www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Ziller ‘sorunlu’ çaldı!
Öğretmen açığı, kalabalık sınıflar, inşaat halindeki okullar... Bölge illeri bir eğitim ve öğretim yılına daha sorunlarla giriyor. Bazı okullar, daha açılmadan tatil edildi, yıkılma tehlikesi olan bazı okullarda ise eğitim ve öğretime başlandı...

Bilim adamları GDO’yu tartıştı
Sabancı Üniversitesi’nde düzenlenen “Genetiği Değiştirilmiş Ürünler Sempozyumu”nda, bilim insanları özellikle gen aktarımı yapılan tarım ürünlerini tartıştılar.

Başbakan Erdoğan’a
   suikast girişimi iddiası

Başbakan Tayyip Erdoğan’ı, Kütahya’da katıldığı tören alanında slogan atarak protesto eden Mustafa Bağdat adlı kişinin suikast hazırlığında olduğu iddia edildi.

12 EYLÜL ile neler yaşandı?
Üsteğmenle birlikte aynı kaderi paylaşan kaç insan vardı? Sorunun resmi yanıtı 1988 yılında alındı.


Ziller ‘sorunlu’ çaldı!
Bölge illerinde yeni eğitim ve öğretim yılı, sorunlarla birlikte başladı. Çok sayıda okul “tadilat” nedeniyle daha açılmadan tatile girerken; onarım bekleyen bazı okullarda ise eğitime başlandı. Eğitimciler, veliler ve öğrenciler, uygulamalardan rahatsız.
Bingöl depreminden zarar gören Muş’a bağlı Varto İlköğretim Okulu’nda, gerekli tadilatlar yapılmadan yeni eğitim ve öğretim yılına başlandı. Yetkililere tepki gösteren veliler, “Okul binası mezar olmasın”, “Çürük okul binası derhal yıkılsın”, “Tek katlı okul istiyoruz”, “Veli Göçer olmasın” yazılı pankartlar açarak protesto gösterisi yaptılar.
‘Çocuklarımızın güvenliği yok’
Veliler adına açıklama yapan Hürriyet Mahallesi Muhtarı Niyazi Bingöl, okulun depreme dayanıksız olduğuna dikkat çekerek, tüm girişimlere rağmen yetkililerin önlem almadığını söyledi. Yeni eğitim döneminde çocuklarının sağlıklı ve güvenilir bir ortamda eğitim görmelerini istediklerini belirten Bingöl, “Bu güzelliklerin oluşturduğu, şekillendiği, özellikle toplumun faydasına sunulduğu yer okuldur. Okumak, okula gitmek ve eğitim almak çocuğun en temel anayasal hakkıdır. Okutmak, okula göndermek ve okulda çocuklarımızın güvenliğini sağlamak da hükümetin ve devletin zorunlu ve anayasal görevidir. Ama ne yazık ki çocuklarımızın bu eğitim yuvalarında ne sahibi vardır, ne de güvenliği. Bilindiği gibi deprem bölgesinde yaşamaktayız. Deprem bilimcilerinin ortaya koyduğu bir gerçek vardır. Deprem öldürmez, yapı veya bina öldürür. Tıpkı burada gördüğünüz yeni ve üç katlı okul binamız gibi” dedi.
Okulu gezdiler
Yapılan açıklamadan sonra öğrenci velileri çürüklerle dolu okulu gezdi. Veliler okul duvarlarında meydana gelen nemin yaydığı ağır kokudan dolayı binadan erken ayrılmak zorunda kaldıklarını söyledi.

BİTLİS’TE EĞİTİM, ÖĞRETMEN AÇIĞIYLA BAŞLADI
Bitlis’te eğitim öğretim, 730 öğretmen açığıyla başladı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı son atamalarla 407 öğretmenin geldiği Bitlis’te en çok sınıf ve branş öğretmeni açığı olduğu belirtildi. Bitlis Milli Eğitim Müdürü Halit Yüce, en çok sınıf, İngilizce, Türkçe ve iş eğitimi öğretmenine ihtiyaç duyduklarını belirterek, “Okullarımızın altyapılarında ciddi sorun yok ancak eğitim kadromuzda 730 öğretmen açığı var” dedi.
65 bin ilköğretim, 6 bin ortaöğretim olmak üzere 71 bin öğrencinin 2005-2006 eğitim ve öğretim sezonuna merhaba dediğini kaydeden Yüce, “Norm kadroya göre Bitlis il geneli 3 bin 430 öğretmen olması gerekirken bu sayı 2 bin 700 civarlarında kaldı” dedi. Derslik sayısı ise ilköğretimde bin 870, ortaöğretimde 300 olduğuna dikkat çeken Yüce, “Okul altyapısında ciddi sorun yaşamıyoruz ancak çocuklarımızı eğitecek kadromuz eksik. İlimizde maddi ve sosyal sıkıntılar mevcut olduğu için tercih edilmemekte, bu da eğitimimizi olumsuz etkilemekte” ifadeleriyle sözlerini tamamladı.

