www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
IMF’nin emri Anayasa’yı kesti!
ROJEV
____
Ender İmrek
Madımak denince...
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Aile fotoğrafı
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
____
Yüksel Akkaya
Veda
SU
____
Selma Ağabeyoğlu
Ruhum acıyor
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Lynne Stewart davası
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
IMF’nin emri Anayasa’yı kesti!
Hükümet yine “içtüzük değişikliği”ne başvurdu. Önceki gün gürültülü tartışmalardan sonra AKP’nin oylarıyla, TBMM İçtüzüğü’nün 91. Maddesi değişitirildi ve dün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Türkiye’nin son yarım yüzyıllık tarihinde sıkışan, yasaları halkın gözünden, hatta kendi milletvekillerinden kaçırmak ihtiyacı duyan hükümetler hep “içtüzük değişikliğine” başvurmuşlardır.
Bu yüzden de TBMM 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda hep içtüzük kavgalarına sahne olmuştur. Çünkü sermayenin hükümetleri, çıkarmak istedikleri yasalar ne kadar halka karşıysa, o kadar fazla el çabukluğuna, kimsenin ne olup bittiğini anlamadan yasaları Meclis’ten geçirmeye ihtiyaç duymuşlardır.
Dahası; önceki içtüzük değişiklikleri ve girişimlerinin artık mevcut hükümetlerin itibar yitiminin başladığı, halktan kaçarak iktadarlarını sürdürme eğiliminin güç kazandığı dönemlerde olduğu görülmektedir.
Ancak bugün içinde bulunulan koşullara bakıldığında, AKP Hükümeti’nin daha önce içtüzük değişikliği yapmış, yapmak istemiş olan hükümetlerden daha da çok şaibeleri var. Örneğin bugün de AKP Hükümeti Anayasa’ya aykırılığı daha önce üç kez Anayasa Mahkemesi tarafından tescil edilen bir içtüzük değişikliği yapmıştır. Böylece sadece yasaları halktan kaçırma niyetiyle değil aynı zamanda Anayasa’ya ve TBMM’ye karşı açıkça hile yapar duruma da sürüklenmiştir. Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi’nin, bu değişikliği yine iptal edeceğini hükümet de bilmektedir. Ama hükümet, “Anayasa Mahkemesi iptal edene kadar ben de IMF’nin istediği yasaları çıkarırım” diye düşünmektedir ki, bu da AKP’nin hem halka hem de yasalara karşı giriştiği “hile”sinin boyutunu ve vehametini büyütmektedir.
Dahası bu sefer hükümetin “içtüzük değişikliği” yapmaktaki amacı, IMF’ye “Haziran sonuna kadar çıkaracağız” diye söz verdiği bankacılık ve sosyal güvenlik yasalarını çıkarmak içindir. Yani hükümet; IMF’nin emir ve isteklerini yerine getirmek için, Anayasa’yı açıkça çiğnemeyi de göze almıştır.
Meclis’teki milletvekillerinin üçte ikisinin “sahibi” olan bir parti ve onun başının, bu haksız ve aşırı güç yetmiyormuş gibi, şimdi de, gelecek kuşakları da yakından ilgilendirecek çok önemli yasaları kendi vekillerinden bile kaçırmak istercesine içtüzük değişikliğine gitmesi elbette ki hiçbir hakkaniyet, demokratik teamül ve milletvekillerinin hakları gibi siyasi-ahlaki ilkeler açısından kabul edilemezdir.
Başbakan, bakanları ve partisinin önde gelenleri konuşmalarında milletten, halktan, vatandaşın isteklerine AKP ve hükümetin çok önem verdiğinden sık sık dem vuruyorlar; ama gerçekte asıl önem verdikleri bir avuç en zengin ile iç ve IMF başta olmak üzere dış sermaye merkezleridir. Nitekim; özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya, sosyal güvenilik yasasında yapılan değişikliklere, İş Yasası’nın değiştirilmesine bütün işçiler, bütün sendikalar, bütün emek örgütleri karşı çıktılar; bunu sokalardan görüşme masalarına kadar her platformda ifade ettiler ama hükümet ve onun emrindeki AKP milletvekilleri, patronlar, IMF nasıl istiyorsa yasaları öyle değiştirdi; halkın, vatandaşın ne istediğini umursamadılar bile.
