www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Dikili buluşması
KONUM
____
Çetin Diyar
Türk sorunu
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
Metro Manila
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Gürültü
EVRENSEL’DEN
Tiyatro sanatçıları yalnız bırakılmamalı
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Dikili buluşması
Ülkemizin dört bir yanından gelen iki bin beş yüz civarında genç Ege’nin mavisinde, Dikili’de buluştular.
Karadeniz’den geldiler kucaklarında Lazca ezgilerle.
Ege’nin zeybek havasını getirdiler genç efeler.
Kürtçe ezgiler vardı kiminin çıkınında, kiminin çıkınında bozlak havaları.
Yedi iklim dört bucak Ege’nin kıyısında buluştular ülkemin geleceği gençler.
Kardeşliği birliği dostluğu ve paylaşımı paylaşıyorlar, dostça, kardeşçe.
Ülkemin yaralanmış bütün güzel değerlerini eğenin kıyısında sağaltıyorlar.
Bu gençler, geleceğe dair umudumuzu çoğaltıyorlar.
Bazı gençler hayatında ilk defa bulaşık yıkadılar.
Bulaşık dedimse öyle az buz bir şey değil.
Her biri yüzlerce yemek tepsisi yıkadı.
Evde yemek yediği tabağı masadan alıp bulaşık makinesine koymak istemeyen bazı gençler, burada türkülerle şarkılarla temizliyorlar bulaşıkları.
Sabaha kadar uyumadan nöbet tutup kendi güvenliklerini sağlıyorlar.
İki bin beş yüz can için patates soyuyorlar, türkü söylüyorlar.
Yerlerdeki çöpleri toplarken şarkı söylüyorlar.
Yemek kuyruğunda beklemenin sıkıntısını değişik oyunlarla eğlenceye dönüştürüyorlar.
Bir tarafta resimden felsefeye kadar atölye çalışmalarına katılırlarken, ülkenin dört bir yanındaki değişik folklor oyunlarını öğreniyorlar her gün.
“Kapı gıcırtısına kalkıp oynayan” bu gençler, bir yandan da ülkenin ciddi sorunlarının tartışıldığı panelleri, konferansları izlemeyi ihmal etmiyorlar.
Değişik üniversitelerden gelip burada konferans veren akademisyenler, bu gençlerin ne kadar farklı olduğunu görebiliyor.
Gençler sorular sorup, yanıtlar bulmaya çalışıyorlar.
Birlikte üreterek birlikte öğrenerek, birlikte eğlenerek zaman geçirmenin hazzını yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.
Gençlik kampı olur da Alaattin Bilgi olmaz mı? 80’lik delikanlı, diğer delikanlılara ve kızlara her gördüğü yerde laf atıyor şakalaşıyor. Bergama’dan bu yana koca çınarın fiziksel hareketleri sınırlanmış gibi amma, maşallah beyni ve dili aynı çevikliliğini koruyor.
Bergama’da birlikte olduğumuz birçok aydın, yazar, şair ve akademisyenlerle bir kez daha beraber olabildik Dikili’de.
Ama bazıları anılarıyla vardılar.
Zihni Baba (Anadol), Fakir Baykurt, Prof. Dr. Erdal Şekeroğlu, Şükran Kurdakul…
Sevgiyle ve saygıyla andık onları bir öğlen üzeri Alaattin Bilgi ve değerli eşi ile.
Dikili buluşmasıyla sekizimizden seksenimize kadar, bilgileniyoruz, eğleniyoruz, umudumuzu ve enerjimizi çoğaltıyoruz.
