www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Barzanicilik güçleniyorsa!..
ROJEV
____
Ender İmrek
Canan, niye komisyonda değil?
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Rosa ve ABD’nin geri kalanı...
BAŞAK
____
Bülent Falakaoğlu
Yaşayan tarihten öğrenmek
SU
____
Selma Ağabeyoğlu
Ertelenmiş Düşler Kitabı
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Barzanicilik güçleniyorsa!..
Basınımızın güzide yayın organlarında son günlerin popüler haberi; “Türkiye’de Barzanicilik güçleniyor!” haberleridir. Ancak bu haberi verenler; dün kendi Kürtleriyle konuşarak sorunu çözmek yerine, “Bak biz Kürtlere düşman değiliz; Barzani’ye kırmızı pasaport veriyoruz” diye caka satanlardır; PKK’ye karşı savaşmak için Barzani ile anlaşma yapmayı savunanlardır.
Bugün, “Barzanicilik güçleniyor” diye yakınanlar; dün (elbette bugün de) HEP-DEHAP çizgisindeki Kürt siyasi mihrakını zayflatmak, bölmek için Barzaniciliğin içerdeki dayanağı olan Kürt aşiret reislerine, Amerikancı Kürt çevrelerine ve milliyetçi Kürt siyasi odaklarına destek verenlerdir.
Kısacası, bugüne kadar egemen güç odaklarının, “PKK’ye karşı mücadele ediyor”, “DEHAP’a karşı” gibi gerekçelerle el altından ya da açıkça desteklediği Kürt çevreleri bugün Amerikancı, Barzanici bir çizgide birleşmektedirler. Üstelik bunlar, sadece “Kürt milliyetçisi” olan mihraklar da değildir. Bunların bir ayağı AKP’de Meclis Grubu içinde (Erdoğan’ın yakın çevresinde), öteki düzen partilerinde diğer ayakları da milliyetçi Kürt siyasi çevrelerinin içindedir.
Peki bu iddia gerçek midir?
Bu soruya “evet” demek için elde çok nesnel veriler henüz yoktur, ama olup bitene bakılınca; Barzaniciliğin güçlenmesi için; ABD, AKP Hükümeti, CHP ve diğer düzen partileri, milliyetçi çevreler, Kızılelmacılar takımı; “bölücülüğe karşı savaş”ı dilinden düşürmeyen asker ve sivil güç odakları, “vatan kurtarıcılığı”na soyunan kontra çeteler ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemiyorlar. Bütün bu gayretlerin de Kürtler üstünde Barzaniciliğin güç kazanması için bir etkisi olmalıdır. Eğer insanlar, Türk milliyetçiliği adına linç edilmeye kalkılıyorsa, dışlanıyorsa, en üst makamlar tarafından “sözde vatandaş”, “şahitliği kabul edilmeyen vatandaş” olarak görülüyorlarsa; “çeteye suçüstü yapan”a ateş ediliyor, cenaze törenleri isyan gibi görülüp savaş uçakları devriyeye çıkarılıyorsa, karanlık güçler bölgenin yeniden terörün kıskacına alınması için inlerinden çıkarılıyorsa...; bütün bunlar devlet politikası olarak uygulanıyorsa Kürt millyetçiliği giderek yaygınlaşmaz mı; Barzanicilik gelişmez de ne olur? Nihayet Kürtler de taş değil ya, insandır!
Bu bir ironi değildir. Tamamen gerçektir. Bu gerçeğin görülebilmesi için gerçeklerin üstüne perde çekmek için üretilen sisi dağıtacak bir nesnellikle olup bitene bakmak yeterlidir. En azından son bir yıldır tablo apaçıktır:
Amerika’nın desteği ile Irak’ta bir Kürt federasyonu oluşmuştur. Orada Kürtler neredeyse, bir devlet kurduklarında ne haklara sahip olacaklarsa o haklara sahip olmuşlardır. Türkiye’deki milliyetçi, Amerikancı Kürt siyasi çevreleri Irak’ta olana hevesle bakmakta, bu federasyona övgüsünü, ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde tüm Kürtlerin özgür olacağı propagandası eşliğinde sürdürmektedir. Buradaki baş hedefleri de; “Amerikancı çözümlere sıcak bakmayan”, ABD’nin bölge stratejisine bağlanmaya karşı çıkan, Kürtlerin bölge halklarıyla kardeşleşmesi üstünden bir demokratik halkçı çözümü savunan Kürt ulusal hareketi, Kürt demokratik güçleri ve Türkiye’nin demokrat, ilerici, devrimci mihraklarıdır.