Tayyip Erdoğan hükümeti ve vekilleri son içtüzük değişikliği ile, bir adım daha atarak; sadece halkın isteklerini değil ama Anayasa’yı da, milletvekillerinin yasaları enine boyuna tartışma haklarını da tanımadıklarını ilan etmişlerdir.
Hani böyle durumlarda; “emir demiri keser” denir ya; bu sefer IMF’nin emri, demiri bırakın Anayasa’yı ve Anayasa Mahkemesi’ni de kesmiştir. Olan budur. Hükümet; “Anayasa Mahkemesi’nin kararları mı, milletvekilinin hakları mı, halkın istekleri mi yoksa IMF’nin direktifleri mi” ikileminde “IMF’nin direktifleri esastır” diyerek, buna engel gördüğü tüm diğer güçleri çiğnemiştir.
İçtüzük değişikliği ile olan budur.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Madımak denince...
Madımak denince akla ne gelir?
37 insanın katli, 33 aydının ateşe verildiği an...
Madımak denince akla ne gelir?
Sivas, 2 Temmuz 1993.
Madımak denince akla;
Türkiye, Türkiye’nin yönetimi, faşist ve gerici iktidarlar... öncesi ve bugünüyle kanlı saldırılar ve katliamlar gelir. Maraş, Çorum, Malatya, Gazi, Hayata Dönüş...
Madımak denince akla ne gelir?
Aklını ve yüreğini güzel ve aydınlık bir ülkeye hasretmiş insanların tutuşturulması...
Madımak denince akla;
Türkiye’nin aydınları; bilim insanları, yazarları, halk sanatçıları, müzisyenleri, eleştirmenleri, şairleri, oyuncuları... güzel yüzlü, sevgi ve aşk dolu bilge insanlar, genç kızlar ve oğullarımız, yurtseverler, sosyalistler...
Madımak denince akla;
Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Muhlis Akarsu, Edibe Sulari, Asaf Koçak...
Madımak denince akla;
Özlem gelir, Menekşe gelir, Nurcan, gelir, Carina...
Madımak denince akla;
Hasret Gültekin gelir.
Madımak denince...
Akla, 33 can gelir. Her biri bir sevgi yumağı 33 can. Semah dönen, halay çeken, şiir okuyan, resim yapan, bağlama çalan, araştıran, yazan, çizen, söyleyen, anlatan. Aşkla insana, birliğe, kardeşliğe, aşka ve sevgiye, yeni bir dünyaya koşan 33 can gelir.
Madımak denince akla;
İki dünya gelir, iki ayrı dünyanın insanları gelir. Yakarak yıkarak, ateşe vererek var olmaya çalışanlar, bilimden, sanattan, kitaptan korkan, kan ve katranla beslenenler, haramzadeler...
Nesimi’nin derisini yüzenler, Pir Sultan’ı darağacına çekenler, Deniz Gezmişleri asanlar, katliamcılar, işkenceciler, darbeciler, barış ve demokrasi düşmanları, halk düşmanları, yalancılar, riyakarlar...
Madımak denince akla;
Barış düşmanları, Türkiye’nin ırkçı ve şoven güçleri, Türkiye’nin karanlık yüzü, insanlığın yüz karası...
Sömürü ve şiddetle beslenenler, yarasalar, günden, güneşten, aydınlıktan korkanlar gelir.
Madımak denince akla;
Aydınlarımız gelir. Ezilenin safında, mazlumun ışığı olmuş, yüreğini ve beynini sömürü ve baskıyı ortadan kaldırmak uğruna tüketmiş, gençlerle el ele, omuz omuza duran aydınlarımız gelir.
Barış diyenler, halkların kardeşliği diyenler, Türkiye’nin demokratikleşmesi için çırpınan ve bu uğurda hayatını yitirenler, başımızın tacı, yüreğimizin sevinci, insanlık abideleri gelir.
Madımak denince akla;
Alevi, Sünni ayrımı yapmayan, ayrı dillerden ve dinlerden olan tüm halkları eşit ve kardeş gören aydınlarımız gelir. Kürt, Türk, Arap... Alevi, Sünni, Müslüman, Hıristiyan... Bu topraklarda yaşayan tüm halkların eşit, özgür ve kardeşçe yaşadığı bir halk cumhuriyeti için mücadele edenler ve onları ateşe verenler akla gelir.
