www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
____
Yüksel Akkaya
Seydişehir: Ya kahramanlık, ya...
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Türkiye nereye sürükleniyor!
ROJEV
____
Ender İmrek
Diyarbakır, kültür ve barış
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Şanlı demokrasimiz
ARA SIRA
____
Fatma Babuşçu
Ellerinden bir tutan olur…
ÖZGÜRLÜK YOLU
____
Mumia Abu Jamal
Guantanamo
İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ
..........
Yüksel Akkaya
Seydişehir: Ya kahramanlık, ya...
Artık farklı il ve ilçelerdeki özelleştirmelere karşı kurulan küçük barikatlar ve buralardaki “sert” çarpışmalar pek çok kimse için sürpriz olmamaya başladı. Özelleştirmenin hayata geçirilmek istendiği her yerde işçiler işsiz kalmamak, mevcut konumlarını korumak için “yasadışı” davranmayı göze almakta, işyeri işgali ile başlayan direnişi, gerektiğinde çarpışma boyutuna taşıyabilmektedir. Seydişehir’deki direniş bu türden bir direniş olarak işçi hareketinde özelleştirmeye karşı radikal eylemlere yönelinebileceğinin işaretlerini de vermiş olmaktadır. İşsizlik adeta çağın veba hastalığı olarak işçileri korkutmuş bulunmaktadır. İşçiler vebaya yakalanmamak, yani işsiz kalmamak için her şeyi göze almaya başlamışlardır.
Toplam açısından bakıldığında 1985-2001 dönemindeki özelleştirmelerde kamu kesiminde istihdam edilen 43.797 çalışanın bundan etkilendiği ve özelleştirme sonucunda her dört işçiden birinin işsiz kaldığı görülmektedir. 1990 yılında işletmeci KİT’lerde çalışan insan sayısı yaklaşık 640 bin iken, 2001 yılı itibari ile işletmeci KİT çalışanlarının yaklaşık 390 bine düştüğü göz önüne alındığında özelleştirmenin boyutu daha iyi anlaşılmış olur. Kuşkusuz, özelleştirme olgusunu daha çarpıcı kılan ise, özelleştirme sonucu çalışan sayısının 43.797’den 31.984’e düşmüş olmasına rağmen, işletmeci KİT’lerde çalışan sayısının 640 binden 390 bine düşmesidir. 250 binlik düşüşte özelleştirmenin doğrudan katkısı sadece 11.813’tür. Bu veriler, özelleştirmenin istihdam üzerindeki en önemli etkisinin dolaylı olduğunu göstermektedir.
Özelleştirilecek kurumlarda istihdam alanlarının daraltılmasına yönelik uygulamalar emeklilik, erken emeklilik, yeni işçi almama şeklinde varlık bulurken, bu nedenle yapılan “istihdam tasarrufu” 250 bine ulaşmıştır. Yani özelleştirmenin istihdam üzerinde işsizlik şeklinde otaya çıkan dolaylı etkisi doğrudan etkisinden çok daha büyüktür. Böyle olduğu için de özelleştirmenin işsizlik üzerindeki doğrudan etkisinden çok, dolaylı etkisine bakmak daha doğru ve anlamlı olacaktır. Kısacası işçi sınıfı özelleştirmenin sonuçlarını daha çok dolaylı olarak yaşamıştır. Doğrudan yaşanan yerlerde ise giderek sertleşen bir mücadele başlamıştır. Ne yazık ki bu mücadeleler özelleştirme felsefesinin kendisine olmaktan çok, kendi işyerlerinin özelleştirilmesine karşıdır. Son zamanlarda özelleştirme kapsamındaki işyerlerinde dayanışma çerçevesinde yükselen özelleştirme karşıtlığı, ne yazık ki henüz bir politika olarak özelleştirmenin kendisine yönelmiş değildir. Bu nedenle her işyerinde yaşanan özelleştirme karşıtı kahramanlık, genel açıdan bakıldığında, açık ya da üstü örtük bir özelleştirme “yandaşlığını” içerdiğinden bir ihaneti de bağrında taşımaktadır. İşçi sınıfının en büyük çıkmazı da bir türlü bu ikilemi aşamayarak, sınıf bilinci doğrultusunda sınıf çıkarlarını önplanda tutarak topyekun bir mücadele başlatamamasıdır.
