www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KAPİTALİZMİN atardamarları üzerine
Bolu’da beyaz eşya fabrikası (Arçelik), Çerkezköy’de beyaz eşya fabrikası (Bosch), Gebze’de beyaz eşya fabrikası (Arçelik), Gebze’de otomotiv fabrikası (Isuzu), Bursa’da otomotiv fabrikası (Tofaş) ve Bursa’da iki tekstil fabrikasında (Coats ve Özdilek?) yapılan alan araştırmasından çıkan sonuçlar, birçok yönden, özellikle işçi sınıfı içinde çalışma yürütenler için dikkate değer bilgiler sunuyor.

İBŞT’den bir Ermeni
   kantocunun öyküsü

İstanbul Şehir Tiyatroları sezonu kapatırken seyirciyi bir müzikalle buluşturuyor. Bugün sahnelenmeye başlanacak müzikalin yönetmenliğini, Lüküs Hayat’ı da sahneye koyan Haldun Dormen yapıyor.

Attila József: Umutlu keder
Attila József, Macaristan’ın en ünlü şairi; Macaristan’la özdeşleşmiş bir isim. Nasıl Latin Amerika şiiri deyince Neruda’yı, Fransız şiiri deyince Aragon’u, Sovyet şiiri deyince Mayakovski’yi, Türk şiiri deyince Nâzım’ı anmadan edemezsek, Macar şiiri deyince de akla gelen ilk isim Attila József olur.