PROTOKOL ÖĞRENCİLERİ UYUTTU!
Yeni eğitim yılı nedeniyle düzenlenen törende, protokol konuşmalarının uzaması güneş altında bekleyen öğrencilerin uyuklamasına neden oldu.
Valilik tarafından 30 Ağustos İlköğretim Okulu’nda düzenlenen programa Van Valisi M. Niyazi Tanılır, Garnizon Komutanı Selahattin Uğurlu, Van Belediye Başkanı Burhan Yenigün ile Van Emniyet Müdürü Tacettin Kurt katıldı. Program çerçevesinde yeni eğitim dönemine ilişkin konuşmalar yapıldı. Protokole katılanların konuşmalarının uzaması, güneş altında bekleyen bazı öğrencilerin uyumasına neden oldu. Bazı öğrenciler ise yorgun düşünce yere oturmak zorunda kaldı.

OKULLAR AÇILMADAN TATİLE GİRDİ!
Yaz tatilinde yapılması gereken tadilatlar okul açılışına kalınca öğrenciler mağdur oldu.
Okullar açıldı ama, binlerce öğrenci de derse başlayamadan evine dönmek zorunda kaldı.
Muş, Hakkari ve Diyarbakır’da bazı okullarda deprem tadilatı, bazılarında da inşaat sürdüğü için öğrencilere bir süre daha tatil verildi.
MUŞ
Muş’ta, 5 bin öğrencinin okuduğu pansiyonlu ve yatılı bölge okullarının depreme dayanıklı hale getirilmesi için yapılan ihale, okulların açılmasına 10 gün kala sonuçlandı. Çalışmalar geç başlayınca, 10 okul yeni eğitim-öğretim yılının başına yetiştirilemedi. Öğrencilerin ne zaman dersbaşı yapacağı belirsiz.
Milli Eğitim Müdürü Yaşar Sarıyar, binlerce öğrencinin mağdur olmasına yol açan inşaatların tamamlanması için müteahhitlerin aralıksız çalıştığını söyledi.
HAKKARİ
Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde bu yıl liseye başlayan 700 öğrencinin kaydı, inşaatı süren Şemsettin Onay Lisesi’ne yaptırıldı. Öğrenciler okula gittiklerinde, inşaatın bitmediğini gördü. Okul yönetimi, derslerin inşaat tamamlanınca başlayacağını belirterek öğrencileri geri gönderdi.
DİYARBAKIR
Diyarbakır kent merkezinde de, 2 bin öğrencinin okuduğu Mustafa Kemal İlköğretim Okulu tadilat yüzünden bir hafta geç açılacak. Sabah okula giden öğrenciler, “kapı ve pencereler onarılıyor” denilerek geri gönderildi.


