geçersiz kılınabildiği, fotoğraftaki kesik başın anlam ifade etmediği, etmeyeceği koşullar hepimize dayatılmaya çalışılmaktadır. Tevatür; yaygın söylenti demektir. Bu yaz Ankara’da kolera görüldüğü “tevatür”dür. Kuş gribinden insanların ölmekte olduğu da bir “tevatür”dür. İnsanların et alamadıkları için, kesilen kurbanların başlarını omuzlarına atıp evlerine götürürken çekilmiş fotoğrafları olmasa, laboratuvarlarda yapılan incelemelerin sonuçları o gavur icadı bilgisayarlardan çıkmasa, hepsi “tevatür” olabilirdi. Ama sözün ötesine geçeli çok oldu. İnsanlar yazmayı öğrendi, söylentinin ötesine geçildi bir kere.
O fotoğraf çekilmeseydi… Laboratuvarlar sonuçlarını kağıda dökmeseydi… Ne dersiniz? Sağlıkta dönüşüm ile yapılacakların, bu sonuçlarda bir etkisi olabilir mi? Ceza Yasası’nın 301. maddesi o fotoğrafı yayınlamamamız için olmasın…
Çok geç! O fotoğraf karesinde bugün yaşadıklarımız var. Yaşanmaması gerekenler, insana, insanlığa yakışmayanlar. O karabasanlardan uyanıp, gerçeği görmenin zamanıdır.

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Türkiye’ye acımıyorlar

Van’dan 17 km. uzaklıkta kurulmuş Yüzüncü Yıl Üniversitesi...
Kent yaşamından, toplumundan uzak... Şu bilinen “getto”lardan işte…
Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin bir sosyal yapısı var, öğretim görevlileri için… Onun da alt katında bir yemek yeri var... İkiye bölmüşler bir çağlarda, kadınlarla erkekler (Hepsi öğretim görevlileri ya da eşleri, çocukları...) ayrı ayrı otururlarmış.
Konuk odaları var üst katlarda...
Öteki üniversitelerden konuk gelecek öğretim görevlileri, konuşmacılar vb. için göl kıyısındaki yapının göle bakan odalarının pencerelerinin önlerine verev duvarlar yapılmış. Göle giren bir hanım olursa odadan görülemesin diye...
Bunları hiç içimden gelmeden yazıyorum... Böyleydi bana anlatılanlar... Benim gördüklerim de…
Daha neler neler?
İşte böyle bir üniversiteye aydınlık, çağdaşlık için gelmişti Yücel Aşkın!
Neler yaptılar?
Bütün Türkiye biliyor!
Daha önce bu konuda yazıp kendisine kötülük edilenin yalnızca Yücel Aşkın olmadığını, Türkiye’ ye kötülük edildiğini dile getirmeğe çalıştım.
Bana gelen, o yazımla ilgili bir iletiyi sunacağım size:
“Sevgili Cengiz Bektaş Hocam,
Yücel Aşkın’a ilişkin acı ve isyanınızı çok iyi anlıyorum; zira benzerini ben de yaşadım. Aslında bu tür duygular yaşanmayınca bilinemiyor, duyulamıyor.
Geçen sene bu aralar İÜ’de öğrenci olan oğlum sağ-sol çatışması, okul eşyasına zarar vermesi gibi gerekçelerle tutuklandı. Hatta bununla ilgili gazetemizde manşetten ‘Oğlumun Suçu Ne?’ başlıklı, İÜ yöneticilerine hitaben bir mektubum çıkmıştı. Aslında mektubu yöneticilere yazmıştım, Evrensel onu elde etmiş, benim iznimi alarak yayımlamışlardı.
O zaman çocukları tutuklayan asliye ceza hakimine, oğlumun dosyasını önünü koyarak, oğlumun ne amaçla tutuklandığını sordum. Verdiği yanıt adaletimizi çok iyi anlatıyordu ve aynı zamanda Yücel Aşkın’a ve binlerce mağdura verilen bir yanıttı. Dosyayı karıştırdıktan sonra bir şey bulamayınca şöyle demişti:
- Ortada bir olay var. Bu nedenle bazı öğrencileri tutukladık. Eğer suçsuzsa devletten tazminatını alır.
Onun için olay ne kadar basit görünüyor. Ona ‘Gene de sevdiğiniz birinin başına böyle bir şey gelmesini dilemem’ demekten başka bir şey diyemedim.
Kendisine bir şekilde ulaşılan başsavcı, ‘Onların tutuklanmasını ben istedim, biraz akıllansınlar diye, ilk duruşmada serbest kalacaklar...’ diyesiymiş. ( Bu söz, çocukların tutuklanmasını o dönemin geçici rektörünün istediği yönündeki varsayımımızı güçlendirmişti.)
Ağır cezada 15’le 22.5 yıllık hapsi istenen çocuklar 500 YTL karşılığında serbest bırakıldılar.
Aynı mahkemenin başına daha sonra Demirel düştü. Yahya Murat tahliye edildi.
Görece olarak bu kadar kısa süreli bir tutukluluğun bile bedenim ve ruhumda açtığı yaralarla uğraşıyorum hâlâ. Onun için sizin ve Yücel Aşkın hocamızı sevenlerin çektiği acıyı çok iyi anlıyorum.
Acınızı ve incinmiş adalet duygularınızı paylaşıyorum.”

