www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Ücretlilerde vergi iadesi (indirimi)(!) komedisi!

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Bunun adı sendikal rekabet değil

MERCEK ____A.Cihan Soylu
Üç sözcüklü kişilik!

JİN û JîN ____Yıldız İmrek Koluaçık
Zihniyet sorunu

HUKUK'TA SORULAR... ____Av. Devrim Avcı
İdare mahkemesine başvurun

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
İfade özgürlüğü oyunları

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Kadın seçiminde belediye rehberi

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Ne?

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Ücretlilerde vergi iadesi (indirimi)(!) komedisi!

Her yıl sonunda doğal olarak ücretlilerin gündemine gelen vergi iadesi (indirimi) bu yıl da gündemdeki yerini almaktadır.
Kanundaki ifadesi ile, “Ücretlerde vergi indirimi” olarak geçen ve halk arasında eski adıyla “vergi iadesi” olarak adlandırılan uygulamanın ücretlilere bir katkı sunması amacıyla uygulandığını söylemek güçtür.
Gerek belgelere getirilen sınırlama, gerek ödenen vergilere karşılık “iadesi” söz konusu olan vergi miktarı bakımından ele aldığımızda son derece gülünç bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Patronlar için sürekli vergi indirimine gidilirken, emekçilerin üzerindeki vergi yükünden kesinlikle taviz verilmemektedir. Bir asgari ücretlinin vergi iadesine konu edeceği belge toplamı, 4 bin 984 YTL, buna karşılık alacağı vergi iadesi ise sadece 365 YTL’dir. Yıl içinde bir asgari ücretlinin toplam ödediği vergi ise, 782.88 YTL’dir. Görüldüğü üzere sözde iade edildiği söylenen vergi, asgari ücretli bir emekçinin ödediği vergi tutarın yarısı bile değildir.
Uygulamaya bakıldığında bu tutarın bile iade edilmesi tam bir işkence sürecine tabi tutulduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Önce çalışandan, belgelerin doldurulup 20 Ocak 2006 tarihine kadar işverene teslim edilmesi istenmektedir. Daha sonra bu tutar 2006 yılında her ay ücretlerden kesilen gelir vergisi kadar iade edilmektedir. Bu da yaklaşık 5-6 aya yayılmaktadır.
Vergi indirimine konu edilebilecek belgelerin, eğitim, sağlık, giyim ve kira giderleri ile sınırlanması beraberinde başka bir sorunu getirmektedir. Örneğin; temizlik, ulaşım vb. giderlerin kabul edilmemesi ücretlinin bir başka belge temin etmesi arayışına zorlamaktadır. Bu sınırlamayı getiren anlayışı anlamak ne kadar güç ise bu sistemin sağlıklı yürümesini beklemek de o kadar güçtür. Belgelere getirilen sınırlama ile, sanırım bir emekçinin temizlik malzemesi kullanması uygun görülmemektedir! Bir başka anlamla, çalışan emekçiler çamaşır yıkamasın, sabun kullanmasın mı demek isteniyor? Yine bir emekçinin seyahat etmesi uygun görülmemiş olacak ki, ulaşım giderini indirim konusu yapması uygun görülmemektedir. Bu nasıl bir mantıktır? Bu sınırlama ile başka belge arayışına girilmesi, farklı boyuta dönüşen belge temini bazı olumsuz örneklerin yaşanması ile bütün emekçileri potansiyel “yanıltıcı belge” kullananlar olarak hedefe koymaktadır.
Örneğin aynı belgede, indirime konu olacak ürün ile indirime konu olamayacak ürünü ayırmak kadar detayla uğraşmak konusunda bir uzman bile zorlanmaktadır. Bu ve benzer karmaşık uygulamalar ile vergi iadesi veren herkes potansiyel suçlu olarak görülmektedir.
Söz konusu sistem ile bir oto kontrol ve denetim amaçlandığı muhakkaktır. Bu uygulama ile, belge alması teşvik edilen tüketicinin aldığı her belgede yüzde 8 ve 18 KDV, ortalama olarak yüzde 20 dolayında gelir veya kurumlar vergisi ödenmesini sağladığı düşünülürse, kendisine dönüşü sağlanan miktarın ortalama olarak yüzde 7 oranında kalması son derece komiktir.
Uygulanmasına devam edilmesi gereken bu sistemin yeniden düzenlenmesi zorunludur. Emekçilere “ne kadar az iade edilmesini sağlarsam o kadar iyidir” mantığı ile düzenlenmiş bu sistemin bu biçimde yürümesi mümkün değildir.
Bir rantçının 2005 yılında Hazine bonosu ve devlet tahvilinden elde ettiği 408 bin 280 YTL faiz geliri vergiden muaf tutulurken, 350 YTL alan bir asgari ücretliden yılda toplam 782.88 YTL vergi alınması hangi adalet ilkesine sığar sorusunu bir kez daha sormak gerekir.
Açlık sınırının altında bir ücreti reva görmek yetmezmiş gibi bir de bu ücretten vergi alınmasında ısrar edilmesi son derece haksız bir uygulamadır.
Emekçilerin ücretlerini asgari ücret kadar vergi dışı tutulması mutlaka sağlanmalıdır. Vergi iadesi uygulaması ise, bir insanın kullandığı bütün ihtiyaçlarına temel teşkil eden her türlü belgenin geçerli kılınması sağlanmalıdır. Bu durumda vergi iade sistemi amacına ulaşacaktır. Aksi halde kendi içindeki çelişkilerle sosyal bir yaraya dönüşmeye devam edecektir.
***
Yeni yılda emekçilerin kazanımlarını artırdığı, vergi zulmünün ve sınıfsal ayrımcılığın sona erdiği bir yıl olmasını diliyorum.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Bunun adı sendikal rekabet değil