Bugün itibari ile bakıldığında ise, asıl mücadelenin yeni başlayacağını söylemek mümkün. Zira, özelleştirme kapsamı genişletilmiş ve pek çok il ile ilçeyi kapsayan geniş bir alana yayılmıştır. Toplam 39 KİT’in 15’inin, KİT’lerin 77 işletmesinin 67’sinin özelleştirme kapsamına alındığı görülmektedir. Bu işletmelerde istihdam edilenlerin yaklaşık yarısına denk gelen 175 bin çalışan ise özelleştirme kapsamındadır. Kuşkusuz, bu durum özelleştirmenin istihdam üzerinde, ilk dalgada yarattığı dolaylı yoldan olan etkinin, artık ikinci dalga ile birlikte doğrudan etkiye dönüştüğünü gösterir. Böylece, uzaklardaki kara ölüm veba kendisini bu kez daha yakından hissettirir. Hissedilen sadece ölümün kendisi değildir. Bu duygu ile birlikte çözülen değerlerdir. Böyle olduğu için de işçi sınıfının kahramanlık ve ihanet arasındaki ikilemi aşılmadıkça, hem işsizlik, hem de bu baskının yarattığı kimlik çözülmesi, işçi sınıfını bekleyen bir tehlike olmaktadır. Şimdi, “benim işyerim değil, hiçbir işyeri özelleştirilmemelidir” demenin ve bunun mücadelesinin verilmesinin zamanıdır.
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com
Başa dön
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Türkiye nereye sürükleniyor!
Türkiye’yi yöneten güç odakları son çeyrek yüzyıldır ekonomide ve siyasette hiç ara vermeden “reformlar” yaptılar. Reformların biri bitmeden bir yenisi başladı. Her “reform” için; “Bu sefer düzlüğe çıktık artık. Sıkıntıların sonuna geldik; biraz daha dişimizi sıkarsak aydınlık Türkiye doğacak” propagandası yapıldı.
Bu “reformlar”ın iki dayanağı oldu: Birincisi “AB’ye uyum”, “Kopenhag Kriterleri” patentli bir “demokratikleşme”, ötekisi ise; IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü.... merkezli, “küreselleşme politikalarına uyum” adı altında “ekonominin yeniden yapılandırılması reformları”ydı.
“Ekonominin yeniden yapılandırılması reformları”na dair gelinen aşama; IMF ile yeni bir 3 yılılk stand by’ın yapıldığı, yoksulluk sınırı altında yaşayanların sayısının 20 milyona ulaştığı; sosyal güvenlik sisteminin çökertilmesi, özelleştirmenin bir talana dönüşmesi, parasız eğitim, parasız sağlık haklarının ortadan kaldırılması; asgari ücreti bile ortadan kaldırma hamleleri, yoksulların, işsizlerin taleplerinin tümüne kulak tıkanırken zenginin, hortumcunun, rantçının el üstünde tutulduğu bir aşamadır. Bu yüzden de burda ekonomiye, ekonomik reformlara ayrıca değinmeden “reformların siyasal boyutuna” şöyle bir göz atacağız.
İşte reform reform üstüne yapılarak “demokratikleşme”nin geldiği en son aşama:
1-) Türkiye’nin en büyük sendikası Eğitim Sen’in, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararıyla kapatılmasına hükmedilmiştir. Gerekçesi; “anadilde eğitim hakkını” savunmaktır. Yani Türkiye’nin emekçileri ve onların örgütlerinin, bir eğitimci merkezi örgütünün en doğal hakkı, hatta görevi olacak bir ilkeyi savunması suç sayılmıştır.
