www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Sen misin 12 Eylül

BAŞAK ____Bülent Falakaoğlu
Başardılar

MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
Kaynatın, yıkayın, soyun ve sakın unutmayın

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
12 Eylül sürüyor

DÖNÜŞÜM ____Serdar Derventli
Asıl iş sonra başlayacak

kent yazıları ____Necati Uyar
Gölü dev bir havuza çevirme arzusu

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Sen misin 12 Eylül

Türkiye tarihi aynı zamanda darbeler, cuntalar, muhtıralar tarihidir.
Türkiye tarihi çok derin bir tarihtir.
Derin derken, bilinmeyen, gizemli manası çıkmasın.
Karanlık güçler falan akıllara gelmesin.
Darbenin, cuntanın, muhtıraların nesi karanlık olabilir?
Hangi işkence...
Faili meçhul...
Zulüm, baskı gizemli olarak nitelenebilir?
Bu türden laflar, o kadar ayan beyan ortada olan olayları “bilinmezliğe” havale etmek isteyen “bilinen güçlerin” palavralara giriş kitabının önsözünden başka bir şey değildir.
12 Eylül oldu.
Tüm muhalefet odaklarının üstüne haçlı seferleri yapıldı.
Sendikalar, kitle örgütleri, yani muhalif anlamda ses çıkartabilecek, hak arayabilecek, yaşam hakkı için taleplerde bulunabilecek ne kadar kurum, kuruluş, örgütlenme varsa yasaklandı.
Yüzbinlerce insan işkenceden geçirildi, hapislere atıldı, vuruldu kırıldı.
Yani sonuç olarak tek bir sözcükle söylemek gerekirse:
Sermayenin, emperyalist hegemonyanın önündeki tüm engeller kaldırıldı.
O güne kadar hayata geçirilmekte zorlanan ekonomik saldırı paketi hayata geçti.
IMF krallığını ilan etti.
Grev yok. Hak istemek yok. Söz hakkı yok.
Buna karşın zamlar... İşçi ücretlerinin düşürülmesi... Kölece çalışma koşulları... Ve emperyalist talana kapıların sonuna kadar açılması.
Bunun nesi gizem?
***
Aradan 25 yıl geçti.
12 Eylül’ü protesto etmek için düzenlenmek istenen miting yasaklandı.
Yasaklamayı kınamak isteyenler Kadıköy Meydanı’nda dövüldü, coplandı, yerlerde sürüklendi.
Çünkü 12 Eylül dönemi bitmiş, Türkiye değişmiş, modern ve çağdaş düzeye erişmiş, demokrasi falan gelmişti!
Eh, demokrasinin, cunta dönemlerinden bir farkı olmalıydı!
Üstüne bir de Avrupa’dan üstümüze yardım mahiyetinde gönderilen çok kapsamlı Avrupa demokrasisini eklerseniz!..
Ekledik, çarptık, böldük; karşımıza çıktı Kadıköy!
Düşünün nasıl bir demokrasideyiz?
Cuntayı protesto etmek 25 yıl sonra bile yasak.
Basın açıklamasına ise kıyasıya dayak.
Darbeden bu yana 25 yıl kadar geçmişti.
Söylenenlere bakarsanız çok şey değişmiş, cunta dönemi bitmiş, demokrasi gelmişti!
Gelmişti de ne değişmişti?
12 Eylül’de insanlara kapalı mekanlarda işkence yapılırdı.
Şimdi her şey açık seçik, ortada; dayak da, işkence de, vurma, kırma, insanları Kadıköy meydanında falakaya yatırma.
Açık demokrasi dedikleri şey bu olsa gerek.
Her şey açık açık!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  BAŞAK..........Bülent Falakaoğlu

