www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Aşk tanrıçası Afrodit
Afrodit’in en sevdiği ve sevildiği yerler, Akdeniz ülkeleridir. Akdeniz baştan sona bereket kesilir. Çünkü üremenin ve üretmenin Tanrıçası’dır o.

Kulin’in ‘Bir Gün’ü...
Ayşe Kulin (1941), hemen her yazdığı olay olmuş bir yazar. İletişimcilik (Gazetecilik / televizyonculuk) deneyimi güncel ile “kimseye benzemez” olanı aynı karede saptamayı başarmasının bir yanı.

Teatra Jiyana Nû
   yazın da perde açıyor

Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) bünyesinde 14 yıldan beri çalışmalar yürüten Teatra Jiyana Nû (Yeni Yaşam Tiyatrosu), Anadolu turnesi öncesinde 3 oyunla İstanbul’da seyircilerin karşısına çıkacak.


Aşk tanrıçası Afrodit
Yaşar Atan (yatan@ngi.de)
Gökyüzü’nün (Uranus’un) denize atılan hayalarındaki tohumlarla döllenen Deniz’in köpüklerinden güzeller güzeli bir kız çocuk dünyaya geldi. Ve ona Grekçe “köpük” anlamına gelen “afr”dan türeme, Afrodit adını verdiler. “Köpüklerin çocuğu Afrodit”in yanına, elindeki yay ve oklarla Arzu Tanrısı Eros geldi. Daha sonra gelen Dört Mevsim tanrıçaları, Afrodit’i giydirip kuşattılar; bazı tanrıçalar da takılar takıp alladılar pulladılar…Sonra ellerinden tutup hep birlikte onu Kıbrıs’ta karaya çıkardılar. Oradan da Olimpos’taki tanrılar sarayına doğru uğurladılar… Onun yürüyüp geçtiği yerlerden bembeyaz ve kıpkızıl çiçekler püskürüyor; yer ve gök onun parlaklığıyla ışıyordu. Bir ara tanrıça eğilip ayaklarının altında açan o mavi menekşelerden birkaçını kopardı; saçlarının arasına iliştirdi. Olimpos’taki saraya vardığında da, toplantı halindeki tanrılar, Afrodit’i karşılarında görünce hemen ayağa kalktılar. Tanrı ve tanrıçalar, o ana dek hiç görmedikleri böylesi bir güzellik karşısında şaşkına döndüler…
Bir altın elma düştü
Bir gün Olimpos Sarayı’nda, tatsızlık çıkartır endişesiyle çağrılmayan kavga Tanrıçası Eris dışındaki bütün Tanrı ve tanrıçalar, düğün eğlencesindeydiler. Eğlencenin tam ortasında Eris gene de yapacağını yaptı; masanın üstüne havadan bir altın elma düşürdü. Hemen Tanrıça Hera ve kızı Atena elmayı kaptılar. Üzerinde; “Baştanrı Zeus bu elmayı tanrıçaların en güzeline sunsun!” diye bir yazı vardı. Zeus, zıpkın yemişçesine bir süre donakaldı!
Çünkü karısı Tanrıça Hera da, kızı Atena da oradaydı. Her biri de zaten kendini evrenin rakipsiz güzeli sayıyordu! Bir de sonradan gelen, ama güzelliğiyle gerçekten evreni büyüleyen Tanrıça Afrodit de oradaydı. Hemen Baştanrı Zeus bu belalı seçicilikten kurtulmak için bir güzellik yarışması düzenlenmesini önerdi. Dünyada yapılacak bu ilk güzellik yarışmasına, Troya kralının oğlu prens Pâris’in hakemlik etmesi uygun görüldü. Bu yakışıklı delikanlı; Olimpos’a bitişik Edremit yakınlarındaki Kazdağı’nda sürekli çobanlık yapıyordu… Yarışmaya katılan tanrıçalardan her biri Pâris’e, birinci seçilme karşılığında bir rüşvet önerdi. Zeus’un karısı Hera; bütün Asya Kıtası’nın imparatorluğunu sundu Pâris’e... Ne var ki o öyle mal-mülk delisi değildi. Troya ülkesi, hem halka hem kendilerine çoktan yetip artıyordu… Tanrıça Atena da, girdiği her savaşta bir başarı ve bütün dünyaya yayılacak ün ve şan önerdi… Pâris bu rüşvete de içinden gülüp geçti: Çünkü ülkesinin onu tanıması bile yeterliydi. Üstelik bütün savaşlardan nefret ediyordu!
