www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
SHÇEK’te ‘karşı reform’ hazırlığı

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Kenti yaşamak IV

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Bilime düşmanlık

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
82. yılda ne kaldı

KONUM ____Çetin Diyar
Kürt köylüsü ve Cumhuriyet

EVRENSEL’DEN ____
Hangi Cumhuriyet

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

SHÇEK’te ‘karşı reform’ hazırlığı

Tayyip Erdoğan ve bakanları hep aynı taktiği kullanıyorlar. Ne zaman suçüstü yakalansalar; yaptıklarının daha ilerisini yapacaklarını söyleyerek, suçüstü yakalandıkları durumu “normalleştirmeye” çalışıyorlar.
Erdoğan’ın Ofer’le Davos’ta görüştüğü ortaya çıkıyor; o, önce biraz inkar ediyor, ama bakıyor ki inkarla olmayacak; “Evet görüştüm; Davos’ta da otellerde de görüşürüm: Gizli de açık da görüşürüm... Memleketin çıkarı için herkesle her yerde görüşürüm” filan diyor, bakıyor bu da kesmiyor; “Benim görevim ülkeyi pazarlamaktır” diyerek tartışmayı da “Ofer’le görüştü mü”, “Dubai şeyhleriyle ne görüştü?” platformundan çıkararak, kendisi ve bakanlarının, bütün iş çevreleriyle, uluslararası karanlık güçlerle bile her tür görüşmesini legalize etmiş oluyor. Öyle ya; adamın işi pazarlamacılıksa, “herkesle” görüşmesi, üstelik bu görüşmelerin gizli olması da son derece normaldir! Başbakan böyle davranınca, başta Maliye Bakanı olmak üzere bakanları da benzer biçimde davranıyor.
Şimdi bu taktiğin bir benzerini Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nda (SHÇEK) uygulamaya sokmaya çalışıyorlar.
Malatya Çocuk Bakım Yurdu’nda, AKP’li sorumlu Bakan Çubukçu’dan milletvekiline, parti teşkilatından kadın kollarına AKP Hükümeti suçüstü yakalandı. Ama onlar, ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra halka; “Özür dileriz. Hükümet ve parti örgütümüz yanlışlar yapmıştır; yanlış yapanları cezalandıracağız” demek yerine, Başbakan önce bakanına sahip çıktı ve basını bakana yüklenip onu “demoralize etmekle” suçladı. Sonra da hükümet, olup biteni tersyüz etmeye koyuldu. “Madem ki burada taşeronlaştırma ve kadrolaşma böyle bir vahşete yol açmıştır; öyleyse bundan vazgeçelim ve kadrolu, yetişmiş ve yeterli sayıda personelle bu yurtları iyileştirelim” demek yerine tam tersine bir sonuç çıkararak; “daha çok özelleştirme, daha çok taşeronlaştırma, daha çok kadrolu eleman tasfiyesi yapılarak SHÇEK’te bir reform yapacağız. Bu alanı vakıflara, derneklere, yerel yönetimlere, özel sektöre açacağız” diyorlar.
Yani kısaca; ülkenin yoksul, yardıma muhtaç çocuklarını “zenginlerin insafına” bırakarak, “tarikatların kucağına” atarak, sorunu çözeceğini ilan etmektedir.
Bunun için de SHÇEK’i sadece planlama ve denetimle görevlendirerek; tüm taşra örgütlerini yerel yönetimlere bırakan; bu hizmetlerin piyasa koşullarında üretilmesini sağlayan düzenlemeler için gerekli yasa değişikliği üstündeki çalışmaların hızlandırıldığı belirtiliyor. Üstelik, zaten AB’de de “bu sistem böyle işliyor”muş!
“Devleti bu alandan tümüyle çekmek isteyenler, onların sözcüleri; “Yeni Malatyalar istemiyorsak, bu düzeni değiştirmeliyiz” diye (sanki bu düzeni biz kurmuşuz gibi) propagandaya başladılar bile. Oysa Malatya skandalı şimdi hükümetin yasalaştırmak istediği düzenin fiilen uygulamaya geçmiş halidir. Daha doğrusu AKP’nin kurmaya hazırlandığı çocuk yurtlarının habercisidir.
Olup bitenden anlaşılmaktadır ki; AKP Hükümeti bir kez daha “abes olanı” “normal göstermek” için kolları sıvayacak; Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nda tam bir tüccar mantığı ile bir “karşı reform” yapacaktır. Buna da “reform” diyeceklerdir. Ama onların “reform”unun anlamını artık biliyoruz. Bu yüzden de tüm ilerici demokrat güçlerin, toplumun en yoksullarına hizmet veren bu kurumun modern, çağdaş bir kurum haline getirilmesi mücadelesini geliştirerek, din ve vicdan sömürücülerine, yoksulları zenginlerin kâr hırsına emanet edenlere meydanı boş bırakmamalıdır.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Kenti yaşamak IV