KAPİTALİZMİN atardamarları üzerine
Nurettin Öztatar
“Tüketim toplumu ile ilgili literatür o kadar genişledi ve bu konuda o kadar çok şey söylendi ki, üretim kavramı akademik hafızalardan silinmeye başladı. Tüketime konu olan ürünlerin hangi koşullarda ve nasıl üretildiği ihmal edildi. Kısacası Türkiye’de işçi sınıfı unutuldu.”(s:7)
Üretici güçler, üretim süreci ve üretim ilişkileri gibi toplumların yapısı ve gelişimini anlayabilmek için bakmak zorunda olduğumuz veriler, yazarların da belirttiği gibi uzun zamandır unutturulmaya çalışılıyor. Yazarların bir bölüm başlığını ‘merhaba fabrika’ olarak belirlemelerine de neden olan bu unutturulma sürecine tepkileri ve bu kavramları yeniden ele alıp gerçekte nelerin değiştiğini ortaya koyma ihtiyacının ürünü olan kitap, birçok konuda ‘hatırlatmaları’ barındırmasıyla önemli bir işlevi de yerine getiriyor.
Üretim yapısındaki değişiklikler
Herhangi bir ciddi çalışma yapılmadan işçi sınıfının yapısının değiştiğine ilişkin söylemler son yıllarda iyice ağırlık kazanmaya başladı. İşçilerin yaşamdan beklentileri, karşılaştıkları sorunlara ilişkin düşünceleri gibi konulardaki farklılışmalar hep sınıf yapısının değişmesi olarak değerlendirildi. Üretim sürecindeki değişiklikler; özellikle bu değişiklikler sonrasında işçilerin rolü, pozisyonu ve işlevinin ne ölçüde değiştiği, kapitalist üretimin marksizm açısından en kritik sonucu olan artıdeğerin ortadan kalkıp kalkmadığı gibi veriler yerine, işçilerin günlük bilinçleri üzerinden yapılan değerlendirme ve çıkarılan sonuçlar, kaçınılmaz olarak bilimsel tartışma olmaktan çok, sermayenin ideoloji cephanesini geliştirmeyi amaçlıyordu. 90’lı yılların başından itibaren başlayan tartışmalar, görünüşte yapı tartışması olarak ortaya çıkıyor olsa da, aslında, işçi sınıfının eşitlik ve özgürlük özlemlerini gerçekleştirme sorumluluğunun ve gücünün ortadan kalktığının kanıtlanması çabası göze çarpıyor. İşçi sınıfının ayrı ve ‘özellikleri’ olan bir sınıf olarak varlığının ortadan kalktığı, uzlaşmaz karşıtlıkların sona erdiği; öyle olmasa bile işçilerin artıdeğer sömürüsünü ortadan kaldırmaya ve toplumu dönüştürmeye (yeni bir toplum kurmaya) gücünün kalmadığı birçok farklı çevrenin ortak iddiası, (özlemi demek daha doğru olur) olageldi. Küreselleşmenin bu sürecin belirleyeni olduğu fikri de yaygın olarak savunuldu.
Küreselleşme bir devrim midir?
Yazarlar, küreselleşme olarak nitelendirilen dönemin üretim sürecini nasıl etkilediğini; daha önemlisi az gelişmiş ülkelerin üretici güçlerine ve üretim ilişkilerine nasıl etkide bulunduğunu araştırırken, küreselleşme sürecinin bir devrim olarak nitelendirilmesine de karşı çıkıyorlar.
“Karşımızdaki bir sanayi devrimi değildir; 21. yüzyılın yeni yönetim metotları sanayi devrimine eklemlenmektedir” (s: 12). Kitapta bu yeni metotların üretim sürecinde ucuz emekle nasıl ve ne şekilde eklemlendiği araştırılıyor. Başka bir deyişle ‘dünyanın üretim merkezleri haline gelmeye başlayan az gelişmiş ülkelerin’ sahip olduğu ucuz emeğin bu yönelime etkisinin olup olmadığı ucu açık bir soru olarak ortaya atılıyor. Bunu yaparken ihtiyaç duyulan veriler, Türkiye’nin yedi büyük fabrikasında çalışan işçiler ve ve yöneticilerle yapılan görüşmelerle elde edilmiş. Veriler 4-5 yıl öncesine ait olmakla birlikte, bugün gelinen noktadan bakıldığında daha anlaşılır hale geliyor.
Bolu’da beyaz eşya fabrikası (Arçelik), Çerkezköy’de beyaz eşya fabrikası (Bosch), Gebze’de beyaz eşya fabrikası (Arçelik), Gebze’de otomotiv fabrikası (Isuzu), Bursa’da otomotiv fabrikası (Tofaş) ve Bursa’da iki tekstil fabrikasında (Coats ve Özdilek?) yapılan alan araştırmasından çıkan sonuçlar, birçok yönden, özellikle işçi sınıfı içinde çalışma yürütenler için dikkate değer bilgiler sunuyor. Toplam 11 bin işçinin çalıştığı bu modern sanayi işletmelerinde, üretim sürecinin örgütlenmesi, çoğu emperyalist tekellere ait olan fabrikaların merkezleriyle karşılaştırmalı olarak ele alınıyor. Bununla birlikte, tek tek işçiler açısından bu fabrikalarda çalışmanın ne ifade ettiği araştırılıyor. Kitapta ayrıca, Bursa’daki tekstil fabrikalarından birinde kadın işçilere erkeklerle aynı işi yapmalarına rağmen daha düşük ücret verilmesi ve patronun işçileri mümkün olduğunca kendi memleketi olan Tokat’tan seçmesinin ne anlama geldiği de sorgulanıyor. Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu fabrikalar kârlılık ve verimlilik açısından Türkiye’nin en önde gelen işletmeleri. Bu fabrikaların işçi alımında dikkate aldıkları özellikler, toplam kalite yönetimi, kalite çemberleri, kaizen (sürekli iyileştirme), 6 sigma gibi üretim yönetimi teknikleri, işçilerin cinsiyet, etnik köken gibi farklılıklarının birbirleriyle ve fabrika yönetimiyle ilişkilerine nasıl yansıdığı gibi sorunlar birebir yapılan görüşmelerle, istatistiki veriler haline getirilerek, başta profesyonel örgütçüler olmak üzere, konuyla ilgilenen herkesin yararlanması gereken bilgiler elde edilmiş.
İki yönlü işgücü itaati artırıyor
Küreselleşme sürecinin Türkiye gibi ülkelerde, taşeronlaştırmayı ve esnek çalışmayı dayatmasının neden ve sonuçlarının da ele alındığı kitapta, yazarların belirlemeleri oldukça ilgi çekici: “Bir tarafta kadrolu işçilerden, diğer tarafta daha ucuz yarı zamanlı veya geçici işçilerden oluşan iki taraflı bir işgücü piyasasının yaratılması, bazen yeni yönetim metodlarının bir özelliği olarak görülmekte ve bunun, işçilerin itaatkârlığını sağlamada önemli etkilere sahip olduğu düşünülmektedir” (s: 138).
Bütün bu yöntemler, kârın artırılması, maliyetlerin düşürülmesi (diğer maliyet unsurlarında kısa dönemde değişim sağlamaları mümkün olmadığından, bunu işçi ücretlerinin azaltılması olarak değerlendirmek gerekir) gibi amaçlarını gerçekleştirmek için yapıldığını özellikle dikkate almak gerekir. Fabrikalardaki çalışma koşulları ise, modern üretim teknikleri sayesinde gün geçtikçe daha da ağırlaşmış. Gebze’deki beyaz eşya fabrikasından bir işçi çalışma koşullarını şöyle anlatıyor: “Belli bir işi 23 saniyede yapmanı istiyorlar. İlk başta yapabiliyorsun... peki ya sonra?.. Ben bir makine ya da robot değilim ki”(s:168).
Bursa’daki otomotiv fabrikasından bir işçi ise, “...hattın hızına ayak uydurmak zorundasın. Aksi takdirde önünde yapman gereken işler yığılacak, şefin gelecek fırça atacak, moralin bozulacak ve sen hiçbir şey diyemeyeceksin” (s:169).
Patron işçiye güvenir mi?
Bütün bu sözler o fabrikalarda çalışmayı başlangıçta bir ayrıcalık olarak gören işçilerin zaman geçtikçe farklı değerlendirmeler yapmaya başladığını da gösteriyor. İşçiler özellikle sürekli denetlenmekten şikayetçi olmaya başlamışlar. Patron ve müdürlerin geceleri bile işçileri izlemelerini sağlayan bir sistemin olduğu Gebze’deki beyaz eşya fabrikasından bir işçi bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Gecenin bir yarısında gece vardiyasında çalışırken, bütün yöneticiler evlerine gittikten sonra bile siz hâlâ izleniyorsunuz. Bu bizi çok rahatsız ediyor. Sürekli izlenmemiz onların bize hiç güvenmediğini de gösteriyor” (s:170).
Gebze Oto’dan bir işçi de kendilerine söylenenin aksine patronların işçilere hiç güvenmediğini söylüyor: “Yöneticiler ve mühendisler bizi her zaman denetliyorlar. Bu onların bize hiç güvenmediklerin gösteriyor. Eğer güvenselerdi, her zaman etrafımızda olmazlardı... Takım toplantılarımızda genellikle işçilere güvendiklerini ve onlara kişisel olarak saygı duyduklarını söylüyorlar. Ben de onlara içimden ‘Haydi oradan. Bizi hiç umursamıyorsun bile. Bize günahını bile vermezsin, ama sadece işlerin yolunda gitmesi için bize ihtiyacın var’ diyorum” (s:180).
Kitabın son bölümlerinde ise otomobil ve beyaz eşya fabrikalarında örgütlü olan Türk Metal Sendikası ele alınıyor. İşçilerin çıkarını savunmak yerine patronlar ve devletle sürekli bir işbirliği içinde olan sendikaya dönem dönem ortaya çıkan işçi tepkilerinin özetlendiği bölümde, sendikanın özellikle 12 Eylül’den sonra geliştiği vurgulanıyor.
Yazarlar son olarak bütün bu gelişmeleri yorumlarken önümüzdeki dönemin özellikle genç işçi kuşağın da etkisiyle sınıf çatışmasının yoğunlaşacağını tespit ediyorlar. “Türkiye’de ileriki yıllarda yönetime daha az bağlılık gösteren ve çalışma yaşamına daha eleştirel bakan bir işgücünün ortaya çıkma ihtimali her geçen gün daha da güçlenmektedir” (s:258)