Başa dön


Bilim adamları GDO’yu tartıştı
Sabancı Üniversitesi (SÜ) Genetiği Değiştirilmiş Ürünler Sempozyumu düzenledi. Önceki gün sona eren iki günlük sempozyumda GDO’ları savunan ve karşı olan bilim insanları bir araya geldi.
SÜ Rektörü Tosun Terzioğlu’nun açılışı konuşması ile başlayan sempozyumda ilk sözü Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Öztürk aldı.
“Biyoteknolojiye Genel Bakış” başlıklı sunumunda Öztürk, gen aktarımının sağlıkta ve ve tarımda kullanımını özetledi. Sağlıkta GDO’nun Rekombinant ilaçlarla hayatımıza girdiğini ve birçok tehlikeli hastalığa çare olduğunu söyleyen Öztürk, ancak bu ilaçların uluslararası ilaç tekellerinin elinde bulunmasının bu ilaçları ithal eden ülkelerde ilaç fiyatlarının kat be kat yükseldiğine dikkat çekti. Öztürk, Türkiye bu ilaçları ithal ettiği için Hindistan’dan 29 kat daha pahalı olduğunu belirterek, “Devlet birtakım kuralları koyamadığı, çokuluslu şirketlerle rekabet edemediği ve Türkiye’de bu şirketlerin işbirlikçisi çok olduğu için Türkiye’de basit bir hamilelik testi bile üretilemiyor” dedi. Öztürk, tarımda ise genetiği değiştirilmiş ürün kullanımını savunarak, GDO’ların araştırma laboratuvarlarından soframıza gelene kadar çok ciddi bir denetim sürecinden geçtiğini iddia etti. Halbuki Türkiye’nin hiçbir gümrük kapısında, giren ürünleri analiz edecek bir labaratuvar bulunmadığı için tüm ürünler denetimsiz piyasaya sürülüyor. Öztürk ayrıca, GDO’ların ilerde bir zararı meydana gelirse, ilaç izinlerinin iptal edilmesi gibi geri adım atılabileceğini ileri sürdü. Öztürk, transgenik tarım ürünlerinin GDO tekelleri tarafından patent altına alınmasını ise eleştirirken, diğer yandan da GDO’ya hayır diyenlerin duygu sömürüsü yaptığını öne sürdü.
Anormal gen geçişleri
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Özgen “Tarımda Biyoteknoloji Uygulamaları” başlıklı bir sunum yaptı. Bugünkü biyoteknoloji uygulamalarında tarım ürünlerine aktarılan genlerin mikroorganizma genleri; virüslerin, bakterilerin genleri olduklarını söyledi. Doğada anormal durumlarda meydana gelen yatay gen geçişlerini (YGG) GDO’lu ürünlerin tetiklediğine dair kanıtlar olduğunu dile getiren Özgen, “Aslında mümkün olmayan ya da çok özel olumsuz koşullarda ortaya çıkabilen bir durum, genetik mühendisliği sayesinde yapılmaktadır. Bunlar tüm canlılar için bir tehlike. Yatay gen geçişlerinin sınırı yok. Bu GDO’larla çok daha artırılmaktadır. Normal koşullarda aralarında gen geçişi mümkün olmayan türler arasında gen geçişleri meydana gelmektedir” dedi. Özgen, çevre kirliliği gibi nedenlerle bugüne kadar insanlara geçmeyen kuş gribinde patlama yaşamasını örnek verdiği konuşmasında, GDO’lar bir kez doğaya salındımı bunun geri dönüşümü ya da kontrolünün olmayacağını da belirtti ve GDO’ların zararlarını kantılayan birçok bilimsel makale sundu.
Sempozyumun ilk gününde “Gerçek bilimin lobicisi” olduğunu söyleyen Prof. Dr. Richard Phipps GDO’lu şirketlerin yoksulları düşündüğünü ileri sürdü ve GDO üretiminin çevreye yararlı oluduğunu savunan bir sunum yaparken, Dr. Alexander Golikov ve Yusuf Işık da ilk gün birer sunuş yaptılar. Sempozyumun ikinci gününde ise Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Gökhan Günaydın, Prof. Dr. Bruce Chassy konuştular.
‘Lobi faaliyeti’
Sempozyumu gazetemize değerlendiren Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Gökhan Günaydın ise yurdışından gelen konuşmacıların GDO’ların insan, hayvan sağlığı ve biyoçeşitlilik üzerine hiçbir sakıncasının olmadığını ileri sürmelerini “lobi” faaliyeti yaptıkları şeklinde eleştirdi. Günaydın, kendilerine hakemli dergilende yayınlanmış ve GDO’ların tehlikelerine dikkat çeken makaleleri ilettiklerini belirterek, “Sahip olmadığınız teknoloji size bir sömürü ilişkisi dayatıyor ve uluslararası şirketler yaşamı patentleyerek çftçinin tohum ayırma hakkını elinden alma üzerinde çalışıyorlar. Bu Türkiye tarımı için son derece zararlı ve tehlikeli. Özellikle Türkiye’de GDO ürünü ekim alanı bulunmasını istemiyoruz. Bu biyoteknolojiye, biyoteknoloji karşı bir söylem değil, tersine Türkiye’nin kendi biyoteknoloji çalışmalarını gerçekleştirmelidir” dedi.

Bilimin sorumluluğu
GDO’ya Hayır Platformu’ndan Biyolog Şafak Mert, tarım toprakları ve gıda yetersiz olduğu için açlık olduğu iddiasına karşı çıkarak, sorunun toprakların verimsiz kullanımı ve gelir adaletsizliğinde olduğunun altını çizdi. Mert, “İnsan tarihinde ilk defa aşırı beslendiği için sağlık sorunları yaşayanların sayısı, yetersiz besin aldığı için sağlık sorunları yaşayanların sayısından fazla. Bu canlılık açısından oldukça anormal bir şey. Esas mesele besin ve toprak yokluğu değil. Esas sorun gelir dağılımındaki, paylaşımdaki adaletsizlik” dedi.
“Şimdi acayip bazı genetik dizinler yaratıyoruz. Yeni dizinler, yeni proteinler bunların hiçbiri doğal değil, insan eli ile yaratılmış. Bunların etkileri ne olabilir diye sormak insanlık hakkı ve bilimin görevi iken ‘ne alakası var’ demek meseleyi hafife almak gibi geliyor. Birkaç kimyasal bağı birbirine bağlamayı öğrenebilmiş olmamız nedeni ile bir hevese kapıldık, bunları sorgulamayı unuttuk. Bunları sorgulamak önce bilim adamlarının görevi?” diyen Mert, GDO şirketlerini de eleştirerek, “Türkiye’deki buğdayın genetik yapısını çal, Amerika’da genetik yapısını değiştir, Meksika’daki tarım işçisine ektir, tekrar Türkiye’ye sat. Oturduğun yerden para kazan” diye konuştu.
Mert, GDO’yu savunan bilim adamlarını ise şöyle eleştirdi; “Bilim adamının bu kadar toplumsal, bu kadar iktisadi boyutu olan meseleleri insanlar korkuyorlar diye açıklayıp geçirmemesi, biraz daha sosyal boyutlarına bakabilmesi gerekiyor. Son sözü Albert Einstein’a vereceğim, diyor ki; Bilim ve tekniğin mucizelerinden bilinçsiz olarak yararlanan ve bu alandaki bilgileri, bitkileri keyifle tüketen ineğin botanik dalı bilgisinden fazla olmayan herkes utanç duysun!”