Son üç yazımda, İstanbul yaşamının kimi görüntülerini çizmeğe çalıştım. Kitaplıktan tapınağa, Haliç’ten Boğaziçi’ne atlayarak... Oradan buradan kimi kentsel yaşam kesitlerini sunmayı denedim.
Gerçekten ilginç bir kişi, “Bana bir ev çizer misiniz?” diye gelse, ben de olumlasam, ilk işim o kişiyi doğru dürüst tanımak olmamalı mı? Terzinin elbisenizi dikebilmek için ölçünüzü alması gibi...
Ev ölçeğini bir yana bırakın da kentinizi düşünün bir de...
İçinde kendinizi var edeceğiniz, çocuklarınızın var olacakları ortamı, kentinizi düşünün.
Kim ne yaparsa yapsın diyebilir misiniz kentinizde?
Ot değilsiniz ya...
Kentinizin, bedeninizinki gibi, her parçasının, her organının düzenli işlemesi gerekmez mi?
Bu düzene çomak sokulursa ne olur?
“Bilisizler (cahiller) cesurdur!” dememişler mi?
Bir bilisizin, alanı boş bulunca, bir kente neler yapabileceğini, nerelerine ne çomaklar sokabileceğini geçmişte çok görmüş insanlık. O bilisize alanı boş bırakanlar, hele hele kendi uzmanlık alanını hiçe sayanlara ne demeli? Onlara hem bilisiz, hem de “kötü” demek bile yetersiz değil mi?
Eskilere gitmeğe gerek yok, şu son yarım yüz yılda İstanbul’un başına gelenlere bakın somutlaşır demek istediğim.
Kılıçla “Gordion Düğümü” çözer gibi cart diye yolu açtırıveren (yedi Sinan yapıtını yok ederek) bir Başbakana (Menderes’e), “Siz bir şehircilik dehasısınız!” diyebilen o alanın bir bilim adamına (?) ne denir?
Bu denli bilisiz davranışlar, yalnızca o gün, o yeri yakmakla kalmıyor, örnek de oluyorlar.
İstanbul babasının malı sanırsınız adamın...
“Şuraya lale biçimli yedi gökdelen yapalım!” deyiveriyor... (Alay mı ediyor?)
“Şuraya gökdelen yaptıralım, cebimiz dolsun!”
Bu tür zırvaların karşısında susup oturanların, “Siz şehircilik dehasısınız” diyenlerden ayrımı var mı?
Sözü dolandırmadan, inceltmeden söylüyorum:
Siz, bu ülkenin olanaklarından yararlanıp, kent tasarımı, mimarlık şu bu okuyup, öğrenci yetiştirmeğe bile soyunanlar, yetkili yerlere bile geçenler; siz felsefe, sosyoloji şu bu bilenler, siz kendini aydın sananlar, siz, bu kente “sahip” çıkması gerekenler, bu saçmalıklar karşısında neden susup oturuyorsunuz?
Adamın depremmiş, şuymuş buymuş umurunda mı? O depremden önce bitirecek işini...
Yok efendim Göztepe parkına camiymiş...
Yok efendim Haydarpaşa’ya gökdelenlermiş...
Yok efendim Galataport’muş (portunu sevsinler)...
Yok efendim 300 metrelik gökdelenlermiş...
İstanbul, sanırsınız ki adamın top koşturduğu boş arsa...
Yeter dostlar!
İstanbul’a acımayanlar çoluk çocuklarına da mı acımıyorlar?