En sonunda Afrodit geldi çoban Pâris’in kulübesine. Ve Pâris, Tanrıça’yı görünce çarpılmışa döndü. Çünkü Afrodit’in yanındaki Eros, elindeki yayla onun yüreğine aşk kıvılcımları salmıştı. Tanrıça, çobanın önünde şal ve entarisini savurarak, bir dansa başlar gibi şöyle bir iki dönüp havalandı. “İşte, sana benim kadar alımlı olan güzel Helena’nın aşkını öneriyorum!” deyip gözden kayboldu…
Bir süre sonra Baştanrı Zeus’un huzurunda yapılan yarışmada Pâris; Tanrıça Afrodit’in tanrıçaların en güzeli olduğunu açıkladı. Böylece evren güzeli seçilen Afrodit de Pâris’e verdiği sözü tutmak üzere Eros’u görevlendirdi. Eros da aşk okları gönderip Helena’yı Pâris’e deli divane aşık etti. Ne var ki apar topar Pâris’le kaçıp Troya sarayına gelen güzel Helena; Ege’nin iki yakasında oturan komşu ve kardeş halkların, yıllarca kan ve gözyaşı dökmelerine neden olduğunun henüz bilincinde değildi. Çünkü Yunanlı kral Agamemnon; uzun zamandır göz koyduğu Troya hazinelerini yağmalamak için bunu bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirdi. Tabii ilk yaptığı iş de, sözde namus temizleme amacıyla, krallığın buyruğunda görevli tanrılardan savaş izni almak oldu.
Göksel ve dünyasal aşk
Velhasıl Tanrıça Afrodit’in iyi ve kötü serüvenleri bitip tükenir gibi değildir! Çünkü o hem göksel hem de orta malı denen dünyasal aşkı birleştirmiştir kişiliğinde. O yüzden gözüne kestirdiği tanrıların ve bazı ölümlülerin yüreklerini tutuşturup onları hep olağanüstü serüvenlere itti…Örneğin kral Minos’un kızı Aryadne; Afrodit yüzünden gönlünü ülkenin düşmanı Teseus’a kaptırdı. İşte bu yüzden Aryadne, Teseus’un Labirentos’a girip canavarı öldürmesi için bir yumak iplikle ona yardımcı oldu. Ne var ki Teseus da onu ıssız bir adada yapayalnız bırakıp gitti! Gene Afrodit’in kıskançlığı yüzünden nice ölümlü kadınlar onun şerrine uğrayıp anlatılmaz acılar çektiler. Söylediğimiz gibi, Afrodit’in buyruğundaki Eros; hedefini hiç şaşırmayan iki çeşit ok kullanır. Biri, vurduğu gönülleri sevgi ve sevinçle doldurur; öteki de inanılmaz ölçüde öldürücü tutkuların sarmallarında kıvrandırır... Kısacası Afrodit’in Eros aracılığıyla gönüllerini yaktığı kurbanlarının listesi çok uzundur... Hiçbir güç, evrenin bu delişmen Tanrıçası’nı bir yerde bağlı tutamaz; ne Olimpos’ta, ne de yeryüzünde...
Ama Afrodit’in en sevdiği ve sevildiği yerler, Akdeniz ülkeleridir. O yüzden bu ülkelerden hangisine gitse, yürüdüğü toprakların altında uyuyan tohumlar aniden çatlar ve ürpererek uyanan sular yeryüzüne çıkıp dağbayır demeden, coşa coşa akmaya başlar. Ve Akdeniz baştan sona bereket kesilir. Çünkü üremenin ve üretmenin Tanrıçası’dır o. Gene bu arada Afrodit; en soylu ozanların, yanık müzisyenlerin, mermere can veren heykeltraşların en yakın dostudur. O yüzden bütün bu sanatçılar, binyıllardır hep onun saldığı o aşkla yandılar ve o aşkla yarattılar…


Başa dön


Kulin’in ‘Bir Gün’ü...
