www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EKONOMİ VE POLİTİKA
____
İzzettin Önder
Burjuva demokrasisi budur!
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Vanalarının açıldığı esas liman
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
MHP’ci Milli Siyaset
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Kişisel görüş
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Vatan haini
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
Dialog meselesi
SÖZ OLA, TORBA DOLA
____
Üstün Yıldırım
Kıskanırım seni ben...
EKONOMİ VE POLİTİKA
..........
İzzettin Önder
Burjuva demokrasisi budur!
Bir talebe Nazım Hikmet’ten bir şiir okuyor, derhal karakolda nezarete alınıyor. Eğer bu bir suç ise, durum savcılığa ve yargıya yansır, ondan sonra da suçlu cezasını çeker. Şiiri okuyan delikanlının adı belli, adresi biliniyor. Ama olay maddî anlamda suç değilse, ilgili kişi karakola davet edilir(!) ve orada ona gözdağı verilir. Kısa yoldan “adam etme” mantığı ve yöntemi budur!
Kısa yoldan adam etme yöntemi işkence gibi, sistem içi bir uygulamadır. Hiçbir güvenlik görevlisi kendi başına ve kararı ile işkence yapamaz, insanlara karakolda gözdağı veremez. Zira, o görevli bunun bir suç olduğunu bilir. Ama, böylesi bir uygulama sistem mantığına uygun olarak alttan alta yürütülüyorsa, ilgili kişi cezalandırılmaz; yâni sistemin uygun gördüğü ve dayattığı uygulamada emniyet görevlisinin suç eylemi korunur, hatta mükafatlandırılır bile! Basından edinilen bilgilere göre, ilgili kaymakam olayın büyütülmemesini (ne demek se!) istemiş. Bir kamu görevlisinin görevi olayı baskılamak değil, tam tersine, açığa çıkararak, netleştirmek ve hukuku uygulamak olmalıdır. Her şey kasaba mantığı ile halledilmeye yeğlendiğinden, kaymakamın bu girişimi de, sonradan olayı ört-bas etme çabaları da hoş karşılanıyor olabilir. Bunun adı da hukuk olur!
Ermeni konusunun tartışılması da buna benzer bir şey! Daha doğrusu, konferansın engellenmesi de başka bir demokrasi ve hak ihlâlidir! Seçilen konuşmacılar tarihsel gerçeğe aykırı bir şey söylerlerse, başkaları çıkar, söylenenlerin yanlış olduğunu belirtir, yanlışı kanıtlar ve belgelerle gerçeği ortaya koyardı. Böylece, insanlar da neyin belgeye dayanmadan söylenen yanlış, neyin doğru olduğunu görmüş olurdu. Yapılan bilimsel saptırmanın ayıbını da bu ayıbı yapanlar yüklenmiş olurdu.
Bir hükümet sözcüsü, üst düzeyli şiddet ve nefret içeren lâflar edip, sonra da o kabinenin başbakanı sarf edilen bu sözlerin hükümete ait olmadığını söylerse, ortada çok vahim bir durum var demektir. Bizler, aynı hükümet sözcüsünün yarın söylediklerine artık inanabilir miyiz! Bu satırları yazarken henüz bir bilgi yoktu, ama doğrusu, bu durum karşısında hükümet sözcülüğü yapan kişinin nasıl davranacağını çok merak ediyorum. Eklektik bir parti ve kabine yapısında istifa yasak olduğuna göre, bu olay da sindirilip, unutturulmaya çalışılacaktır, herhalde.
Bundan birkaç yıl önce İstanbul Üniversitesi’nde “yaz okulu” diye bir uygulama başlatıldı. Öğrencilerin bütünleme hakkına tecavüz oluşturacak biçimde, bu hakkın kullanılması için önce yaz okuluna devam etmenin zorunlu olduğu dayatıldı. Önceleri yaz okulu ücretsiz olduğundan fazlaca itiraz çekmedi. Ancak bu yıl yaz okuluna da ücret geldi. Açıktır ki, bunun anlamı, bütünleme hakkının önüne bir de paralı bir engelin gelmiş olmasıdır.
İstanbul Üniversite yönetiminin almış olduğu bu kararı Üniversite Konseyleri olarak tartışmak ve varılan sonucu bir bildiri halinde ilgili makamlara iletmek üzere, gerekli başvuruları yaparak, üniversite içinde bir derslik talep ettik. Ancak, anlamlı hiçbir gerekçe ileri sürülmeden, öğretim üyeleri, yardımcıları ve öğrencilerden oluşan Konseyler’in, hiçbir şiddet içermeyen, tamamıyla fikir tartışması niteliğindeki toplantısı için yaptığı derslik talebi geri çevrildi ve tahsis yapılmayarak, toplantı engellendi. Üniversitenin anladığı katılımcı demokrasi de işte böyle bir şey olsa gerek!
