www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
İnsanlığa karşı psikolojik savaş!

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Varsaydık yoktu

köse&öncü ____Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
Dünya kapitalizminin yol ayrımında değişimin yönü üzerine gözlemler: Aşırı üretim/aşırı tüketim bölgesinden doğrudan gözlemle

ÖZGÜRLÜK YOLU ____Mumia Abu Jamal
Tom Paine

ARA SIRA ____Tarık Ziya Ekinci
Teklik birleştirici değil bölücüdür

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

İnsanlığa karşı psikolojik savaş!

Perşembe günü öğle saatlerinden itibaren TV’ler yeniden Londra’ya kilitlendi. Çünkü yine üç metro istasyonu ve bir otobüste “bombalar patlamış”, Londra bir kez daha terörist saldırılarla sarsılmıştı!
Londra aynı zamanda BBC, Reuters gibi dünyanın en önemli, en güvenilir haber ajansı, televizyon ve radyo kurluşlarının da merkezidir. Haberde doğruluk, hız, güvenilirlik denilince akla Reuters ve BBC gelir. Ama; perşembe günü bu doğruluk, güvenilirlik ve haber almada beceri ve ustalık markası olan bu iki isim de iflas ettiler. Çünkü olanlar Londra’daydı. İtfaiye ve polis anında olay yerine gitmişti. Ama dünyanın en kuytu köşelerine ulaşan bu önemli haber kuruluşları, Londra’nın göbeğinde, “patladı” denilen bombalara gün boyu ulaşamadı.
Bir yandan Reuters ve BBC’nin muhabirleri öte yandan burdaki televizyonların habercileri, olmadık merkezlere bağlandılar, yoldan geçen kişileri çevirip konuştular; “görgü tanıkları” denilenlere, “patlama oldu” denilen otobüsün şoförüne mikrofon tuttular; yetmedi “terör uzmanı” sıfatlı yorumculara, bu saldırıların anlamını sordular, yorumcuları ekrana çıkardılar, gün biraz daha uzasa medyumlara da başvuracaklardı! Ama, bütün dikkatiyle bu “haberleri” izleyenler; “bir patlama oldu mu olmadı mı; fünye mi patladı, parça tesirli bir bomba mı; otobüsün üst katında patlayıp kimseyi yaralamayan neydi; metrodaki “lastik kokusu” ne anlama geliyordu...” gibi soruların hiçbirisine bütün bir gün boyu dünyanın bu en önemli kuruluşları yanıt bulamadı. Halkı bilgilendirme uzmanı olan o “nazik” Londra polisi; sanki ağız sıkılığını sınıyor gibi gün boyu her tür spekülasyona açık bir ortamın oluşması için elinden geleni yaptı. Polisin bütün yaptığı açıklama; “Çok önemli gelişmelerle karşı karşıyayız. Ölü yok ama gelişmeler devam ediyor” biçimindeydi. Dahası polis, metrolarda “kimyasal silah kullanıldı” havası vererek, korkunun yayılmasına da ayrıca katkı yaptı. Ve elbette ki bu alacakaranlık kuşağına dönüşen Londra gününde tek “net” gözüken Tony Blair’di. O gün boyu “antiterör timi”yle toplantı halindeydi. Haberler öyle sunuyordu. Ama, o toplantılardan da perşembe günü olanlarla ilgili somut bir bilgi çıkmadı ama bilinen laflar çıktı: “Güçlü olmalıyız. Boyun eğmemeliyiz!”
Bütün gün sonunda ise akılda kalan; “Terörizm çok güçlü ve organize; ona karşı durmak için hükümetler mutlaka daha sert önlemler almalı, terörle mücadele yasaları sertleştirilmeli!” fikriydi.
Bu yazı yazılırken olayların üstünden 24 saat geçmiş olmasına karşın; Londra’ya yönelik 15 gün önceki saldırının bir “kopyası” gibi, “saldırı” düzenlendiğidir. Ama gerçekten böyle bombalar patlamış mıdır (polis, perşembe günü kullanılan bombaların bileşim ve büyüklük olarak 15 gün önceki bombalarla aynı olduğunu iddia ediyor); yoksa bu bombalar şans eseri mi patlamamıştır?
Polise göre bombalar tesadüfen patlamamıştır. Blair’e göre ise, “Teöristler bunları korkutmak için patlatmamış; hükümete de meydan okumuşlar”dır. Yani böylesi “teknik bir konuda” bile rivayet muhteliftir!
Evet binlerce kişinin gözleri önünde ve dünyanın en önemli haber kuruluşlarının burunlarının ucunda “patladı” denen bombalar gerçekten orda mıydı; oradaysa patladı mı; patlamadıysa neden dört bomba birden patlamadı; denildiği gibi küçük çaplı patlamalar olduysa neden hiç kimse patlamayı görmedi?..
Sorular çoğaltılabilir.
“Perşembe günü Londra’da, gerçekte ne oldu?” sorusunun yanıtını bulmak çok güç olacaktır. Çünkü; suyun başını tutanlar gerçekte ne olduğunun bilinmesini istememektedir. Çünkü; amaç gerçeklerin bilinmesi değil; Londra halkını, İngiliz halkını ve nihayet dünya halklarını terörize etmektir ve terörize edilmiş insanlığı bu “bela”dan kurtarmak için terörle mücadele yasaları çıkarmak, artık kapitalizmin taşımakta zorluk çektiği bireyesel özgürlükler ve demokratik hakları kapitalizmin çöplüğüne atmaktır. İngiltere hükümeti ve öteki sermaye güçleri Londra saldırısını ve onun taklidini bu amaçla, insanlığı terörize etmek için kullanmaktadır.
Eğer bombaları gerçekten El Kaide koyduysa onun amacı da İngiliz hükümetiyle aşağı yukarı aynıdır. Çünkü sermayenin gerici güç merkezleri ile El Kaide ve onun gibi karanlık güçlerin amaçları birbiriyle zıt gibi görünse de ikiz kardeştir. Çünkü birinin olması ötekinin de varlık nedenidir. Perşembe günü Londra’da olanlardan çıkan en somut sonuç budur.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Varsaydık yoktu