Başa dön


Başbakan Erdoğan’a
    suikast girişimi iddiası
Başbakan Tayyip Erdoğan’ı, Kütahya’da katıldığı tören alanında slogan atarak protesto eden Mustafa Bağdat adlı kişinin suikast hazırlığında olduğu iddia edildi. Kütahya Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Şerif Eren, Bağdat’ın üzerinde bulunan silahın “kullanılmaya elverişli olduğunu” söyledi.
Başsavcı Eren, Erdoğan’a suikast hazırlığında olduğu iddiasıyla gözaltına alınan kişinin” herhangi bir örgütle bağlantısı olup olmadığının araştırıldığını söyledi. Eren’in basın toplantısında verdiği bilgiye göre; 2005-2006 eğitim-öğretim yılının açılış töreni için Kütahya’ya gelen Erdoğan, saat 12.10 sıralarında Linyit İlköğretim Okulu’ndan ayrılırken, protokol otobüsüne binmeye hazırlanan bir kişinin hareketlerinden şüphelenen polis, bu kişiyi gözaltına aldı. Mersin nüfusuna kayıtlı, 1973 doğumlu Mustafa Bağdat olduğu öğrenilen kişinin elindeki poşette, iki ekmekle bir tabanca bulundu.
Araştırma sürüyor
Eren, şüpheli kişinin herhangi bir örgütle bağlantısı olup olmadığının, Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığı denetiminde, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından araştırıldığını belirtti. Bu kişi hakkındaki soruşturmanın nöbetçi Cumhuriyet Savcısı tarafından başlatıldığını anlatan Eren, şöyle devam etti: “Müessif bir olay, Kütahya emniyetinin uyanık davranış ve gerekli tedbirleri alması sonucu önlenmiştir. Bunun dışında biraz önce bahsettiğim gibi gerek TCK’nın 285. maddesi gerek Ceza Mahkemeleri Kanunu’nun 157. maddesi bu soruşturmanın gizli yürütülmesine amirdir. Biz bu konuda çok hassas davranıyoruz ve de vereceğimiz bilgi bundan ibarettir.”
Başsavcı Eren, Bayram’ın poşeti içinde bulunan tabancanın “ilk izlenime göre, kullanılmaya elverişli olduğunu” ve “içinde mermi bulunduğunu” belirtirken, henüz balistik muayene yapılmadığını da sözlerine ekledi.


Başa dön


12 EYLÜL ile neler yaşandı?
HAZIRLAYAN: Fatih Polat
SUNU
12 Eylül’de “hürgeneralliğe” terfi eden Rahmi Yıldırım’ın anlatımları bugün de devam ediyor. Bugün ayrıca bir fotoğrafın hikayesi de var. Dünkü bölümde yer alan, 17 Ocak 1984 tarihinde THKP/C Üçüncü Yol davasının ilk duruşmasında çekilen ve yayın yasağı konulan fotoğrafın sahibi gazeteci Deniz Teztel, 21 yıl sonra hem o fotoğrafın hikayesini hem de uzun yıllar izlediği 12 Eylül duruşmalarına dair izlenimlerini anlattı. Ayrıca belki bu sununun hemen yanındaki sancak muhafızlarını da merak edenler olmuş olabilir. En başta yer alan sancak muhafızı, 12 Eylül’de TSK’dan tasfiye edilen, daha sonra don gömlek mahkemeye çıkarılan ve bugün de paşaları eleştirdiği yazısından ötürü halen yargılanmakta olan gazeteci Rahmi Yıldırım’dan başkası değil.
Yarınki bölümde Prof. Dr. Alparslan Işıklı, 12 Eylül’ün üniversite üzerindeki sonuçlarını, Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu ve Adnan Özyalçıner de kültürel yaşama etkisini anlatıyor.