Türkiye’ye bakıyorum da, gerçekten durumun içler acısı olduğunu, üzülerek, düşünüyorum. Otobüsler nehre uçuyor, trafik tam bir keşmekeş içinde, insanlar birbirini bastırmak ve kazıklamakla meşgul, hak hukuk konuşmuyor, sadece güç çalışıyor, yüksek sesle konuşan ve azarlayan efendi oluyor, samimi ve saygılı davrananlar ise aptal yerine koyuluyor, ekonomi her gün biraz daha aşağıya giderken ve yoksulluk derinleşirken bu görüntüyü süslü camın arkasında allayıp pullayanlar binlerce doları ceplerine koyuyor, vs.. Bazı karikatür dergilerinin kapakları gerçek gibi geliyor bana: Tam bir karmaşa, biri diğerini bıçaklıyor ve bıçağın ucu adamın sırtından çıkmış, ötekisi birinin boğazını sıkıyor adamın dili dışarı sarkmış, bir başkası kara gözlükleri ile bir zavallının sırtına binmiş kendisini taşıttırıyor, vs...
Sömürü düzeni tablosunda burjuvazi de kendi yerini sağlamlaştırdıktan, daha doğrusu böyle bir tabloyu oluşturduktan sonra, niye bu tabloya itiraz etsin ki, onun yerine değerli hocalara demokrasi üzerine yazdırmış olduğu kitapları okuyarak, entelektüel düzeylerinin doruktaki zevkini tadar!
e-posta:
izo40@hotmail.com
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Vanalarının açıldığı esas liman
“Asrın projesi” olarak reklam edilmesinde de , bu “proje”nin pratiğe geçirilmesinde de ‘yönetmen’liği elinde tutan Amerikan yönetimi, yüz yıllık emellerine ulaşan taraf olmanın sevinci içinde. Yıllar önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Hazar Havzası’nı ABD’nin “yaşamsal çıkar bölgesi” ilan etmişti. Bugün, Gürcistan’daki başta olmak üzere, sadece gerçekleştirdiği darbelerle değil; ‘Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı’ üzerinden de bu “yaşamsal çıkar bölgesi”ne erişmeyi ve böylece, bu bölgedeki en önemli ve büyük rakibi Rusya’yı çevirmede önemli mevziler edinmiş Amerikan devleti ve tekellerinin temsilcileri, saldırı için stoklarını bu yönden de artırmış oldular. Alenen ilan ettikleri, “200 milyar varillik rezerve sahip ‘havza’nın Rus hegemonyasına bırakılamaz” olduğuydu; bölgeye yönelik saldırgan yayılmacı politikalarında petrol ve doğalgaz kaynaklarının Batı pazarlarına nakli ve Amerikan hegemonyacılığı yönünde kullanılmasıydı. Bu yönde önemli mesafeler aldılar ve bölge ve kaynakları üzerine çekişme giderek şiddetleniyor.
Bush yönetimi ve işbirlikçi uşakları bu ‘proje’nin uygulanmasıyla “bölgenin ve dünyanın daha fazla kalkınacağı” yalanıyla ‘zafer gösterileri’ düzenliyorlar. Ama açık ki, petrol vanalarını, petrolün akışını Akdeniz’in Ceyhan’ından Okyanus ötesine gerçekleştirmek üzere açtıran Amerikan politikası, Gürcü, Azeri ve Türk işbirlikçileri de kullanarak, bölge ve dünyayı, yeni ve daha büyük savaşlara sürükleyici bir politikadır. Rusya’nın her bakımdan kuşatılması ve etkisiz bir Asya ülkesine dönüştürülmesi hedefiyle birleşen ABD’nin enerji politikaları, enerji savaşlarını da içerecek biçimde çatışma ve savaşları kışkırtan bir politikadır. ABD 2010 yılı itibarıyla günde 3.2 milyar varil petrolün ve yılda 4 bin 850 milyar fit küp doğalgazın alınabileceği hesaplanan bölgeye ‘erişimi’ni bunun içindir ki, tüm bölge ülkelerinin çıkarına gösteriyor; Aliyev-Şaakaşvili gibi bölge politikacılarını daha etkin biçimde kullanmaya çalışıyor. Rusya’yı ve saldırı politikalarının önemli hedef ülkelerinden biri olarak ilan ettiği İran’ı, daha fazla köşeye sıkıştırmak üzere, bu mevzilerden yararlanmak istiyor.