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Bilime düşmanlık

Kapitalist devletler arasındaki rekabet; sadece ekonomik, politik, askeri veya kültürel alanlarda değil, bilimde de gözlemlenebilen bir olgu. Öyle ki, önde gelen kapitalist-emperyalist güçlerin bilimsel alandaki durumu, uluslararası güç ilişkilerinin genel gidişatı ve tek tek kapitalist devletlerin “seyri” hakkında fikir verebilir.
Özellikle askeri alanda rakiplerine epey fark atmış bir “süper güç” olan ABD’nin bilimsel alanda durumu nedir? Bush rejimi altında bilim alanında yaşanan ilginç gelişmeler, bu önemli soruna ilişkin önemli ipuçları sunmakta.
Akla gelen ilk “bilimsel tartışma”, evrim kuramı. Önde gelen birçok bilimcinin ifade ettiği gibi, evrim kuramının doğruluğu bugün sadece fosilbilim, antropoloji veya biyoloji tarafından değil, genetik bilimler tarafından da sayısız kez sınanmış durumda. “Ciddi” nitelikteki hiçbir bilimsel yayında evrim kuramının “yanlış” olduğu iddia edilemiyor, “ciddi” hiçbir bilimsel kurumda evrim aleyhine bir fikir tesis edilemiyor.
Elbette her bilimsel kuram gibi evrim de çeşitli yönleriyle tartışılıyor; çünkü bilim sürekli gelişen, dinamik bir yapıya sahip. Her yeni gelişme, kuramı bir yandan güçlendirirken, bir yandan zenginleştiriyor.
Oysa “öncü güç” ABD’de durum, epey farklı! 2000’li yıllardan itibaren, Amerikan lise ve yüksek okullarında evrim kuramı ile ilgili ciddi bir tartışma patlak verdi. Bush yönetiminin “seçmen kitlesi” içinde ağırlığa sahip olan köktendinci-evanjelist Hıristiyan gruplar, öğrencilere “akıllı tasarım” adı altında, yaradılış inancını “bilimsel bir kurammış” gibi dayatmaya başladılar.
En büyük tartışmalar, Kansas eyaletinde koptu. Eyaletin eğitim kurulu, 1999 yılında, lise müfredatından evrime dair herşeyi çıkardı. Birkaç yıl sonra eğitim kurulu üyeleri değişti, evanjelist üyeler tasfiye edildi ve kuram, tekrar müfredata girdi. Ancak geçen yıl, evanjelist çevre kurulda yeniden çoğunluğu elde etti. Şimdi, evrimin müfredattan tamamen çıkarılmasını değil ama, onun yanında “akıllı tasarım” iddiasının da öğretilmesini savunuyorlar. Buna göre öğrencilere, evrimin “kesin olmayan” ve “boşluklarla dolu” bir kuram olduğu anlatılacak, “alternatif bir kuram” olarak da “akıllı tasarım iddiası” anlatılacak.
Pennsylvania eyaletinde de benzer bir gelişme yaşanıyor. Eyaletteki Dover bölgesi eğitim kurulu, biyoloji derslerinde “kısa bir metin” okunması kararını aldı. Bu metinde evrim kuramının “olgu değil iddia olduğu”, akıllı tasarımcıların ne dediğine de bakmak gerektiği anlatılıyor.