Bazı karanlık güçler, burada buluşan gençlere çamur atarak Dikili halkını kışkırtmak istemişler duyumlarıma göre. Dikili halkı bu tür oyunlara gelmediler, gelmeyecekler. Çünkü onlar, biliyorlar ki bu kampta koyun koyuna yatan bu gençler, emperyalizme karşı verdikleri ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşında koyun koyuna yatanların torunlarıdırlar. Bu gerçek her gün yeniden doğan güneşle birlikte, barışın ve kardeşliğin simgesi olan, dalları meyve yüklü zeytin ağaçlarının arasında her gün yinelenmekte.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Türk sorunu
Son dönemde Kürt sorununa bağlı olarak sokaklara yansıyan gelişmeler, ‘Türk Sorunu’na dikkat çekmektedir. Marks ve Engels, “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” diyerek, ulusal sorunun aynı zamanda ezen ulus proletarya ve emekçilerinin sorunu olduğunu vurgulamışlardır. Dolayısıyla Kürtlerin inkarı üzerine kurulan cumhuriyetin demokratikleştirilmesi sorunu olan Kürt Sorunu, aynı zamanda bir Türk Sorunu’dur: Türk işçi ve emekçilerinin, Kürk halkının ulusal-demokratik mücadelesini destekleme; bu mücadeleyi her türlü baskı ve sömürüye karşı yürütülen bağımsız-demokratik bir ülke kurma mücadelesinin bir unsuru, bir bileşeni olarak görme ve sahiplenmesi sorunudur. Ama son süreçte bu yöndeki demokratik çabaların zayıflığına bağlı olarak, Türk Sorunu başka bir boyutta karşımıza çıkmaktadır. Egemenler, Kürt halkının demokratik istemlerini boğmak için Türk milliyetçiliğini, şovenizmi kışkırtmakta ve kışkırtılan kitleleri saldırganlığa teşvik etmektedir. Genelkurmay Başkanlığı’nın “Teröre karşı topyekûn mücadele” çağrısı, Trabzon Maçka’da, Seferihisar’da ve en son Ayvalık Cunda Adası’ndaki linç girişimleriyle yanıtlanmaktadır.
15 yıllık çatışmalı süreçte bile yaşanmayan olaylar bugün neden sahneye konmaktadır? Bu sorunun farklı boyutlarda bir çok yanıtı olabilir. Ama her şeyden önce egemenlerin bu politikaları, Kürt sorunu ile ilgili gelişmeler karşısında açmazlarının derinleşmesine bağlı olarak gündeme getirdiği söylenebilir. Kürtlerin Güney’deki statülerinin inkarcı politikaları ve Türkiye’nin bölgeye müdahale hesaplarını boşa çıkarması ve “terörü bitirdik” denilen bir süreçte, 2005 Newroz’unda Kürt halkının eşine az rastlanır bir kitlesellik ve kararlılıkla demokrasi, barış, kardeşlik taleplerini alanlarda dile getirmesi, ülke gericiliğini pozisyonunu koruma adına daha da saldırganlaştırmış, tehlikeli oyunlara girişmeye yönlendirmiştir. Unutmayalım ki, 2005 Newroz kutlamalarında yaratılan bayrak provokasyonunun ardından Genelkurmay Başkanı Kürtleri ‘sözde vatandaş’ ilan etmiş ve ‘öz vatandaşlar’ı göreve çağırmıştır. Çağrı yanıtsız kalmamış; bayrağa sahip çıkma histerisine Trabzon’da PKK’li sanılan TAYAD’lılara karşı linç girişimi eşlik etmiştir. Devlet yetkilileri bu girişimi “vatandaş tepkisi” olarak değerlendirerek aslında yeni linç girişimlerine davetiye çıkarmıştır. Yaşananlar bugün egemenlerin hesaplarını ve bu gerici-şoven kışkırtmaları boşa çıkarmak için mücadeleyi önemli kılmaktadır.
Silahlı Kürt hareketinin aldığı eylemsizlik kararına rağmen operasyonlar devam ediyor. Kürt halkı Kızıltepe’de, Batman Beşiri’de öldürülen gençlerinin mezarları başlarında ‘barış’ diyor. Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Sorunun çözümü için bize yardımcı olun” çağrısı yaptığı Kürt annelerine Ankara kapılarını kapatıyor. Başbakanlık ve Genelkurmay Barış Anneleri’nin görüşme istemlerini reddediyor. “Çözüm için herkesi dinlemeye hazırız” diyen Başbakan’ın ‘herkes’i içinde çocukları öldürülen, çocukları dağda olan Kürt anneleri yok!