EMEP GYK Üyesi Ercüment Akdeniz, geçen perşembe günü, Adana işçi hareketinin sorunları üzerinden, “Sendikal Rekabet Kime Yarıyor?” başlıklı, bilgilendirici ve eğitici bir yazı yazdı. Adana işçi hareketinin sorunlarını yakıcı biçimde ortaya koyan yazı, sendikalar arasındaki rekabetten işçilerin nasıl zarar gördüğünü tüm açıklığı ile ortaya koyuyordu. Yıllardır sendikalar arasında yaşanan bu çatışmalar, işçilere ciddi biçimde zarar vermiştir. Bu köşede ve gazetemizin birçok köşesinde ve haberlerinde konu birçok yönü ile ortaya konsa da, henüz üzerinde yazılıp söylenecek çok şey olduğu düşüncesindeyim.
“Rekabet” kelimesi sendikalar arasındaki yanlış tutumlara ne kadar denk gelir bilemiyorum. Fakat sendikaların birbirlerinden üye kapma yarışı, anlaşılır bir şey değildir. Örgütsüz işyerlerine dönük çalışmada, daha çok işçiyi örgütlemede bir rekabet içine girilse bir anlamı olur. Fakat durum böyle değildir. Sendikaların üye kaybı, küçülmelerin giderek hızlanması, diğer sendikaların üyelerini nasıl kaparım fırsatçılığına dönüşüyor. Belediye işkolu, bu tür çekişmelerin en çok yaşandığı işkolu. Özellikle AKP’li belediyelerin kendisine yakın sendikayı, işyerlerine getirmek için yapmış oldukları hamleler hafızalarda. Birçok işkolunda yaşanan bu gelişmeler, tamamen patronların işine yaramakta ve ekmeklerine yağ sürmektedir. Gıda işkolunda yaşanan birkaç örnekten yola çıkarak, sonuçların nasıl olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.
DİSK/Gıda-İş Sendikası uzun zamandan beri çeşitli işyerlerinde örgütlenme çalışmaları yapmakta ve işçilere dönük sınıf bilincinin edinilmesinde elinden geldiğince katkı sunmakta. Çalışma yapılan işyerlerinden birkaçını saymakta sakınca görmüyorum, çünkü buralarda zaten sendikal çalışma çeşitli nedenlerle sekteye uğramış ya da açığa çıkmış durumda. Bahçıvan Gıda, Danone (Tikveşli), Piyale Makarna, Karmez Gıda, Altın Yağ Sanayi, Eze Zeytin örgütlenme çalışmalarının yapıldığı işyerlerinden.
Bu işyerlerinin hiçbirisinde sendika yoktu, yani buralardaki ilk çalışma DİSK/Gıda-İş Sendikası tarafından başlatıldı. Gelin görünki sonradan, Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş Sendikası da bu işyerlerine gelerek, işçiler içinde yanlış, sendikacılığa yakışmayan propagandalar yürütmeye başladı. Örgütlenme çalışması ile yeni tanışan bir işçinin, sınıf mücadelesinden öğrenme, mücadeleye atılma tutumu, Tek Gıda-İş yöneticileri tarafından bozuşturularak sekteye uğratıldı. Yapılan propaganda şudur; bu sendikanın parası yoktur, sizlere maaş veremezler, noter paranızı ödeyemezler, sizleri tatile götürürüz, bunlar size sahip çıkmazlar... Bırakın bir sendikacıya, bir insana yakışmayacak, patron jargonu sözlerle işçilerin içinde tutunmaya çalışmak nasıl olacaktır?
Yukarıda adını sıraladığımız işyerlerinden Bahçıvan Gıda’dan 100 işçi atıldı, sendika yanlarına bile uğramadı. Bu işçilerden ikisini tatile götürerek kafaya alma girişimi, başarısız kaldı. Danone (Tikveşli) iki yıldır sözleşmeye kavuşmadı, oysa Gıda-İş Sendikası bu işyerinde onlarca toplantı yapmış, Kırklareli ve Ankara işçilerini buluşturmuştu. İşten atılmalar devam ediyor, ‘sizin kılınıza dokunamazlar’ diyenler, ortalıkta görünmüyor. Piyale Makarna ve Karmez Gıda işyerleri polis ve işveren zoruyla, işten atma tehditleri ile Tek Gıda-İş Sendikası’na götürüldü. Eze Zeytincilik başarısızlığa uğradı.
Şimdi buna sendikal rekabet denir mi, bilemiyorum. Sendikal rekabet böyle olmaz, bu olsa olsa, yıkıcılık ve patron yandaşlığıdır. Bütün bunları niye şimdi yazıyorsun diyenler çıkacaktır. Şu anda örgütlenme çalışması yapılan ve yaklaşık bir yıldır devam eden işyerlerine gelip, Gıda-İş Sendikası’nı kötülemek, işçilerin bilincini bulandırmak isteyenlerin, tutumlarını terk etmelerini istiyoruz. Gıda işkolunda yüzbinler örgütsüz dururken, örgütlenmeye çalışan, bir sendikayla bağı olan işyerlerine gelmek, yalan ve yanlış politikalar üzerine bina yapmak ne kadar doğrudur, bunu okuyucuların ve sendikal hareketin takdirine bırakıyorum.
2005 yılı bu açıdan olumsuz tablolarla dolu, bunu değiştirmek bizlerin elinde. 2006 yılının bu tablonun değiştiği ve mücadelenin yükseldiği bir yıl olması dileği ile...
Yeni yılınız kutlu olsun!