Başardılar

24 Ocak kararlarıyla birlikte ülke ekonomisi dışa açık ve ihracata yönelik bir strateji benimsemişti. Bu stratejiye göre ihracatı artırabilmek için maliyetleri düşürüp ucuz mal üretmeliydi! Bunun yolu ücretleri ve tarım kesimine ödenen fiyatları düşük tutmaktan geçiyordu. Çalışanlardan ve tarım kesiminden sanayiye kaynak aktarılması için toplumsal bölüşüm ilişkilerinin sermaye lehine çevrilmesi gerekliydi. 12 Eylül askeri darbesi de güç dengelerinin bu yönde düzenlemesini sağladı.
Darbe sonrası süreçte yurtiçi talebin kısılması ve tarımdan sanayiye kaynak aktarımının sağlanması için çalışan kesimlerin sosyal hakları askıya alındı. Ücretler donduruldu, tarım fiyatları baskı altına alındı ve destekleme alımları azaltıldı. Küçük üreticiliğin desteklenmesi politikasından vazgeçildi. Temel tarım girdilerinin sağlanmasında ve dağıtımda kamunun tekel konumuna son verildi. Kamunun tarımda fiyat ve destekleme alımı işlevi büyük ölçüde terk edildi, tarıma dayalı sanayi özel sektöre devredilmeye başlandı.
Söz konusu gelişmeler uluslararası sermaye kurumlarının dayatmaları kadar, 1980 sonrası hammaddesi tarım ve hayvancılığa dayanan büyük ölçekli sanayi yatırımlarına yönelen ülke burjuvazisinin de isteğiydi. 12 Eylül askeri darbesinin kendilerine sağladığı olanaklardan cesaret alan Türkiye İşadamları Derneği (TÜSİAD) 1980 öncesi politikaların tarımsal ürün ihracını, tarımın gelişimini, tarımsal yatırımları engellediği iddialarını açık açık ifade etmeye başlamıştı. TÜSİAD 1981 yılında hazırladığı tarım raporunda, uluslararası maliyetlerin üstünde tarıma girdi sağlayan bir iç endüstri yapısı tarımın gelişmesini devamlı köstekleyeceğini, tarım üreticilerinin ihracat dövizlerinin serbest piyasa fiyatları altında Türk Lirası’na çevrilmesinin Türk tarımının dışa açılmasını gizli bir şekilde önleyeceğini dile getirmişti. TÜSİAD raporunda, tarıma yüksek girdi sağlanmasının engellenmesini istemişti. (TÜSİAD 1981. “Tarım Raporu”, TÜSİAD Yayını).
Ulusal ve uluslararası sermayenin isteğince 1980’li yıllar boyunca uygulanan politikaların doğal sonucu olarak, 1980 yılındaki dünya piyasalarında tarım ticaret hadleri yüzde 32 düzeltilirken, Türkiye’de yüzde 17’lik bir gerileme meydana geldi. 1986-88 yılları içinde de dünya fiyatlarında yüzde 13’lük göreli bir ilerleme ile Türkiye’de yüzde 20’lik bir gerileme paralel seyretti. 2000’li yılların başlarında art arda yaşanan krizlerin etkisiyle tarım kesimi yüzde 6’lık bir küçülme yaşadı. Batık bankaların yani içi boşaltılarak-popüler deyimiyle-hortumlanan bankaların 50 milyar dolarlık borçalarını ödemeyi taahhüt eden hükümet 30 milyon çiftçiye aynı cömertliği göstermedi.
Faizin hükümranlığı kırılamazken yoksulluk, özellikle kırsal kesimde, tarımda kol geziyor. Tarım küçülmeye devam ediyor. Tarımın kullandığı gübre, ilaç, akaryakıt fiyatları inanılmaz fiyat artışları yaşarken, tarımsal ürünlerin fiyat artışları, genel fiyat artışının altında kaldıkça, çiftçinin eline geçen reel gelir azalıyor.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nce açıklanan rakamlar 1997 yılından bu yana çiftçinin satın alma gücünün nasıl azaldığını gösteriyor:
  • 1997 yılında 34 kg buğdayla 12 kg’lık 1 tüpgaz alabilen çiftçi, bugün 64.10 kg buğdayla 12 kg’lık 1 tüpgaz alabiliyor. Üreticinin satın alma gücü yüzde 47 oranında azalmış.
  • 1997 yılında 3.5 kg buğdayla 1 kg şeker alabilen çiftçi, bugün 5.40 kg buğdayla 1 kg şeker alabiliyor. Üreticinin satın alma gücü yüzde 35 oranında azalmış.
  • 1997 yılında 0.36 kg buğdayla 1 kg amonyum nitrat gübresi alabilen çiftçi, bugün 1 kg buğdayla 1 kg amonyum nitrat gübresi alabiliyor. Üreticinin satın alma gücü yüzde 64 oranında azalmış.
  • 1997 yılında 2.86 kg buğdayla 1 litre mazot alabilen çiftçi, bugün 4.88 kg buğdayla 1 litre mazot alabiliyor. Üreticinin satın alma gücü yüzde 41 oranında azalmış.
    Bu tablo, çiftçiyi üretimden caydırıyor ve kırdan kentlere, hem de hangi işi yapacağını bilmeyen sorunlu bir kır yoksulu göçünü hızlandırıyor. Bu durum burjuvazinin tarımda 12 Eylül’den beklentisinin gerçekleştiğini gösteriyor. Ama henüz tamamı değil. Çünkü tarımdan sökülüp atılması gereken hâlâ milyonlar, özelleşterilmesi gereken tarımsal KİT’ler var.