Devletin, Kürtlerin barış istemlerine kapattığı kapıları açmak; demokrasi, barış, eşitlik taleplerini, halkların kardeşliğini savunmak bugün herkesten çok Türk işçi ve emekçilerinin ve onların sınıf bilinçli ileri unsurlarının görev ve sorumluluğu olarak durmaktadır. Bu devrimci görev ve sorumluluk Türk Sorunu’nu, Kürt Sorunu’nun karşısına çıkarılan gerici bir sorun olarak değil; halkların eşitlik ve kardeşlik mücadelesinin ortaklaştırılması sorunu olarak ele alınıp değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. 1 Eylül Barış Günü’nün ülkenin dört bir yanında özüne uygun bir şekilde, gericiliğe karşı Türk, Kürt her milliyetten emekçinin katılımıyla barış ve kardeşlik talepleriyle kutlanması bu yönde atılmış bir adım olacaktır.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
Metro Manila
İki haftalık bir ara daha vermek zorunda kaldım. Bu kez uzak doğuya, Filipinler’e kadar gitmem gerekti. Uluslararası bir dayanışma etkinliğine International Association of People’s Lawyers - Uluslararası Halkın Avukatları Birliği tarafından davet edildim. Filipinler’de insan hakları ihlallerinin sorumlularını yargılamak üzere uluslararası bir mahkeme kurulacaktı. Mahkeme jüri heyetinin üyesi olmamı önerdiler. Neredeyse dünyanın tüm kıtalarından temsilcilerin bulunduğu bir etkinlikte, bir araya geldik.
Manila, ilk durağımızdı ve bir metropoldü. Sokakta yaşayan insanları, sokak satıcıları, çocuk fahişeleri ve dilencileri ile bu ünvanı hak etmek için elinden geleni yapıyor. Sıcak ve nemli havayı, araçların tıkalı trafikte yoğunlaşan egzos gazları daha da ağırlaştırıyor. Filipinler 7 bin adadan oluşuyor. Manila’da denizin kıyısına çöp dağlarını aşarak gitmek gerekiyor. İnsan hakları ihlallerini incelemek üzere gideceğimiz bölgeler için yola çıkmadan önce, Metro Manila bize tüm ipuçlarını vermişti.
Bizim ekibin çalışma alanı, hak ihlallerinin en yoğun olduğu Mindoro Oriental idi. İnsan hakları savunucularının kaçırılıp öldürüldüğü, çocuklarının gözü önünde katledildiği, evine giderken arabasının tarandığı bir bölge. Bölge halkının en önemli ve çoğunlukla tek besin kaynağı pirinç. Yoksulluğun tarifi imkansız.
Bu yoksulluğun içinde Nestle fabrikası. Fabrikanın işçileri 3 yıla yakın bir zamandır grevde. Haklarını almak için açtıkları davaları kazanmışlar kazanmasına ama, uygulayan yok. Ödedikleri primler havaya savrulmuş. Hiçbirinin sağlık güvencesi yok. Son bir yılda 11 arkadaşları kalp krizi geçirip ölmüş. Çocuklarını okullarından almak zorunda kalmışlar. Sokak satıcıları ve dilencilere yenileri katılmış böylece. Grevin başladığı günlerde grev kırıcı işçileri taşıyan kamyon grevcileri yarıp geçmiş. Geride 3 ölü bırakarak.
Tanıklarla, kurbanlarla görüşmek üzere gittiğimiz yollar boyunca ağaçlarda bizler için hazırlanmış pankartlar vardı. Defolmamızı istiyorlardı. Biz defolmalıydık ki, ihlaller rahatça devam edebilsin. Defolmadık elbette. Ulaşabildiğimiz kurbanlarla, tanıklarla tek tek görüştük. Tüm çalışmalar videoya kaydedildi. Yazılı belgeler toparlandı. Uzun zamandır hak ihlallerini inceleyen, başvurular için hukuki destek de dahil her türden yardımı yoktan var eden “Karapatan-Haklar” örgütünün derlediği kanıtlara eklendi.