2-) Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenmek istenen “Ermeni sorunu” konulu; bilim ve aydın çevrelerinden onlarca kişinin katılacağı konferans; Adalet Bakanı başta olmak üzere hükümet, açık ve örtülü resmi ve gayri resmi güç odaklarının açık tehditleri ve baskılarıyla ertelenmek zorunda bırakılmış, düzenleyicileri bizzat Adalet Bakanı tarafından “Türkiye’yi arkadan hançerleyenler” olarak ilan edilmiştir. Yani bu ülkede aydınlar, üniversitenin öğretim üyeleri, üniversiteler; hükümetin ve malum güç odaklarının hoşuna gitmeyen bir konuda toplanıp tartışma yapma, fikirlerini ifade etme özgürlüğüne sahip değildir.
3-) TCK, 80 yıl sonra yeniden düzenlenip, “en büyük hukuk reformu” olarak ilan edilirken, basın ve ifade özgürlüğünü var olduğu durumun bile çok gerisine itilerek, adeta sansür yeniden getirilmektedir. Bütün uyarılara kulağını tıkayan hükümet, yasayı bu haliyle 1 Haziran 2005’te yürürlüğe sokmaya hazırlanmaktadır
4-) Yine ceza ve infaz yasasında yapılan değişiklikle; siyasi nedenlerle (onlar “terör suçluları” diyorlar) avukatlarıyla görüşürken yanlarında “bir görevli” bulunabilecek; avukatların “dışarıya haber çıkardığı”ndan şüphelenildiğinde haklarında soruşturma açılacak.
5-) Yine İnfaz Yasası’nda yapılan bir değişiklikle cezaevinde olan tutuklu ve hükümlüler, “yer gösterme” gerekçesiyle, 15 gün süreyle cezaevinden alınarak götürülebilecek!
Son iki maddedeki “reformlar”, Türkiye’nin son 25 yılını kapsayan sıkıyönetimler ve OHAL uygulamalarıdır. Ve bunların ne kadar vahim sonuçlara yol açtığını herkes bilmektedir. Ama, AKP Hükümeti ve arkasındaki güçlerin hukukta yaptıkları son “reform” budur: “Olağan hali” de “olağanüstü hal” ve “sıkıyönetim hali”ne dönüştürmek olmuştur.
Tablonun daha belirginleşmesi için fona, TÜBİTAK, üniversitelerde dinci kadrolaşma ve imam hatipler, özel tarikat okulları, kuran kursları üstünden yapılmak istenen hamleleri de eklemek gerekir.
Türkiye’nin egemenleri ve onların hükümeti, Türkiye’yi karanlık; en gerici güçlerin, ırkçı milliyetçiliğin, şovenizmin, bağnazlığın zincirlerinden boşandığı bir badireye çekmek istiyorlar. Şimdi hamlelerini, yasaları bu doğrultuda yeniden düzenlemeye kadar vardırmışlardır.
“Reformlarla yeniden yapılandırma” adı verilen bu süreci, Türkiye’nin emek ve demokrasi güçleri tersine çevirmek zorundadırlar. Bunun imkanlarının varlığı ve neler olduğu da Evrensel okurları için meçhul değildir.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Diyarbakır, kültür ve barış
Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali başlıyor. Sütçüler Kaymakamı’nın Orhan Pamuk’un kitaplarını toplatma emri verdiği, Milas Kaymakamı’nın Nazım Hikmetin ‘Vatan Haini’ şiirini okuyan öğrenci hakkında soruşturma başlattığı, Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek olan konferansın devlet katınca yasaklandığı, eğitim ve bilim emekçilerinin sendikası Eğitim Sen’in kapatılması yönünde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun karar aldığı, Seydişehir’de işçilere ve halka panzerlerle jandarma ve polis eşliğinde saldırının düzenlendiği, bölgede operasyonların sürdüğü ve cenazelerin gözyaşları eşliğinde toprağa verildiği günlerden geçiyoruz.
Böylesi bir zamanda Diyarbakır’da “Barış” ana temasıyla düzenlenen festival bugün başlıyor.