Başa dön


İBŞT’den bir Ermeni kantocunun öyküsü
Turgay Keser
İstanbul Şehir Tiyatroları sezonu kapatırken seyirciyi bir müzikalle buluşturuyor. Bugün sahnelenmeye başlanacak müzikalin yönetmenliğini, Lüküs Hayat’ı da sahneye koyan Haldun Dormen yapıyor. Aynı zamanda oyunun yazarı olan Dormen’in pek çok müzikalde imzası bulunuyor.
19 yıllık bir aradan sonra yeniden Şehir Tiyatroları’nda müzikal yapan sanatçı, “1960’lı yıllarda Türkiye’de pek çok tiyatro müzikal yaptı, bir dönemdi o, Keşanlı Ali Destanı da o yıllarda yazıldı. Sonra bir ara kesildi bu. Ardından biz Egemen Bostancıoğlu’yla 1978, 1979 tekrar başladık. Bende onun bir parçası oldum. İşte o zaman Hisseli Harikalar Kumpanyası, Şensazın Bülbülleri gibi benim oyunlarım çıktı. Başka oyunlar yapıldı. Sonra Egemen Bostancıoğlu’nun ölümüyle müzikal dönemi son buldu” dedi.
Şimdi yeniden müzikale eğilim olduğunu belirten Dormen, “Müzikali seviyor seyirci, müzikli bir oyun insanları mutlu ediyor. Özellikle iyi bir müzikalse; yani gerçekten de görevini yapmış bir müzikalse insanları çok memnun ediyor, beğeniliyor” dedi.
Saltanatın son günleri
Bir geçiş dönemi olan 1923 yılını anlatan oyunun ana kahramanı ise bir Ermeni Kantocu kız. Saltanatın son günlerinde geçen ilk perdede Bursa’da bir çadır tiyatrosunda şarkı söyleyen Ermeni Verjin, İstanbul’a çağrılır. Ve orada hayatını değiştirecek olaylar yaşanır. İkinci perde Cumhuriyet’in ilk günlerine açılır. Yeni bir Türkiye vardır artık sahnede, fakat insanlar değişmemiştir. Bu arada Verjin’in İstanbul’da aşık olduğu Kuvayi Millyeci Cemil savaşta ölmüştür. Oyun saltanat döneminde sahneye çıkması yasak olan müslüman kadınlarının, Mustafa Kemal’in izniyle birlikte tiyatro sahnesinde şarkı söylemeleriyle son bulur.
Türk Ermeni dostluğu
Haldun Dormen, müzikal’in Ermeni’lerin Türklerle aslında ne kadar iyi geçindiği ve dost olduklarını anlatan yanına dikkat çekiyor, “O zamanda Ermeni katliamından bahsediliyor Türkiye’de, fakat bunlar olurken bir yandan da İstanbul’da bütün büyük kadın sanatçılar Ermeni. Müthiş bir çelişki söz konusu, burada anlatılan o ki, biz Ermenilere karşı değildik, Ermeniler de bize karşı değildi. Beraber, birlikte bir çalışma yaratma gayreti var. Mesela 1923’lere kadar İstanbul en büyük trajedi akristi Ermeni, öbür taraftan Şamdan, Perhuz bunlarda ünlü kantocular, hepsi Ermeni. Orada baş tacı ediliyorlar, bunun ortaya çıkarılması lazım bence”.