Descartes, ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ demiş ya.
Başefendi de müteahhitlik işlerinden pişme, çekirdekten, yani belediyeden yetişme ya...
Pratik çözümcü!
Üstelik serde metafizik de var!
Madem ki, düşününce var, öyleyse düşünmeyince olmaz diye düşünmüş olmalı ki, Kürt sorununu soran bir işçiye o manalı yanıtı vermişti:
“Düşünmezsen Kürt sorunu olmaz”
Yani, Kürt sorunu, bu sorunun varlığını düşünenler olduğu için vardı!
Ah, o düşünenler yok mu!
Her şey onların başının altından çıkıyordu!
Zaten beyefendi de attan, düşünenlerin, beyefendinin attan düştüğünü düşündükleri için düşmüştü!
Kimbilir gafil at da ne düşünmüştü ki, başefendiyi üstünden atmıştı!
Fakat ne hikmettir ki, “Düşünmezsen Kürt sorunu olmaz” diyen beyefendi,
iş Amerika’ya İsrail’e geldiğinde öyle düşünmüyor!
Düşünmezsem Amerika ya da İsrail’le sorun olmaz demiyor.
‘Sorun var’ lafları çıkar çıkmaz doğru İsrail’e, Amerika’ya koşturuyor!
Ve işte o düşünmezsen sözünden geldik bugünlere.
Kürt sorunu var mıymış yok muymuş?
Düşünmezsen oluyor muymuş, olmuyor muymuş?
***
İş yine havale edildi Amerika’ya.
Kürt sorunu bu ülkenin sorunu.
Ama Amerika çözecek!
Şimdi Bush, başefendiye dese,
“Ne sorunu birader, düşünmezsen Kürt sorunu olmaz!”
Oysa Kürt sorunu çözülmeye yanaşılmadığı için emperyalizmin elinde Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılıyor.
Emperyalist akbabalar, iki de bir, “Bölerim ha!” diye sopa sallıyor.
O zamanda bizim taşkafa şahinler, “Aman bölme!” diye yaltaklanıyor.
Hadi döndük başa!
Ki, başa maşa da dönülemiyor.
Çünkü Irak’ta köprülerin altından çok sular akmış, kırmızı hatlar İstanbul şehir şebeke suyunun hatlarından daha beter, delik deşik olmuştur.
Sınır ötesi operasyonlar yapacaklarmış da bu iş bitecekmiş!
Daha önce kaç kez sınır ötesi operasyonları yapıldı?
Üstelik başefendi sorunu düşünmeme gibi müthiş buluşlar yaptı!
Peki sonuç?
Kaldı ki, bu ülkenin Kürtleri sınır ötesinde değil bu topraklarda yaşıyor!
Halk bu toprakların parçasıyken, mesele buradayken, sınır ötesi operasyonlarla sorun nasıl çözüme kavuşuyor?
Nitekim kavuşmuyor.
Ama mesele “boşluk var duygusu yaratmak ve sonra da otoritenin bu boşluğu doldurmasına zemin hazırlamaksa” o başka!
Ama her şeye rağmen bu ülkenin Kürtleri burada.
Dolayısıyla sorunun nedenleri sınır ötesinde değil, bu topraklarda.
Çözüm yeri de ne AB, ABD, ne şurası, ne orası.
Kürt sorunu Türkiye’nin, Türkiye halkının sorunu, çözüm yeri de burası.