Burjuvazi Akbank üzerinden Huntington konferansları düzenler ve bunu birkaç televizyon kanalından yayınlarken, yüzlerce öğretim görevlisinin, aydın ve yazarın tartışılmasında fayda gördükleri Ermeni sorunu konulu konferans devlet hışmına uğramakta, yasaklanmaktadır.
TÜBİTAK’ın başına takkeli cüppeli görevliler geçirme çabası, rektörlere açılan savaşlar, basın üzerindeki sansür, karikatürist ve yazarlara açılan davalar birbirini izlerken, yeni TCK ile düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne dair tüm kırıntılar da yok edilmek istenmektedir. Ancak bu kadar toleranssız, bu kadar katı ve esnemez olan AKP Hükümeti’nin TCK’da Kuran kursu adı altında tarikat örgütlenmesine imtiyazlar yaratmak için nasıl çırpındığını da görüyoruz.
Düşünceye, bilime, tartışmaya ve farklı yaklaşım ve açılımlara karşı savaş başlatmış olanlar tam bir mutabakat içinde bulunuyorlar. Savaşı ve şiddeti kutsuyorlar. Gerilimi arttırıyor, halklar arasına nifak sokmak için türlü oyunlar tezgahlıyorlar. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi ırkçı ve şoven, yalan yanlış sözlerle mevcut durumu kutsuyor, saltanatlarını sürdürüyor, Türk halkına ve tüm Türkiye halkına ekonomik ve sosyal sefaleti dayatıyorlar. Emperyalizmin tahakkümünü arttırıyor, maddi ve manevi tüm kaynak ve kazanımlarımızı peşkeş çekiyor, harcıyorlar.
Genelkurmay Başkanlığı ve ordu komutanları AKP ile tam bir uyum içinde bulunuyorlar; hükümet, emek, demokrasi ve barış sorunları karşısında gerçekleşmiş olan bu asker-sivil ittifaka dayanarak saldırıları daha da artıyor. En ufak eleştiriye bile tahammül gösterilmiyor.
Böylesi bir zamanda gerçekleştirilen Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali bir nefes olacaktır. Halkların kardeşliği, barış ve demokrasi için bir gülümseme, bir selam, bir iç ısıtma...
Her tarafta baskı, her tarafta şiddet, her tarafta yasak, her tarafta asker, polis, bakan, başbakan....
Ama bir taraftan da her tarafta barış, demokrasi ve kardeşlik mücadelesinin sürdüğüne dair bir çaba.
Bağımsız ve demokratik Türkiye diyenlerin, iş, ekmek, özgürlük, barış, kardeşlik ve eşitlik diyenlerin, vatan haini sayıldığı; işbirlikçilerin ABD ve AB temsilcilerinin, IMF kullarının ele geçirdiği bir düzende; ısrarla bağımsızlık, demokrasi ve kardeşlik mesajı...
Büyük şair Nazım Hikmet’in dizelerinde tarif ettiği;
“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin
içindekilerse vatan,
vatan şose boylarında gebermekse
açlıktan,
vatan soğukta it gibi titremek ve
sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse
vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse,
vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse,
maaşlarınızsa vatan,
vatan Amerikan üsleri,
Amerikan bombası,
Amerikan donanması topuysa,
vatan kurtulmamaksa kokmuş
karanlığımızdan, ben vatan
hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara
Haykıran puntolarla:
Nazım Hikmet vatan hainliğine
Devam ediyor hâlâ.”
Dizelerini haykırmak gibi...
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Şanlı demokrasimiz
Normal şartlarda, Avrupa taraflarından sevk edilen demokrasinin gelmiş ve memleket sathına yerleşmiş olması gerekirdi.
Ki, birçok kişi tarafından böyle bilinir.
En azından yetkililer yetkisizler, Avrupa Birlikçiler, iplikçiler, ibrikçiler ve de medyamızın seçkin şahsiyetleri öyle ilan etmişlerdi.