Evanjelistler, böylece “bilimdeki tek yanlılığı kırdıklarını”, öğrencileri “farklı düşünmeye teşvik ettiklerini”, hatta onlara “demokratik bir bilimsel tartışma ortamı” yarattıklarını öne sürüyorlar. “Tamamen duygusal” nedenler, anlayacağınız.
Bilime, bilimsel araştırmaya böylesi bir sözde “demokratiklik” atfetmek, derslerde iki kere ikinin dört değil beş de edebileceğini öğretmek gibi bir şey.
Bilim cephesi, bu saldırılar karşısında ciddi uyarılarda bulunuyor. Geçen ay, Cornell Üniversitesi Rektörü ve Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı, ayrı ayrı açıklamalar yaptılar. Stanford Dekanı Philip Pizzo, “çekirdeği Washington’da olan, ama bütün ABD’ye yayılan bir bilim karşıtı hissiyatın yükselişi”nden bahsediyor.Rektör Hunter Rawlings ise, “Akıllı tasarım tartışmaları; ABD toplumundaki siyasi, sosyal, dini ve felsefi uçurumları daha da açıyor. Bilgiye dayanan fikir alışverişinin yerini ideolojik bölünme aldığında, sonuç dogma olur ve bundan eğitim zarar görür” değerlendirmesini yapmakta.
En dikkat çekici yorumu ise, Brown Üniversitesi’nden Biyolog Kenneth Miller yapıyor: “Evrim karşıtı hareketin kullandığı dil, köktendinci Hıristiyanlığa inanan geniş kitleler ile bilimin arasına bir hançer sokuyor. Bu da genç insanları bilimden uzaklaştırıyor. Onlara, bilim camiasına güvenilmemesi gerektiği fikri aşılanıyor.” (New York Times, 28 Ekim 2005)
Sadece evrimde değil; küresel ısınma, çevre kirliliği, genetik, ötanazi gibi başka alanlarda da benzer bir “dolduruşa getirme” süreci yaşanıyor.
Bilim düşmanı eğilimin orta vadeli sonucu, ABD’nin “bilim üretme ve bilimci yetiştirme” yeteneğinin akamete uğraması olacaktır kuşkusuz. Zaten şimdiden, ABD’nin birçok bilimsel alanda, özellikle de genetik ve kök hücre çalışmaları gibi yeni alanlarda “gerilemekte olduğu” görülüyor.
Dolayısıyla ABD, bilimsel faaliyet için “dışarı bağımlı” hale geliyor: Nobel ödüllerinde, bilimsel buluşlarda, tıpta, teknolojide Amerika’nın “yüzünü güldüren” başarılı isimlere bir bakın. Ezici çoğunluğunun, “beyin göçü” sonucu bu ülkeye gitmiş Asyalı, Avrupalı, Ortadoğulu ve Afrikalı yetenekler olduğunu göreceksiniz. Elbette; bilimin “taşıma suyla” icra edilmesi, araştırmacı ve akademisyenler için “daha cazip fırsatlar” çıktığında epey sorun yaratacaktır! Bu bağlamda, örneğin Batı Avrupa’nın “beyin göçü almada” ilerlemekte olduğu söylenebilir. Dünyada yükselen ve akademik alana kuşkusuz yansıyan ABD karşıtı öfke de hesaba katıldığında, Amerika’nın bir “bilim üretme merkezi” olarak cazibesinin hızla silikleşmekte olduğu söylenebilir.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