Üsteğmenle birlikte aynı kaderi paylaşan kaç insan vardı? Sorunun resmi yanıtı 1988 yılında alındı. TBMM’de Muğla Milletvekili Tufan Doğu’nun yazılı soru önergesine Milli Savunma Bakanlığı’nın verdiği 13 Ekim 1988 tarihli yanıta göre, 12 Eylül döneminde 153’ü teğmen, 216’sı üsteğmen, 26’sı yüzbaşı ve 2’si yarbay olmak üzere toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447 askeri öğrenci ordudan çıkartıldı.
Soru önergesinde ordudan çıkartılanların isim listesi ve haklarında hangi davaların açıldığı, davaların nasıl sonuçlandığı da soruluyordu. Ama bu sorulara yanıt verilmedi. Üsteğmenin kanaati o ki, gerçek sayı daha yüksektir.
“Tutum ve davranışlarıyla yasadışı görüşleri benimsediklerinin anlaşıldığı” gerekçesiyle, hiçbir mahkeme kararı olmadan, re’sen emeklilik adı altında yirmili yaşlarında ordudan çıkartılan, Devlet Başkanı Kenan Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum” diyerek, kendi ifadesiyle “adaletin pençesine teslim ettiği” subaylar arasında kimler yoktu ki?
Jandarma Üsteğmen Ahmet Şener, 1983 yılında Cizre’de hudut bölük komutanı iken, sınırda çıkan silahlı çatışmada kurşunlara hedef oldu. Bu olayla başlayan gelişmeler, Irak sınırından 30 kilometre içerilere uzanan sınır ötesi harekâtın düzenlenmesine vardı. Üsteğmen Şener, hastanede yattığı süre içinde en yüksek komutanların ve makamların geçmiş olsun dileklerine mazhar oldu. Sonra, hastaneden “vatan haini” olarak taburcu edilip sorgulandı ve re’sen emekliye ayrıldı.
Piyade Üsteğmen Hasan Gizer, 1980 1 Mayıs’ında sıkıyönetim görevlisi olarak devriye hizmeti yaparken otomatik silahlarla tarandı. Hedefini bulan kurşunlar, çelik başlığa ve teçhizatın metal aksamına takılıp kalmasa, Üsteğmen Gizer, belki de “vatan haini” olmaya fırsat bulamayacaktı. İşkenceciler, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de göğsüne isabet eden şarapnel misketinden saati sayesinde kurtulmasından esinlenerek, kendisini “Atatürk” diye çağırıyorlardı. Üsteğmen Gizer, Metris Cezaevi’nde, kendisini tarama eyleminin sanıklarıyla birlikte yattı.
Metris Cezaevi’nde yatanlar arasında, daha önce kendileri de cezaevlerinde görev yapan üsteğmenler Enver Çal ve Burhan Karal da vardı.
Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, talihi yaver gidip, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla yargılanmaya ve “vatan haini” ilân edilmeye fırsat bulabilen şanslı bir subaydı. Urfa Suruç’ta hudut bölük komutanıyken, hududu geçmeye çalışan mütecavizlerle çıkan çatışmada, kurşunlar, sol kulağında si bemol - do diez notalarını anımsatmakla yetinmişlerdi.
Jandarma Üsteğmen Fahrettin Çoban ise o kadar talihli değildi. Sorgulamalar sırasında, okuldaki lakabı bir anda “örgüt içi kod isme” dönüşen Üsteğmen Çoban hakkında ısrarla itiraflarda bulunulması isteniyordu. Ama arkadaşları, Fahrettin Çoban ile cezaevi avlusunda birlikte volta atma mutluluğuna erişemediler. Üsteğmen Çoban’ın hudut bölük komutanı iken, arazi etüdü sırasında serseri bir mayına basıp öldüğü haber alındı. Üsteğmen Çoban, “vatan haini” olmaya fırsat bulamadan “şehit” olmuştu.
Piyade Binbaşı Abdülkadir Kılavuz önce “vatan haini” oldu, sonra da “şehit”. 1978 mezunu Abdülkadir Kılavuz, üsteğmenliği sırasında, Kenan Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum” diyerek, “adaletin pençesine teslim ettiği” subaylar arasındaydı. Sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra göreve iade edildi. 12 Eylül döneminin “haini” Abdülkadir Kılavuz, Ağustos 1994’te Cudi’deki operasyonda binbaşı rütbesiyle “şehit” oldu.
Kendisini zorunlu hissettiği bir tercihte bulunarak üniformasını bizzat çıkartıp sosyalist harekete katılan Piyade Teğmen Ömer Yazgan ise, yakalandıktan sonra Türk Ceza Yasası’nın 146/1’inci maddesinden idam edildi. Ömer Yazgan ve üç arkadaşı hakkında idam kararı veren yargıçlardan Askeri Hâkim Yüzbaşı Eyüp Menteş, başka bir davada idam cezası vermemek için sanık yakınlarından rüşvet almak suçundan hüküm giydi. Yargıcın hüküm giymesi, Ömer Yazgan ve arkadaşlarının davasının yeniden görülmesini gerektiriyordu. Ancak, buna ilişkin başvuruya karşın Yazgan ve üç arkadaşı idam edildiler.
Sorgular sırasında işkence literatüründe bilinen bütün yöntemlere maruz kalan genç askerlerden bileklerini kesmek, pencereden atlamak yoluyla intihara teşebbüs edenler oldu. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı’na göre, 1981-18 sicil numaralı Jandarma Teğmen Ahmet Erdoğdu, 18 Ocak 1982 tarihinde Mamak Cezaevi’nde gece kendisini ranzaya asarak intihar etti.
Neden tasfİye edİldİler?
Tasfiye operasyonu 1981 yılı sonlarında başladı. Tasfiyenin yürütülmesinde Gladio’nun Türkiye’deki ayağı özel örgüt de görev aldı. Operasyon kapsamındaki askerler, özel örgütün Ankara ve İstanbul merkezlerinde işkenceden geçirildiler. Harbiye sıralarında ve kıta yaşamlarında birbirlerini tanıyan genç askerler, arkadaşlık ilişkilerini “örgütsel ilişki” diye “itiraf” etmeye zorlandılar. Bu “itiraflar” kimi kez skandal boyutlarına ulaştı. 81 subayın yargılandığı THKP/C Üçüncü Yol davasında İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin verdiği 1986/34 esas ve 1986/185 karar sayılı gerekçeli hükümde, bazı subayların soygun ve gasp eylemlerine katıldıklarını “itiraf” ettikleri; ancak, yapılan araştırma sonunda bu subayların eylem tarihlerinde, bizzat bu dava dolayısıyla emniyette gözaltında olduklarının saptandığı belirtildi.
Sorgulamaların başlangıcında ısrarla yüksek rütbeli subay ve general ismi aranıyordu. Belliydi ki cuntacılık suçundan yargılanacaklardı. Ancak, tasfiyeyi hak edecek nitelikte general bulunamamış olmalı ki, genç askerler “ordu içinde yasadışı örgüt” suçundan sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandılar. Devlet başkanlığını darbeyle ele geçiren “our boys” Evren Paşa, işkencecilere teslim ettiği genç subayları “Onlara ‘hain’ lafını bile az bulurum” sözleriyle suçladı. Ancak, tespit edilebildiği kadarıyla sadece üç subay hakkında mahkumiyet kararı verildi.
Gazeteci Rahmi Yıldırım, Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım’ın ve başka üsteğmenlerin bireysel tarihlerinden alıntılar yaptı. Sürçü lisân ettiyse affola!