Beyefendinin Evliya Çelebi gibi dolanmasını eleştirenlere bu tür örneklerle yanıt verildi.
“Beyefendi gezmiyor, iş bitiriyor.”
“Rusya’dan gaz, İsrail’den uçak, Avrupa’dan demokrasi getiriyor!”
Zaten bize bazı şeyler hep dışarıdan gelir.
Bu duruma da uluslararası ilişkilerin zaferi denir.
Mesela, hükümetleri Amerika gönderir!
Askeri malzeme İsrail’den gelir.
Bizimkiler İsrail’e para, Filistin’e ise dostluk ve başsağlığı mesajı gönderir!
Bu aralar sermayeyi de yabancılar getirecek.
Geriye eksik olan bir şey kalmıştı.
Onu da sağolsun Avrupa halletti.
Memleketimiz bir baştan bir başa demokrasiyle şerbetlendi!
***
O günden bu yana demokrasiyle yatıp özgürlüklerle kalkıyoruz.
Bu itibarla demokrasinin gerekleri bir bir yerine getiriliyor.
Eğitim Sen kapatılmaya çalışılıyor.
Eğitim Sen ki, onbinlerce öğretmenin örgütüdür.
Eğitim Sen’i kapatmak demek öğretmenlerin susturulması demektir.
Demek bunların demokrasi dediği, ağızlara kilit, dillere pranga vurulması ile eşdeğer bir şeydir.
Nitekim demokrasinin varlığının başka göstergeleri de var
Milas Anadolu Lisesi’nde Edebiyat Kolu’nun düzenlediği ‘Şiir Günü’nde Nazım Hikmet’ten bir şiir okuyan liseli genç gözaltına alındı.
Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek “Ermeni Konferansı” hükümet baskısıyla yasaklandı.
Her ne kadar üniversiteler “bilimsel, özerktir” falan dense de, demek ki, özerklik daha ziyade araştırmalara yasak koyma özerkliği biçimindeydi.
İstanbul’da ise “Hekimler ve Yargı Mensupları İçin Kötü Muamele ve İşkence” sempozyumu vardı.
Uluslararası bir organizasyondu.
O da “demokrasinin gereği olarak” Adalet Bakanlığı’nın baskıları sonucu yasaklandı!
Çünkü işkence söz konusu olunca ucu Türkiye’ye dokunurdu.
İşte tam o sırada mecliste basın özgürlüğünün kırıntılarını da yok eden yasa görüşülüyordu.
Yasa birkaç güne kadar yürürlüğe girecek.
Örnekler ortada.
Demokrasi var mı, yok mu diye sayıklayanlara önemle duyurulur.
Eğitim emekçilerinin sendikası kapatılıyor.
Nazım Hikmet’ten şiir okuduğu için 17 yaşındaki liseli genç gözaltına alınıyor.
Üniversiteye tartışma, araştırma yasağı getiriliyor.
Uluslararası düzeyde bir sempozyum iptal ediliyor.
Üstüne bir de basınla ilgili yasaklar geliyor.
Eeee! Daha ne?
Hani demokrasi yoktu?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
ARA SIRA
..........
Fatma Babuşçu
Ellerinden bir tutan olur…
Gündüz kuşağında yayınlanan kadın programlarına cinayet karışınca, RTÜK kararıyla kaldırıldılar. Bu programlardan biri olan “Kadının Sesi”ni hazırlayan Yasemin Bozkurt, bir tepkili bir tepkili. Bu kez o mağdur oldu. Kanal kanal dolaşıp, söyleşiler düzenleyerek, bu beklenmedik sansürü kınıyor.