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  MERCEK..........A.Cihan Soylu

Üç sözcüklü kişilik!

Holding basını yazar ve yorumcuları, kendi basınlarını, sistemin “dördüncü kuvveti” olarak, “yürütme, yasama, yargı” nın yanına koyarlar. Pratikte, ve iletişim teknolojisindeki gelişmelerin sağladığı yeni olanaklar üzerinden ise, sermayenin propaganda organlarının toplumsal etkisi misliyle artmış durumda. Şimdilerde, kendilerini sistemin en temel kurumu olarak ordu ve genelkurmayından da daha etkili düzeyde görüyor olmalılar. Bu “kurum”da, “Amiral gemisi” işleviyle yönlendiricilik yapan holding gazetesinin “kaptan köşkü”ndeki “adam”, üstlendikleri görevi de ifade etmek üzere, üç sözcükle tarifli bir kişilikte karşımıza çıkıyor. Israrla sürdürdüğü emperyalizm ve Siyonizm savunuculuğunu “olgunluk” ve “gerçeklerin görülmesi”yle ilişkilendirmeye kalkışarak, bugünün gençlerine ve gelecek kuşaklara, kendisine yakıştırılan “dönek”, “misyoner” ve “ajan” nitelemelerini, kişiliklerine yazdırmaktan çekinmemelerini öğütlüyor!
O, “bir kısmının kulağında küpe” olan, “hepsi modern giysili, Batı’dakilerden ayırt edilemeyecek çocuklar”ın ‘ABD ve AB emperyalizmine geçit yok’ biçimindeki “manasız ve geri” sloganlar atmalarını,-bunu hangi kesimden gençlerin attığı hiç önemli değil- işitince “trajik” bir hüzne kapılıyor. “İçi” burkuluyor!
”Adam” çok dertli; ”1960’lı yılların sonundan itibaren manasız ve geri bulduğu” bu tür sloganlar, nasıl oluyordu da “2005 yılında bu genç çocukların ağzından aynen” tekrarlanıyordu. “‘Evet çok trajik bir durum...”du, yaşanan!
Dahası da vardı: bu ülkenin “Millet Meclisi”nin başındaki kişi, bu üç sözcüğü künyesine kazımış sözüm ona eski solcunun da dahili olmakla kalmayıp, başını çektiği “mütareke basını”nı “Amerikan ajanlığı”yla suçlarken, holding köşkündeki yönetmen bu suçlamayı, kinayeli de olsa üstlenmekten çekinmiyordu.
TBMM Başkanı B. Arınç, Gaziantep AKP merkezinde yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Irak işgaline ABD’nin taşeron gücü olarak katılmasını savunan gazetecileri, ”Amerikan üniforması giymiş, kendini Türk zanneden insanlar” olarak, belli bir yere “oturtmuş”tu! Hürriyet baronu buna, “TBMM’nin 1 Mart’ta Türk askerinin Irak’a girmesi yolundaki tezkereyi oyladığı gün 264 milletvekili ‘Evet’ oyu kullanmıştı” gerekçesini göstererek, öyleyse, “Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında 264 Amerikan üniformalı milletvekili var.’ Yanlış işitmediniz. Milletvekillerimizin tam 264’ü ‘Amerika’nın hizmetindeki üniformalılardır’” diye, güya kinayeli biçimde cevap veriyordu. Ardından kendinin ve kendisi gibi bu işi severek yapmış olanların tutumunu “bir kere daha” ortaya koyuyordu. “1 Mart Tezkeresi’nin kabulü yönünde” yazılar yazmıştı; “Hálá da ret kararının yanlış olduğunu düşünüyor”du; ve “Kuzey Irak’ta olup bitenleri görünce”, bu inancı daha da artıyordu!
Ama işte trajediden de öte, komik bir duruma da düşmüştü. “Kulağı küpeli, Batı’dakilerden ayırt edilemeyecek” giyimli “çocuklar”ın da içinde olduğu kalabalıklar, tüm uşak ve döneklerin karşısına “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve uşakları”, “Kahrolsun ihanet” sloganlarıyla çıkıyorlardı. Ülkenin işçileri, yoksulları, işsizleri, her milliyet ve mezhepten ezilenleri, Amerikan emperyalizmi ve onun yayılmacı saldırgan politikasına, uluslararası sermayenin dayattığı sosyal-iktisadi politikalara karşı, “ 20-30 yıl sonra”sı kuşaklarının geleceğini de düşünerek, mücadele ediyorlardı.
Sermayeden nemalı döneklerle emperyalizmin misyoner ve ajanları bu duruma bakıp ne kadar üzülseler yeridir!