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Utanmak için surat lazım

Burjuvazinin tarihi “yeniden yazma” girişiminin son örneği, Avrupa Konseyi’nde ortaya çıktı. Avrupa Birliği’nin uçsuz bucaksız hiyerarşi zinciri içinde “en sağlam halka” sayılabilecek olan Konsey, 24 Ocak’ta kritik bir önergeyi oylayacak. Önerge, “komünizm” ile “faşizm”i birbirine eşitleyerek, ikisinin de “insanlık suçu” olduğunu ilan ediyor: Böylece, artık çoktan çürümüş olan “tarihin sonu” tezlerine “demokratik Avrupa”dan bir destek geliyor: Önerge sahiplerine göre komünizm “geçmişe ait”tir ve insanlığın son durağı, “burjuva demokrasisi”dir!
“Burjuva demokrasisi”nin en gelişmiş ülkelerdeki biçiminin dahi, son beş yıl içinde nasıl erozyona uğratıldığını hatırlatmaya gerek var mı? Türkiye, 12 Eylül cuntası sırasında 90 günlük, yani üç aylık gözaltılarla tanışmıştı. İngiltere’de geçen yılın son günlerinde, yani 12 Eylül’den 25 yıl sonra, “terör zanlılarına 90 gün gözaltı” tartışma konusu yapılabildi. ABD’de etkili ve yetkili çevreler, “işkence etme hakkı”nı açıkça tartışıyorlar. Fransa’da getto isyanları, en temel hakların ayaklar altına alınmasına vesile yapıldı; valiliklere belli bölgelerde olağanüstü hal ilan etme yetkisi tanıyan yasa, haftalarca yürürlükte kaldı. İsviçre ve İskandinav ülkeleri gibi, bugüne dek “demokrasi örneği” olarak sunulan ülkelerde dahi, yabancı kökenlilerin, göçmenlerin en temel hakları ayaklar altına alınmakta.
Kuşkusuz bütün bu adımların zemininde, her ülkede yürütülen zorlu “ekonomik programlar” bulunuyor. Esnek çalışma, sendikasızlaştırma, ücretlerin düşürülmesi ve kitlesel işten atmalar gibi unsurlarıyla bu programlar, işçi ve emekçilerin patronlar ve devletlerden son yüz yıl içinde mücadeleyle söküp aldıkları bütün hakları yerle bir ediyor.
24 Ocak oylamasına dikkat çeken, Yunanlı devrimci sanatçı Mikis Theodorakis oldu. Theodorakis de tarih çarpıtıcılığına dikkat çekiyor ve “Kurbanlar saldırganlarla, kahramanlar suçlularla, kurtarıcılar işgalcilerle, komünistler nazilerle aynı kefeye konulacak” diyor.
Önergenin “istisnai” bir durum değil, burjuvazinin genel eğilimine denk düşen bir gelişme olduğuna dair birçok belirtiden sonuncusu, geçen hafta ortaya çıktı. İtalya’da Silvio Berlusconi liderliğindeki sağcı hükümet, ekonomik saldırı paketlerini bir kenara bırakıp “tarih yazmaya” girişti. 11 Ocak’ta İtalyan parlamentosuna, “Mussolini’nin kurduğu, Nazi kuklası cumhuriyetin askerlerinin, savaş sırasında faşizme karşı direnenlerle aynı statüye getirilmesi” yönünde bir önerge sunuldu.
Söz konusu rejim, Kasım 1943’te, yani İtalyan faşizminin son günlerinde kurulmuştu. Mussolini, dostu Hitler tarafından başkentten kaçırılarak ülkenin kuzeyine götürüldü ve burada, bir “İtalyan Sosyal Cumhuriyeti” kurdu. İlerleyen yıl boyunca Amerikalılar İtalya’nın kuzeyine doğru ilerledi ve nihayet, Nisan 1945’te Nazi hatları çöktü. Mussolini ise, bir Alman askeri kamyonuyla kaçmaya girişti. Neyse ki onu bulan Amerikalılar değil, İtalyan partizanlar oldu: Diktatörün sonu, metresi Clara Petacci ile birlikte kurşuna dizilmek oldu.
Kasım 1943-Nisan 1945 tarihleri arasında hüküm süren İtalya Sosyal Cumhuriyeti”, faşist diktatörün “Roma İmparatorluğu” sevdasının bir ürünüydü. Bu dönem hakkında fazla bilinen şey yok; ama cesur yönetmen Pasolini’nin 1976 tarihli “Sodom’un 120 Günü (Salo)” filmi, dolayımlarla bu rejimi anlatır. Mussolini liderliğindeki “devletçik”in sapık yüzünü, estirdiği terörü sergileyen bu film, “toplu pislik yeme” ve orjiler gibi sahneleri nedeniyle dünyanın pek çok yerinde halen yasaklı.
“Merkez sağ” Berlusconi hükümeti, bu terör ve sefahat rejiminin askerlerine “İtalyan ordusu askeri” statüsü tanıyarak, aslında neofaşist yüzünü göstermiş oldu.
Theodorakis, Avrupa Konseyi’ndeki önergenin sahiplerine “Utanın” diye seslenmişti. Ama Berlusconi hükümetinin yaptığı, sözün muhataplarında utanacak surat dahi olmadığını gösteriyor.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  ARA SIRA..........Faiz Cebiroğlu*