82. yılda ne kaldı

“Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ulusun ne siyasi, ne askeri ne de kültürel bağımsızlığından söz edilemez.”
Ne kadar doğru bir tespit.
Ekonomik bağımsızlık günümüz koşullarında ancak toplumcu bir ekonomi-politikayla mümkündür. Çünkü anamalcılığın ve emperyalizmin geldiği aşamada bizim gibi ülkelerin anamalcılarının uluslararası emperyalist sermayeyle rekabet şansı yoktur. Ancak onun yurt içindeki işbirlikçisi olarak bir süre daha ayakta durmaya çalışabilirler. Daha sonra kendileri de yem olmaya mahkûmdurlar.
Uluslararası emperyalist sermayeye, bugünkü durumu ve gelecekte yapmak istedikleri açısından bakarsak, özelleştirmelerin mantığını daha iyi anlarız.
Özelleştirmeler sadece ulusal ölçekte ele alınmamalı. Bunun kökü ulus ötesi faaliyetlere dayanmaktadır.
Özelleştirmelerde en can alıcı noktaların başında enerji, eğitim, sağlık, haberleşme ve bilişim gibi kamusal hizmetler gelmektedir. Bu alanların her biri en az yurt savunması kadar önemlidir.
Sağlık, eğitim, haberleşme gibi alanların özelleştirilmesi toplumsal çözülmeyi hızlandırırken, enerji alanındaki özelleştirmeler ise ekonomik çözülmeyi hızlandıracaktır. Bu çözülmeler giderek silahlı savunmayı çözecektir. Çünkü halkın aç açık kalması pahasına askerin milyarlarca dolar parayı silaha yatırması mümkün olamaz. Zira yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yerli ve yabancı şirketlerin eline geçmiş bir vatanın savunulacak bir değeri kalmaz. Ve bu durum çözülmeden başka bir sonuç yaratmaz. “Ülkenin bekası için” asıl tehdit budur.
Bugün Cumhuriyet Bayramı törenlerinde boy gösterip, kendini “Atatürkçü” olarak görenler, acaba Atatürkçülüğün 6 ilkesinden kaçını savunuyorlar?
Halkçılık ilkesini mi savunuyorlar?
Devletçilik ilkesini mi savunuyorlar?
Cumhuriyetçilik ilkesini mi savunuyorlar?
Devrimcilik ilkesini mi savunuyorlar?
Hangi “laikliği” savunuyorlar, hangi “milliyetçiliği” savunuyorlar?
Cumhuriyet 82 yıl önce emperyalizme karşı verilen bağımsızlık savaşıyla ve yukarıdaki ilkeler doğrultusunda kurulmuştu.
Önce halkçılıktan dönüldü. Halk sadece dolgu malzemesi olarak görüldü. Halkın sırtından zenginler türetildi.
Bu işi devletçilikten vazgeçerek hızlandırdılar.
Devrim kelimesine bile tahammülü olmayanlar, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine karşı, karşı devrimi gerçekleştirdiler.
Laikliği türbana karşı olmakla eş anlamda gösterenler, felsefe ve mantık dersini ortadan kaldırdılar. Bunun yerine zorunlu din dersi koydular. Ülkeyi şeyhler, dervişler ve müritler cennetine dönüştürdüler. Birtakım çevreler, yurtseverliği ırkçılığa indirgeyerek, ulusal kurtuluş mücadelesinde omuz omuza savaşmış ve vatan uğruna can vermiş dedelerin torunlarını birbirine düşman etmeye çalıştılar, çalışıyorlar.
Sırada ne var acaba?
Bayrağın bir köşesine koka kola reklâmı, İstiklal Marşı’nın kıtaları arasına da hamburger reklâmı mı koyacaklar?
Sahi emperyalizme karşı bağımsızlık savaşıyla kurulan Cumhuriyet’ten 82. yılın sonunda geriye ne kaldı?
Ekonomik, siyasi, askeri, kültürel bağımsızlık mı?
Yoksa Anayasa’nın başında tarif edildiği gibi “bağımsız, laik, sosyal hukuk devleti” mi?
Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda vatan için çarpışmış olan dedem Topçu Halil (Tuna Halil) Onbaşı’nın, kocası savaşırken istasyona kağnıyla erzak taşıyan, bir yandan da toprağı işleyen, çocuklarına bakan babaannemin (Senem Ana) ve onlar gibi onbinlerin kemikleri sızlıyor mu acaba?

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  KONUM ..........Çetin Diyar