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  köse&öncü..........Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü

Dünya kapitalizminin yol ayrımında değişimin yönü üzerine gözlemler: Aşırı üretim/aşırı tüketim bölgesinden doğrudan gözlemle

(Gainesville Florida, ABD, 4 Temmuz 2005)
Son derste öğrencilerle Amerika Kıtası’nın oluşumunda Afrika’dan getirilen kölelerin önemini konuştuk. Dersten çıktığımdan bu yana nasıl olup da bir grup insanın bir başka grup insanı zorla gemilere doldurup bir kıtadan diğer bir kıtaya taşımış olduklarını düşünüyorum. Kendime sorduğum bu sorunun yanıtını okuduklarımdan biliyorum. Ayrıca bu tür zorlamaların tarihin başka dönemlerinde ve dünyanın başka mekanlarında çok defa tekrarlandığını da biliyorum. Hani Nazım’ın bir şiiri vardır; isyan dolu bir sesle bir yerinde “tarihsel, sosyal, siyasi koşulların zaruri bir neticise deme onu bilirim; bu dediklerinin önünde saygıyla eğilirim ama bu yürek, o bu dilden anlamaz pek” gibisinden bir şeyler söyler. Bilmem o şiiri hatırladınız mı? İşte benim de kafama takılan soru hakkında bildiklerim için hissettiklerim aynı. Yüreğimin merakını kafamdaki bilgiler gideremiyor. Demek ki diyorum biz, yani insan denen yaratıklar, hem kafamızla hem de yüreğimizle merak ediyoruz. Her iki merak da bizi düşünmeye, eylemeye davet ediyor. 22 Haziran’da “arşın merkezine”, nam-ı diğer Amerika Birleşik Devletleri’ne geldim. Bu gün 4 Temmuz; bu satırları yazıyorum. Evrensel’e sözüm vardı. Yazacaktım. Yazıyorum. Burada yazılanlar daha çok ülkemizin dört bir yanına yayılmış bulunan üniversitelerimizdeki öğrencilere sesleniyor.
İki aylığına geldiğim Florida eyaletinde, Gainesville şehrindeki Florida Üniversitesi’nde yaklaşık 100 öğrenciyle “Küreselleşme” adlı bir ders yapıyoruz. Bu gençlerin amacı uluslararası işletmecilik konusunda bir yüksek lisans derecesi alarak hayata atılmak. Çoğunluğu ABD vatandaşı; bir kısımı ise çeşitli yollardan ve çeşitli nedenlerden dolayı buraya gelmiş “yabancı” öğrenciler. Bu sene yabancılar arasında Almanya’dan, Danimarka’ya; Porto Riko’dan Brezilya’ya, Hindistan’a Çin’e, Kore’ye kadar dünyanın birçok yerinden öğrenci var. Ve tabii bir de “Afrikalı Amerikalılar” yani bizim dilde Siyahlar... Sanki dünya buraya gelmiş ve işte birlikte biz bize “biz” hakkında konuşmaya başlayacağız. İlk olarak kendime hatırlatmam gereken şey ortada “biz”in olmadığı. Dünyamız maalesef “biz insanlar” soyutlamasını yapamayacağımız kadar farklılaşmış bir insanlık durumu içerisinde. Demek ki “biz insanlar” diyebileceğimiz tarihe daha çok var.
Bir önceki yazıyı anımsarsanız karşımızda duran dünya ürettiğinden fazlasını tüketen, tükettiğinden fazlasını üreten, üretemeyen ve tüketemeyen, yokluğa ve çaresizliğe terk edilmiş toplumları, sınıfları ve toplulukları içerisinde barındıran bir yapı haline evrilmiş ve insanlığı onulmaz bir şekilde parçalamış bulunmaktadır. Gelin şimdi bu dünyada, böyle bir ders ve sınıf ortamında, liberal ideolojinin özgürlükler ve zenginlikler dünyasının insan evladına sunduğu o sınırsız gelişme potansiyelinden söz edin. Ve sonunda futürsuzca herkesin kendi çıkar ve amaçlarını başarmak için yaptığı hayırlı işlerden dem vurararak, liberal hayalin gerçekleşmekte olduğunu söyleyin ve “işlerin” bazı ufak tefek sorunlar dışında yolunda gittiğini ileri sürün. Bu mümkün mü? Böyle bir şeyin bize yakışmaması bir yana, karşımızda duran öğrenciler artık bu tür yalanları dinlemeye eskisi kadar açıklar mı? Kriz herhalde biraz da bu olsa gerek. Egemen ideolojinin