    e-posta:
    falakoglu@hotmail.com

      Başa dön

      MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

    Kaynatın, yıkayın, soyun ve sakın unutmayın

    Bulaşıcı hastalıkların en hızlı yayılan ve en tehlikeli olanlarındandır kolera.
    Kolera mikrobuyla kirlenmiş sularla sulanan veya yıkanan sebzelerin pişirilmeden yenmesiyle hastalık ortaya çıkar.
    Mikroplar içme sularına karıştığında ise büyük salgınlar oluşur. Bu salgınlar birçok kez ülke sınırlarını aşar, kıtalara yayılır.
    Bu nedenle koleranın Dünya Sağlık Örgütü’ne bildirimi zorunludur ama ülkelerin bu bildirimden kaçınmaları da yaygın bir alışkanlıktır.
    Hastalık bazen hiçbir belirti vermez. Bazı hastaların bütün şikâyeti de hafif bir ishal olduğu için çoğu kez gözden kaçar.
    Asıl tehlikeli olanı ise hastalığın hızlı seyreden tipidir. Mikrobun bulaşmasından bir-iki gün sonra şiddetli kusmalar ve ishal başlar. Bağırsakların birden boşalmasına yol açan ishal kirli sarı-gri renkte ve su kıvamındadır. Bu yüzden tıpta “pirinç suyu görünümünde” diye tarif edilir.
    Saatler içerisinde şiddeti artan ishal büyük su kaybına yol açar. Hastanın gözleri çöker, cildi buruşur, karnı kayık gibi içeriye çekilir, ani kilo kaybı olur. Nabız zayıflar, böbrek yetmezliği gelişir. Eğer tedavi edilemezse şoktan ölür.
    Hastalıktan korunmanın yolu mikrobun bulaşmış olabileceği suların ve yiyeceklerin dezenfekte edilmesidir. Bunun için korunmanın altın kuralı şöyle formüle edilir: “Kaynatın, pişirin, soyun veya unutun gitsin.”
    ***
    Kolera hastalığının Ankara’da görüldüğünü ilk olarak Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) açıkladı. Daha sonra Türk Tabipleri Birliği (TTB) de teyit etti.
    Ulaşılabilen bilgilere göre hasta sayısı 100-150 arasındaydı ve bir hasta hayatını kaybetmişti.
    Yaygın medyamız böyle ciddi bir iddianın haber kaynağı SES ve TTB olunca hayli ihtiyatlı yaklaşmayı tercih etti.
    Sağlık Bakanlığı’nın tavrı ise her zamanki gibi oldu. AB’ye girmeye şunun şurası birkaç ay kalmış bir ülkenin başkentinde kolera görülmesi olacak iş değildi.
    Üstelik başımızda sağlık hizmetlerine fevkâlade önem veren bir hükümet vardı. Üç yıldır yaptığı büyük icraatlarla sağlığımızı müthiş “dönüştürmüş”; bütün sağlık kuruluşlarımızı tek çatı altında toplamış, SSK’lı “kazlar”ı özel hastanelere yönlendirmiş, hastanelerde rehin kalma olaylarını bile çözmüştü. Aile hekimliği ve Genel Sağlık Sigortası da yakında, çok yakında geliyordu.
    O halde koleranın şehit kanlarıyla çizilmiş kutsal sınırlarımızı aşıp mümtaz vatanımıza girmesi ve necip milletimize bulaşması asla mümkün değildi. Kolera yok, bağırsak enfeksiyonu vardı.
    Bakanlık bir yandan kamuoyuna böyle yürekleri ferahlatacak açıklamalar yaparken, bir yandan da hastalığın kaynağını bulmaya çalışıyordu.
    Ama galiba bulamadı.
    Sağlık Bakanı Recep Akdağ birkaç gün önce tutum değiştirdi. Koleranın varlığını gene kabul etmedi ama ilginç bir şekilde topu belediye başkanlarına attı.
    Belli ki soruların hep kendisine sorulmasından rahatsız olmuştu. “Aslında bu soruları bizim belediye başkanlarına sormamız lâzım. Suyla ilgili görevlerin hemen hepsi kentlerimizde belediyelere aittir” diyerek adres gösterdi.
    Ankara’nın polemikçi Belediye Başkanı Melih Gökçek bu sözlerin altında kalacak mı bilinmez ama koleranın artık gizlenemeyecek bir hale geldiği anlaşılıyor.
    ***
    Eğer Ankara’da yaşıyorsanız ya da bugünlerde yolunuz düşerse aman dikkatli olun.
    Kolera günlerinde hayatta kalmanın altın kuralını aklınızdan hiç çıkarmayın.
    “Kaynatın, pişirin, soyun ve bu Sağlık Bakanı’nı sakın unutmayın.”

