www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



ÖZGÜRCE ____Özgür Müftüoğlu
AB, emekçiler ve 3 Ekim

GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Söylemek yetmez, pratik müdahale önemli

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Nefret ve sevgi!

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Cezaevinde amaç dışı faaliyet

  ÖZGÜRCE..........Özgür Müftüoğlu

AB, emekçiler ve 3 Ekim

“Müjdeler olsun(!) beklendiği gibi 17 Aralık’ta “yılın Avrupalısı” da olan Sayın Başbakanımız, Fatih ve Kanuni’den sonra Avrupa’yı bir kez daha fethederek müzakere tarihi aldı ve muzaffer bir edayla Türkiye’ye döndü. Gerçi, bizde bu zafer sarhoşluğu yaşanırken, Brüksel’de Başbakan’ı kutlayanlar, Türkiye’nin büyük olasılıkla AB’ye giremeyeceği görüşünü dillendirmeye başladılar bile ama olsun. Toplum olarak oyalanacağımız yeni bir tarih alındı ya, bu da yeter. Artık, 3 Ekim 2005’e kadar geri saymaya yeniden başlayabiliriz. Kısmet olursa 3 Ekim 2005’te yeni bir tarih verilir, sonra da yeni bir başka tarih, öyle gider... İşimiz ne, gün sayar bekleriz, belki bir gün AB’ye girer de müreffeh bir toplum oluruz diye...”
Yukarıdaki satırlar, 24 Aralık 2004 tarihinde yani, 17 Aralık’ın hemen ardından bu köşede yayınlanan “Zafer, AB’den Tarih Aldım Diyenindir(!)” başlıklı yazının ilk paragrafıdır.
Evet, aradan 9 ayı aşkın bir süre geçti ve uğruna şenlikler düzenlenen, Başbakan’ın muzaffer ilan edildiği müzakere tarihi 3 Ekim 2005 geldi çattı. Ve sağduyulu, dünyayı, ekonomik sistemi biraz bilen herkesin (övünmek gibi olmasın ama bu arada bizim de) görebildiği gibi o zaferin bir balon olduğu anlaşıldı.
AB, geçen bu 9 ayda daha önce de olduğu gibi Türkiye’yi kendisine, daha doğrusu kapitalist sistemin bugün geçerli olan ekonomi politikalarına (yeni liberal politikalara) uyumlu hale getirmeye çalıştı. Böylece, özelleştirmeler daha da hızlandı, emeğin haklarını ortadan kaldıran yasal düzenlemelere yenileri eklendi. Bu arada bazı kesimlerin AB’den beklentisi olan demokrasi konusundaki uyum içinde birkaç olay vesilesiyle hükümete teessüfler bildirildi. Öte taraftan ise, Türkiye’yi AB’ye almamak için birçok yeni bahane üretilerek, açıkça “bu işten umudunuzu kesin” mesajları verilmeye başlandı.
Sermaye kesimi, AB’nin Türkiye’yi yokuşa sürme politikası karşısında pek de fazla ses çıkartmadı. Zira, onların AB’den beklentileri olan kapitalist sisteme entegrasyon büyük ölçüde gerçekleşmişti. Bu bağlamda, çalışma yasaları esnekleşmiş, kamusal üretim ve hizmet alanları özelleştirilerek ya da ticarileştirilerek kendilerine kâr alanı haline dönüşmüş, kendilerini ilgilendiren vergiler düşürülmüş ve piyasanın mutlak egemenliği önemli ölçüde sağlanmıştı. Geriye, Sosyal Güvenlik Reformu, Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi birkaç pürüz kalmıştı ki o da IMF, DB sayesinde nasıl olsa yakın zamanda gerçekleşirdi.