Başa dön


Attila József: Umutlu keder
Hanife Kıdık
Attila József, Macaristan’ın en ünlü şairi; Macaristan’la özdeşleşmiş bir isim. Nasıl Latin Amerika şiiri deyince Neruda’yı, Fransız şiiri deyince Aragon’u, Sovyet şiiri deyince Mayakovski’yi, Türk şiiri deyince Nâzım’ı anmadan edemezsek, Macar şiiri deyince de akla gelen ilk isim Attila József olur. 2005, bu büyük şairin doğumunun 100. yılı. Başta Macaristan olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinlik ve sergilerle anılıyor şair.
Attila József hakkında Türkiye’de yayınlanmış ilk ve temel kitap olan “Temiz Yürekle”nin yeni bir basımı da mutlu bir tesadüfle 2005 yılı Nisan ayında yapıldı.
Türkiye’de şairi tanıtmaya dönük çabaların tarihi 30 yıl kadar gerilere gidiyor. 1975 yılının Mart ayında Militan dergisi “Çağdaş Macar Şiirinde Attila József” başlığı altında şaire 43 sayfalık yer verir. Şairin seçme şiirleri ile hakkındaki değerlendirmeleri içeren kitabın yayın tarihi ise 1986. Kemal Özer’in hazırladığı ve Haziran 1986’da Broy Yayınları’ndan çıkan kitap Evrensel Basım Yayın tarafından yeniden okurların dikkatine sunuldu.
Kemal Özer’in yazara ulaşma serüveni şu şekilde olur : Özer 198O’li yılların başında Türkçe’den Macarca’ya çeviriler yapan Edit Tasnadi ile tanışır. Mektuplaşmaya başlarlar. Tasnadi Türkçe’ye çok hakim çevirileriyle Kemal Özer’in dikkatini çekmiştir. Kemal Özer, Macar ozanlardan özellikle de Attila József’ten ortak çeviriler yapmayı önerir. Kemal Özer o yılları anlatmayı şöyle sürdürüyor: “... Bunların başında yazışma yoluyla bu işin zor olacağı geliyordu. Bu zorluğu biraz şansın yardımıyla, biraz da kendi çabamızla, bir ya da iki kez İstanbul’da ya da Budapeşte’de bir araya gelip sürdürdük. İşte elinizdeki bu kitap bu çalışmaların ilk ürünü oluyor.”
Çağdaş bir keder
Eserde şair hakkında hem çeşitli yorumlara yer verilmiş, hem de şairin hayatı kendi kaleminden ve araştırmacıların yazdıklarından okuyucuya sunuluyor. Attila József 11 Nisan 1905’te Budapeşte’nin kenar mahallelerinden birinde dünyaya gelmiştir. O yıllar, savaş ve faşizmin halkları ayaklar altına aldığı yıllardır. Şair bu kuşağın sancılarını derinden yaşar, daha sonra “Toprağın ve sokağın çocuğuyum ben” diyecektir. Kemal Özer de şairin şiirleriyle tanışmasını anlatırken “Sanki karşımda, insan kesilmiş çağdaş bir keder vardı” diye belirtmektedir.
Attila József, fakir bir ailenin üç çocuğundan biridir. Babası Aron József bir sabuncu, annesi ise bir hizmetçidir. Babası, şair daha üç yaşındayken evi terk eder. Bu yetmezmiş gibi annesi de hastalanır ve ona bakamaz hale gelir. Şair o yılları şöyle anlatmakta: “Macar Çocuk Esirgeme Derneği, Ocsöd köyüne evlatlık verdi. Yedi yaşına kadar orada yaşadım. Yoksul köy çocuklarının çoğu gibi ben de domuz çobanlığı yaptım.” Anlaşılan verildiği ailede şiddete maruz kalmış ki yıllar sonra şu dizeleri söylemiştir:
“Böylesini düşünmedim düzenin
Oysa ben de çocukluğumda
nedensiz dayak yedim çoğu kez
bir tek iyi söz etseler
yapardım oysa istenen her şeyi
Biliyordum annem de uzakta akrabalar da
beni dövenlerse yabancı”.
Attila József’in şiirlerinde acı, sevgi, yalınlık hakim. Onun düşleri insanlığın ortak düşleri olduğu için toplumcu gerçekçi bir şair. O, var olmanın anlamını toplumsal sorunların içinde aramıştır, sınıf bilinciyle. Varlığın diğer varlığa olan sorumluluğunun farkındadır. Ümitsizliğe düşmeden ezilenin onurlu başkaldırısı vardır şiirlerinde.
Soyut somut gerçekliğin insan yüreğini kavuran yakıcılığı, eşyanın dile gelişi, doğa ile iç içe imgeler hiç ağırlaşmadan sade, duru ve içten ifadeler... Çocuksu bir duyuşla bilgece, sarsıcı ifadeler...
“Ey emekçi, sürdürebilirdim daha ama bıkarsın
biliyorsun -havyar değil yediğin her zaman-
sana parababaları iş verdiği sürece
parababaları olacak kârlı çıkan.”
1930’lu yılların ortalarında faşizm Avrupa’yı dört koldan sarmıştır. Almanya’da Naziler, İtalya’da Mussolini, Macaristan’da ise Gyula Gömbös... Attila József, şiirleri ve makaleleriyle faşizm ile savaşa devam eder. Onun hem kişisel hem de toplumsal yaşamı travmalarla doludur. O kendi yalnızlığı ile toplumsal büyük yalnızlığı ilişkilendirir. Kurtuluşun tek başına olamayacağını görür. Kendi yaşanmışlıkları şairliğinin ve davasının nüvesidir, hareket noktasıdır. Kendinden toplumsal olana oradan evrenselliğe geçiş ilişkisi kurar. Açlığı, yoksulluğu, sefaleti yaşar. Ama kendine acımak aklına bile gelmez. Attila József gücünü zalimle alay etmekten, faşizmle savaşmaktan alır. “Bir İspanyol Çiftçisine Yazıt” adlı şirinde korkaklıkla alay eder:
“Asker aldı beni Franko, acımasız bir er yaptı
kaçmadım, çünkü korktum kurşuna dizer diye
korktum o yüzden savaştım hak ve özgürlüğe karşı
İrun surlarında. Ve böyle de buldu ölüm beni.”
Hayatının her anı iniş çıkışlarla dolu olan şair, her şeyi uç noktalarda yaşamış. Birkaç kere şizofreni tanısı ile tedavi görmüştür. Şairin ölümü de intihar neticesinde olmuştur. Kitapta kişisel olarak belki hayata yenilmiş bir şair ile karşılaşacaksınız. Ancak onun kişisel yenilgisi, bir zafere dönüşecek ve bütün Macar halkını saracaktır. En hüzünlü dizelerde dahi okuru karamsarlığa değil, düşünmeye ve mücadeleye sevk eden şiirler okuyacaksınız.