Sennur Sezer (sennursezer@yahoo.com)
Ayşe Kulin (1941), hemen her yazdığı olay olmuş bir yazar. İletişimcilik (Gazetecilik / televizyonculuk) deneyimi güncel ile “kimseye benzemez” olanı aynı karede saptamayı başarmasının bir yanı. Yaşamı kimseye benzemeyen bir kadının Amerikan ordusundaki görevini anlattığı “Adı Aylin” ile başladığı öz yaşam öyküleri anlatımını, kendi söylencelerini yaratmış Füreya ve Münir Nurettin Selçuk’la sürdürdü. Öz yaşam öykülerinin yazarı olmak, güncel olaylardan (Yugoslavya’daki etnik çatışmalar) yararlanmak onu çok satarlığa taşıyınca öyküleri için edebiyat ölçekleri kullanılamadı. Toplumsal etkinliklere katılımında eğitime ve kadınların toplumsal konumunu / eğitimini gözeten kurumlara (Çağdaş Eğitim Vakfı, KA-DER) öncelik verdiğine inanıyorum. Eğitiminin Ankara Koleji, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve London School of Economics (2 yıl) olduğunu eklemeliyim.
Leyla Zana
Ayşe Kulin’in öz yaşamsal roman kahramanı olarak son seçtiği güncel ve tipik kişi Leyla Zana. Zana’nın siyasal bakış açısının tartışıldığı günlerde oluşumuz da, feodal bir yapıdan gelen kadının politikadaki bağımsızlığının tartışılırlığı da Kulin’in doğru bir seçim yaptığını düşündürüyor. Ne var ki; Leyla Zana Ayşe Kulin’in önerisine cevap vermemiş. Ayşe Kulin de tasarısından caymamış, “meclis olanağını kullanamamış Kürt kadını”nın portresini (!) çizmiş bize “Bir Gün”.
“Bir Gün”de çocukluklarının bir bölümü birlikte geçmiş iki ayrı halktan kadının yaşamlarının ve evliliklerinin birbirine benzeyen ve benzemeyen yanları, Güneydoğu’da yaşananlarla ilişkileri karşı karşıya getiriliyor. Bir gün için, bir hapishanenin görüş odalarından birinde. Kaymakam kızı gazeteci Nevra’nın geleceği, Meclis’teki tavrı yüzünden hapiste olan Zelha’yla yapacağı konuşmaya bağlıdır. Nevra, ilişkilerini kullanarak, özel bir görüşme izni alır.
Nevra ile Zelha önce tartışırlar, sonra gazeteci eskiden tanıştıklarını söyler, hatırlatır ve karşılıklı bir konuşma başlar. Kadınlar birbirlerinden ayrı kaldıkları süre içindeki özel yaşamlarını konuşurlar, sonra çocukluklarını anımsarlar. Bu anımsamanın içinde Zelha’nın dedesinin anlattığı Kürt tarihi, Kürt aşiretlerinin Osmanlı ile ilişkileri, devlet kuramama nedenleri de vardır Kurtuluş Savaşı’nda aynı safta çarpışmanın öykü ve türküleri de... Kürt başkaldırılarında yabancı parmağı imaları da başkaldırılara katılmayanların bile cezalandırılmaları da.
Son yıllarda Güneydoğu’da yaşamanın bedeli olan gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler de ince ince örneklenir, Güneydoğu’da asker olmanın bedeli olan sakat kalmalar da.
Bu arada dedenin yabancı ülkelerin kışkırtmalarına nasıl gelmediğini de öğreniriz, Doğu ve Güneydoğu’daki Amerikan kolejlerinin gizli görevleri olduğundan kuşkulanışını da... Adamcağız oralarda Amerikalı çocuk olmadığını söyler, bu okulların nedenini sorar... Gözlerimiz yaşarır. Ama, “İstanbul’da da bir okul için yeterli Amerikalı çocuk yok, Robert Kolej ne için?” sorusu gelmez kimsenin aklına..