Sermaye kesimi dışında olup, demokrasi ve sosyal haklar adına AB’den beklenti içinde olanlarda durum pek de sermaye kesimi gibi olmadı. AB ülkelerinde her geçen gün daha da geriye giden sosyal haklar konusunda Türkiye’ye bir fayda gelmesi zaten beklenemezdi. Demokrasi konusunda ise uyum için sözde birtakım düzenlemeler yapıldı. Ama son birkaç aydaki provokatif girişimlerin de sayesinde bu olumlu düzenlemelerin yerine eski durumu bile aratacak yeni düzenlemeler yapıldı. AB de zaten Kıbrıs, Ermeni soykırımı vs. derken, demokratikleşmeye ilişkin taleplerini geri plana itti ve 28 Eylül tarihli Avrupa Parlamentosu’ndaki değerlendirmelerde de görüldüğü gibi Türkiye’nin demokratikleşme sorununu Orhan Pamuk’un yargılanmasını sorgulamakla sınırlandırdı. Tüm bu gelişmeler karşısında AB’den demokrasi ve sosyal hakları geliştirmesini bekleyen kesimler, öngörülerinin bu kadar kısa sürede tükenmesini kabullenmek istemediklerinden olacak, susmayı tercih ettiler.
Hükümete gelince; iktidara geldikleri günden bu yana AB’nin hemen tüm koşullarını hükümet programı telakki ederek harfiyen yerine getirmeye çalıştılar (zaten bunun dışında da hiçbir şey yapmadılar). Kendilerini bu denli endeksledikleri AB balonunun sönmeye başlamasıyla birlikte, onlar da yolun sonuna yaklaşmaya başladılar. Şimdi tek dertleri, balonun içindeki hava tükeninceye kadar iktidarın nimetlerinden yararlanmayı sürdürmektir. Zira çok kısa bir süre içerisinde, AB masalı ile birlikte kendileri de bitecek ve ortadan kalkacaklardır.
17 Aralık’tan bugüne (AB üyeliği sürecinin başından beri olduğu gibi) emekçiler, görüşlerini açık biçimde ortaya koyma olanağı bulamamıştır. Emekçilerin AB konusundaki görüşlerini ortaya koyabilmek için benim de içinde yer aldığım bir araştırma yapılmıştır(*). Fatih Polat’ın da çarşamba günü köşesinde yer verdiği bu araştırmada, emekçilerin AB konusunda büyük ölçüde, sermayenin kontrolündeki medya, siyasi partiler ve sendikalar ile hükümetin etkisinde kalarak görüş oluşturdukları belirlenmiştir. Diğer bir söyleyişle emekçiler, yukarıdaki paragraflarda andığımız kesimlerin etkisi altında kalmıştır. Buna rağmen, araştırmamıza katılan emekçilerin yüzde 63.2’si AB’ye üye olunmayacağının bilincindedir. Yüzde 12.9’unun bu konuda fikri yoktur. Türkiye’nin AB’ye alınacağına inanların oranı ise sadece yüzde 23.9’dur. Bu sonuçlara göre, emekçilerin çok önemli bir çoğunluğu, siyasi partilerin bir çoğundan da sendikalardan da çok daha gerçekçidir.
Sermayeye ve hükümete söyleyecek bir sözümüz yoktur. Ama, demokrasi ve sosyal hakların sermayenin çıkarlarına ve hatta varlığını sürdürmesine aykırı olduğunu unutarak, sermayenin çıkarları doğrultusunda işleyen AB’den bu hakları bekleyenlere söyleyecek bir çift sözümüz vardır:
Ey, emekçileri, yoksulları, ezilmişleri, baskı altında yaşayanları temsil ettiğini söyleyenler; bugüne kadar AB masalı ile tüm bu kesimleri oyaladınız. Bu sürede emekçi daha çok sömürüldü, yoksul daha çok yoksullaştı, baskılar daha da yoğunlaştı. Bırakın artık bu masal peşinde koşmayı, demokrasinin, sosyal hakların kısacası insanca yaşamın, sermayenin eliyle onun kurumlarıyla olmayacağını görün artık. Mücadele etmeden hak alındığı, alınsa bile bunun kalıcı olduğu tarihte görülmemiştir. Mücadeleye girmeye, bir mücadeleyi yönetmeye cesaretiniz yoksa bırakın oturduğunuz koltukları. Çünkü, temsil ettiğinizi söylediğiniz kesimlere artık hiçbir şey veremediğiniz gibi oyalayarak onlara zarar veriyorsunuz (!)
(*) Bu araştırmanın temel verileri ve ön değerlendirmesine www.sendikanet.org adresinden ulaşılabilir.