iflası... Egemen ideoloji iflas etmiş etmesine de, egemenler iflas etmişler mi? Henüz değil... Şimdilik özgürlüklere yönelik tehditlerden ve tehlikelerden dem vurarak liberal demokrasinin budanması işine girişmiş bulunuyorlar. Her geçen gün daha da şovenleşen bir tonda milliyetçi ve bölgeci söylemler hem bu kıtanın hem de eski kıtanın egemenlerinin dillerinde dolandırdıkları yeni bir ideolojik manveranın içerisinde olduğumuzu gösteriyor. Yükselen şovenlik hem sağı hem de solu girdabına almış durumda; maddi hayatın tıkanıklığı ideolojik alanda kısırlığı ve daralmayı biteviye üreterek, ezilen insanları sahte kurtuluş reçetelerinin peşine takılmaya itiyor. Sahte peygamberlerle çaresiz insanlar karşı karşıya geliyor. Zamanımızın açmazı ve asıl tehlikesi burada yatıyor. İnsanlık maddi parçalanmasını manevi parçalanmaya taşımaya hazırlanıyor. Zorla liberalizm yani neoliberalizm tarihte zoru yani çıplak ve kaba kuvveti içeren şoven bölünmeleri yeniden üretmeye başlamış bulunuyor. Bu durum “AB krizinin” altında yatan temel nedenlerden biri olmanın yanı sıra, burada, ABD’de de halkın büyük çoğunluğunun Irak’taki savaşta başkanlarını desteklemesinin ana nedenini oluşturuyor. Oysa, yapabilecekleri o kadar çok şey var ki... Mesela geçen günlerde Cem Somel’in Evrensel’de yazdıklarından hareket etseler... Cem Hoca’nın yazdıklarından alıntılıyorum: “Yirminci yüzyılda kapitalist ülkelerde burjuvalar sosyalizm korkusuyla kârlarını istedikleri gibi kullanamadı; çalışma şartlarını düzenleyen politikalarla kârlarından “fedakarlık” etti ve maliye politikalarıyla kârların kısmen toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesine razı oldu. Şimdi burjuvalar emek sömürüsünü ve kârların kullanımını kısıtlayan, eskiden kalma her türlü toplumsal kontrola son vermeğe çalışmaktadır. Emekçiler,... şu temel soruları cevaplandırmağa çalışmalıdır: toplumsal artığı insanca çalışma şartlarında oluşturmak ve toplumun lehinde kullanmak için, iktidarda hangi sınıflar olmalıdır? İşletmelerin kontrolu ve mülkiyeti sermayedarlarda mı yoksa kamuda mı olmalıdır?” Bu sorular her yerde olduğu gibi burada da, ABD’de de sorulmalıdır. Sorulmadıkları ölçüde her gün onlarca Iraklı ve ABD’li insan “savaşta ölenler” listesine eklenerek, sermayedarların iktidarını sağlamlaştıracaklardır.
Şimdi gelin şu ABD’deki aşırı üretim/aşırı tüketim durumuna kısa bir göz atalım ve bu durumun kendi içinde ne tür açmazları içerdiğini anlamaya çalışalım. Kitapları bir tarafa bırakıp, bu topraklarda sokaklarda dolaşalım ve gözümüze çarpan ilginç, şaşırtıcı durumlar hakkında durup düşünelim. İsterseniz benden başlayalım: İki katlı, iki odalı, bir salondan oluşan bir evde oturmaktayım. Kirası 800 dolar ve buranın standartlarına göre ne ucuz ne pahalı. Biraz pahalı olmasınının nedeni evin dayalı döşeli oluşu. Evde aklınıza gelen her türlü şey var. Bulaşık makinesi bile var ki bu benim gibi bekar bir adam için çok önemli. Diğer işlere daha çok vakit kalıyor. Bu vakit meselesine sonra döneceğiz. Benim ev bir site içerisinde ve sitedeki evlerin büyük çoğunluğu bir şirkete ait. 200 kadar benzer ev var ve bu evlerin hemen hepsi aynı şekilde döşenmiş durumda. Sitemizde bir havuz, tenis kortu, spor merkezi, sauna ve yürüş yolları var. Herkesin “arabalarını” park edebileceği kadar park yeride düşünülmüş. Tropik bir kent olan Gainesville’de çokta şaşırtıcı olmayan bir durum olarak her yan ağaçlarla kaplı. Çiçeklerle süslenmiş geniş çimler üzerinde güneşlenmek, bir ağaç altında oturup muhabbet etmek, şöyle biraz ipleri