Konuşmalar ilerledikçe Nevra arkadaşından öğrendiği Kürtçe’yi bile hatırlar.. Bu hatırlayış çocuklukta öğrenilen bir dilin unutulmayışıysa, anadil ve eğitimin tartışılıp cezalandırıldığı bir zaman ve mekanda bence trajiktir: “Hafif hafif mırıldanıyorum, ‘sıcak, sıcak, sıcak, sıcak...’ Kozanoğlu’nun üstüne yürüyen Kürt beyi Sürmeli Mehmet Paşa’nın Kozanoğlu’nu yendikten sonra ejderha ile savaşmasını anlatan destanın namesi. Zelha da katılıyor bana... derken, Van Gölü ve çevresinin güzelliklerini anlatan türkülerin nakaratları... Kollarımız karşılıklı havaya kalkıyor, ellerimiz sağa sola gidip gelirken, oturduğumuz yerde ağır ağır sallanıyoruz. Kürtçe bilgim destan ve türkü sözleriyle, yılları aşarak belleğime dönüyor kelime kelime. Hayret otuz küsur yıl geçmiş, hâlâ unutmamışım.”
Hiç hesapta yokken!..
Ve asıl trajedi Zelha’nın milletvekilliğini açıklayışıdır: “Bizim oralar yaşanmaz olmuştu, ben huzursuzdum, çocuklarımı tehlikeden uzak tutmak için ne zamandır dırdır edip duruyordum, buralardan gidelim diye. Biraz da bu yüzden girdi Şiyar siyasete. Zaten dayıları taa ilk Meclis’in kuruluşundan beri hep siyasetle uğraşmışlar, hani şu meşhur Miroğulları Ailesi, duymuşsundur... Neyse, kocam adaylığını koyup da milletvekili seçilince, kalktık geldik Ankara’ya gelmez olaymışız! Geldik ve göreceğimizi de gördük işte! Benim ısrarım yüzünden gelmişiz ya buralara; kocam tutuklanınca, davasına sahip çıkmak bana düştü. Hiç hesapta yokken, ben de kendimi boğazıma kadar politikanın içinde buluverdim. Sonrası malum...”
Bu açıklamanın yanıtının trajik mi komik mi olduğuna siz karar verin:
“Vah Zelha” dedim, “Sen milletvekili değil, günah keçisi seçilmişsin. Keşke tek duraydın da başına bunlar gelmeyeydi. İyi işler yapaydın. Bölgene hayrın dokunaydı. Sorunları teker teker çözeydin.”
“Bir Gün”, yazarı Ayşe Kulin’in gazete ve televizyonlardaki tavrı yüzünden okuduğum bir kitap oldu. Eğer roman olması gözetilen bir kitap olsaydı denecek bir şey yoktu. Ama anlatım da böyle olmazdı. “Bir Gün” bir tez kitabı. Tezli kitaplarda bu kadar çok yanlışa düşmemek, bu kadar yanlı olmamak gerek. (Ortam buna uygun olsa da). Yanlışlar, küçük yanlışlar değil. Ben yanlışları düzeltmeye kalkmayacağım, dokunmayacağım bile...
Mırranın öyle külde cezvede kabartılıveren bir kahve olmayıp uzun süren işlemlerden sonra pişmesinden, nüfus memurunun keyfine göre yazılan Kürtçe adın Zelha değil de Ruken ya da Rüksan olması gereğinden söz etmeyeceğim. Resmi tarihten de... Hatta kolayına çizilmiş bir “aşiret kızı” portresinin de siyasetteki tavrının ne olması gereğinin KA-DER üyesi bir yazarca bu kadar hafife alınmaması gereğinden de...
Ümit Kaftancıoğlu adına öykü ödülleri veriliyor
Öykücü Ümit Kaftancıoğlu adına 2006 yılında da öykü ödülü veriliyor. Yalın Ses Dergisi’nin düzenlediği Öykü Ödülleri’ne katılacaklar, yayımlanmamış ve ödül almamış 2’şer öyküyü, 30 Kasım 2005’e dek “Ümit Kaftancıoğlu 2006 Öykü Ödülleri Yalın Ses Edebiyat Dergisi Hüdâvendigar Cad. Saffeti Paşa Sok No:14/101 Sirkeci / İstanbul” adresine gönderecekler. Adnan Özyalçıner, Osman Şahin, Mehmet Güler, Öner Yağcı, Hasan Hüseyin Yalvaç’ın seçici kurulda yer aldığı yarışmanın sonuçları 15 Mart 2006 günü açıklanacak ve Ümit Kaftancıoğlu’nun öldürülüşünün 26. yılı olan 11 Nisan 2006 günü de ödül töreni yapılacak. Bilgi için: 0 (212) 512 58 56/ 0 (555) 254 27 26 telefonlara umitkaftancioglu.com adresine başvurmak mümkün.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net