Kadınların kendilerini ifade etmelerinden rahatsız olanlar var. (Yani erkek rakipleri) Onların sığ bakışı yüzünden oldu bu tıkanıklık, diyor Ama ne yapıp edip kadınlarla “birlik” olacak, yine bir şekilde seslerini duyuracaklarmış!.. Anadolu’nun ezilen kadınlarını bu programlar aracılığıyla kullanmanın, onların acı ve gözyaşlarından para kazanıp, daha rahat yaşam standardına kavuşma hırsının bir adı da “birlikte hareket” oluyordu bu arada! Kadınlar, kendilerini nasıl ifade ediyordu o programlarda? Ürettikleriyle mi? Veya sosyal yaşama doğru attıkları adımlarla mı örnek oluyorlar hemcinslerine?
Ne gezer!.. Öyle olsa, “kendini ifade etmek” sözü bu denli sırıtmazdı. Kadınların çok yönlü katkılarıyla hazırlanan ve onların “sahici sesi” olan programların yayından kaldırılmasına bizler de üzülürdük. Hatta tepkilerimizle “birlik” oluştururduk… Ama durum çok farklı. Sosyal ve ekonomik yönden sıkıntı çeken; dışlanan, ezilen, namus cinayetlerine kurban gitme olasılığı olan kadınlarımız söz konusu burada. Ellerinden bir tutan olur, yaşamları kolaylaşır umuduyla katılıyorlar bu tür programlara, çaresizlikten. Programın formatı gereği; şiddet, taciz, tecavüz, dışlanıp ortalarda bırakılma gibi başlarına gelen ailevi ve çevresel her tür sorunu, milyonlarca insanın karşısında ayrıntılı şekilde anlatmaları isteniyor. Sorun ekonomik şartlardan kaynaklı değil de çevrelerindeki bir insandan ise, o kişi ya telefonla dahil oluyor programa ya da program sonrası gösteriyor tepkisini. Ucunda böyle bir risk de var. Ama bu, program sorumlularını hiç bağlamıyor. Onların derdi rating yükseltmek. Her defasında yeni sesler, yeni sorunlar bulmak... Programlarının prim yapması, ardı kesilmeyen bu sorunların en iyi şekilde deşifre edilmesine bağlı. Kuru bir felsefeleri var. Bütün bu paylaşım şekli de esaslı paylaşımlarla karıştırılıyor. Rahatlayıp hafiflemenin, acıları aza indirmenin biricik yoluymuş gibi gösteriliyor. Hatta ne kadar çok kişiyle paylaşırsan o kadar iyi! Bir çözüm arayışına gidilse neyse ne. Öyle sorun çözücü ya da ilgilileri duyarlığa davet edici bir yönü de yok bu programların. Amaç başka; birilerinin acılarından beslenmek…TV’ler aracılığıyla her gün birinin sorunuyla meşgul edilmeye çalışılıp, duyguları sömürülen izleyici boyutu da var bunun. Yazık ki onlar da bu tür programların “yan amaçları”ndan gereken payı alıyorlar. Aslında daha da mağdur oluyor programa konuk edilen kadın. Yaşadığı sıkıntılardan kat kat fazlasını yaşıyor o dakikalarda. Süslü program sorumlusu bayanın asla tahammül edemeyeceği sözlü saldırılarla karşı karşıya bırakılıyor. Bu tür programlarda savunulanın aksine; acısı, üzüntüsü çoğullaşıyor…Sonuç? Sorunlar yine eskisi gibi devam ediyor. Hatta eskisinden de beter hale gelebiliyor yaşamı. Sözüyle, görüntüsüyle o denli açılıp saçılmanın bedeli de cabası! Evet, bazan da canıyla, kanıyla ödüyor bu bedeli... Program sonrası, memleketine dönüşte 14 yaşındaki oğlunun kurşunlarına hedef olan Elazığ'lı kadın örneğinde olduğu gibi. Ama kabahatin tamamı yapımcıların onların değil. Zor durumda kalan bu kadınlarımıza sahip çıkmayan, yeteri kadar sığınma evi açmayan ve onları bu tür programların "dolgu malzemesi" haline getiren yetkililerindir.
Başa dön
ÖZGÜRLÜK YOLU
..........
Mumia Abu Jamal
Guantanamo
Küba adasında, Amerikan emperyal gücünün bir ileri karakolu var: Guantanamo Deniz Üssü.