Şu çok açıktır ki; Kürtleri temsil yeteneğine sahip siyasi kesimlerle görüşmeyi reddederek, “Türkiye mozaiktir, Kürtlerin de hakları olmalıdır” demek, bugün artık hiçbir şey demektir. Lafla idare edilecek dönemler geride kalmıştır: Çünkü Kürtler, artık çözüm istemekte, onyıllardır süren olağanüstü koşullarda yaşamayı, horlanmayı, dışlanmayı, dağa çıkmaya zorlanmayı istememektedirler.
Sınırın dibinde bir Kürdistan kurulmuşken, bu tarafındaki Kürtleri temsil edecek siyasi çevrelere “Sizi muhatap almayız” derseniz; Barzanicilere, Amerikancılara, milliyetçilik temelinde Kürt sorununu çözmeyi amaçlayanlara çanak tutmuş olursunuz. Eğer Türkiye’de Barzanicilik güçleniyorsa bu, yıllardır “PKK’ye karşı savaş” adı altında yürütülen politikalarla ekilenin biçilmesidir.
Kısacası Türkiye’de Barzanicilik güçleniyorsa; bundan sorumlu olan Barzani ve Barzaniciler bile değildir. Bunun birinci dereceden sorumluları; bölgeyi “özel savaş”ın talim alanı olarak kullananlar; Kürtlerin üstünden aralarında iktidar mücadelesi yapan egemen güç odaklarıdır.
Barzanicilik ve her türden Kürt milliyetçiliğini alt etmenin tek yolu ise, Türk milliyetçiliği temelinde oluşturulan politik tutuma son vermek ve Kürtlerle, onları temsil yeteneği olan siyasi güçlerle oturup sorunun çözümünü konuşmaktır. Neler yapılırsa Türk-Kürt kardeşliği temelinde barış kurulabilir? Bunun için hangi taleplerden başlanması gerektiğini de herkes biliyor artık.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Canan, niye komisyonda değil?
Şemdinli olaylarını araştırmak üzere kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’na Esat Canan alınmadı.
Peki Esat Canan neden TBMM Araştırma Komisyonu’na alınmadı?
AKP mi istemedi?
CHP mi?
Ya da AKP ile CHP anlaşarak, Canan’ı dışarıda mı tuttular?
Olayları az çok takip edenler Esat Canan’ın TBMM Araştırma Komisyonu’na alınmamasına şaşırmadılar!
Zira birkaç gündür Canan’ın ROJ TV’ye bağlanarak gelişmeleri aktırdığı üzerine koparılan fırtına boşuna değildi. Bu linç kampanyasının altında yatan Canan’ın devre dışı bırakılmak istenmesi, tanıklığının geçersiz sayılması ve rolünün bitirilmek istenmesiydi.
CHP tarafından Canan’a yönelik olarak süren kampanya ve hakkında soruşturma açılacağına dair açıklama ve söylentiler, Canan’ı tartışmalı hale getirmek amacı taşıyordu.
Aynı günlerde Başbakan Erdoğan’ın “Şemdinlililer tanıklık yapamaz” açıklaması, yine daha önce Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından yapılan “Esat Canan savcılığa ifade vermiyor” yönlü açıklamalar, Canan’a yönelik, amaçlı bir kampanyanın yürütüldüğünü göstermektedir.
Bilindiği gibi Esat Canan CHP Hakkari Milletvekili’dir. Yani birkaç ay içinde 16 bombanın patlatıldığı Hakkari ilinin TBMM’deki temsilcilerindendir.
Yüksekova bilinen bir ilçedir. Yüksekova Çetesi davası akıllardadır. Hani şu üzeri kapatılan birkaç gün önce sonuçlandırılan davanın yaşandığı ilçe.
Yüksekova’da ilginç olaylar yaşandı. “İçeriden” destek olmadan yaklaşılması olanaksız yerlere bombalar kondu, Zagros İş Merkezi’ne roketatarlı saldırıda bulunuldu. Tüm bombalama olaylarının ve saldırıların failleri meçhul!
Yüksekova’da demokratik tepkisini göstermek, çetelerin açığa çıkarılması, katillerin ve faillerin yakalanarak yargılanmasını isteyen halkın üzerine ateş açıldı, onlarca insan yaralandı ve üç genç öldürüldü. Yine cenazelerin kaldırılması esnasında toplanan yüz bine yakın halkın üzerinden F-16 savaş uçaklarıyla uçuş yapıldı ve halka gözdağı verildi.
