Bu arada dedenin yabancı ülkelerin kışkırtmalarına nasıl gelmediğini de öğreniriz, Doğu ve Güneydoğu’daki Amerikan kolejlerinin gizli görevleri olduğundan kuşkulanışını da... Adamcağız oralarda Amerikalı çocuk olmadığını söyler, bu okulların nedenini sorar... Gözlerimiz yaşarır. Ama, “İstanbul’da da bir okul için yeterli Amerikalı çocuk yok, Robert Kolej ne için?” sorusu gelmez kimsenin aklına..
Konuşmalar ilerledikçe Nevra arkadaşından öğrendiği Kürtçe’yi bile hatırlar.. Bu hatırlayış çocuklukta öğrenilen bir dilin unutulmayışıysa, anadil ve eğitimin tartışılıp cezalandırıldığı bir zaman ve mekanda bence trajiktir: “Hafif hafif mırıldanıyorum, ‘sıcak, sıcak, sıcak, sıcak...’ Kozanoğlu’nun üstüne yürüyen Kürt beyi Sürmeli Mehmet Paşa’nın Kozanoğlu’nu yendikten sonra ejderha ile savaşmasını anlatan destanın namesi. Zelha da katılıyor bana... derken, Van Gölü ve çevresinin güzelliklerini anlatan türkülerin nakaratları... Kollarımız karşılıklı havaya kalkıyor, ellerimiz sağa sola gidip gelirken, oturduğumuz yerde ağır ağır sallanıyoruz. Kürtçe bilgim destan ve türkü sözleriyle, yılları aşarak belleğime dönüyor kelime kelime. Hayret otuz küsur yıl geçmiş, hâlâ unutmamışım.”
Hiç hesapta yokken!..
Ve asıl trajedi Zelha’nın milletvekilliğini açıklayışıdır: “Bizim oralar yaşanmaz olmuştu, ben huzursuzdum, çocuklarımı tehlikeden uzak tutmak için ne zamandır dırdır edip duruyordum, buralardan gidelim diye. Biraz da bu yüzden girdi Şiyar siyasete. Zaten dayıları taa ilk Meclis’in kuruluşundan beri hep siyasetle uğraşmışlar, hani şu meşhur Miroğulları Ailesi, duymuşsundur... Neyse, kocam adaylığını koyup da milletvekili seçilince, kalktık geldik Ankara’ya gelmez olaymışız! Geldik ve göreceğimizi de gördük işte! Benim ısrarım yüzünden gelmişiz ya buralara; kocam tutuklanınca, davasına sahip çıkmak bana düştü. Hiç hesapta yokken, ben de kendimi boğazıma kadar politikanın içinde buluverdim. Sonrası malum...”
Bu açıklamanın yanıtının trajik mi komik mi olduğuna siz karar verin:
“Vah Zelha” dedim, “Sen milletvekili değil, günah keçisi seçilmişsin. Keşke tek duraydın da başına bunlar gelmeyeydi. İyi işler yapaydın. Bölgene hayrın dokunaydı. Sorunları teker teker çözeydin.”
“Bir Gün”, yazarı Ayşe Kulin’in gazete ve televizyonlardaki tavrı yüzünden okuduğum bir kitap oldu. Eğer roman olması gözetilen bir kitap olsaydı denecek bir şey yoktu. Ama anlatım da böyle olmazdı. “Bir Gün” bir tez kitabı. Tezli kitaplarda bu kadar çok yanlışa düşmemek, bu kadar yanlı olmamak gerek. (Ortam buna uygun olsa da). Yanlışlar, küçük yanlışlar değil. Ben yanlışları düzeltmeye kalkmayacağım, dokunmayacağım bile...
Mırranın öyle külde cezvede kabartılıveren bir kahve olmayıp uzun süren işlemlerden sonra pişmesinden, nüfus memurunun keyfine göre yazılan Kürtçe adın Zelha değil de Ruken ya da Rüksan olması gereğinden söz etmeyeceğim. Resmi tarihten de... Hatta kolayına çizilmiş bir “aşiret kızı” portresinin de siyasetteki tavrının ne olması gereğinin KA-DER üyesi bir yazarca bu kadar hafife alınmaması gereğinden de...