 
Başa dön

  JİN û JîN..........Yıldız İmrek Koluaçık

Zihniyet sorunu

AKP’de kadın sorunlarına yaklaşımda zihniyet sorunu var mıdır? Bir bakan eşi ayrı masada yemek yerken, Başbakan ve Maliye bakanlarının eşleri, el ele, her fırsatta basın önüne çıkarak lale devri mutluluğu yaşıyor. Kadının sosyal konumuna yaklaşımda aynı özün iki ayrı görünümü.
Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, şiddetin nasıl önleneceğine ilişkin sorulara “Bunları engellemek maalesef mümkün değildir” tabldot cümlesiyle yanıt veriyor.
Nimet Çubukçu, danışmanlarından AKP Milletvekili Fatma Şahin’i TBMM Töre/Namus Cinayetlerini Araştırma Komisyonunu Başkanlığı’na getirerek bir soruşturma başlattı. Bu durum bir zihniyet değişikliği olabilir mi?
Komisyonun tespitlerine göre töre ve namus cinayetleri, en fazla İstanbul, Diyarbakır, Şanlıurfa, Batman, Van ve Karadeniz illerinde görülüyor. Komisyon Başkanı Fatma Şahin, zihniyet değişiminin önemine değiniyor ve en önemli şeyin zihinsel değişim olduğunu söylüyor. “Zihinsel değişimden kısa orta ve uzun vadede ‘ne yapabiliriz’in araştırması içindeyiz. Kadının kendi hayatına karar vereceği altyapıya sahip olması gerekiyor” diyor.
Komisyon üyelerinin kamu kuruluşları, kadın kuruluşları, kadın ve çocuk sığınma evleri, mağdur aileleri ve cezaevlerini ziyaret ederek töre/namus cinayetinde mahkum olan hükümlülerle görüşeceği belirtildi. Ancak komisyonun değişmeyen zihniyeti, birkaç gün önce Urfa’da yapılan görüşmelerde ortaya çıkıyor. TBMM Töre/Namus Cinayetlerini Araştırma Komisyonu’nun, Urfa’da yaptığı görüşmelerden sonra, Yaşamevi Kadın Dayanışma Derneği, Eğitim Sen, SES, İHD ve Mazlum-Der Şanlıurfa şubeleri yaptıkları ortak açıklamayla, TBMM Töre/Namus Cinayetlerini Araştırma Komisyonu’nun, “sorunu çözmek yerine sorunu inkar etme yoluna gittiğini” ifade ediyorlar.
Ortak açıklamada, komisyonun Şanlıurfa’da yaptığı görüşmelerde, kadın kurumları yerine, aşiret reisleri ve bölgenin ileri gelenleriyle töre cinayetlerini görüşmesi eleştirilerek “Bu görüşmelerin özüne baktığımızda sorunu çözmek yerine sorunun inkar edildiğini görüyoruz. Heyet Başkanı Fatma Şahin’in problemi töre cinayeti olarak belirtmesini, var olan feodal yapıyı korumaya yönelik bir çaba olarak görüyoruz” deniliyor.
Dört örgütün ortak açıklamasında noktayı koyduğu gibi, “aşiret törenin kendisidir. Aşiret reisleri ile bu anlamda görüşmek sivil toplum örgütleri ile görüşmemek törenin uygulanmasını onaylamak sayılmaz mı?” Zihniyet sorunu!