Daha saymadığımız birçok olay ve gelişme yaşandı, Yüksekova’da.
Yani Esat Canan’ın ilçesi olan Yüksekova’da.
Canan Şemdinli olaylarının patlak verdiği ilk saatlerden itibaren kendisini gelişmelerin içinde bulmuş, birçok belgeye, bilgiye ve olaya tanık olmuştur. Umut Kitabevi’ni bombalayan katilin bindiği ve içinde JİTEM elamanı olduğu ileri sürülen Ali Kaya ve Özcan İldeniz’in bulunduğu araçtaki silah, bomba, çelik yelek, ölüm listeleri, bombalanacak yerler, hedeflenen insanları kapsayan dosyaların kayıt altına alınmasında Canan önemli rol oynamıştır. Ayrıca, Canan başından itibaren oldukça objektif davranmıştır. Eğmemiş, bükmemiş, her şeyi gördüğü gibi anlatmış, her namuslu insanın yapması gerekeni yapmıştır.
DTP, SDP, EMEP yöneticilerinin ve bölge belediye başkanlarının oluşturduğu heyetle gerçekleştirdiğimiz Şemdinli ziyaretimizde, Esat Canan’ın aktardıkları daha kapsamlı bilgi edinmemize vesile olmuştu. Ve Esat Canan tüm bu gelişmelerin bilgisinin sahibi ya da tanığı olarak günlerdir halkla iç içedir. Halkı dinlemiş ve halkın dile getirmek istediklerini kamuoyuna aktarmıştır. Meclisteki hiçbir milletvekilinin göstermediği yakınlığı göstermiş, halkın gönlünde ve aklında geçenleri önemli oranda aktarmıştır.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Rosa ve ABD’nin geri kalanı...
Geçtiğimiz aylarda yaşamını yitiren siyah Amerikalı insan hakları aktivisti ve öncüsü Rosa Parks için yapılan ulusal yas ile ilgili ürkütücü, huzur kaçırıcı ve hatta iğrenç bir şeyler var. Resmi yetkililerin ve özellikle politikacıların hali, beni rahatsız ediyor.
Rosa için yapılan geçit töreninde boy gösteren şu rezil suratlı, çimdik yemiş gibi bakan ve kariyerlerini Siyahlar’ın hayalleri ile umutlarını yok etmek üzerine kurmuş olan katı muhafazakar takımı, sözde Rosa Parks’ın tabutuna “saygılarını” göstererek, aslında tam anlamıyla “timsah gözyaşları” döküyorlar. Eminim bunların birçoğu, gençlik yıllarında da şu an olduğu gibi insan hakları hareketlerini desteklememiş ve bu doğrultuda büyüyüp, semirerek, politik kampanyalarını insan haklarını hiçe saymak ve ondan nefret ettirmek üzerine kurmuşlardır. Bu süreçte, onlara en çok yardım eden ise, o iğrenç, beyaz, ırkçı korkuları olmuştur. Bu duygu ile yargı kavramını daha da beyazlaştıran ve sadece bir kere de onlarca, hatta yüzlerce adamı “mahkum” eden bu adamlar, şimdi gelmiş; Rosa Parks’ın tabutu önünde saf tutuyorlar. Sanki, Rosa’nın hayallerini desteklemiş ve O’nun amacını, hayatlarının esas hedefi yapmışlar gibi!.. Ömürlerini, neo-ayrımcılığın yükselmesine ve güç kazanmasına adamış olan sağcı savaşçılar, Rosa’nın cenazesine gelerek, hayatı boyunca bu sağcı takıma ve onların rezil icraatlarına karşı savaşmış bu kadını “onore” ediyorlar!
Neo-ayrımcılık dedim; çünkü eski günlerdeki yasal duvarlar silindiğinden bu yana, sınıflar çelişkisi ve ayrımı halen kendini koruyor. Bu çelişki ve ayrım, ABD’nin herhangi bir kentindeki ilkokul, orta veya lisede görülebilir. Bu okulların birçoğunda, öğrencilere bu toplumun onlardan ne kadar tiksindiği ve eğer şansları varsa mezun olabilecekleri öğretiliyor. Eğitimi bir yarış, okulları sınıf çelişkilerinin somut örneği haline getiriyorlar. Belki yasal duvarlar yok, ama engeller varlığını çelik gibi koruyor.