Deniz Teztel, 21 yıl önce çektiği fotoğrafı anlattı
O dönemde gözaltında kalma süreleri çok uzundu. İnsanlar 90 gün gözaltında kalıyordu. Tutuklanmalarının ardından da ancak 2 yıl sonra duruşmaya çıkabiliyorlardı. O fotoğraf da 1984’te çekilmişti. Demek ki dört yıl sonra duruşmaya gidebilmişler. O günlerde yanlış hatırlamıyorsam Metris’te tek tip giydirilmesi gündeme gelmişti ve bazı gruplar tek tipe karşı çıktılar. Tutuklu olan herkes karşı çıkmadı. Örneğin DİSK’in yöneticileri giyiyorlardı tek tip elbiseyi. Birçok örgüt davası vardı, bazıları tek tipi giyiyordu, bazıları da giymiyordu. Bu fotoğrafın sanıklarının da ilk duruşması. Duruşmaya öyle geldiler ve o fotoğraf çekildi, ondan sonra da zaten hepsi dövülerek çıkarıldı. Ama hiçbir şekilde o fotoğraflar yayınlanmadı. Zaten duruşmalarda dövülenlerin fotoğraflarını kullanmak da yasaktı. Bunlarıın hepsi yıllar sonra gündeme geldi.
O zamanlar, ne bu kadar gazete ve televizyon vardı, ne de bu kadar gazeteci vardı. Biz belli bir grup, Cumhuriyet’in, TRT’nin, Tercüman’ın, Hürriyet’in ve arada sırada Anadolu Ajansı’nın muhabirleri olarak 12 Eylül davalarını izlerdik ve 5-6 kişiydik. TRT zaten sadece DİSK ve Barış Davası gibi büyük duruşmalara kamera getirirdi, onun dışında biz hep oralarda dolanırdık. Sabah giriyorduk ve akşamları 23.00’te falan çıkıyorduk. Dolayısıyla oradaki güvenlikçiyle, askerle, subayla zaten doğal bir ilişki oluyordu, hakimi ve savcısı tanıyordu. Onlar açısından bu fotoğrafın çekilişini engellemek gibi bir şeye gerek de yoktu. Çünkü “Çekersen çek, nasıl olsa yayınlayamayacaksın” diye düşünüyordu.
12 Eylül duruşmalarında hukuk diye bir şey yoktu. 12 Eylül ile ilgili olarak 1992 yılında Cumhuriyet’te yaptığımız dizi de “Süngünün Ucundaki Hukuk” başlığını kullanmıştık. Ne yasa, ne hukuk hiçbir şey yok. Davalar da çok sanıklı davalardı. Örneğin DİSK yargılamaları 52 yöneticinin yargılanması ile başladı, bu daha sonra 1400 küsura çıktı. Bu fotoğraftaki ilk duruşma da 123 sanıkla başlanmış, ama büyük bir olasılıkla 500’ü bulmuştur. Ayrıca insanlar hakkında bir tane dava açılmıyordu. Her iddianamede bir insan için tekrar idam istenirdi. Bir insan için 5 idam, 6 idam istenebiliyordu.
Bana sorarsanız 12 Eylül’ün etkisi bugün de devam ediyor. Aradan 25 yıl geçti ama hiçbir şey değişmedi. Dokunulmazlık devam ediyor, hâlâ Kenan Evren yargılanamıyor.