Amerikan emperyalist şefleri, kendi çıkarlarına işleyecek petrol akışı ve petrol-doğalgaz transferini, petrol hattının geçtiği Türkiye gibi ülkelere de “çok büyük yararlar sağlayacağı” iddiasındadırlar. Görülen o ki taşeron işbirlikçiler de buna inanmakta ve “40 yılda 7,5 milyar dolar kazanacakları” için bayram davulları çalmaktadırlar.
Ama açık ki, bu “kira bedeli kazanç”, önümüzdeki süreçte kaybedileceklerin kapsamı ve boyutuyla kıyaslandığında büyük bir hüsranın habercisi olmaktan fazla bir şey değildir. Türkiye işçi ve emekçilerinin, bölgeyi petrol alevine tutacak Amerikan politikasının Irak’ın işgaliyle kanıtlandığını; ve ABD-Rusya ‘kapışması’ veya ABD’nin ‘enerji savaşları’yla da ilişkili yayılmacı saldırgan politikasının, örneğin İran’a saldırıya genişlemesiyle ortaya çıkacak vahim durumu, bugünden görmeleri ve buna karşı mücadeleyi yükseltmeleri kesin bir zorunluluktur. Boru hattı da, petrol vanaları da, petrolün iktisadi getirileri de Amerikan yayılmacı politikası için işleyecek-çalışaçaktır. Bundan da halkların kazanacağı bir şey yoktur.
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
MHP’ci Milli Siyaset
Türkiye Cumhuriyeti devletinin standartları nelerdir? “Laik ve sosyal” mı? “Demokratik hukuk devleti” mi yoksa? Bunlar hep söylenir; ama yalnızca, söylenir. Oysa, ardı ardına sıralanan bütün bu sıfatların gerçeği örten ezberler olmanın ötesinde beş paralık değerinin olmadığı da bilinir. Sadece aldatmaya ve manipulasyona yönelik yalan ezberler… Bir ‘devlet standartı’ arayışına, bu sıfatların, yani demokrasinin, hukukun, sosyalizasyonun bittiği yerde başlamak gerekiyor. Ve şurası açıktır ki; az çok istikrarlı bir seyir izleyen bir burjuva demokrasisinin standartlarını bile tutturamayan, “balanslarla”, “konseptlerle” zırhları korunan bir ceberrut sınıf egemenliğidir söz konusu olan. Bütün sivilleşme masallarına karşın, bürokratik bir garabetle kendisini temellendiren sınıf egemenliği… Temsili demokrasiymiş; hepsi hikaye! Temsil edenlere bakınca, demokrasilerinin encamı da ortaya çıkıyor. Bütün iddialarına karşın her hükümet olanın kendisini emanet ettiği Milli Güvenlik Siyaseti’ne icazetli “demokrasi”… Bütün siyasi ilişkileri, siyaset erbabını “Devlet siyaseti” denilen bir karabasana uyarlamak dışında hiç bir numarası olmayan gölgelerin demokrasisi!
Evet; atılan balanslar, demlendirilen konseptlerle tutturulan “demokrasi” ayarları… Adettendir; bir bölüm devletçi ‘aydın’ zevat, MHP’yi gösterip “demokrasimize şükredelim, ya bunlara kalsa?” derler. MHP standartları gösterilip devlet standartlarına rıza aranır.
Devletin “demokratik” standartlarıyla MHP’nin kurtlu ulumalarının aynı ‘Milli Güvenlik Siyaseti’ düzleminde giderek daha çok eşitlendiğini, örtüştüğünü görmek için çok akıllı olmak gerekmiyor oysa.
Bir süredir, Bayrak provokasyonundan bu yana, bu örtüşmenin yani devlet standartlarının MHP’lileştiğini gözlemleyebiliyoruz. Öyle ki, MHP’nin “daha çok MHP’lileşmesi” yönünde bir ‘derin’ temayül, kendisini giderek daha çok hissettirmekte. Tutturulmaya çalışılan şoven-milliyetçi konseptin en “ileri” bölüğü, MHP’den sürekli bir linç ve sokak teyakkuzu istiyor. Düşünebiliyor musunuz, ülkücü kurtlar pasif bulunuyor ve daha aktif olmaya çağrılıyor! MHP’nin bazı yöneticilerince açıkça dillendirilmeye başlandı: “Emekli askerler bizi rahat bıraksın”! Mevcut MHP’yle bile tatmin olmayan bir ’MHP ötesi’ toplumsal desteğin arandığına işarettir bunlar. Demek ki birileri linçle yatıp kalkan bir gözü karalığa daha fazla ihtiyaç duyuyor.