koparıp “anasını satayım” deyip mangal yapıp kafa çekmek mümkün. Mümkün de bunları yapan var mı? En azından benim sitede bu türden herhangi bir faaliyet bu güne kadar görmedim. Havuzun da durumu neredeyse aynı. Havuza benden başka, yaşlı bir adam ile iki torunu ve birkaç genç girip çıkıyor. Birbirimizle o kadar kaynaştık ki havuz arkadaşlığımızı çok ciddiye alır olduk. Mesela süpermarkette karşılaşınca hemen merhabalaşıyoruz ve içimizde sıcak bir duygu oluşuyor. Ne de olsa aynı havuza giriyoruz, kolay mı? Bu şehirde binlerce havuz var. Gelsen aynı havuza girme bahtiyarlığına eriş. Olacak iş değil. Çünkü bu bölgede binlerce benim kaldığım site gibi site var. O da yetmiyor. Koca üniversite var; klüpler var; oteller var; var da var. Hemen hepsinde de bir havuz var. Çok şükür daha henüz her insan için bir havuz ortalamasına erişilmemiş ama yine de çok havuz var. Aşırı üretim herhalde böyle bir şey olmalı. Tüketeceğinizden daha fazla havuz var. Peki bu aşırı miktarda havuzu aşırı olarak tüketebiliyor muyuz? Görüldüğü kadarıyla bu şehirde önemli bir çoğunluk havuzları kullanmıyor. Bunların başında havuzsuz evlerde yaşayan düşük gelirli aileler geliyor. Bunlar sayıları giderek azalan halka açık havuzlara girebiliyorlarsa onu bilmem. Ama kalkıp sitelerdeki, klüplerdeki ya da üniversitedeki havuzlara giremiyorlar. Çünkü buralara ancak parasını veren girebiliyor. Yani havuz çok ama milletin çoğunda da para yok. Havuza girebilecek olanlarda para var ama vakit yok. Dolayısıyla, havuzlar neredeyse boş. Yani aşırı üretim burada fiili tüketim olduğu anlamına gelmiyor. Potansiyel olarak var.
Daha acı olan şey mevcut havuzlara her geçen gün yenilerinin ekleniyor oluşu. Duyduğuma göre bir “emlak şirketi” üniversitenin yakınlarında eski evlerden oluşan küçük bir mahalleyi satın almış ve buraya, yani tam üniversitenin dibine, yeni bir site yapacakmış. Eh artık bu siteye şöyle kallavi bir havuz yaparlar. Bu şehirde bu kadar çok site olmasının nedeni burasının bir üniversite şehri oluşu. 100 bin kişilik şehrin yarısı öğrenci ve bu öğrenciler az sayıdaki yurtların dışında bu sitelerde kalıyorlar. Her bir gencin yıllık eğitim maliyeti onbinlerce doları buluyor. Sadece barınma maliyetleri 5-10 bin dolar arasında... Bu gençlerin büyük çoğunluğu varlıklı ailelerin çocukları ve paralarının neredeyse tümü ailelerden geliyor. Bu aileler ya varlıklarından ya da borçlanarak bu çocukları “adam olsunlar” diye destekliyorlar. Kendileri çalışarak ya da burs bularak okuyan öğrencilerde var. Burslu öğrencilerin arasında en önde yabancı öğrenciler geliyor. Şehrin dokusuna damgası vuran öğrencilerin tüketimlerini karşılamak amacıyla kurulmuş olan irili ufaklı işletmeler. Neredeyse 12 milyonluk İstanbul’daki kadar restoran, bar, kafe, spor alanı, eğlence merkezi şehre bir tatil köyü havası veriyor. Zaman zaman bu gençlerin buraya okumaya mı yoksa eğlenmeye mi geldiğini düşünüyorsunuz. Aslında her ikisini de yapıyorlar ama eğlencenin ve tüketimin dozu biraz kaçmış gibi görünüyor. Burada, anlaşıldığı kadarıyla, üniversite bir “business” yani para makinesi. Bu nedenle üniversitenin gelişmesi ve ülkenin diğer bölgelerindeki üniversiteleri geçerek üst sıralara yükselmesi sermayelerini bu şehre yatırmış olan girişimciler için çok önemli. Bunun bilincinde olduklarından üniversiteye milyonlarca dolar para akıtıyorlar. Öğretim üyelerine sunulan olanakları artık siz düşünün. Uzay üstü gibi dersliklerde en son teknolojilerle ders veriyorlar. Onlarca değişik teknolojik kanaldan öğrencilerine ve