Kürt köylüsü ve Cumhuriyet

Kurtuluş Savaşı sürecinde kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafa-ı Hukuk Cemiyeti, bu topraklarda yaşayan halkları ortak çıkarlar etrafında birleştirdi. 82. yılı kutlanan Cumhuriyet, halkların bu temelde verdikleri mücadele sonucunda kuruldu. Ama cumhuriyet rejimi, kısa süre içinde ülke burjuvazisinin güç ve çıkar ilişkilerine göre şekillendi. Ezilen halkların ve başta köylülük olmak üzere emekçi kitlelerin talepleri görmezden gelindi. Türkiye burjuvazisi bir yandan Kürt halkının ve emekçi kitlelerin mücadelesine karşı daha önceleri egemenlik mücadelesi verdiği şeyhlik-ağalık gibi gerici sınıf ve ilişkilerle ittifak yaptı; öte yandan kendi konumunu güçlendirmek için emperyalistlerle ilişkisini geliştirdi.
Kürt halkının ulusal hak istemli kalkışmalarını bastırmak için ağalar ve şeyhlerle kurdukları ittifak, ülke egemenlerinin bugün de en önemli dayanaklarından birini oluşturmaya devam etmektedir. 15 yıllık çatışmalı süreçte ülke gericiliği, Kürt halkının ulusal-demokratik hak istemli mücadelesinin yükselmesine bağlı olarak ve bu mücadeleyi bastırmak amacıyla bölgedeki gerici sınıf ve ilişkileri ‘koruculuk sistemi’ etrafında yeniden örgütleyerek silahlandırdı. Aşiret reisleri, ağalar ‘korucubaşları’ adı altında sınırsız yetkilerle donatılarak ‘savaş ağaları’na dönüştürüldü.
Cumhuriyet rejiminin ağalık, şeyhlik, aşiret reisliği gibi gerici sınıf ve ilişkilere dayanması nedeniyle, bölgenin çözümsüz kalmış önemli sorunlarından biri de toprak sorunudur. Tablonun bir tarafında onlarca köyü bulunan ağalar, öte tarafında ise işleyecek üç-beş dönümlük arazisi olmayan yoksul-topraksız köylüler yer almaktadır. 80 yıldır bölgenin milletvekilleri olarak meclise giden ağalar, aşiret reisleri kendi çıkarları doğrultusunda yasaların çıkmasını da sağlayarak devletin sahip olduğu Hazine arazilerini de kendi mülkiyetlerine geçirmişlerdir. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde Sinan ve Aslanoğlu köylülerinin topraklarına ağalar tarafından el konulmasına karşı verdikleri mücadele, bu sorunu yine ülke gündemine taşımıştır. Sinan ve Aslanoğlu köylüleri, toprakları için mücadele ederken karşılarında sadece ağa değil, jandarması, mahkemesi, kaymakamıyla devletin olduğunu görmüşlerdir.
İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski asker ve bürokrat ile siyasetçi ve akademisyenlerden oluşan bir heyetle Cumhuriyet’in 82. yılını Bismil’in Aslanoğlu köyünde kutladı. Sinan köylülerinin davetli oldukları halde katılmadıkları kutlamaya Aslanoğlu köylüsünün bir bölümü katılırken, bir bölümü de mesafeli yaklaşarak izlemekle yetindi. Konuşmasında ağalığa karşı mücadeleden, bağımsızlıktan söz eden Perinçek; “Kemalist Devrim’i tamamlama projesi”ni şu sloganla özetliyor: “Köylüye toprak, millete birlik, vatana bütünlük!” Kürt halkının demokratik istemleri karşısında Kızıl Elmacı gerici-şoven cephenin başını çekenlerden Perinçek’in programı, Kürt köylüsünün toprak talebini savunma adı altında Kürt halkını inkara dayalı bir birlik-bütünlük çağrısı yapmaktan ibarettir. Perinçek ve İP, ağalığa karşı mücadeleden söz ediyor ama bu gerici güçlerin Cumhuriyet boyunca neden korunup desteklendiğini görmezden geliyor. Perinçek, bu ağaların-aşiret reislerinin neden bugün karşımıza korucubaşları olarak çıktıklarını açıklamıyor. Bu gerici güç ve ilişkilerin bugün varlığını koruyup sürdürmesinin en önemli nedeni, devletin Kürt sorununu inkara dayalı çözümünde, Kürt halkının taleplerini bastırmada bunları kendine dayanak yapmasıdır. Dolayısıyla, bölgede Kürt sorununu görmezden gelerek toprak sorununu çözeceğim demek, köylünün taleplerinin istismarından başka bir anlam taşımamaktadır. Kürt halkının ulusal-demokratik talepleri dikkate alınmadan bu taleplerin bir unsuru olan toprak sorununu çözmek mümkün değildir. Kürt sorununu reddederek, hatta bu temelde yürütülen mücadeleye karşı gerici bir cephe olarak örgütlenerek, varlığını Kürtlerin inkarı üzerinde şekillendiren cumhuriyet rejiminin 82. yılını bir Kürt köyünde kutlamak Kürt köylüsünün taleplerini gerici bir şova dolgu maddesi yapmaktır.
Bugün Kürt köylüsünün toprak talebi, koruculuğun ve bölgedeki her türlü gerici güç ve ilişkinin tasfiyesinden, köylerinden zorla göç ettirilen köylülerin köylerine geri dönüşlerinde, tarım ve hayvancılığın desteklenmesinden dolayısıyla Kürt sorununun demokratik ve halkçı tarzda çözümünden bağımsız ele alınamaz. Kürt köylüsü şekli kutlamalara ve şovlara değil toprak, ekmek, barış ve demokrasiye ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaçların karşılandığı, halkların eşitliği ve kardeşliğine dayalı bağımsız demokratik bir ülke için mücadele etme görevi, bugün yeniden kurucu unsurlara; Kürt-Türk halklarına ve her millliyetten işçi ve emekçilere düşmektedir.