Peki bu durum sadece bir kaç emekli asker, bürokrat kamu görevlisinin takavutluk buhranlarıyla açıklanabilir mi? “Ne var canım, emeklilerin can sıkıntısı, devleti bağlamaz”, denilebilir mi?
Böyle diyenler, “içeriği yenilenen” Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde öngörülen değişikliklere baksınlar. Haberlere bakılırsa, ‘özel savaş’ın kuralsızlığı içinde ölçüleri kaçıran bazı mafyatik-ülkücü birimlerin kulağını çekme amacıyla bir önceki Belge’ye eklenmiş bir “tehdit”, şimdi kayıtlardan düşülüyor. “Irkçı milliyetçi eğilimler ve bundan yararlanmak isteyen ülkücü mafyanın bir tehdit unsuru oluşturduğu” yönündeki tespit, yeni Milli Siyaset Belgesi’nde yer almayacakmış. Bunu, frenleri boşalmış, daha aktif bir ülkücü harekete devlet siyaseti düzeyinde verilmiş vize şeklinde anlamak gerekmiyor mu? Tam da; 28 Şubat laikçilerinin “yeşil sermaye”ye kestiği haraçlarla (Örneğin Ülker’den yıllık 1 milyon dolar alındığı ortaya çıkmış, yalanlanmamıştı)kurulmuş ASAM’ın en akıllısı Ümit Özdağ’ın, Susurluk ekolünün kahramanları, şimdi takavut Veli Küçük ve Korkut Eken’lerin istedikleri gibi…
Bu MHP standartlarının resmileşmesi sürecini doğrulayan o kadar kanıt var ki. İşte yüzbinlerce emekçinin örgütü Eğitim Sen’in kapatılması kararı... Çoğumuz beklemiyorduk değil mi? Ancak MHP’ci aklın “mantıklı” bulabileceği bu dava, malum, askeri kurmayın istemiyle açılmıştı ve görülüyor ki “bağımsız yargı” tarafından ‘gereği düşünülmüş’!
Yine, Ermeni soykırımına ilişkin yapılması düşünülen konferansın engellenmesi de bir MHP standartı değil mi? CHP’li şahinlerin ve nihayet çiçek yüzlü Adalet Bakanı’nın “bu konferansla milletimiz arkadan hançerleniyor” türünden meclis konuşmalarına bakın, şahlanmış ve de resmileşmiş Bozkurt ruhunu görürsünüz.
Bölge’de yeniden başlatılan operasyonlara gelince; kulak burun boğazcı özel birlikler, hiç merak edilmesin, tam da istendiği gibi ‘MHP ötesi’ türden. MHP’cilikle ‘resmiyet’in bileşiminden bu ‘tür’ çıkıyor işte; barış ve de hayat karşıtlığı…
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Kişisel görüş
Kanıtlanmışı değil söylenegelmişi yaşarız, bunu bizler başarırız.
Söylenegelmişin üstüne kurulan dünyevi tasarım insanların gerçekdışıyı gerçek sanarak mütevekkil ve itaatkâr yaşamalarını örgütleyebilmenin sihirli siyasetidir. Atamayla ya da seçimle devlet kurumlarının yetki ve otoritesini kullanabilme olanağına erişmiş “kurum bilgelerinin” tasarladıkları söylentiyi aşarak gerçeğe ulaşmaya çalışın; iki parmak şıklar, tevekkül ve itaat bir anda üzerinize çullanmaya hazır gözüdönmüşlüğe dönüşüverir. Dünyevi olanı kanıtlanmış gerçek üzerine kurma bilinci o anda izleri kalmayacak biçimde silinmek istenir.