Sosyologlar bize, İnsan Hakları Hareketleri’nin gelişerek, siyah orta sınıfı içerisinde belirdiğini, ancak geride kalan alt sınıfları soğukta bırakarak, onları es geçen “devrim” rüzgarının sokak ortasındaki izbelere terk ettiğini öğrettiler. Bununla birlikte siyahlar ile beyaz arasındaki ortalama aylık gelir, ev giderleri ve eğitim masrafları gibi harcamalar arasındaki farkın, 60’lardan bu yana çok da değişmediği ortada. Buna karşılık, siyah orta sınıflar ile siyah yoksullar arasındaki uçurum giderek, genişlemekte.
Rosa Parks, olasılıkla bilmeden, hayatının son yıllarında bu uçurumun hızla büyümesinin sembolü haline geldi. Ne zaman ki, hip-hop grubu “OutKast”ın, kendine karşı saygısızlık olarak değerlendirdiği bir şarkısına karşı dava açtı, işte o zaman bu uçurumun ortasına düştü. OutKast’ın “Sessizlik, gürültü yok... Herkes, otobüsün arka tarafına geçsin!” şeklindeki sözleri ve elbette isimleri “dışlanmış”, yabancılaşmanın ve kuşaklar arasında hızla artan mesafelerin, sınıfların ve kültürün bir yansımasıydı.
“Özgürlük” şarkıları ile büyüyen fakat, onlara çok da yabancılaşan milyonlarca siyah genç ve orta yaşlı, kendi deneyimlerinden, “insan haklarını” siyahların zerrece yakın olmadığı, beyazların hikâyesi olarak gördü. Tabii okula gittiyse... İşte bu “toplum”, sorunlardan rahatsız olmadığı sürece, onlar “dışlanmış” olarak kalmaya devam edecekler.
Giderek büyüyen yoksulluğun pençesinde, hiçbir zaman “özgür” olamayacaklarını biliyorlar. Yazar Zora Neale Hurston’ın vurguladığı gibi, “Yoksulluk ile ilgili ölüm gibi kokan bir şeyler var. Ölüm, kalbini, tıpkı kuru mevsimleri terk ettiği gibi bırakıp gidiyor...” İşte, milyonların bildiği de bu. Bu insanlara göre, “özgürlük” ve “insan hakları”, sadece ninelerinden duyulan sözler. “Rosa Parks” ise sıradan bir isim.
Yeni sanayileşme ile köleleştirmenin kıskacında verilen “ayakta kalma mücadelesi”, genç siyahları, müzik ve film endüstrisi ile birlikte uyuşturucu kaçakçılığı ve ekonomisinin kanlı ellerine bırakıyor. New York’ta gösterime giren “Paid In Full” filminden ilham alan bir hip-hop parçasında, Akon ve Young Jeezy adlı sanatçılar, “Tek Kurtulan” adlı bu parçada ciltler dolusu ders veriyor: “Geceleri uyuyamıyorum/ Bir cehennemde yaşıyoruz/ Önce bize iş veriyorlar / Sonra da hapse atıyorlar.”
Rosa kadar görkemli olan semboller dahi, onun özünü gözardı eden politikacılar tarafından adice kullanılıyor. Aynı anda, milyonlarca siyah ve beyaz genç, farklı bir dansın figürlerine kapılıyor ve halen otobüsün arkasında oturuyorlar!
Başa dön
BAŞAK
..........
Bülent Falakaoğlu
Yaşayan tarihten öğrenmek
Geçen hafta sonu Kaçkar Kültür ve Dayanışma Derneği’nin davetlisi olarak İzmir’deydim.
Söz konusu dernek Doğu Karadeniz’in en doğusundan kalkıp İzmir’e göçmüş olan hemşerilerim tarafından kurulmuş. Dernek her ay sosyal-kültürel bir etkinliğe imza atıyor. Geçen hafta bize de hemşeri “torpili” yaptı. “Türkiye’de çayın öyküsü ve tarımda küreselleşmenin sonuçları” başlıklı panelde panelist olarak yer verdi.
İyi ki de vermişler. Sayelerinde çok değerli bir profesörle tanıştım. Profesör Reşit Sönmez... Seksen yaşını devirmiş olan Sönmez’i dinlerken tarihin konuştuğu hissine kapılmamak imkansız. Onun bilgisinden, yaşımından öğrenecek ve çıkarılacak çokca ders var.