Bir de AKP gelir... AKP ve onun ana rahmi!
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Aile fotoğrafı
Gazetelerin birinci sayfalarına yansıyan o meşhur fotoğraf akıllardadır.
Ortada tüm heybeti, kalın ensesi ve koca bebeğiyle Sülüman Bey.
Çevresinde “aile üyeleri”.
Aile üyelikleri nereden geliyordu?
Ortak davaya baş koymaktan.
Aynı yağma kazanına kepçe daldırmaktan.
Hani filmi yapılsa, tüm dünya sinemalarında “örnek aile” başlığı adıyla oynatılsa...
Gerçeklerden habersiz pek çok insan “film” deyip geçecektir.
Oysa “film dedikleri” Türkiye yağma düzeninin ta kendisidir.
Afişte yan yana, omuz omuza verenler, mutluluktan keyifle gülenler Türkiye’nin nasıl yönetildiğinin fotoğrafik bir özetidir.
Üstelik o film, bugün aktörleri değişmiş olarak tıpkı eskisi gibi sürüp gitmektedir.
Değişen tek şey baba rolündeki kişinin isim değişikliğidir.
Atlı figür yerini ampule bırakmıştır.
Dün babanın ailesini yaratan dümenler, bugün yeni aile fotoğrafları peşindedir.
Çalmayla çırpmayla, halkın birikimlerini hortumlamayla yeni
zenginler yaratılmaktadır.
Arada küçük ayrıntı;
Dün hortumcular kıratın sırtında viski açarken, bugünküler tespih sallamaktadır.
***
O meşhur aile fotoğrafını gözünüzün önüne getirin.
Parmağınızı üstlerine koyun.
O aile fotoğrafında tek bir kişi yoktur ki, adı yağma talan, hortum, ihale, yolsuzluk hırsızlık işlerine karışmasın.
Tek bir kişi yok ki, adı mübaşirlerce mahkeme koridorlarında bağırılmasın.
Bir yolsuzluk davasına sanık olarak çağrılmasın.
Nasıl olmuşsa olmuştur.
Artık, onlar mı aile üyeleri arasına girdikten sonra kötü yola düşmüştür...
Yoksa kötü yolda sınav verdikten ve hortum yeteneği kanıtlandıktan sonra mı aile üyeleri arasına katılmıştır, orası ayrı bir uzmanlık işidir.
Ama bilinen şey, o aile fotoğrafı, “Böyyük Türkiye” resmidir.
Ve o “Böyyük Türkiye” bugüne kadar o fotoğraftan yüzlercesini yaratmıştır.
Halkın sırtından çalınanlar aile üyelerine aktarılmıştır.
Bugünün idarecileri o fotoğrafı güncellemeye kalksalar karşımıza farklı bir tablo mu çıkacaktır?
Dün bu köşede bazı ihale, alavere dalavere işleri yayınlanmıştır.
Ki, o işler bugün dönen fırıldakların binde biri değildir.
Her belediye, her kamu idaresinde döndürülenler yazmaya kalkılsa değil gazete köşeleri, kitaplar almayacaktır.
Peki öyleyse o fotoğraftan bugüne ne değişmiştir?
Hırsızlığı, yolsuzluğu, hortumu, yağmayı elinde viski kadehleri değil de tespih sallayanlar yapınca hırsızlıklar, yolsuzluklar mübarek olmuyor ki!
Düzen aynı yağma düzenidir.
Davul aynı davul...
Sadece tokmakçı değişmiştir.
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
..........