Fatma Şahin, kadının kendi hayatı hakkında karar verebileceği altyapıya sahip olması gerektiğini söylüyor. Bu da ancak, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kadının iş yaşamına katılımının önündeki engellerin yenilmesi, yoksulluğun ve işsizliğin ortadan kaldırılması, kadınları şiddete karşı koruyacak sosyal tedbirlerin alınması ile mümkün. Örneğin ne kadar kadın sığınma-barınma evi var, kadın danışma merkezlerinin durumu nedir, çocukların şiddete karşı korunması ve barınması için nasıl bir örgütlenme var? Bunların iki elin parmaklarını geçmediği herkes tarafından biliniyor.
Herhalde, bütçede bu sorunların çözümü için kaynak aktarılması gerekir diye düşünüyorsunuz ortalama bir sağduyuyla. Gelin görün ki Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın, 2006 Bütçesi (KSGM) sadece 1 milyon 606 bin 750 YTL’den ibaret. Gelin bu bütçeyi örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesiyle kıyaslayın. Eğitim ve sağlık için ayrılan payın da matah olmadığı biliniyor.
Zihniyet değişiminin gerçekleşmesi, kadınların her alanda eşit temsilinin sağlanması için yürütülecek çabalarla ortaya çıkacak. Kadınların siyasal temsilindeki geriliği aşmanın bir yolu da, seçim barajının ortadan kaldırılması. Zira AKP ve CHP ve öteki gelenekçi partilerin kadın temsili konusunda yüzlerinin açık olmadığı tecrübelerle sabit. Kadının siyasete katılımının sağlandığı demokratik güçbirliği partilerinin barajlarla engellenmesi, bir yanıyla kadınların siyasi iradesi karşısına baraj örülmesidir. Zihniyet değişiminin bir yolu da barajların yıkılması.
AKP ve CHP’nin zihniyet değişiminin gerçekleşmediği ortada.

e-posta:
yimrek@mynet.com

  Başa dön

  HUKUK'TA SORULAR SORUNLAR..........Av. Devrim Avcı

İdare mahkemesine başvurun

SORU: Merhaba, biz 2004 KPSS ile 2005 Eylül ayında MTA’ya memur (teknisyen) olarak atandık ve işe başladık. İşe başladığımızda, ikametgahımızdan kurumumuza kadar olan mesafenin yolluk harcamalarını almak için kurumumuzun personel işlerine başvurduk ama yetkililer yolluk harcamalarının kaldırıldığını söylediler. Aradan üç dört ay geçtikten sonra, iptal edilen yolluk harcamalarının mahkeme kararı ile tekrar yürürlüğe girdiğini öğrendik. Tekrar personel işlerine başvurduğumuzda mahkeme kararının doğru olduğunu ancak bu kararın geriye dönük uygulanamayacağını söylediler. Bizim öğrenmek istediğimiz şu; gerçekten biz bundan yararlanamıyor muyuz? Eğer yararlanabilirsek ne yapmamız gerekiyor? Asaletimiz bir ile iki yıl arasındaki süre zarfında tasdik olacağından kurumumuza dava açarsak bir sorunla karşılaşır mıyız? Bu durumla ilgili yasa ne diyor? Bizimle birlikte Sağlık Bakanlığı’na atanan memurların ilk işe başladıklarında bundan yararlandıklarını öğrendik. Bu durum kurumlar arasında değişik uygulanabilir mi? Teşekkürler, iyi çalışmalar.