    e-posta:
    osmoz59@yahoo.com

      Başa dön

      GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

    12 Eylül sürüyor

    Dün, 12 Eylül darbesinin yirmi beşinci yıldönümü idi. Geçen hafta ise 6-7 Eylül Olayları’nın 50. yıldönümü.
    6-7 Eylül Olayları’nın, devlet tarafından planlanmış, Rumlara (ve fırsat bulunmuşken diğer azınlıklara) karşı bir saldırı olduğu konusunda elli yıl sonra, hemen hemen herkes birleşti. Tabii, faşistlerin elli yıl sonra bile yaptıklarına sahip çıkmalarını da unutmamak gerekir.
    Bugün, 6-7 Eylül Olayları’nın siyasi niteliğini doğru olarak saptayanlar ve kınayanlar, elli yıl önce işin aslını bilmiyor muydu? Bal gibi biliyordu. Hele, saldırı ve yağma olaylarını komünistlerin gerçekleştirdiği iddiasına kargalar bile gülmüştü. Bugün, 6-7 Eylül’ü kınayanlar o gün, bile bile devleti, saldırıyı tezgahlayanların yalanlarını tekrarlıyordu. Siyasi duruşları itibariyle bilmemek, şüphe duymak, resmi açıklamaya inanmak işlerine geliyordu. O zaman, devletin düzenlediği o provokasyonu kınasalar, egemen güçlerin karşısında yer almak zorunda kalacaklarını biliyorlardı ve bu pozisyon işlerine gelmiyordu.
    Bugün, 12 Eylül’ün üzerinden yirmi beş yıl geçti. 6-7 Eylül’ü elli yıl sonra kınayanlar, 12 Eylül darbesi hakkında yalanlara devam ediyor. “Terör önlenemez duruma gelmişti, ülke kardeş kavgasına sürükleniyordu” diyorlar. Oysa, o zamanda biliyorlardı ve sonraları yüzlerce kez kanıtlandı ki; “kardeş kavgasını önlemek için” darbe yaptığını söyleyenler, bizzat bu ortamı yaratmıştı.
    68 ‘lerin sonuna doğru, Komünizmle Mücadele Dernekleri kurduranlar, komanda kamplarında gençleri birer faşist militan olarak yetiştirenler, ülkücü çeteleri gizli servisleri eliyle yönetenler, onlara silah-bomba sağlayanlar, Maraş-Sivas-Çorum-Malatya provokasyonlarını tezgahlayanlar biliniyor. Bugün bilinenler, muhtemelen elli sene beklenmeden 6-7 Eylül Olayları gibi itiraf edilecek ve kınanacak. Bugün yapılmamasının nedeni ise, böyle bir itirafın yüklediği sorumluluklar. Yani, o zaman darbecilerin ve faşist terörü planlayanların yargılanma ihtimali…
    Ve tabii, 12 Eylül yasalarının büyük çoğunluğunun halen yürürlükte olması ve bugünün iktidarları ile sözde demokrat, liberal burjuvazisinin hâlâ bu yasalara ihtiyacı olması…
    Bu yüzden, 12 Eylül ile hesaplaşmadan demokratikleşme mümkün değil.
    Bu yüzden, 12 Eylül mevzuatını çöp tenekesine atmadan demokrasinin “d” sinden söz edilemez.