Son gün koca bir mahkeme kuruldu. Biri hukuk profesörü, biri avukat, birisi de Nobel Barış Ödülü adayı bir insan hakları savunucusundan oluşan yargıçlar heyeti, Gloria Macapagal-Arroyo ve George W. Bush’u suçlu bulan jüri heyetinin kararı uyarınca yargısını oluşturdu. Mahkeme heyetinin önünde kocaman çuvallar dolusu kanıt vardı.
Çuvala sığmayan kanıtlar ise iki hafta boyunca hepimizin gözleri önündeydi. Koskoca bir şehir, Metro Manila karşımızda duruyordu.
Yabancısı mıydık bu görüntülerin? Elbette hayır. Görüştüğümüz valilerin, belediye başkanlarının bu hak ihlallerini “münferit” sıfatıyla tanımlamasına da, yol boyunca asılı pankartlarda hükümet-ordu tarafından kurulduğu açıkça itiraf edilen “sivil” örgütün bizi Filipinler Komünist Partisi maşası ilan etmesine de aşinaydık. Aşinaydım. İngiliz papaz, Avustralyalı avukat, Kanadalı insan hakları savunucusu, Belçika’dan, Hollanda’dan ve daha pek çok yerden gelenler de, belli ki her gün biraz daha fazla hissedeceklerdi terörle mücadele adına ülkelerinde çıkacak yasaları.
Filipinler’de neler yapılabileceğini, insan olarak, hekim olarak nasıl katkı sunabileceğimizi tartıştık. Dünyanın neresinde olursa olsun hakları yok sayılan insanlar için neler yapmak gerektiğini her gün düşündüğümüz, çözümler üretmeye çalıştığımız gibi…
Elim, kolum, aklım dolu döndüm. Yapılacak işler çoğalmıştı. Dönüş ise, hiç şaşırtmadı. Nefret edilen aydınları bol topraklarımız bizi bekliyordu. Metro Manila dünyanın bir ucuydu. Resimdekiler ise, bir türlü değişmiyordu. Küreselleşme dedikleri bu olsa gerek…
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Gürültü
Gecenin yarısı…
Günün yorgunluğuyla kendimi yatağa bırakacağım…
Deliksiz uyuyacağım…
Yarına yapılacak çok önemli işler var. Dinlenip usumu toparlayabilmeliyim..
Uyumalıyım…
Elbette bir süre okuduktan sonra…
Olanak dışı…
Gecenin yarısında bir gürültüdür başlıyor ki inanılır gibi değil.
Bu her gün böyle…
Canlıdan değil bir aygıttan çıkan, insanı delirten, düzenli aralıklarla sizi yatağınızdan sıçratan bir gürültü. Kimileri buna müzik de diyorlar. Kulaklarıma pamuk tıkıyorum olmuyor. Sıcağa aldırmayıp pencereleri kapatıyorum, perdeleri bile… Olmuyor… Üstelik kulağımın dibinde gibi…
Anlatamam bu ne tür bir işkence…
Dışarı fırlıyorum… Ta karşı kıyıdan Boğaz’ı geçip geliyor ses…
Azdan geçer sanıyorum…
Dayanamayıp sabahın üçünde telefona sarılıyorum. 118’e anlatıyorum olanı, 176’yı arayın diyorlar. 176’yı çeviriyorum… Üç kez, dört kez; bir ses “yanlış numara” diyor. 118’e dönüyorum, 444 14 44’ü veriyor. Açılmıyor… Sonunda 155 üzerinden, “Gürültüyle Savaş Masası” gibi bir yerlere ulaşıyorum.
Görevli polis, ”Hiçbir yetkimiz yok” demez mi?
“Her gün en az 500 yakınma başvurusu alıyoruz sizinki gibi… Ama hiçbir sonuç alamıyoruz… Ben şimdi burada görevdeyim, bekli de evde eşim ve çocuğum da sizin durumunuzda…” demez mi?
Öp babanın elini!
Sabahın dördüne dek sürdü o gürültü. Sonra kesildi mi bilmiyorum… Sanırım ben baygın düştüm…
1950’de Yunanistan’a gitmiştim. Bir yazlık ilçeden geçerken her yerde asılı duyurulardan öğrenmiştim ki, gürültü yapmak kesinlikle yasaktı… Gün ortasında bile…
Sonra bir güncede mi okumuştum ne? Bir ülkede, ünlü bir yazarın sokağına bir duyuru asılmıştı:
“Susun …… çalışıyor!”