CEVAP: Bahsetmiş olduğunuz yolluk harcamalarının yürürlüğe girmesi ile ilgili mahkeme kararının tam olarak bilebilmemiz durumunda size daha net bilgi verebilme imkanımız vardır. Mahkemenin kararı eğer bir tam yargı davası ise, bu durumda bu davayı açan kişiye yani sadece davacıyı ilgilendirecektir.
Siz ise, bu durumda idare mahkemesine başvurarak bir tam yargı davası ile uğramış olduğunuz mağduriyetin giderilmesini talep edebilirsiniz. Ancak, bu tam yargı davasını, haklarınızın ihlal edildiğini öğrendiğiniz tarihten itibaren bir yıl içinde açabilirsiniz. Bu davayı açmış olmanız veya açacak olmanız durumunda bir sorun çıkmaması kuraldır. Yani idare size ‘bana karşı dava açtın ben de sana gününü gösteririm’ şeklinde davranarak zorluk çıkarma hakkı yoktur. Kurumunuza dava açıyor olmanızın asaletinizi etkilememesi gerekir. Aksi takdirde, size yeni bir tazminat davası hakkı doğacaktır.
Kural olarak idare mahkemelerinin bir yönetmeliğe, tüzüğe, maddeye ilişkin iptal kararları, kurumlar arasında farklı uygulanmaz. Ancak, bu konu ile ilgili daha açık bilgiler gönderebilirseniz, sorunuza daha net bir cevap verme imkanımız olacaktır.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

İfade özgürlüğü oyunları

Türkiye’de ifade özgürlüğü oyunu, oynanıyor.
Yine, yeniden…
Bu oyunun yıllar içersindeki aktörleri değişiyor.
En başta yürütme organında yer alanlar, sonra yasama organında yer alanlar.
Ne demek istendiğini hemen anlayan savcılar ve yargıçlar da başroldeler bu oyunda. Dolayısıyla, siyasetçiler ve yargı gücünün bileşenleri aynı zihni yapıya sahipler. Büyük bir uyumla oyun oynanmaktadır.
Nazım Hikmet’i, Hikmet Kıvılcımlı’yı, İsmail Beşikçi’yi unutmayın. Daha birkaç yıl öncesine kadar Akın Birdal, Yalçın Küçük, Fikret Başkaya düşünceleri nedeniyle cezaevindeydiler. İsimleri çoğaltmak mümkün.Yazarları, gazetecileri, şairleri, siyasetçileri, bilim insanlarını, insan hakları savunucularını hapislere dolduran bu zihni yapıyı unutmayın.
Ortalıktaki beyanatlara .bakmayın ve kanmayın.
Her devirde gördük bunları. Çok uzaklara gitmeye gerek yok.
3 Ekim 2001 Anayasa değişikliklerinde Anayasa’nın ifade özgürlüğü açısından sorunlu maddeleri olan 13 ve 14. maddelerinde değişikliklere gidilmedi mi?
Gidildi.
Peki ardından, 2002 Şubatı’nda 1., 2002 Mart’ında 2. ve 3 Ağustos 2002 tarihinde de 3. uyum paketlerinde Türk Ceza Kanunu’nun 159., 312. ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddelerinde değişiklikler yapılmadı mı?
Hem de aynı maddeler birkaç kez değiştirilmedi mi?
Değiştirildi.
Ne oldu?
Her yasa değişikliğinin ardından siyasiler demeçler verdiler.
Savcılar ve hakimler hiçbir şey değişmemiş gibi davalar açmaya ve kararlar vermeye devam ettiler.
Geçmiş dönemlerde de, kamuoyunun ilgisini çekmiş bazı davalar beraatla sonuçlandığında ya da yazar ya da gazeteciler hapisten çıktıklarında, o olayın hukukun değişmesinde ve ilerlemesinde çok önemli olduğu yazılır, çizilirdi.
Hemen herkes, “bu son olsun” dileğinde bulunuyordu..
Hiçbiri son olmadı.
Yakın gelecekte de son olmayacak.
Kaçıncı kezdir bilemem, Yargıtay kararları örnek gösteriliyor. Bugünlerde Sayın Adalet Bakanı Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin yeni kararına atıfta bulunuyor. Kararda, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi belgelerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına atıfta bulunuluyormuş!
Bu yanlış değerlendirme çeşitli platformlarda da dile getiriliyor. İçtihat oluşmasını beklemeliymişiz ve Türk yargısı atıfta bulunuyormuş. Bu düşünsel açıdan bir tuzaktır. Türk yargısının öteden beri başvurduğu yöntemlerden birisi de atıfta bulunmaktır. Atıfta bulunmak ile referans (temel) almak arasında fark var. Nice mahkeme kararlarında ulusalüstü insan hakları belgelerinin adı anılıyor. Ama bambaşka sonuçlara ulaşılıyor. Lafzi anlamda kararda anmak başka, ruhuna uygun olarak düşünmek, konuya öyle yaklaşmak başka.
Türkiye siyasetçisi ile ve yargısı ile şuna karar vermek durumundadır artık:
Ya, hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi temel alacak, ta 1950’de imzaladığı Avrupa Konseyi’nin kuruluş belgesi olan Avrupa Konseyi şartının 3. maddesinde yer alan ilkeye göre hareket edecek ya da şimdiye kadar ülkenin dört bir yanında sahnelediği ifade özgürlüğü oyununu sahnelemeye devam edecek.
Türkiye’de ifade özgürlüğünün hukukun koruması altında olmadığı, tersine bizzat hukuk tarafından ifade özgürlüğünün tehdit altında tutulduğu bilinen bir gerçektir.
Yurttaşlarını düşünceleri nedeniyle tehdit eden bir sistemi demokratik bir sistem olarak nitelemek olanaksızdır.
Türkiye yeni yılı temel alanlarda ilerleme sağlayamadan karşılıyor.
Dileriz ve umarız, demokratik kamuoyu olarak, durumu değiştiririz. Özgürlük bizim ihtiyacımız. Talep edecek olan da, kazanacak ve uygulatacak olan da, onu koruyacak olan da ihtiyaç sahipleridir. Bizleriz.
Herkese barış ve özgürlük dolu bir yıl dilerim.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kadın seçiminde belediye rehberi