Sönmez’den savaş yorgunu, fakir bir milletin nasıl ayağa kalkmaya çalıştığını dinleyebilirsiniz. Şekeri Rusya’dan, çayı Hindistan’dan, kaput bezi ve basmayı Japonya’dan alan bir ülkenin nasıl kendine yeter hale gelebileceğini öğrenebilirsiniz profesörden. Nasıl bir tarımsal politika uygulanması gerektiği konusunda fikir edinebilirsiniz, hocamızdan.
Sönmez’in, Rize’de çay üretiminin gelişip, çayın endüstri bitkisi haline gelmesinde büyük emekleri olmuş. Onun anıları planlı bir tarımsal desteğin önemini, tüm yalınlığıyla, ortaya koyuyor. Çay ekildikten 5 yıl sonra ürün veren bir bitki. İnsanları 5 yıl sonra ürün alabilecekleri böyle bir bitkiyi ekmelerine ikna etmek hiç de kolay değil. Üstelik yemek için ektikleri mısırların yerine... Rizelilerin mısır yerine çay ekmeleri halinde aç kalacakları korkusu devlet desteğiyle aşılmış.
Hocamız çayın ilk yıllarındaki çalışmalarını şöyle aktarıyor: “Uzun patika yoldan tepelere tırmanarak, 3-4 saatlik yürüyüşten sonra, çay bahçesi kurmak isteyenlerin dilekçeleri üzerinde inceleme ve işlem yapma... Yolda bir çeşme başında, zeytin peynir ve ekmekten oluşan öğle yemeği... Kurulmasına izin verdiğimiz çay bahçelerini değişik dönemlerde kontrol ederek, verilen destekleme kredilerinin taksitlerini serbest bırakma işlemleri. Daha sonraları budama, yol gösterme, eğitim ve kontrol. Köylü ve ziraatçı işbirliği.”
Sönmez, tarımın yapısal birçok sorununun olduğuna ve bunların görmezden gelinemeyeceğine dikkat çekiyor. Aynı zamanda, söz konusu sorunların uzun erimli bir tarım politikasıyla çözülebiliceğine de... Türkiye’de çözüme yönelik bir tarım politikasının olmadığını vurgulayan Sönmez, popülizme kayan uygulamalardan mutlak suretle kaçınmak gerektiğinin altını çiziyor. Popülist ve verim alınamayan uygulamalara dikkatimizi çekmek için soruyor: “Hem kamyonu hem de traktörü olan çiftçi, mazot desteğini, kamyonda mı kullanıyor yoksa tarlada mı?” Hocamız, hem yetersizliği, hem zamamında ödenmemesi, hem de veriliş biçimi yönünden eleştirdiğimiz “mazot desteği” uygulamasına yeni bir eleştirel boyut kazandırıyor: Kullanım alanı...
Tarımsal alanların küçük, çok parçalı ve verim üretemez olmasına da, çözüm yönünde ilk adım olarak, “miras hukuku değişmeli” önerisini getiyor. Profesör Sönmez böylece, Türkiye Üretici Köylü Sendikası’nın “çok parçalı toprakların birleştirilerek, çiftçi koperatifleri tarafından çiftçi örgütlerinin denetiminde işletilmesi” tezine de yeni bir katkı yapmış oluyor.
“Alternatif ürün” hele de çaya alternatif ürün söylemlerine pek kulak asmıyor: “Tarıma dayalı endüstrinin en güzel örneklerinden biri olan çay konusunda, bitkinin üretimi ve fabrikasyonu olmak üzere iki ana konu mevcut. Bu konulara bilimsel ve teknik açıdan yaklaşarak, araştırma ve planlamaya yeterince önem vererek çalışmamız, ülke çayını dünya markası haline getirmek görevimiz olmalıdır.” Tasfiye dayatmalarına inat, tarım sanayi işbirliği savunusu...
Sönmez can alıcı bir noktaya da dikkat çekiyor: “Tarımın temel girdisi toprak Türkiye’de ucuz. Neden ucuz topraklarda üretim maliyeti yüksek?” Bu sorunun cevabını düşünüp, topraklarımızı doğru değerlendirmeye davet eden Hoca’dan öğrenilecek çok şey var...