    Bugün, 6-7 Eylül’ü kınayanlar, bir gün 12 Eylül’ü de kınayacaklar büyük ihtimal; ama 12 Eylül kınaması da 6-7 Eylül gibi sahte, ikiyüzlüce olacak.
    12 Eylül’ün hesabını da, faşist darbenin en büyük mağduru işçi sınıfı soracak.

    e-posta:
    ktsurek@hotmail.com

      Başa dön

      DÖNÜŞÜM..........Serdar Derventli

    Asıl iş sonra başlayacak

    Pazar günü Almanya’da genel seçim var. 61 milyon seçmen sandık başına çağrılacak. Partiler de bu son günlerde bütün kozlarını ortaya koyarak henüz kararsız olan seçmenlerin saflarına çekmeye çalışıyorlar. Son araştırmalar seçmenlerin yüzde 46’sının henüz tercihini hangi partiden yapacağına karar vermediğini gösteriyordu.
    Milyonlarca seçmenin karar verememesi aslında o kadar hayret verici bir durum değil. 2002 genel seçimlerinde de benzeri bir durum yaşandı. Seçimin yapılacağı güne kadar milyonlarca seçmen kime, neden oy vereceğini bilmiyordu. Bunun tek nedeni partilerin programlarının aynı olması.
    Federal Parlamento’da yer alan partiler sosyal politikadan dış politikaya, eğitim politikasından istihdam politikasına, ekonomi politikasından iç güvenliğe kadar bütün alanlarda özünde aynı politik hedeflere sahipler.
    Seçimler öncesi SPD ve Yeşiller’in geleneksel olarak “sol tarafları” ağır basarken CDU/CSU/FDP partileri “sosyal adalet” söylemini dillerine dolayıp “Bunun için önce acı ilaç içilmeli” propagandası yapıyorlar. SPD ve Yeşiller partilerinin seçim sonrası “sol tarafları”nın hafifleyeceği, sermaye yanlısı sosyal saldırı ve gasp programlarını gündeme getireceklerini Alman halkı son iki seçim tecrübesinden biliyor.
    2005 seçimlerinin 2002’de olduğu “kılpayı” sonuçlanması bekleniyor. 5-10 bin oy farkla şu veya bu koalisyonun hükümet olması muhtemel... Bekleniyor ama öyle olur mu orası henüz meçhul. Bu seçimlerin önemli bir özelliği, Linkspartei/Sol Parti’nin katılıyor olması.
    Almanya’da 1956 yılında KPD’nin yasaklanmasının ardından ilk kez toplumsal muhalefeti, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu parlamentoya taşıyacak bir güç seçimlere katılıyor ve “Biz bu işe varız” diyor.
    Geçtiğimiz hafta Linkspartei/Sol Parti tarafından ilan edilen 100 günlük acil program, bu partinin işi ciddiye aldığını gösteriyor. 9 maddelik acil programla bütün politik alanlara yönelik alternatifler sunuluyor.
    Eğer bugün kamuoyu yoklamalarında görüldüğü gibi Linkspartei/Sol Parti, üçüncü parti olarak meclise girerse asıl iş o zaman, 18 Eylül’den sonra, Linkspartei/Sol Parti’yi parlamentoya taşıyanlarla birlikte, başlayacak.