Dillerin ölümü

Şu an dünyada yaklaşık olarak 7 bin kadar dilin varlığından bahsedilmektedir. Rakamlar kesin değil. Kesin olmamasının nedeni, hâlâ “dil” ile “dialekt” arasındaki ayrımın tam netliğe kavuşmamış olmasındandır. Bazı dilbilimcilerine göre, ayrı dialektler ayrı bir dil oluşturmakta, bazılarına göre değil. Tartışmalar sürüyor.
İskandinav ülkelerinden örnek vermek mümkün: İsveç, Norveç ve Danimarka dilleri. Bazı dilbilimcilerine göre, İsveççe, Norveççe ve Danimarkaca tek dil, bazılarına göre üç faklı dildir.
Ama böylesi ince tartışmalar paralelinde, dünya dillerinin yarısı kadar kaybolma, ölme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları bir gerçeği vardır. UNESCO’nun yaptığı araştırmaya göre, her 10 dilden 9’unun (yani 5 bin 400) yaşadığımız bu yüzyılda kaybolup gideceği, yani öleceğidir.
1994 yılında çıkan: “Atlas of the World’s Languages” kitabı, dünya dillerine ilişkin, bugüne kadar, en kapsamlı dil-atlasıdır. Kitap-Atlas, Christopher Moseley & R E Asker (ed) tarafından hazırlanmış; 374 sayfalık olup, 113 haritadan oluşmaktadır.
Şu an tehdit altında 497 dil bulunmakta; bu dilleri konuşanların sayısı 50 kişinin altındadır. İlginç olan, Danimarka büyüklüğünde, (5 milyon) olan, Papaua Niugini’de halk 830 dil konuşuyor olmasıdır. Yine bu kitap-Atlas’ta diğer ülkelerden ve konuşulan dillerinden geniş bir şekilde bahsedilmektedir.
Açıktır; dilin, dillerin kayboluşu, hem kimliğimizin, hem de dillerimizi asimile etmek isteyen hakim dillere, bir bakıma, teslim bayrağı çekmek demektir.
Reddetmek gerekir. Redediyoruz!..
Evet; halkın kültürel, ruhsal, entelektüel yaşamları dil aracılığıyla başkalarına iletiliyor. Hikaye, efsane, tören, destan, konuşma tekniği, günlük selamlaşma, karşılıklı konuşma stili, neşe, çocuklarla konuşma tarzı, özel ifade alışkanlıkları, davranış ve duygularımız… Hepsi dil, öğrendiğimiz dille ilişkilidir. Dilin, dillerin ölümü, bu değerlerin ölümü demektir; kültür mirasının ve bilimin ölümü demektir. Dilin ölümü; dün ile ilgili tüm kazanımların kaybolması, ölmesi demektir...
Dilerin hızlı bir şekilde, tükendiği biliniyor; ama bunu önlemek için, nedense, herhangi bir faaliyet yapılmıyor. Yapılmıyor!.. Son öğrendiğime göre, Kanada, Kızılderili ve Eskimo dillerini korumak için bazı girişimlerde bulunduğudur. Sevinçtir!
Dilleri ölmekten kurtarmak, herkesin görevidir.
Sesimizi ve dillerimizi yükseltelim!
Dil ezilmesine hayır diyelim!
Bu, dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayacak yaşam tarihimizdir; sahip çıkalım!

* Pedagog


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net