Yüksel Akkaya
Veda
Her şeyin bir vakti var işte. Ne yazık ki ben de veda etme vaktinin geldiğini düşünüyorum. TDK’nın sözlüğü “veda” terimi için “ayrılırken birbirine esenlik dileme” açıklamasını “uygun” görmüş. Benim düşündüğüm veda ile bu açıklamanın ne yakından ne de uzaktan bir ilgisi var. Bu yazıda benim anlatmak istediğim veda geçici ya da sürekli bir veda. Bugün için bir veda benim için kaçınılmaz gibi... Zira, Evrensel’in izlediği, ki benim çok önemsediğim, umutvar politika ile benim “gerçekliği” yorumlamam zaman zaman aynı yerde durmuyor (gibi). Evrensel çok haklı olarak işçi sınıfındaki, toplumdaki her canlanışı önemsiyor, buna değer biçiyor, buradan genel bir çıkışı yakalamak istiyor. Bir siyasal yapılanma ve mücadele için bundan daha doğal bir şey olamaz. Olmamalı da!.. Ancak, “politik akademisyen” kimliğim ile bazı olgu ve olaylara yönelik değerlendirmem Evrensel’in bu umutvar politikasının ötesine düşerek, daha eleştirel bir değerlendirmeyi içeriyor. Böylesi bir durumda gazetenin politikasına saygı duyup, yayın politikasını zorlamadan, geçici ya da kalıcı olarak “ayrılık”ta yarar olduğunu düşündüğüm için “geçici” ya da “kalıcı” olarak “veda” etmenin zamanının geldiğini düşünüyorum.
Beş yıl önce Evrensel’de yazmam için bana çağrıda bulunan sevgili Fatih Polat’ın o gün söyledikleri bugün de geçerliliğini sürdürüyor. Benim için bir emek yanlısı gazete olarak Evrensel dün ne kadar önemli ise bugün de o kadar önemlidir. Ancak, dün için benim bir parça “katkım” olabilir mi sorusunun yanıtı benim için önemli idi ve olumlu idi, bugün bir parça öyle bir parça değil. Bu beş yıllık süreç içinde Evrensel bana ihtiyaç duymayacak yazarlara, hatta kendi politikası açısından bunu aşacak bir bilgi ve birikime sahip oldu. Bu nedenle “dışardan biri” olarak bana da ihtiyaç kalmadı. Bu benim için çok sevindirici bir gelişmeydi. Ben nihayetinde bir yarışın bir yerinde görev alan emek cephesindeki bir arkadaş idim. Sevgili Özgür’ün (Müftüoğlu) varlığı ise bu geçici ya da kalıcı vedayı daha bir gönül rahatlığı ile yapmamı sağlıyor. Zira, o geride bir boşluk bırakmayacak yazıları ile benim “huzur” içinde karar almamı sağlıyor.
Evrensel’de yazdığım her yazıyı “iliklerime” kadar hissederek yazmaya çalıştım, “doğruluğuna” inanarak, ki yanlış olmaları da mümkündür. Evrensel, bu yazılara doğruluğuna inanıp inanmasa da bir şey söylemeden kapılarını açtı. Hiçbir zaman “yazarımızın yazısı teknik nedenlerle elimize ulaşmadı” demedi. Bazı gazetelerde sık sık bu türden sansür uygulamalarını görünce, bir “yazar” olarak bundan sevinç duyduğumu dile getirmeyi kaçınılmaz bir görev kabul ediyorum.
Evrensel, çıkış nedenleri ve bunun gereği bir politika olarak hitap ettiği kitleye güven ve umut vermek zorunda. Ancak, “politik bir akademisyen” olarak da benim bazı gördüğüm gerçekleri dile getirmem bir zorunluluk. İki gerçek ve zorunluluk bir araya geldiğinde ikisinin birbirini zorlamaması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bir akademisyen “özgürlüğü” içinde yazdıklarımın Evrensel’in bir politik hareket olarak ortaya koydukları için çelişmemesine ne kadar özen göstersem de bunun son sınırında buluştuğumuz için artık bunu sürdürmemek gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz, bu Evrensel emekçilerine olan saygımdan kaynaklanıyor, kişisel “kaprisimden” değil.
Doğru ya da yanlış, ben SEKA işçisinin, Seydişehir işçisinin, Ereğli ve TÜPRAŞ işçisinin mücadele hattını yanlış buluyor, bunun ötesinde birbirini destekleyen değil, ayrık ve yenilgiye davet eden eylemler içeren bir mücadele izlediklerini düşünüyorum. Bu nedenle bu mücadele hattının ağır bir şekilde eleştirilmesi gerektiğini, hatta şok etkisi yaratacak bir “aşağılama” derecesinde eleştiriyi hak ettiklerini düşünüyorum. Ancak bir “sorumsuz akademisyen” olarak bu özgürlüğümü Evrensel’in politikasına rağmen sürdürmenin de anlamlı olmadığını ve doğru olmadığını da biliyorum.