Başa dön


Korucu olmak istemeyen köylülere baskı iddiası
Şırnak merkeze bağlı Kızılsu köyünde korucu olmak istemeyen köylülerin, korucubaşının baskısına maruz kaldığı ileri sürüldü. Kızılsu köyü korucubaşı Abdullah K. ve Bahattin Ç.’nin, koruculuğu kabul etmeyen köylülere yönelik baskılarını artırdığı iddia edildi. İsmini vermek istemeyen bir köylü, koruculuğu kabul etmedikleri için yıllardır birçok baskıya maruz kaldıklarını ifade ederek, “Köyümüzün korucubaşısı olan Abdullah K. ve Bahattin Ç. son günlerde koyunlarımızı köyün dışına çıkarmamıza izin vermiyor. Daha önce birçok kez baskıyla karşı karşıya kaldık. Şimdi bizi maddi olarak çökertmek istiyorlar. Biz en zor dönemlerde ve en kötü şartlarda bile koruculuğu kabul etmedik ve bugün de koruculuğu kabul etmeyeceğiz” dedi. Gerekirse köylerini terk edeceklerini ve korucu olmayacaklarını ifade eden köylü, yasal yollara başvuracaklarını söyledi.
CHP TBMM’yi toplantıya çağırıyor
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “terör ve şiddet” başta olmak son gelişmelerde AKP Hükümeti’nin zaafiyet içinde olduğunu belirterek, Meclis’i olağanüstü toplantıya çağıracaklarını bildirdi. CHP MYK üyeleri, Grup Başkanvekilleri ve Grup Yönetim Kurulu üyeleri dün partinin genel merkezinde toplandı. Toplantının ardından açıklama yapan Baykal, bir süreden beri tehlikeli bir çatışma ortamına girildiğini söyleyerek, “şiddet ve terör” olaylarının derin etkiler yarattığını ifade etti. Hükümetin, yaşanan olaylarla ilgili olarak ciddi zaafiyet içinde olduğunu vurgulayan Baykal, “Yanlışları ortaya koymanın doğru olduğunu düşünerek gayret sarfediyoruz. Yeni terör ortamının karakteristik özellikleri şekillenmektedir” dedi. Ayrılıkçı siyasi yapı ve anayasal düzeni bozacak yaklaşımları kabul etmeyeceklerini kaydeden Baykal, çatışmaların halka yansıdığını, topluma çok tehlikeli bir bölünmenin dayatıldığını söyledi. Baykal, hükümetin savsaklayıcı bir tutum içinde olduğunu, İstanbul Fatih Camii ve Ankara Hacıbayram Camii’nde yaşananlar konusunda da gerekli tutumu almadığını belirterek, Meclis’i bugün olağanüstü toplantıya çağıracaklarını bildirdi. Baykal, Meclis Başkanı’nın 7 gün içinde Meclis’i toplaması gerektiğini hatırlatarak, Başkan’ın uygun gördüğü ve Başbakan’ın Türkiye’ye döndüğü bir günde toplantının gerçekleşmesinin doğru olacağını ifade etti. Baykal, “Olağanüstü toplantı talebiniz reddedilirse ne yapacaksınız” sorusuna “Yetkimizi kullanıyoruz. Toplantı gerçekleşmek durumunda. Ancak, toplantıya katılmama durumunda olanların da yaklaşımları değerlendirilir” karşılığını verdi. AKP Grup Başkanvekili Sadullah Ergin ise, “TBMM’nin olağanüstü toplanmasına ihtiyaç olmadığını” söyledi. Meclis’in 1 Ekim’de açılacağını hatırlatan Ergin, “Bu kadar kısa süre kala böyle bir talepte bulunulmasını, siyasi içerikli buluyorum. Siyasi endişelerle alınmış bir karardır” dedi.
Heyecan ve sevinç