e-posta:
omuftuoglu@msn.com

  Başa dön

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Söylemek yetmez, pratik müdahale önemli

En son Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’nın hazırlıkları aşamasında toplanan Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu çarşamba günü yine toplandı. Kurulun gündeminde; hükümet tarafından Meclis’e gönderilecek olan; Sosyal Yardımlar ve Primsiz Ödemeler Yasa Tasarısı ile Sosyal Güvenlik Kurumu Yasa Tasarısı vardı.
Dünkü Evrensel’de verilen haberde de görüldüğü gibi Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu’nda sendikalar, meslek örgütleri, patron örgütleri ve “devletin ilgili kurumları”nın sözcüleri yer alıyor. Bileşime bakılınca; sanki bu konuda söz söyleyebilecek her kurum çağrılmış görünüyor. Ama gerçeğe bakıldığında, hükümetin bu kurumları; hazırladığı yasa taslaklarına “demokratik” bir görünüm verme dayanağı yaptığı anlaşılıyor. Çünkü hükümetin, bu kurullarda söylenenlerden aslında sadece sermayenin çıkarına olanlarını dinlediği ama işçiden, emekçiden, emekten yana önerileri hiç hesaba almadığı artık gün gibi ortada. Bunun açık kanıtı ise; kurulun bir önceki gündemindeki Sosyal Güvenlik Yasa Taslağı ile ilgili tartışmalarda sendikalardan, emek örgütlerinden gelen görüşlere hiç itibar edilmediği gerçeğidir. Dahası hükümetin Sosyal Güvenlik Yasası’nı IMF ve öteki uluslararası ve yerli sermaye güçlerinin istekleri doğrultusunda hazırladığı ortadadır. Şimdi, Meclis gündeminin ilk sırasındaki bu taslak açıkça göstermektedir ki, sendikaların ve emek örgütlerinin temsilcilerine bu kurullarda “görünüşü kurtarmak” ve “bloke edilmek” için yer verilmektedir.
Hükümet, “danışma üst kurullarıyla”, “her kesimin sesini dinliyorum” havası yaratırken, yaptıklarına meşruiyet kazandırmak istemekte, Meclis’e getirilen taslağı “bütün tarafların üstünde anlaştığı bir metin”miş gibi sunmaktadır. Böylece, gelişmeleri yakından izlemeyen kamuoyu kesimleri için; “taslaklar”, her kesimin, enine boyuna tartışıp, masa başında, üstünde anlaştığı ortak taslağı olarak görünmektedir.
Oysa işçi sınıfı mücadelesinin tarihi bize göstermektedir ki; işçiler, işçi örgütleri, emekçilerin temsilcileri masa başlarında da fikirlerini söylerler ama bununla yetinmezler. Eğer işçilerin temsilcileri sadece fikirlerini söyleyerek gidişata gerekli müdahaleyi yaptıklarını düşünürlerse yanılırlar. Çünkü hükümet, parlamento ve öteki sermaye kurumları kuruluşları, fikirlerini söyledikten sonra da kendi güçlerini ve imkanlarını kullanarak, sürece müdahaleyi sürdürürler, yasaların, tüzüklerin, kararların istedikleri gibi çıkması için ellerindeki her imkanı etkin bir biçimde kullanırlar. Bu yüzden de masa başında işçiler ne kadar haklı, istekleri ne kadar “reddedilmez” görünürse görünsün, sonuçta sermaye güçleri kendi isteklerini yasa, karar vb. haline getirmek için çalışır.
Onun içindir ki, işçiler, emekçiler ve onların örgütleri fikirlerini söyleyen ama aynı zamanda asıl olarak da bu fikirlerin karara, yasaya, pratiğe dönüşmesi için bir güç olarak sahneye çıkan bir mücadele çizigisiyle sürece müdahale etmek zorundadırlar.
Nitekim; Sosyal Güvenlik Yasa Taslağı şimdi Meclis’tedir ve patronlar ile IMF’nin istekleri yasa maddelerine dönüşmüş olarak Meclis’ten çıkarılmak istenmektedir. Bunu değiştirmenin yolu ise; işçilerin, sosyal güvenlik yasasının böyle çıkmasından zarar görecek emekçi kesimlerin kendi ellerindeki kitle gücünü kullanarak sahneye çıkması; Meclis’in bu yasayı hükümetten geldiği biçimiyle çıkarmasını önlemektir. Yani işçilerin, emekçilerin ve onların örgütlerinin ellerindeki her imkanla mücadeleye atılmasıdır.
Sendikalar, Emek Platformu ve öteki emek örgütleri de ancak böyle bir mücadele hattında birleşirse kendi üstlerine düşeni yapmış olurlar. Bu elbette, önceki gün Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu’nun gündemine gelen yasa taslakları için de böyledir.
Herkes hesabını böyle yapmak durumundadır. Yoksa bu kurula katılan herkes, aynı zamanda sermayenin ve hükümetin suç ortağı durumuna da düşer.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Nefret ve sevgi!