İnsanlık hali, arada bir de olsa söylenegelmişin parmak şıklatıcıları yersiz ve zamansız davranırlar, durumu düzeltmek için “onun kişisel görüşüdür” denir çıkılır, işin içinden.Örnek mi istiyorsunuz, sözün gelimi hükûmet sözcüsü bakan, gerçeği kanıtlanmış olduğunu düşündükleri kendi doğrularında aramak için bir araya gelenleri ‘vatan haini’ olmakla suçlar, Başbakan “bu onun kişisel görüşüdür” der. Bakan hükûmet sözcüsüdür, söylediklerinden hangisinin hükûmetin görüşü olduğunu, hangisinin olmadığını anlayabilmek için başbakanın açıklamasına gereksinim duyulduğunu anlarsınız. Başbakanın açıklamasından söylenenin kişisel olduğunu öğrenirsiniz ancak hükûmetin görüşüne bir türlü ulaşamazsınız. Aklınıza gelir, sormak istersiniz; “ ‘hükûmet sözcüsü’ bakan kişisel görüşüne kamuoyundan gelen tepkilere karşın istifa etmeyip bakanlığını sürdürüyorsa, siz en azından “hükûmet sözcüsünü” değiştirip hükûmeti ağır ithamın utangaç destekçisi olma görünümünden kurtaramaz mısınız?” Başa gelenleri tartışır, sorgular, bakan açıklaması-başbakan onayı-hükûmet görüşü arasındaki o an yaratılan usuli ilişkiye takılır kalırsanız konunun özünden kopup gittiğinizi görür, özgürlüklerin ardından nemli gözlerle el sallarsınız.
Yersiz ve zamansız parmak şıklatıcılarından biri, bu biri Anayasa Profesörü YÖK Başkanı da olsa, aynı görüşü savunanların bir araya gelecekleri toplantıda söyleneceklerin ‘bilimsel olmadığını’ ileri sürer, toplantının yapılmasına karşı çıkar. Bu da onun ‘kişisel görüşü’ olmalı ki, bir açıklama daha yapar, bu kez toplantının ertelenmiş olmasına hayıflanır.
Savcı üniversiteden toplantıda sunulucak bildirilerin suretini ister, bu davranış onun hukuk anlayışı olarak sunulur.
Kaymakam toplantıda okunan şiirin yasaklı olup olmadığını araştırır, ‘yasaklı şiir’ kavramı onun kişisel yaratıcılığından kaynaklanan ‘kişisel görüş’ niyetine geçiştirilir.
Sonuç, söylenegelmiş üzerine kurulu dünyevi tasarımın siyasi gizi, bu gizi aralamaya kalkanların girişimine karşı ‘kişisel görüş’ savunusunun atağında pekiştirilmiş, bizler de ‘kişisel görüş’ tartışmalarının tozu dumanında farklı bir şeyler söylemek isteyenlerin görüşlerini öğrenemezken TCK, CMK, CİK ve diğerleri yaşamımıza girmiştir.
Onların ‘kişisel görüşü’, peki benim görüşüm nedir?
Ben bütün bu olup bitende kafamı en çok “karşı görüşlere yer verilmeyen tek taraflı toplantıda söylenenler bilimsel olamaz” iddiasına taktım. Bunu birçok kişi ileri sürdü, bilimselliği yapılan araştırmanın, sunulan bildirinin içeriğinde değil de toplantıda karşıt görüşü yansıtan bildirilerin sunulup sunulmamasında aradı.
Bu anlayış bilimselliğin önkoşulu kabul edilirse, bundan böyle dünyanın boynuzları üzerinde döndüğü belirtilen öküzün görüşü alınmadan “dünya öküzün boynuzlarında dönmüyor” diyemiyeceksiniz, derseniz bilimsel olamayacaksınız!
e-posta:
yucel_sayman@yahoo.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Vatan haini
Muğla’da 17 yaşındaki liseli öğrenci Nâzım Hikmet’in “Vatan Haini” şiirini okuduğu için gözaltına alındı ve sorgulandı.
Nâzım Hikmet o şiirde vatan hainliğinden bahsediyordu.
“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Kimbilir liseli gence sorguda sormuşlardır:
“Şiir okuyarak vatan hainliği yapmanın ardındaki karanlık güçler kimler?”
“Göremedim çok karanlıktılar!”
***
Fakat “vatan haini” bir tek Nâzım hikmet ve o liseli genç değil ki!
İktidar koskoca Boğaziçi Üniversitesi’ni “vatan hainliğiyle” mimledi.
Üniversite yönetimi de vatan hainliğinden kurtulmak için araştırmayı bitirdi!
Bu durumda üniversitenin “vatan hainliği” teşebbüs düzeyinde kaldı!
Eğitim emekçilerinin, “Herkese parasız eğitim” diyen sendikası ise “suç üstü” yakalandı!
Görüldüğü üzere memleket toprakları bu aralar “vatan haini” kaynıyor!
Demek, tütün, pamuk, pancar ekimi kısıtlanınca boş kalan topraklardan bol miktarda “vatan haini” yetişiyor.
Bakın çevrenize.
SEKA işçileri...
Seydişehir halkı...
Tütün, pancar, pamuk üreticileri...