Burada, dünyanın her yerinden getirilmiş yüzlerce insan, bir İngiliz mahkemesinin “hukuki karadelik” olarak tanımladığı bir durumda, adeta gömülü bulunuyor.
Amerikalı avukat Michael Ratner, Guantanamo’nun bir sorgu kampı olduğunu belirtiyor; tıpkı 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların kurduğu kamplar gibi. Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı bir kamp. Ratner, konuyla ilgili kitabında, Guantanamo’nun “yasanın ötesinde kalmak üzere tasarlanmış” olduğunu dile getiriyor: “Magna Carta öncesi bir ortaçağ sistemine döndük: Hukukun değil, idari emirlerin egemen olduğu bir sistem. Kral -veya bugün ABD Başkanı- birisini cezaevine atmaya karar veriyor. Kişinin avukatıyla veya başkasıyla görüşme, hatta kendisi hakkında dava açılıp açılmadığını bilme hakkı yok, cezaevinden ne zaman çıkacağını da bilmiyor. Guantanamo, bizim Şeytan Adamız oldu, veya Monte Cristo Kontu’ndaki d’If Şatosu.” (Guantanamo, Dünya Bilmeli, sayfa 6)
Bağdat’taki Ebu Garib Cezaevi’nde yaşananlardan şok olanlar, bu cezaevinin nereden ilham aldığını görmek için Guantanamo’ya bakmalı. Ne de olsa Ebu Garib’in komutanları, özel ve sinsi bir görevle Guantanamo’dan buraya yollanmıştı: Ebu Garib’i “Guantanamolaştırmak” için...
İşkence, çırılçıplak soymak, acımasızca dövmek ve aşağılamak... Bütün bunlar, Guantanamo’daki Müslüman ve Araplara yapılmıştı.
Ratner’a göre, bu vahşi çılgınlığın bir mantığı, bir amacı var. Guantanamo’dakilerin burada tutulma sebebi, onları dönüştürmek. Devlet terörü eliyle, onlardan, Müslüman ülke ve topluluklar içine geri gönderilecek ajanlar yaratmak. Ratner şöyle diyor: “İngilizler de IRA tutsaklarına bunu yapmıştı. Güvenlik gerekçesiyle tutukluların isimlerini açıklamayı dahi reddettiler ve onları uzun süreler boyunca tuttular. Bu süre içinde pek çok tutuklu, İngiliz istihbaratının ajanları haline getirildi. Guantanamo’da olanlar sırf sorguyla veya tehlikeli insanları muharebe alanından uzak tutmakla ilgili değil. Amaç, İslam dünyasına gönderilecek Müslüman muhbirler yaratmak, onları ülkelerine geri göndermek ve ABD adına casusluk yapmalarını sağlamak.” (sayfa 48)
Amerikalılar masum insanları kafeslere koyuyor, onlara yıllarca hayvan muamelesi yapıyorlar. Amaç, onları kendi ülkelerine ve halklarına karşı kullanılacak kıvama getirmek.
İşte Amerikan demokrasinin gerçek yüzü bu. Olanlar, “trörle savaş”ın bir yalan olduğunu gösteriyor. Bir savaş var, ama savaş mantığın kendisine karşı. Çılgın adamların planladığı, sahte kanıtlara dayanan bir savaş bu. Eninde sonunda, savaşı başlatan ülkeyi gelip vuracak.
Bu filmi daha önce görmüştük. 11 Eylül saldırısının dumanları tüterken öğrenmemiz gereken acı ders, buydu. Pek çoğu CIA tarafından eğitilip Suudiler tarafından fonlanmış genç adamlar, Afganistan’daki “şeytani Sovyet imparatorluğu”nu yok etmeye gönderildi. Rusları püskürtmeyi başardılar ve sonra, gözlerini, kendilerini eğitenlere diktiler. Bir süper güce diz çöktürmüşlerdi, neden diğerine de bunu yapamasınlardı ki?
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net