    e-posta:
    serdar@evrensel.de

      Başa dön

      kent yazıları..........Necati Uyar

    Gölü dev bir havuza çevirme arzusu

    Kent içinde sıkıştıkça, kentin yakın çevresindeki boş alanları düzenlemeye girişen Melih Gökçek yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin son hedeflerinden biri de Mogan Gölü. Yıllardır Ankara kentinde yaşayan insanların en önemli dinlenme alanlarından biri olan Mogan Gölü, son yıllarda bir yandan bitişik konumdaki Gölbaşı yerleşmesinin, diğer yandan bir kısım Ankaralının göl manzaralı sayfiye evi görgüsüzlüğünün kirletme tehdidi altında. Kirlilik, ortaya çıkan balık ölümleriyle gözle görünmeye, göle yaklaştıkça kokuya dönüşerek hissedilmeye başlanmış durumda.
    Gölde yaşanan kirlenme tehdidine ek olarak, son aylarda gündeme gelen bir başka önemli tehdit ise; Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, bölgenin önemli sulak alanlarından biri olan Mogan Gölü’nü, çevresi organize piknik alanları ile kapatılmış, binlerce insanın aynı anda çevresinde toplanabileceği, görsel açıdan göze hoş görünen büyük bir havuza çevirme niyeti.
    Nisan-mayıs aylarında yapımına girişilen ve hızla tamamlanan Mogan Gölü Rekreasyon Alanı, 2 Temmuz’da Başbakan’ın da katılımı ile hizmete açıldı. Açılışta yapılan havai fişek gösterileri, lazerli aydınlatmalar ve arabesk konserler, gölü yıllardan bu yana kullanan diğer canlılara, bundan böyle kalabalık biçimde ortaklık edecek olan insanların gelişini ve bundan böyle yaşanacakları müjdeliyordu!
    Konu ile ilgili uzmanları dinlemeyen, geçmişte gölün orta yerine diktiği dev fıskiye ile gölü havuza çevirme düşüncesinin ilk işaretlerini veren, düzenlenen rekreasyon alanları ile önemli bir sulak alan olan gölün bu niteliğini ve faydalanan canlı profilini değiştirmeyi hedefleyen Melih Gökçek’in son eylemi, göl içinde var olan sazlıkları kesip, dip çamurunu temizlemek.
    Oysa ki konunun uzmanları, sazlıkların suyu süzme özelliğiyle önemli bir görev üstlendiğini belirtirken, gölde doğal arıtım yapan sazlıkların varlığının göl ekosisteminin sağlıklı sürdürülebilirliği için büyük öneme sahip olduğunu belirtiyorlar.
    Mogan Gölü ve çevresi “barındırdığı bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği ile nadir ve nesli tehlikedeki kuş türlerinin önemli üreme bölgesi olması” nedenleriyle ilgili yasalar uyarınca “Özel Çevre Koruma Bölgesi” olarak ilan edilmiş yerlerden. Bu nedenle söz konusu göl ve çevresindeki tüm yapılaşma kararları ve tabi ki korumaya ilişkin kararları alması ve uygulamaları yönlendirmesi gereken kurum Çevre ve Orman Bakanlığı ve bu bakanlığa bağlı Özel Çevre Koruma Kurumu.