CHP İzmir Milletvekili Erdal Kardemir, İçişleri Bakanı’na ve devlet bakanına bir soru önergesi verdi.
Konu şu;
Altındağ Belediyesi, “Evlilik ve Nikah Merkezi” adlı bir kitap hazırlayıp dağıtıyor.
Kitaptaki bilgilerden bazıları şöyle:
“Alacağın kimsenin soyu, sopu ve ailesi iyi olsun.
Kendisinin de haya (namus) ve takva sahibi (İslam’ın şartlarını yerine getiren, şeriata uyan), temiz olmasına dikkat et.
Alacaksan el değmemiş ve senden başka erkek yüzü görmemiş bir aile kızını almaya çalış; kendi statünden daha düşük statüde biriyle evlen.
Kadınla 4 özelliği sebebiyle evlenilir; malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen, dindar ve ahlaklı olanı al.
Örf, adet ve ananelerimize göre hayırlı bir neslin bekası için, özellikle evliliğin ilk gecesinde çiftler, ikişer rekat namaz kılarlar.
Namaz sonrası dünya ve ahret saadetleri ve birbirleriyle iyi geçinmeleri için dua ederler.
Gelinler, eşlerinin ana-babalarının bazı nahoş sözlerini duymamalı; ara sıra ellerini öpmeli.
Erken kalkmayan avrat, söz dinlemeyen evlat, mahmuzla gitmeyen at kapında varsa kaldır at...
Kadının şamdanı altın olsa, mumu dikecek erkektir”
***
Rehberde de görüldüğü üzere, erkek tek seçici konumunda.
Kadının seçme ihtimali bile söz konusu değil!
Belediye, ‘erkek, el değmemiş ve başka erkek yüzü görmemiş birisini almaya çalışmalı’ diyor!
Dikkat edilirse burada “alacan” diye kesin bir hüküm yok.
“Almaya çalış” deniyor.
Demek durumdan pek umutlu değiller!
Ve ekliyor; kadınla dört özelliği nedeniyle evlenilir; malı, soyu, güzelliği ve dini.
İnsan merak ediyor;
Acaba belediye kıydığı nikahlarda erkeğe bu soruları soruyor mu?
“Bu kadınla neden evleniyon?”
“Annem babam istediği için.”
“Yanıt bölümünde böyle bir şık yok. Git, dersine çalış gel.”
Kadın, erkek tarafından seçilince de iş bitmiyor.
Altındağ Belediyesi’nin koyduğu kurallara uyması gerekiyor.
Mesela, gelinler erken kalkacak.
Kalkmazsa ne olacak?
Altındağ Belediyesi’nin talimatıyla, ‘erken kalkmayan avrat, söz dinlemeyen evlat, mahmuzla gitmeyen at kapında varsa kaldırıp atılacak.’
Yani, ha mahmuzla gitmeyen at, ha erken kalkmayan avrat, aynı!
Bu kafalar bu ülkeyi yönetecek.
Bu kafalar bu memleketi çağdaş medeniyetler seviyesine getirecek ha!
Kimlerin eline kaldık?
Yazıklar olsun!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Ne?