meslektaşlarına erişerek mesleklerini icra ediyorlar. Ama vakitleri olmadığından ne öğrencileriyle ne de meslektaşlarıyla şöyle bir araya gelip yüz yüze, iç huzuruyla oturup konuşabiliyorlar. Her zaman yarım kalmış bekleyen bir işleri var. İş bitince alınması gereken yeni mallar, evlerine eklenmesi gereken yeni teçhizatlar, gidilecek yeni yerler, yapmak zorunda olduklarını hissettikleri “gönüllü” işler var. Yani 24 saat yetmiyor da yetmiyor. Dolayısıyla sahip oldukları sayısız nesne ve imkanı (yani bizim aşırı üretim dediğimiz durumu) etkin olarak kullanacak, tüketecek vakitleri yok. Bu şanslı azınlık tüketmeyince iş yoksulca olanlara kalıyor. Ama sayıları giderek artan yoksullar da olanaksızlıktan dolayı tüketemiyor. Böylece ortaya hiç dokunulmayan ama birilerinin sahip olduğu mallar yığını çıkmış oluyor. Aşırı tüketim aslında malların sahipliğini içermekten fazla bir anlama sahip değil burada. Birçok orta sınıf ailesinin evinde, mesela, odalar dolusu ayakabı var, oyuncak var, var, var ama bunları tüketecek ayak, çocuk yani insan yok. Burada bu nedenle aşırı sahiplenme ile birlikte sahiplenememe ve bu anlamda dışlanma yanyana duruyor.
Bir dahaki yazıya kadar sizden izin istemeden önce burada tanıştığım bir arkadaşımdan söz edeyim. Johny. John da diyorlar kendisine. Johny’nin evi yok. Bir bisikleti var; bu bisiklet onun her şeyi. Birkaç küçük kişisel eşyasından başka kullandığı her şeyi ona bu şehir sağlıyor. Bira parasını benim gibi yufka yüreklilerden alıyor. Karnını süpermarketlerden, “fast food” dükkanlarından, restoranlardan atılan fazla yiyeceklerle doyuruyor. Geceleri gizlice girdiği özel havuzlarda yıkanıyor. Sigaralarını büyük ofislerin önündeki çöplerden alıyor. Bir de üstüne kilise gruplarının verdiği hizmetler eklenince, mesela giyecekler, tıraş, şu bu, Johny her akşam üniversite caddesine o her zaman ki güleç ve bilge yüzüyle çıkıp insanları selamlıyor. Yine böyle bir akşam üzeri beni de yakalayarak hikayesini anlattı. Bu uzun hikayeyi başka bir yazıya saklamak niyetindeyim. Yalnız bitirmeden önce Johny’nin birkaç sözünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Geçenlerde Johny bir bira daha içebilmek için gereksiz yere uzattığı bir muhabettimizde öyle bir laf söyledi ki bulunduğum sandaleyeden az daha düşecektim. “Ahmet”, dedi, “sen beni evsiz, derbeder biri sanıp üzülüyorsun, değil mi?”, “Yapma Johny” dedim, “bana böyle bir soru sorarak daha fazla üzme” dedim. Hemen cevap verdi: “Yanılıyorsun, ben bir sokak serserisi değilim. Sadece emekli oldum.” Çok şaşırdım. Johny’nin emekli olabilecek kadar asla çalışmadığını daha önce anlattıklarından biliyordum. Ben dinler gibi yapıp düşünürken, O, konuşmayı sürdürüyordu. Birden kulağıma şu sözler takıldı: “Bu şehir ve bu ülke bana bizim ona verdiklerimizi geri ödüyor. Şu memlekete bak. Ne kadar çok kullanılmayan ve kullanılmayacak olan şey birikmiş. İşte ben sadece bunları istiyorum ve alıyorum. Vermezlerse istemeye devam edeceğim ve alacağım. Hepsi bu. İstesem bir ev de bulurum çünkü bu ülkede kullanılmayan çok boş ev var. Ama ben istemiyorum. Çünkü hiç değilse emekliliğimde insanlarla iç içe olayım. Sokaklarda onlarla ve onlarla birlikte.” Ne demeli... Toplumsal bir sorunun toplumsal çözümünün olduğunu düşünmese de bu doğrultuda atılmış doğru bir bireysel çözüm mü desek. Aşırı üretim/aşırı tüketim ülkesinden gözlemlere, Johny’e ve de özellikle Afrikalı Amerikalılar hakkında olanlara ve onların kölelik tarihlerine dönmek, buradan devam etmek ümidiyle şimdilik kalın sağlıcakla.