    Basına yansıyan demeçlere bakıldığında, başta kurum başkanı şehir plancısı Önder Kıraç olmak üzere, söz konusu kurumun yetkilileri de Büyükşehir Belediyesi’nin yapmak istediği bu uygulamaya karşı. Kurumdan yapılan açıklamada; Mogan Gölü’nün Haymana yolu girişindeki kesiminde yapılan ölçümlerde suda oksijen kalmadığının belirlendiği, bu durumun toplu balık ölümlerine ve kokuya yol açtığı belirtilirken, suda oksijen kalmamasının nedeninin ise gölde sürdürülen çamur çıkarma çalışmaları olduğu, bulanıklaşan suyun suda oksijen üreten bitkilerin fotosentez yapmasını, oksijen üretmesini engellediğine dikkat çekiliyor.
    İlginç bir tartışma sürüp gidiyor gündemde. Bir yanda bilim insanlarınca savunulan; sulak alanların bitkileriyle bir bütün olduğu, bu nedenle sazlıkların korunması gerektiği, aynı şekilde dip çamurunda temizleme çalışması yapmanın, suda bulanıklığa ve canlıların ölümüne yol açtığına ilişkin görüşler. Diğer yanda, belediye tarafından savunulan, sazlıkların gölün oksijenini tükettiği, çamurun temizlenmesi gerektiğine ilişkin karşıt görüşler.
    Mogan Gölü benzeri sulak alanlarımız uzun yıllardan bu yana çok sayıda tehlike ile karşı karşıya kalıyor. Örneğin; geçmişte yapılan bazı yanlış uygulamalar sonucunda ülkemizdeki pek çok sulak alan, bataklıkların ülke tarımına kazandırılması adı altında kurutularak ortadan kaldırıldı. Bazı sulak alanlarımız ise çevresindeki alanlarda sürdürülen tarımda, sulak alanı boşaltacak düzeyde bilinçsiz su kullanımı sonucunda kuruma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
    Salt kuruma ya da kurutma değil elbette sulak alanlarda yaşanan sorunlar. Mogan Gölü örneğinde olduğu gibi, doğrudan büyük kentlere yakın konumda olan sulak alanlar ve kentler tarafından kirletilen akarsular ile beslenen sulak alanlar doğrudan kirlenme tehdidi ile karşı karşıya. Özellikle kıyılarda yer alan sulak alanlar ise bir başka tehditle, spekülatif yapılaşma tehdidi ile karşı karşıya.
    Uluslararası anlaşmalarla koruma altına alınmaya çalışılan sulak alanlar, dip çamuruyla, su altı bitkileriyle, sazlıklarıyla, balıklarıyla bir bütün ekosistem. Ekosistem bütünlüğünün doğal haliyle korunması, kirlenmenin ve bozulmanın engellenmesi şart. Bu nedenle, bu alanlarda insan müdahalesi kesinlikle kabul edilemez. Mogan Gölü örneğinde olduğu gibi, temizlik adı altında ekosistemin parçalarından bir bölümünün sökülüp atılması, yaşam zincirinin kopması, yaşamın sona ermesi anlamına geliyor.
    Yapılan böylesi bir uygulama yıllardır çok sayıda canlıya yaşam alanı olmuş bir gölün, içi temizlenmiş ve boşaltılmış dev bir havuza dönüştürülmesinden öte bir anlam taşımıyor.

    e-posta:
    nuyar@mail.com

      Başa dön


  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net