İlköğretim ve ortaöğretim okullarındaki 13.5 milyon öğrenci ile 575 bin öğretmen, üç aylık yaz tatilinin ardından dün dersbaşı yaptı. 2005-2006 eğitim-öğretim yılının başlamasıyla 1 milyonun üzerinde çocuk okullu oldu. Okula yeni başlayanların ve ilköğretimden ortaöğretime geçen öğrencilerin heyecanını yanlarında bulunan aileleri de paylaştı. Okullar düzenlenen törenlerle eğitime başlarken, 3 aylık yaz tatilinde yaşadıklarını sınıf arkadaşlarına anlatmaya çalışan öğrencilerle, okula yeni başlayan öğrencilerin heyecanı birbirine karıştı. Birinci sınıf öğrencilerinin bazıları tek başlarına sınıfta kalmayı kabul etmeyip ağlamaya başlayınca öğretmenler çareyi velilerini de sınıfa almakta buldu. Okula başladığı için hayli mutlu olduğu gözlenen Ayşe Atanur şimdilik hayali doktor olmak. Annesinin elinden tutarak okula getirdiği Mehmet Yenerci ise okulunu sevdiğini belirtiyor. Biraz çekingen olsa da Yenerci hemen arkadaşlarıyla kaynaşıp oynamaya başlamakta gecikmiyor. Yenerci büyüyünce mühendis olmak istiyor ama ne mühendisi olacağını henüz bilmiyor. Okullardaki törenler renkli görüntülere de sahne oldu. Okul açılışlarında öğrenciler şiirler okudu, şarkılar söyledi. Törenlere İlçe Milli Eğitim Müdürleri, kaymakamlar ve çok sayıda velide katıldı. İlköğretimden ortaöğretime geçen öğrenciler de daha büyük olmanın olgunluğuna rağmen heyecanların gizleyemediler. Lise 1’e başlayan Eyüp Kalmaz, üniversitede bilgisayar mühendisliği okumak istediğini, bunun için çok çalışması gerektiğini söylerken; endüstri meslek lisesi torna-tesviye bölümü öğrencisi Mesut Sevinç’in de hayalini mühendislik süslüyordu. Öte yandan okul servislerinin yola çıkması sonucu İstanbul genelinde trafik yoğunluğu yaşandı. Ancak, özel araç sahiplerinin trafik yoğunluğunu hesaba katarak genel olarak toplu taşıma araçlarını tercih etmesi, söz konusu yoğunluğun beklenenden daha az olmasını sağladı. Öte yandan İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, ilköğretim ve lise kayıtlarının 16 Eylül’e kadar uzatıldığını açıkladı.
Danıştay’a aile hekimliğinin iptali davası açıldı
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), aile hekimliği pilot uygulaması yasa ve yönetmeliğinin Anayasa’ya aykırı olan maddelerinin iptali ile yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay’a dava açtı. Sendika yöneticileri ile birlikte açtığı iptal davası öncesinde bir açıklama yapan SES Genel Başkanı Köksal Aydın, AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin bir ayağı olan ve Düzce’de pilot olarak uygulanmak istenen aile hekimliği çalışmalarının başarısız olduğunu söyledi. Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı, hastaneleri ticarileştirecek bu uygulamaya karşı hekimlere baskı uygulandığını da belirten Aydın, aile hekimliği uygulaması ile hekimlerin baktığı hastalardan en fazla yüzde 20’sini başka bir hekime ya da hastaneye sevk edebileceğini, bir hekimin ne kadar çok hastaya bakarsa o kadar çok para kazanacağını anlattı. Söz konusu uygulama ile sağlık alanındaki sorunların daha da artacağını vurgulayan Aydın, var güçleriyle mücadele yürütmeye kararlı olduklarını söyledi. Açıklamanın ardından Danıştay’a iptal ve yürütmenin durdurulması davası açıldı. Bu arada Düzce Valiliği tarafından gönderilen, Aile Sağlığı Elemanı Başvuruları konulu bir yazı ile sözleşmeli olarak çalışmak isteyen personelin en geç 14 Eylül 2005’e kadar ivedilikle İl Sağlık Müdürlüğü’ne ulaştırılması istendi. İzinli personele de ulaşılması istenen yazıda, tercihlerden sonra boş kalan Aile Sağlığı Elemanı pozisyonlarına ve Toplum Sağlığı Merkezlerine hizmet puanları esas alınarak görevlendirme yapılacağı duyuruldu. SES ise Ankara’dan Düzce’ye bir heyet görevlendirerek, sağlık emekçileri ile toplantılar yapacak. Bu toplantılar doğrultusunda nasıl bir tutum alınacağı da belirlenecek.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net