e-posta:
kose_oncu@yahoo.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK YOLU..........Mumia Abu Jamal

Tom Paine

“Küçük bir sorun bir partiyi harekete geçirebilir ama bir ulusu harekete geçirmek için daha fazlasına ihtiyaç vardır”
(Thomas Paine, İnsanın Hakları 1791-92)


Tom Paine adı Amerika’da herkes tarafından bilinir ama herkes tarafından saygı ile anılmaz. ‘Kurucu baba’ olarak görülse bile; George Washington, Thomas Jefferson ya da Ben Franklin ile kıyaslandığında unutulmuş biridir. Bu kişilerin ismi ABD banknotlarında yerlerini alır. Onların adını gururla taşıyan üniversiteler, hastaneler ve başka kurumlar vardır. Washington’un adı bir eyalete ve başkente verilmiştir. Ülkenin 50 eyaletinden 30’unda Washington adlı bir ilçe, 25’inde Jefferson adlı bir ilçe bulunur. 20 ilçe ise Franklin adını taşıyor. İngiliz sömürgeciliğine karşı Amerikalıları harekete geçiren “Kamu Vicdanı” ve “İnsan Hakları” adlı broşürlerin yazarı Thomas Paine, bunlardan nasibini alamadı.
37 yaşında hem iş hayatında hem de evliliğinde başarısızlık yaşayan Paine, yoksul bir adamdı. “Kamu Vicdanı” adlı broşürü 120 bin adet satıldığında da hiçbir şey kazanmadı. İlk yayınlanan yazısı, “Bağımsızlık Bildirgesi” idi. Ve bu adam Amerika Birleşik Devletleri’nin isim babasıdır.
Amerikan devriminin hemen ardından kraliyet karşıtı harekete katılmak için Fransa’ya gitti ve orada mücadele verdi. Daha sonra “İki devrimin de ortak noktası bir amaç için yaşamak” diye yazacaktı. Ölümünden 200 yıl sonra bugün aklı, kelimeleri, sade yazıları ve haklı radikalizmi hakkında çok az şey bilinir.
Onun kitaplarını sağcı ve liberal kitap kataloglarında buldum. Birkaç solcu da ondan alıntılar yapıyor. Çok azı onun hakkında çalışma yapıyor.
Yoksulların arasından gelen bir adam olarak Tom Paine, gününün en yakıcı ve can alıcı konuları hakkında konuşur ve yazardı. Köleliğe karşıydı, idam cezasına karşıydı. Krallığa ve örgütlü dine karşıydı.
Fransız devrimi sırasında 16. Louis’in asılmasına karşıydı ve ona da giyotin ile bir randevu ayarladılar. Şans eseri kurtuldu. Washington ve Gouverneur Morris (dönemin ABD Fransa Büyükelçisi) gibi ‘yoldaşlarının’ kendisini kurtarmamak için parmaklarını bile oynatmamalarını hiçbir zaman affetmedi.
Thomas Paine döneminin en hümanist hareketlerinden birindeydi. O, ‘unutulmuş bir kurucu’ olmamalı, halkı için devrimci bir aktivist olduğu hatırlanmalı.
Onun adını taşıyan ilçelerin ya da üniversitelerin olmaması büyük bir sorun değil. Önemli olan onun radikal görüşlerinin hem Amerika’da hem de tüm dünyada genç beyinlerde yaşaması.