“Kutlansın mı, kutlanmasın mı?”, “Caiz mi, haram mı?”, “Noel mi, yılbaşı mı?”, “Musa mı, İsa mı?” tartışmaları içinde, “Vur patlasın, çal oynasın, yılbaşı bahane” sloganları eşliğinde, “Ulan çıkmaz ama” diye başlayıp, yukarılardan destek sağlamak için, “Çıkarsa valla cami, okul yaptıracağım. Kuran kursu açacağım. Parayı hayır işlerine harcayacağım” umut ve yakarışlarıyla yeni bir yıla daha giriyoruz. Aynı yeni yıla trafik ışıklarında araba camlarına atlayıp üç, beş kuruş için canlarını tehlikeye atan bizim çocuklarımız da giriyor. Sanki onlar hep oradaymışlar gibi umursamadığımız kağıt toplayıcıları, işsiz gençler, işsiz babalar da aynı yeni yıla giriyor.
Bu gireceğimiz kim bilir kaç milyonuncu yeni yıl. Güneş, yıldızlar kim bilir kaçıncı kez aynı duruma geldi. Kim bilir kaçıncı kez dünya turunu tamamladı. İlk canlının kıpırdanışı kim bilir kaç yıl oldu.
Ama olsun. Yeniden başlamanın umudu ve sevinci, çoktan bitenin, hem de kötü bitenin sıkıntısını bir an olsun unutturuyor.
Hele ünlülerin, sözü dinlenenlerin, dinlenmese de konuşanların yeni yıl dileklerini okumak, duymak öğretici, umut verici, bazen de komedi. Kara mizah.
Bir yanda kutsal Papa 16. Benedikt. En kalpten dileklerini sıralıyor.
- Tüm insanlık ortak düşman terörizme karşı birleşmeli.
Peki!
Papa kim? Hıristiyan. Hem de ruhani lider. Vatikan’dan dünyayı yönetiyor. Para çok. Papa sürdürüyor.
- En büyük sorun yoksulluk.
Papa bu. Görmüyor, okumuyor mu? Her şeyin farkında. Amerikan’ın güneyi işi bitirmek üzere, ama dünyanın güneyi perişan. Yoksulun, iyi Hıristiyan olma devri çoktan bitti.
Papa çevreci.
- Hey insanlık. Çevre kirliliğine karşı hep birlikte önlem alın. Yoksa ortada ne dünya kalacak, ne insanlık. Ne de Hıristiyan cemaat.
Papa haklı. Konuşmasını noktalıyor.
- Dünyadaki ekonomik dengesizlikleri düzeltmek için yeni bir dünya düzeni kurulmalı.
Buyurun bakalım. Yukarı ile ilişkisinin iyi olduğu, hatta ara sıra özel muhabbetlere girdiği söylenen Mister Başkan Hıristiyan değil mi? Hem de koyusundan.
Ne diyor Papa? “En büyük sorun yoksulluk.” Ne diyor Başkan? “Nerede yoksulluk varsa bombalayın. Böylece yoksulluğu yok eder, dünyayı sadece zenginlerin yurdu yaparız. Küreselleşir, top gibi oluruz.”
Papa ısrarcı. “Çevreyi kirletmeyin.” En Hıristiyan Başkan ne diyor? “Tekeller, karteller kasaları tıka basa doldurana kadar işe devam. Sallamışım Kyoto’ya, Japonya’ya, Florida’ya”
Hadi bunları boş verelim. Ne diyor Papa?
“Eşit paylaşım için yeni dünya düzeni.”
Ne bu?
Sadece daha fazla kâr yapmayı hedefleyen, insanın makine kadar değeri olmayan kapitalizm olamayacağına göre sosyalizm mi? Komünizm mi?
Papa Hıristiyan ise Başkan ne?
Başkan Hıristiyan ise Papa ne?

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net