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Hangi Cumhuriyet

Cumhuriyet Bayramı’nın 82. yılında da ‘gösterişli’ kutlamalara tanık olduk. Her zaman, gelenek olduğu üzre dönemin ‘konseptine’ uygun olarak kutlanan Cumhuriyet, bir kez daha tüm sorunların unutulmasının vesilesi haline getirilmeye çalışıldı.
Geçtiğimiz haftanın gündemine yüzeysel bir bakış bile halkın gerçek gündeminin görülmesini sağlayabilir. Malatya’da çocuk yurdunda ortaya çıkan dayak ve şiddet görüntüleri, Ordu’da gazetemizin ‘Ordu’da Ebu Garib İşkencesi’ başlığıyla duyurduğu polisin gençlere yaptığı işkence, Mersin’de gözaltına alınan üniversite öğrencilerine muayene sırasında bile dayak atılması ve nihayet, Eskişehir’de görülen davada 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın terörist olduğunun ispat edilmeye çalışılması gibi gelişmeler henüz gerçek bir bayramın kutlanamayacağının da göstergeleriydi. Malatya’da çocuk yuvasında yaşananların sorumluluğu yine birkaç görevli suçlanarak gizlenmeye çalışılıyor. Kamu kurumlarının tasfiye edilmeye çalışılması girişimlerinin bir sonucu olarak, çocuk bakıcılığı gibi ciddi bir emek ve uzmanlık isteyen bir işi bile yandaş taşeronlara havale eden anlayışın sorgulanmasına ise kimse yanaşmıyor. Anlaşılan kârlı olmadığı gerekçesiyle bu işi de özel sektörün insafına bırakmak için bu gelişmeleri bir bahane olarak kullanacaklar. Atatürk’ün ifade ettiği ve önceki gün birçok televizyon kanalında defalarca tekrarlanan ‘Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir’ özdeyişinin ne anlama geldiği ise kimseyi ilgilendirmiyor.
Bütün varlıklarımızı sermaye sınıfının kâr güdüsüne teslim eden dönemin ‘Cumhuriyet hükümetleri’ bu sorunu da kendi sorumluluklarını başkalarına havale ederek kullanmaktan çekinmediler. 18 yaşını doldurdukları anda, nasıl yaşayacaklarını zerrece düşünmeden kapı önüne konulan barınma yurtlarındaki çocukların ‘yurt yaşamları’na ilişkin daha önce de birçok olay ortaya çıkarılmıştı. Bu olayın ‘münferit’ olduğunu iddia eden politika esnafları açısından dünün bir önemi yok. Çünkü onlar bir taraftan bu gelişmeleri bile kendilerinin yarar sağlayacağı bir mecraya çekmeye çalışırken, diğer taraftan İstanbul’u pazarlayabilmekle aynı anlama gelmek üzere yok edebilmek için girişimlere devam ediyorlar.
Bu gelişmeler yaşanırken gazete ve televizyonlar ise sorunla, bir rating malzemesi olmasının ötesinde ilgilenmiyor. İlgilendiği anlarda ise sorunu karmaşıklaştırıp bulanıklaştırmak gibi bir amaçla yapıyor bunu.
İşin özü ise şu: Halkın kendini yönetmesi, laf düzeyinden çıkıp gerçek bir zemine oturana kadar, yani emekçiler kendi geleceklerini belirleyebilmek için kendi kurumlarını yaratana ve var olanları geliştirene kadar, bu ikiyüzlü politika devam edecek.
İyi haftalar.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net