 
Başa dön

  ARA SIRA..........Tarık Ziya Ekinci

Teklik birleştirici değil bölücüdür

Türkiye garip bir ülkedir; ileri ve çağdaş düşüncelerle gerici ve tutucu düşünceler birlikte savunulabildiği gibi, modern ve çağdışı değerler de bir arada yaşayabilmektedir. Bunun en belirgin örneğini vatandaşlık ve ulus kavramlarına dönük yaklaşımlarda görüyoruz. Örneğin, 1991’de Başbakan Süleyman Demirel Diyarbakır’da devlet adına yaptığı açıklamada, “...Türkiye Kürt realitesini tanımak zorunda. Artık ‘Sen Kürt değilsin, Orta Asya’dan beraber yola çıktık, dillerimiz yolda değişti’ falan diyemeyiz. Bu devleti beraber kurduk” diyerek modern vatandaşlığa doğru ilk adımı atmıştır.
Yine Başabakan Demirel 1992’de Budapeşte’de Uluslararası Basın Enstitüsü Genel Kurulunda Anayasal Vatandaşlık kavramına sahip çıkmış ve “... anayasal vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan her bireyin (...) kendi etnik kimliğini arayıp, koruması vatandaş olarak meşru hakkıdır” açıklamasını yapmıştır.
Alman düşünür Habermas’ın geliştirdiği anayasal vatandaşlık kavramı, çokkültürlü ülkelerde var olan dil, kültür ve etnik çeşitliliğin eşitlik içinde ve bütünlük bilinci çerçevesinde algılanması gereken modern bir anlayıştır. Örneğin, anayasal vatandaşlık kavramına göre, Türkiye’deki Türkler, Kürtler, Araplar, Lazlar, Çerkezler vb. halkların dil, kültür ve etnik haklar konusunda eşit haklara sahip olmaları ve bunun bir bütünlük anlayışı içinde uygulanması gerekir.
Demirel’in devlet adına yaptığı bu açıklamalar, Türkiye’de genel kabul görüyor, basında, kamuoyunda ve bürokraside olumlu tepkiler alıyor. Diğer bir deyimle Türkiye vatandaşlık ve ulus anlayışında köklü bir değişiklik yapıyor. Toplumu oluşturan çeşitli etnik, dilsel, dinsel ve kültürel toplulukların kimlik, dil inanç ve kültür hakları konusunda ayrım yapmadan eşit biçimde yaklaşan modern bir vatandaşlık anlayışı ile bu çeşitliliğe dayalı çokkültürlü, çağdaş bir ulus anlayışını benimsemiş oluyor.
AB aday üyeliğinin bir gereği olarak 2003’te kurulan Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’na bağlı sosyal haklar grubunun hazırladığı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu üst kimlik ve alt kimlik kavramları ile Türkiye anayasal vatandaşlık kavramına yeni bir açılım getiriyor. Raporu kaleme alan Prof. Baskın Oran, Türkiye’de yaşayan farklı etnik ve dinsel toplulukların farlılıklarına saygılı bir vatandaşlık anlayışının (modern vatandaşlık) uygulanabilmesi için her topluluğun eşitlik içinde Türkiyelilik Üst Kimliğine bağlı alt kimlikler olarak benimsenmeleri gerketiğini öneriyor. Buna göre, Türkiye’de yaşayan Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkezler vb. toplulukların her biri alt kimliklerdir. Diğer bir deyimle Türkiyelilik (Türklük) üst kimliği içinde bulunan alt kimliklerden Türkler, Kürtler, Çerkezler vb. azınlık hak ve ödevler bakımından eşit muamele görmelidirler. Sayın Oran, Mustafa Kemal’in, Kurtuluş Savaşı boyunca çeşitlilik içinde birliği sağlamak için Türkiye Halkı, Türkiye Milleti ve Türkiye Devleti deyimlerini kullanmaya özen gösterdiğine vurgu yapmış ve “Teklik birleştirici değil, bölücüdür” yargısına varmıştır.
Ne var ki, Danışma Kurulu’nun onayından geçen bu rapor, 1 Kasım 2004 günü, Başkan Prof. Kaboğlu tarafından basına açıklanırken, gerici bir üyenin saldırısına uğramış ve bölücülükle suçlanarak yırtılıp atılmıştır. Raporun içeriği kimi hükümet üyeleri tarafından da suçlandığı için rapor Prof. Oran hakkında bölücülük suçlamasıyla kovuşturma açılmış ve Kurul hükümet kararıyla dağıtılmıştır. Oysa, sayın Oran’ın geliştirdiği “üst kimliğe” bağlı alt kimlikler, Başbakan Süleyman Demirel’in 13 yıl önce devlet adına taahhüt ettiği “Anayasal Vatandaşlık” kavramı ile eşanlamlı bir öneridir.
Böylece, 14 yıl önce, Kürtlerin varlığı ve “anayasal vatandaşlık hakları” kabul edilerek Türkiye’de modern vatandaşlık ve çağdaş ulus dönemi başlatıldığı halde, 2004 yılında, resmi bir kurulun hazırladığı “azınlık hakları raporu” reddedilerek geriye dönüş başlatılmıştır. Türkiye yine herkesi Türk sayan tek tip vatandaşlık ile tek kültürlü homojen ulus anlayışına dönmek arzusundadır.
Hükümetin olumsuz tutumu ile başlayan bu geri dönüş süreci, devlet kurumlarını da kapsayacak biçimde yaygınlaşmakatadır. Nitekim, 19 Temmuz 2005 günü, Genelkurmay adına basın açıklaması yapan Org. İlker Başbuğ, Kürt aydınlarının basın açıklamasını hedef almış ve Kürt aydını deyimini kullanmanın bölücülüğe yol açacağını ima ederek eleştirmiştir. Bunlar, modern vatandaşlık ve çağdaş ulus kavramlarından vazgeçilerek tek kültürlü homojen bir ulus oluşturmak için otoriter ve baskıcı bir yönetime dönme isteğinin ilk belirtileridir.
Modern çağdaş bir ulus söylemiyle tek kültürlü homojen bir ulus-devleti yaşatma ve sürdürme isteğini bağdaştırmak mümkün değildir. Türkiye bu iki statü arasında seçim yapmak zorundadır. Ya modern, çokkültürlü, çağdaş bir ulus olmanın gereklerini yapacak ya da içine kapanık bir üçüncü dünya ülkesi olarak varlığını sürdürecektir.
Unutmamak gerekir ki, hiç kimsenin ama hiç kimsenin, Türkiye’yi çifte standartlı ve kişiye göre tanımlanan, çağdışı amorf bir devlet olarak göstermeye ve başlattığı modernleşme sürecinden döndürmeye hakkı ve yetkisi yoktur.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net