Yani özelleştirmelere, fabrikaların, madenlerin... Yani memleketin satılmasına... Yani ormanların sahillerin yağmalanmasına karşı çıkanlar!..
Ki, bir ara Bergama köylüleri de siyanürlü altın aramaya karşı çıktıkları, yabancı bir tekele karşı topraklarını savundukları için “casusluk” yani, “vatan hainliği” suçuyla yargılanmışlardı.
Bu durumda herkes kendine dikkat etsin.
Yatarken sağını solunu okuyup üflesin.
Kaderde akşam normal yatıp sabah “vatan haini” olarak kalkmak var!
Çünkü, vatanı satan yüzsüzler vatanseverliğin patentini aldılar!
Memleketin işletmelerini, en değerli üretim merkezlerini satmak vatanseverlik...
Satışa karşı çıkmak ise vatan hainliği oldu!
Bankaları hortumluyanlara “vatansever müteşebbis” deniyor!
Soyguna karşı çıkanlar ise vatan haini!
Şimdi o liseli genci yargılarken ister misiniz Nâzım Hikmet hakkında da tutuklama müzekkeresi çıkarsınlar:
“Sanığın kendi yazdığı şiirinde ‘vatan hainliğine’ devam etmekte olduğunu alenen itiraf ettiği anlaşılmış olup...”
e-posta:
yucel_sarpdere@yahoo.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
Dialog meselesi
Kirvem geçen mektubumda diasporadaki Ermenilerin yaşadıkları ülkelerde mevcut olan oy potansiyellerinin politikacıları etkilemesinin aslında çok da doğru bir yaklaşım olmadığını, nitekim soykırım lehinde bugüne kadar parlamentolarından karar çıkaran kimi devletlerin, kendi sınırları içinde yaşayan Ermenilerin komik denecek kadar cılız olan sayılarına bakılırsa asıl nedenin oy meselesinden ziyade başka kulvarlarda aranmasının daha gerçekçi bir yaklaşım olacağından dem vurup sözümüze noktalı virgül koyup gerisini bu haftaya bırakmıştık…
Kirvem özüme göre kıçı kırık bu alemde, hani kaba deyimiyle söylersek kimin eli kimin cebinde olduğu pek de belli değil, ya da giderek küçülen, dolayısıyla çıkarların çatışıp birbirlerini gölgelediği menfaatler dünyasında kapalı kapılar ardında tezgâhlanan kimi olayların sonucunda kimler hinlik, kimler cinlik edip hangi kulvarlarda hangi kırtıpil hesaplar peşinde koşarak, kimleri ketenpereye getirip ne tür herzeler karıştırdıkları çoğu kez gizlenip, kılıfına uydurulup ustalıkla örtbas edilirken, zaman zaman da asıl gerçekler su yüzüne çıktığında ol zaman da iş işten geçmiş oluyor.
Mesela…Ermeniler soykırımdan söz ederken buna en çok muhalefet edip köpürenlerin başında Yahudiler geliyor…
Neden?
Çünkü soykırım meselesini başkalarıyla paylaşmak onların soykırımlarına gölge düşürüp bir bakıma dünyadaki en mazlum halk olduklarına dair yerleşik kanaate zarar verir!
Öyleyse Amerika’daki İsrail lobisi elinden gelen desteği esirgemeyip, Ermenilere karşı girişilen bu olayın soykırım olmadığını var gücüyle desteklemeli! İsrail devletinin bu zaafını yakından bilen Sayın Başbakan Erdoğan, kendi meslektaşı İsrail Başbakanı’na Amerika’daki İsrail lobisinin kulağını çekerek kendi taraflarında faaliyet göstermeleri için ricada bulunduğunda, gari kapalı kapılar ardında ne tür hesapların yapıldığını bilmek için cin olmak mı gerekir ne!