Özelleştirme karşıtı gibi görünen, aslında sadece işlerini koruma telaşında olan işçilerin eylemlerinin yaygınlaştığı bir dönemde, özelleştirme karşıtı işçilerin olmadığını, özelleştirme karşıtı gibi görünen yerlerde işçilerin sadece kendi işlerini koruma kaygısı nedeni ile verdikleri mücadelenin çok ağır bir şekilde eleştirilmesi gerektiğini düşünen “sorumsuz” bir akademisyen olarak yazmak yerine “şimdilik” yazmamanın daha “doğru” olduğunu düşünerek bunca zamandır bana katlanmış olan Evrensel’e, okuyuculara teşekkür edip, ayrılmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Yazmama kararımın sadece “İşçi Üniversitesi” köşesi ile sınırlı olacağını belirtmek isterim. Kültür sayfasında çalışma yaşamı ile ilgili bir romanın ya da öykünün tanıtımında, değerlendirilmesinde, pazar gününün Hayat ekinde işçi hareketi tarihinin kimi olaylarının değerlendirilmesinde karşılaşabiliriz.
Daha güzel bir dünyada, daha umutvar bir yaşam için sözün bittiği yerde eylemde buluşmak üzere, şimdilik sevgiyle kalın...
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
SU
..........
Selma Ağabeyoğlu
Ruhum acıyor
Ruhumuzun derin yaralar aldığı bir çağı yaşıyoruz...
Yalnızlık isli bir lambanın camı gibi gelip yapışıyor yüreğimize...
Yalnızlık dedim de...
Bu kan, bu vahşet, bu gözyaşı...
diyor ki bize “Toplumsal mutluluk olmadan, bireysel mutluluk olamaz”...
Yaşamınızın takvim yapraklarına bakın,
Yahut beyazın hızla grileştiği şu kirli tarih yapraklarına bakın...
Tarihsel kirliliğin, beni boğduğunu hissettiğim anlarda, Rousseau gelir aklıma,
Bir yalnız adamın hayatına, bir yalnız adamın hatıralarına dalarım...
Aydınlanma sürecinin, ışıklı isimlerindendir Rousseau,
Yaşadığı çağın, toplumsal ve siyasi açmazların onu en çok boğduğu anlarda, yazmak istermiş...
Ve evinin kilometrelerce uzağında bulunan ormanlarda, yaşadığı şehrin varoşlarında, kah sıcaktan bunalarak, kah eksili derecelerde soğuktan donarak... durmadan gezermiş...
mesele gezmesinde değil, mesele bu eylem içindeyken çok iyi düşündüğünü söylermiş, aile, toplum, siyasi yapı...
Ormanlarda sürekli düşünüp, sonra evine gelir yazarmış...
Neden dolaşarak diye sorduklarında “düşünüyorum, çünkü yaşadığım çağın duvarları üstüme yıkılıyor” dermiş...
Ruhumuzun derin yaralar aldığı çağı yaşıyoruz...
Ruhumuz acıdığında, bizim uzun yürüyüşler yapacağımız ormanlarımız yok belki...Elbette Rousseau da değiliz...
Oturduğum cafe’nin camından bakıyorum parkın bahçesine...
Serçeler otların üstünde minicik ayaklarıyla geziniyorlar, küçücük gagalarıyla yerde bir yiyecek parçasını bölmeye çalışıyorlar...
Birden aralarına bir güvercin kondu hızla...
serçeler çabucak uzaklaştılar gökyüzüne doğru...
Güvercin keyifle onların bıraktığı yiyeceği parçaladı ve yuttu...
Güvercin, o minicik kuşların elinden aldığı yiyeceği gasp etti kanımca...
Güçlünün güçsüze hışmıdır bu...
Mesele adil olmakta...
Mesele vicdanlarda...
Durmadan düşünüyorum...