Ege Bölgesi’nde de önemli çalışmaları olan “tarımın koca çınarı” Profesör Sönmez’le, geç de olsa, tanışmamı sağlayan Kaçkar-Der’e sonsuz teşekkürler.
e-posta:
falakoglu@hotmail.com
Başa dön
SU
..........
Selma Ağabeyoğlu
Ertelenmiş Düşler Kitabı
Evimizin bahçesinde otururdum.Yazın yakıcı güneşi başımın üzerinden geçer giderdi… Çocuktum o zamanlar… Okumayı söktüğüm o gün öğretmenimin yakama taktığı kırmızı kurdelayı babama göstermek için beklediğim o bahçe duvarının üstünde, iş dönüşü beklediğim babamın yolu, uzar giderdi bir türlü geçmek bilmeyen zamanın içinden… Babam çıkardı yokuşun altındaki yoldan eve doğru… Çılgın gibi koşardım babama… Babam elinde filesi, kan ter içindeyken yine de okşardı saçlarımı, “aferin kızıma benim” derdi… Ben o zamanlar da çocukluğumun ilk yıllarında mutluydum, ağlamayı bilmezdim, yokluğu hissettirmemek için ölesiye uğraşırdı babam… O zamanlar sevinçle yaşardım küçük dünyamda… Yoksulluğun o acı ve kekremsi tadı o yaşlarda, düşlerimin içinde
Anlamadan yok olur giderdi…
“Babamın iş dönüşlerinde yüzünde doğurduğu acı,
İlk tohumlarını atardı başkaldırının
Oturup gömerdim, yutkunarak sakladığım ağlayışlarıma
Onları
Gecelerin sessizliği yağdırdığı vakitlerde
Elimi göğsüne dayardım, yaratan bir yüreğin atışlarını dinlerken…
Babam gözlerime bakardı çok anlamlı gülüşlerle”
Sonra babama hayatı sorardım… Küçük bir çocuğun soracağı, küçük meraklar… Babam derdi ki “ Bizim gibi memur maaşıyla çalışan insanlar dirençli olmalıdır yavrum, çok çalışın ama başınızı hiç yere eğmeyin… Bizim gibi yoksul insanlar, yüreğinden sevgiyi, aklından direnci hiç çıkarmadan yaşamak zorundadırlar”…
“Çocuk ellerimi sıkıp,
Gülüşlerimi karşılayan ölüm sesleriyle boğuşurdum
Arda yenilmedik bir şeyler kalırdı mutlaka
Yaralarımı saracak ve beni dövüşken kılacak
Yolculuğum kuşluk vakitlerinde başladı
Ben istemedim benimdi; acılar, ölümler, ağıtlar
Daha çocukluğumu bilmeden onları bildim, ben istemedim…”
Yokluğu çok bir ülkede, acılı pek çok annelerden biriydi annem… Uzun kış geceleri başımı dizlerine yaslardım annemin. Derdim ki ona “Bir gün, babam çok para kazandığında, bana makosen ayakkabı, kırmızı manto alacak mısın anneciğim” Çocuktum o zamanlar… Yokluğu daha kundakta tanıyan yüzbinlerce çocuktan bir tanesiydim…
“Sehere yaslanan kumruların sesi
Telefon tellerini geziyor bir bir
Vardiyası telaşa uyanan gözler
Çocuğunun üstünü örtüyor;
- Üşümesin annesinin güzeli…”
Değerli şair arkadaşım Rahmi Emeç’in “Ertelenmiş Düşler Kitabı” yeni yayımlandı… ATM Yayınevi tarafından… O güzelim şiirlerinden alıntılar yaparken, çocukluğumun hatıralarına aldı götürdü beni. Yüreğine sağlık değerli dost… Ve teşekkürler duyumsattığın o güzel duygular için… Siz de okuyun bu güzel kitabı… Yakın tarihin geçmişinden, kavgasından, direncinden, acılarından, şiirlerle anlatılmış fotoğraflar göreceksiniz… Ve bu ülkenin acılı anneleri, babaları, çocukları, dizelerle resmedilecek gözlerinize… Yaşadığımız bu coğrafyada, hayatınızın geçmişi ve geleceği için bir uzun yolculuğa çıkın… Bir sevgi denizinde yok olmak gibi…
“Ertelenmemiş bir hayat ve sevgiler için
Ve büyük yangınlar devrilirken yaşanan günlerin
Döl yatağına
Seni tanıdım sonbaharın serin yellerinde
Tutup can diye sarıldım”…
e-posta:
selma2216@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net