Gelmiş geçmiş Amerikan cumhurbaşkanları her yılın 24 Nisan’ında Ermeni soykırımından bahsedip etmemeyi Amerika’daki kırtıpil Ermeni oylarının sayısından ziyade ilerde Türkiye’nin başına örecekleri çok daha büyük bir çorap için cepte keklik anlamında bulundurmayı, yeri, zamanı geldiğinde bunu koz olarak öne sürüp kullanmayı, genel geçer bir devlet politikası olarak dağarcıklarında tutarken, öte taraftan mesela bu yıl keza Mr. Bush bir buçuk milyon Ermeni’nin acısından bahsedip sözde timsah gözyaşları dökerken, soykırım sözcüğünü kullanmamayı belki bugün İncirlik Üssü, yarın kimbilir hangi hesaplar için rezervinde bulundururken acaba gerçekten umurunda mı bir zamanlar bu coğrafyada yaşanmış bu trajik olayın bilançosunda kimlerin, niçin nasıl güme gittiğinin ardında yatan asıl gerçeğin ortaya çıkarılması…
Kirvem,
Bu saatten sonra adına ne deyip hangi kalıba sokmaya çalışırsak çalışalım, aslında sonuç olarak değişmeyecek bir insanlık dramı ne yazık ki bu coğrafyada maalesef yaşandı, insanlık aleminin bir bakıma yüz karası olan bu olayın ardındaki gerçek sorumluların kimler olduğunu zamanın bitip tükenmeyen çarkları içinde tarih ilerde değerlendirip, buna damgasını vurup bu meseleyi de günün birinde rafa kaldıracak, ama görünen o ki, insan denen yaratıkların tarihle başları pek de hoş değil, çünkü atalarının geçmişte yaptıkları hataları ahmakça, enayice tekrarlayıp duruyorlar.
Geçen mektuplarımdan birinde yazıp söylemiştim, yine özüme göre bu acı olayın tarafları açık yüreklilikle kendi atalarının sevabıyla günahlarını müştereken ortaya döküp, kendi kapılarının önünü süpürmeyi beceremedikleri müddetçe, işin kolayına kaçarak her biri kendine göre olayın bir kenarından tutup kendini haklı çıkaracak kulplar bulup buna sarılıp oyalandıkça, eloğlu bugün şu, yarın bu, ertesi gün de kendince kimbilir hangi faturaları burnumuza dayayıp yine amiyane tabiriyle bizlerle dalga geçip kendi bildiğini okuyup durursa kabahat kimde?
Öyleyse, özellikle Türkiye’nin sıkça yineleyip durduğu büyük devlet olduğunu gerçekten kanıtlaması için ucu Arjantin’den İngiltere’ye, Amerika’dan Avustralya’ya, Kanada’dan Portekiz’e, Mısır’dan Marsilya’ya velhasıl dünyanın her bucağına kadar dağılmış Ermeni diasporasının söylemlerine kulak tıkayıp burnunun dibindeki Ermenistan ile, kısacası devletten devlete başlatacağı ciddi bir diyalogla geçmişin kanla yoğrulup gözyaşına boğulmuş bu dramının çözümüne kapı aralayıp, el uzatıp empatiyle yaklaşması, hele hele Avrupa Birliği’nin kapısında yarın eloğlunun belki de önüne uzatıp burnuna dayatmayı planladığı oyunu bozması için de gerekli…
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
SÖZ OLA, TORBA DOLA
..........
Üstün Yıldırım
Kıskanırım seni ben...
Kulağım sesini duysa, kulağımı kıskanırım/ Gözüm yüzünü görse gözümü kıskanırım/ Sözü dilime dolansa dilimi kıskanırım. Kıskanırım onu ben, çünkü onun sözlerindeki ve sözcük seçimindeki mantık örgüsü, rastlanılabilir türden değildir. Bir kendine özgülük vardır o sözlerde. Kimse anlamasa da o sözlerdeki mantığı, kendisinin anladığı bir şeyler kesinlikle vardır. Anlamasa niye söylesin onca sözü. Örneğin, “Siz inanıyorsanız, ben beş defa inanıyorum” sözündeki sayısal kurguyu herkes anlamamış olabilir. Doğrudur. Ne demektir “beş kez inanmak”? Ve nasıl olmaktadır ya da olacaktır? Sayılara verdiği özel önem nedeniyle kendisinin matematik mühendisi ya da öğretmeni olduğu düşünülebilir; ama değildir. Değildir de; yine de herkes gibi iyi kötü bir matematik görmüştür. Belki çoğumuz gibi çarpım çizelgesini geç bellemiş, havuzla ilgili soruları zor çözmüştür. Ama hepsi o. Çünkü o, yalnızca yalın bir hekimdir. Hani, “Tıbbıye’ den her şey çıkar, arada bir de hekim çıkar” sözündeki hekimlerden. Çünkü, hekimliğinden çok hakemliği ile tanındı o önceleri. Sonra da ve daha çok da televizyon kanallarındaki yorumculuğunun neden olduğu hakimliği ile. Hani, sorgular, yargılar ve de karar verir ya. Hani asar keser bir konumdadır ya!... Yani, adam da hekimlik de var, hakemlik de, hakimlik de. Atalarımızın “hekime de, hakime de düşmeyesin” sözüne göre yasak bölgede olan biri. Üstelik bir de hakemliği var. Bu durumda söze hakemi de katmak gerekecek. Hanımları da sarıp sarmalayan ayaktopunun albenisi bunu zorunlu kılıyor bir yerde. Bu nedenle, sözü, “Hekime de, hakime de, hakeme de düşmeyesin” diye değiştirmek en doğrusu olacak. Onun da doğrusu, doğrudan “Ahmet Çakar’ ın eline düşürmesin” demek. Gerçi, onun elinde değil de, ne varsa dilinde var ve oraya düşülmemesi gerekiyor. Bakın, düşenlerden biri nasıl dolanıyor o dile: ”...yaptığı hareket tam anlamıyla dangalaklık. Dangalaklık derken bunu hakaret olarak kullanmıyorum” . Değil mi ama!... Her kötü sözde aşağılama olacak değil ya!.. Önemli olan düşünce ve söyleyiş biçimi. Bir severmiş gibi söylemek var; bir de sövermiş gibi. Severmiş gibi yaparak sövmek de olası ama; hekim, hakem ve de hakim Ahmet Çakar “söylediğine inanıyorsa, ben bir kez inanıyorum.” Yalan söyleyecek değil ya adam.