İnsanlar dört saat zıplayacaklar, tepinecekler diye, koca bir kent (ya da kent parçası) uyuyamayabilirdi oysa bizde…
Polis ne iş yaptığımı sordu. “Yazarım…” dedim.
“Ne olur yazın bu durumu” dedi.
İnsanın insana saygısı sevgisi yitti mi bir kez…
İnsanların işlerinden atılı verdikleri bir ülkede kime ne anlatacağınızı şaşırıyorsunuz…
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
Tiyatro sanatçıları yalnız bırakılmamalı
Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’in görevden alınmasının ardından, tepkilerini istifalarla dile getiren tiyatro sanatçıları bugün Atatürk Kültür Merkezi Önü’nde eylemde olacaklar. TOBAV İstanbul Şube Başkanı Murat Karasu, Evrensel’e yaptığı ve gazetemizin dünkü sayısında yayınlanan açıklamasında tiyatro sanatında seyircinin olmazsa olmaz olduğunu hatırlatarak, “Bu eylemlerde en büyük desteği seyirciden bekliyoruz” dedi.
Tiyatro sanatının seyircisiz yapılamayacağını belirten Karasu, tiyatronun onuruna sahip çıkan, kültür alanındaki çölleşmeye karşı duran herkesi yanlarında görmek istediklerini vurgulayarak şu çağrıyı yapıyor: “Sonuç olarak ne kadar toplumsal güç varsa, tiyatronun özerkliği talepli bu hareketi desteklemelidir diye düşünüyoruz.”
Sanat kurumlarının yok edilmesinin bir simgesi haline gelen Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) yapılması ise, eyleme ayrı bir önem katıyor.
Görevden alma ve kendine yakın kadroları atama politikasını son derece fütursuz bir tarzda sanat alanına da taşıyan iktidarın Devlet Tiyatroları Genel Müdürü’ne kadar uzanan operasyonu, aslında doğrudan tiyatroseverlere ve halka karşı yapılmış bir operasyondur. Bundan sonra, AKP zihniyetine endeksli bir tercihi yansıtan oyunlar mı izleyeceğiz?Yani AKP, kendi zihniyetini mi sergileyecek?
Otaparklara bile yapılmayan muameleyi Atatürk Kültür Merkezi’ne yaparak onu yıkmak isteyen zihniyetin eline düşmüş tiyatronun halini bir düşünün!
Geride bıraktığımız hafta ayrıca, İstanbul Radyoevi’nin yıkılacağı yönünde basında yer alan haberler üzerine kurum çalışanları ile aydınlar ve kitle örgütleri harekete geçmiş, Radyoevi önünde düzenlenen eylemde “Radyo evimiz, vermeyeceğiz” yazılı dövizlerle tepkilerini dile getirmişlerdi.
Kendi halkının yüzde doksanının karşı olduğu Bush’un bu kadar arkasında duran bir iktidarın, onun Irakta yaptığı kültür katliamı ve yağmasına öykünmemesini bekleyebilir miydik? İşgalci Bush birliklerinin Irak’ta gerçekleştirdiği kültür ve tarih katliamı, hepimizin kültürel ve tarihsel birikimine karşı bir savaştı sonuçta.
Devlet Tiyatroları, AKM ve Radyoevi’ne yönelik girişimler de, sadece tiyatro sanatçıları ve Radyoevi sanatçıları ile hükümet arasında bir mesele olarak değil, tüm toplumla hükümet arasındaki bir çatışma olarak görülmelidir.
Hiçbir hükümet, toplumun tepkisini ve talebini dikkate almadan bu tür kararları alamaz. Devlet tiyatroları Başbakan Erdoğan’ın ve bakanlarının, uzaktan kumanda alet ile “zap” yaparak açıp kapatacakları televizyonları değildir.
Tiyatro sanatçıları yalnız bırakılmamalıdır.
iyi haftalar
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net