MHP ülkenin politik literatürüne “ya sev ya terket” sloganını katmıştı. Bu slogan Kürt halkının demokratik istemlerine karşı yöneltilmiş, bu halkı boyun eğmeye mahkum eden bir slogandı. Ama aynı zamanda gözü dönmüş şovenizmin politik körlüğünü de ifade ediyordu. Çünkü, tek tek bireylerin önemli olmadığı, halkların söz konusu olduğu bir durumda, bir halkın terketmesine şovenist cephenin izin vereceğini varsaymak için hiç bir neden bulunmuyor. Belki güçlerinin yeteceğini kestirseler, topraklarınızı bırakıp terkederseniz memnun oluruz diyecekler. Ama aşırı şiddete maruz kalmanın dışında daha hiç bir halkın toprağını terkettiği görülmedi.
Son zamanlarda ise Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın benzer sözleri oldukça dikkat çekici. Geçtiğimiz günlerde harbiyelilere seslenen Büyükanıt şunları söylüyordu; “Ulusal konularda ve özellikle PKK terör örgütüne karşı gösterilen her tepkiye, “Türkiye’de milliyetçilik yükseliyor mu?” yargısı yanlıştır. Bu duygu, ulusu ve onun yüksek değerini bir anlamda baskı altına almak anlamına gelmektedir. Bizim anlayışımız, Atatürk milliyetçiliğidir. Kendi ulusumuzu tabii ki seveceğiz ve daha açıkçası sevmeyenlerden de nefret edeceğiz. Bu sevgi etnik bir temele dayanan bir sevgi değil, bir yurttaşlık sevgisidir.” Bu birkaç cümle ülkenin son zamanlarda içine itildiği politik atmosferin adeta özetidir.
Büyükanıt “PKK terörüne karşı gösterilen her tepkiye” karşı çıkılmaması gerektiğini, böyle bir duygunun “ulusu ve onun yüksek değerini bir anlamda baskı altına almak” anlamına geldiğini ileri sürmektedir. Son zamanlardaki tehlikeli gelişmenin linç havasını yaygınlaştırdığını, ülkede yaşayan iki halk arasında düşmanlık tohumları ektiğini sağ duyulu hemen her vatandaş görebilmektedir. Şimdilik bu tür kışkırtmalara kapılanların küçük bir azınlık olduğu da bilinmektedir. Şimdi yanıtlanması gereken soru şudur, linç eğilimlerine karşı çıkmak, iki halk arasında düşmanlığın gelişmesini önlemeye çalışmak nasıl oluyorda “ulusu ve onun yüksek değerlerini baskı altına almak anlamına” geliyor? Türk ulusunun “yüksek değerleri arasına” mazlum ve savunmasız insanları katletmek ne zaman dahil oldu acaba?
Ulusları yöneten gerici sınıflar zaman zaman diğer ulusların, halkların katledilmesini, topraklarından sürülmesini kışkırttılar, soykırımları, katliamlar yaptılar. Onlar bu suçlarına halkları da alet ettiler. Ama tarihe doğru bakan hiç bir ulus ve halk bu tür barbarlıkları “kendi onurlu tarihinin, ulusal niteliklerinin” bir parçası saymadı, tarihin bu sayfalarını utançla andı, unutmak istedi. Ama mazlum ve ezilen uluslar kendilerinden güçlü ve ezen uluslara karşı giriştikleri her mücadeleyi onurla ve gururla andılar ve anıyorlar. Türkiye’nin tarihinde de sömürgecilere ve emperyalistlere karşı verilmiş ulusal kurtuluş mücadelesi, ulusal gururun en önemli yapı taşlarından biri, belki de birincisidir. Buna karşın en azılı Türk şovenistlerinin dahi, açıkça, Ermenileri sürmekle, Kürtleri katletmekle açıktan övündüğü, bunu “ulusun yüksek değerleri” arasında saydığı hiç görüldü mü?
Her halde herkes ulusunu sever. Ama başka uluslardan ve halklardan bu ulusu sevmesini beklemek güzel, ama boş bir hayaldir. Onlar sevmek zorunda değildir. “Sevmeyenden nefret etmek” ise ulusal duyguları gerici bir yönde kışkırtmak, uluslar ve halklar arasında kin ve çatışma tohumları ekmek anlamına gelmektedir. Bugün ulus, başta ABD olmak üzere büyük devletler tarafından küçük düşürülmekte, onuruyla oynanmaktadır. Ulus ve vatan sevgisinin sınanacağı yerde burasıdır. Ülke parsel parsel satılırken, üsler ve limanlardan denetimsiz sevkiyatlar yapılırken, bütün bunlar müttefikliğin, küreselleşmenin gereği sayılacak, ama Kürtlerin en küçük demokratik hak istemine karşı Türk ulusu göreve çağrılacak! Eğer ülkedeki yabancı askeri tesisleri kapatır, komşu ulus ve halklara karşı bir komplo merkezi olmaktan çıkarsanız, eşit ve kardeşçe yaşamanın yollarını açarsanız, her halde pek çok ulus size saygı duyacak, hatta sevecektir! Bu ulus açısından daha gurur verici bir şey değil midir?