Kendine özgü mantığın sere serpe sergilendiği sözel örnekler de var. Örneğin, Selçuk Dereli’yi “...aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni...” olarak değerlendirmesi gibi. Hani, olaylı ya da olaysız karşılaşmaların unutulmaz yönetmeni dese, o ünlü filmin adına öykünerek sanatsal birikimini kullanıp yazınsal bir söyleme kalkıştığı söylenecek ama; adamı doğrudan yönetmenliğe çakmış. Belki de böyle bir özellik ve güzellik görmüştür Dereli de. Yanlış yapacak değil ya hekim, hakem ve de hakim olan adam. “O inanıyorsa, ben iki kez inanıyorum” söylediğine.
Aynı mantığın sözel ve sayısal söylemlerin ortak kullanımında da görmek olası. “Hakan’ ı çocukluğundan beri tanırım. 20 yaşından beri” diyor. Hakan’ı sanırım tanıyan herkes o yaşta ya da o yaşlarda tanıdı. Gerçi, o yaştakilere kimi zaman “çocuk” denildiği de oluyor ama; kimi zaman. Demek ki gerçekten 20 yaş çocuk yaşıymış. Hekim adam, kimin çocuk olduğunu benden ve herkesten iyi bilecek kuşkusuz. Eğer bir de çocuk hekimiyse!... O nedenle “o inanıyorsa, ben üç kez inanıyorum” söylediğine. Bilmeden konuşacak değil ya adam.
Kimin için ve ne nedenle söylediğini bilemiyorum ama; “Vasattan daha vasat” sözü var bir de. Bu sözde de, değindiğim mantık kurgusunun bir örneğini daha ve bir başka biçimde görüyoruz. Bu söz, kendi mantık kurgusu için de kullanılabilir sanırım. Yani hekim, hakem ve de hakim Ahmet Çakar düşünüldüğünde sözlerinin “vasattan daha vasat” olduğu söylenebilir belki, kimilerine “vasat ötesi”, “vasat üstü”, “vasat dışı”, “vasat altı” olarak gelse de. Ama, görüntü “vasattan daha vasat.” Ne yapalım, “vasat gelsin o zaman.” Gelsin gelmesine de söylediğine “o inanıyorsa, ben dört kez inanırım”.
Çakar’ın yazınsal denemeye giriştiği bir yazısında başarılı olmak üzere olduğu görülüyor. Yani, tam“ vasat üstü” olacakken “vasattan daha vasat” durumunda kalıveriyor yine. Diyor ki, o çok yaklaştığı tümcesinde: “Bir kedi gibi adeta önündeki yün yumağını bırakmayan, sürekli onunla oynamaya çalışan bir kedi gibi Hasan Şaş.” Hasan Şaş ile ilgili söylediklerine katılmamak olanaksız. Tümcenin hem başına ve hem sonuna konuşlandırılmış “bir kedi” sözünden biri olmasaydı tam da o yazınsal girişimi sonlandırmış olacaktı. Yine de “o inanıyorsa söylediğine, ben beş kez inanıyorum”
Çakar’ın, bir de “top yere doksan derece paralel gidiyordu” sözü var ki buna üç beş kez inanmak da yetmez. “O inanıyorsa, ben doksan kez ve doksan derece inanırım” söylediğine. Bunca özlü söz söyleyen hekim, hakem ve de hakim bir adam kıskanılmaz da ne yapılır. Kıskanırım seni ben...
e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net