Ruhum acıyor...
e-posta:
selma2216@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Lynne Stewart davası
Avukat Lynne Stewart, birçok avukatın yüz çevirdiği davalara girmekle tanınmış, deneyimli ve radikal bir hukukçu. Son olarak, “Mısırlı kör şeyh” olarak bilinen Abdül Ömer Rahman’ın davasını aldı. Rahman, Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik ilk bombalı saldırıyı azmettirmek ile suçlanıyor. Stewart, meslektaşları, profesyonel Arapça çevirmeni Muhammed Yusri ve Ahmed Abdül Sattar ise, onun savunmasına yardımcı oldukları için “teröre yardım ve yataklık” ile suçlanabildiler.
Bu suçlamanın merkezinde, “Özel İdari Tedbirler” olarak bilinen cezaevi kuralları yatıyor. Bu kurallar, tutukluları izole etmek için kullanılmakta. Stewart ve diğer avukatlar, bu kuralların altına imza attılar, ama devletin bu imzayı, müvekillerini temsil etmelerini önlemek için kullanacağı akıllarına bile gelmemişti.
Stewart, bir söyleşisinde, gelişmeleri şöyle anlatıyor: “Sanırım bunun nedeni, çok korkmaları. Faşizm deyince akla kitabi bilgiler gelir, ama bu aslında herşeyden çok bir duygudur. Jüri, ‘Ülkemizi korumalıyız, bunun yolu da devleti desteklemektir’ fikrine kazanıldı. Klasik tarzdır; ‘Devletin bize söylediğini yaparsak, devletin yolundan gidersek güvende oluruz’ diye düşünülür. Bu da bizi kritik bir soruya getiriyor: Yurtdışında imparatorluk gibi davranan bir devlet, içeride demokratik olabilir mi?”
Stewart, kendilerine yöneltilen “cezaevi kurallarını ihlal” suçlamasının temelini de açıklıyor: “Şeyh Ömer hüküm giydiğinde Amerika’nın orta kesimlerine gönderildi. Bu da yetmedi ve çok ağır tecrit altına alındı. Ailesine ayda bir kez, avukatına ise haftada bir kez telefon etme hakkı vardı, bu kadar. Medyayla görüşmesi yasaktı. Ailesinden olmayan kimse, onu ziyarete gelemiyordu. Biz avukatlar; ben, Ramsey Clark, Abdeen Cabara, onun böyle bir tecrite tabi olduğuna dair bir belge imzaladık. Elbette, cezaevi kurallarının hukuki temsil ile alakası olamayacağını düşünüyorduk. Sonuçta avukatlık görevimizi yaptık, davasını etkileyebilecek gelişmeler hakkında bilgi verdik. Bu bilgileri vermemiz, kural ihlali olarak görüldü. Üstelik biz bunu 2000 yılında yapmıştık, devletin aklına bize dava açmak ancak Eylül 2001’den sonra geldi. Kısacası, 11 Eylül’ü fırsat bildiler.”
Böylesi taktikler kullanılınca; Stewart, Yousri ve Sattar’ın suçlu bulunması, insanı şaşırtmıyor. Her üçü de temyize başvurdu; Stewart’ın arkasında Ulusal Avukatlar Birliği ve Ceza Davası Savunma Avukatları Birliği’nin desteği de bulunuyor.
Zengin, büyük hukuk firmaları, Stewart’ı desteklemekte genellikle ağır davrandı. Ama Yargıç Andrew Napolitano gibi bir muhafazakâr isim dahi, New York Times’a bir makale yazarak, davanın “Adalet Bakanlığı’nın anayasaya saldırısında kazandığı çarpık bir zafer” olduğunu belirtti. Sağcı Fox televizyonunda da yorumlar yapan Napolitano, “Eskiden, sadece Kongre federal ceza hukukunu belirleyebilirdi. Ama 11 Eylül’den sonra, bu yetki Adalet Bakanı’na devredilmiş görünüyor. Böyle bir yetki, anayasanın neresinde var?” diye soruyordu.
Hukuk, iktidar ve politikanın bir aracıdır. Lynne Stewart, hukuki olarak değil “siyasi” olarak çizgiyi açtı. Bu nedenle dava, bir formaliteden ibaretti.
Anayasa, ve Bağımsızlık Bildirgesi gibi metinlere hep atıf yapılır; ama iş mahkemelerin gerçekte nasıl işlediğine gelince, hiç hatırlanmazlar.
Çünkü kağıt üzerinde kalan hükümler, asla yeterli değildir.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net