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Cezaevinde amaç dışı faaliyet

F tipi cezaevlerinin Ebu Garip’ten ne farkı vardır?
Adını koyalım:
Buralar canlı insan mezarlığıdır.
Yıllarca süren hapisliklerde insanları tek başlarına bırakmak veya iki üç kişilik hücrelere doldurmak...
Ve bu kadarı da yetmezmiş gibi akla hayale gelmeyecek yasaklarla yaşamları karartmak...
Memlekete her gün Avrupa taraflarından paketlenmiş demokrasi getirenler bu işe ne diyecektir?
Ki, o yasaklar zulümden öte, artık tam bir keyfiyete, trajikomikliğe dönüşmüştür.
Bunun son örneği nihayetinde basına da yansıdı.
Demek ne kadar acayip bir durumdu ki, medya bile yazdı!
Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi’nde mahkumlar kantinden bisküvi aldılar.
Yaş pasta yaptılar.
Bundan dolayı da yaptırıma maruz kaldılar.
İdare duruma el koydu.
Çünkü “bisküvi amaç dışı kullanılmıştı.”
Gardiyanlar gerekçeyi şöyle açıklamışlardı:
“Buradan aldığınız bisküviyi yemek zorundasınız. Pasta yapamazsınız. Bisküviyi doğrayamaz ve parçalayamazsınız.”
Denilene göre kantinde satılan malların üstünde “amaç dışı kullanılamaz” yazıyordu.
Bisküviyi amaç dışı kullanan, yani bölüp parçalayıp pasta yapan yanıyordu!
Çünkü ha memleketi bölüp parçalamışsın, ha bisküviyi!
***
Belli ki, cezaevindekilerin kısmetleri bölüp parçalamaktan açılmıştı!
Mahkemelerde memleketi bölüp parçalamaya tevessül etmekten yargılanıyor... İçerde vatanı milleti bölüp parçalamaya kalkışmaktan yatıyorlardı.
Cezaevi idareleri de onların bu “hobisini” bildiklerinden bisküviyi böldüklerinde bile, haklarında bölüp parçalamaktan işlem yapıyordu!
Bunun benzer bir örneği daha önce Uşak Hapishanesi’nde yaşanmıştı.
Mahkumlar hakkında, “gereksiz marş söylemek ve slogan atmaktan” soruşturma açılmıştı!
Demek mahkumlarım söyleyebilecekleri marş ve sloganlar gerekli ve gereksiz biçiminde ikiye ayrılmıştı!
Mahkumlar gerekli marş ve slogan söylese idare anlayışlı davranacak, mesele kalmayacaktı!
Mahkumlar gereksizlik yapınca idare gerekli soruşturmayı açmıştı!
Uşak’ta gereksiz slogan ve marş söylenmişti!
Kürkçüler’de bisküvi amaç dışı kullanılmıştı!
İkisinde de en dikkat çekici olanı gerekçelerdi:
“Gereksiz kullanım.”
“Amaç dışı kullanım.”
Misal, cezaevi idareleri koğuş ranzalarında oturanları suç üstü yakalasa...
Ranzalar yatmak içindir, oturmak için değil deyip mahkumlara “ranzaları amaç dışı kullanmaktan cezayı bassa...”
Memleket kurtulur mu?
Bisküviler kurtulduğuna göre!..

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net