Attila József kimdir?
Macaristan’ın ünlü toplumcu gerçekçi şairi. 11 Nisan 1905’te Budapeşte’de doğdu. Annesi hizmetçiydi. 3 yaşındayken babası evi terk etti. Attila József bir köylü aileye evlatlık verildi.1919 Macar Komünü ve arkasından gelen terör, belleğinde silinmez izler bıraktı. Okul yaşamı ise kesintiye uğradı, birkaç kez bırakıp sonra yeniden başladı. Yaşadığı dönem gibi hayatı da çelişkili, fırtınalı oldu. Çeşitli işlerde çalıştı, dergiler yönetti, Viyana ve Paris’te bulundu. Paris’te iken Marksist literatürü inceledi.1930’da o sıralarda gizli örgütlenmek zorunda kalan Komünist Partisi’ne girdi. Partiyle çelişkiye düştü. Özel hayatında da düş kırıklıkları yaşadı. Birkaç kez şizofreni tedavisi gördü, hastalık sık sık tekrarladı. 3 Aralık 1937’de kendini bir trenin altına atarak hayatına son verdi. On yedi yaşındayken ilk şiir kitabı yayınlandı. “Temiz Yürekle” şiiri şaire büyük ün kazandırdı.

100. doğum yılında anılıyor
Macaristan’ın dünyaca tanınmış büyük şairi Attila József, Evrensel Basım Yayın’ın gerçekleştireceği bir toplantı ile anılıyor. Şairin seçme şiirleri ile hayatı ve şiir anlayışına ilişkin değerlendirmeler içeren “Temiz Yürekle” isimli kitabı yeniden basan yayınevi, Attila József’in başta Macaristan olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde sergi ve toplantılarla anılışına paralel olarak bir anma etkinliği düzenliyor. 27 Mayıs Cuma akşamı Saat: 18:00’da Beyoğlu İpek Sokak’ta bulunan Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’ndeki etkinlikte Attila József’in şiirlerini Türkçeye kazandırıp kitabı yayına hazırlayan Kemal Özer’in yanı sıra Turgay Fişekçi ve Müslim Çelik konuşmacı olacaklar. Etkinlikte ayrıca, dia gösterisi eşliğinde şiirlerinden örnekler sunulacak.


Başa dön


Doğaya ve insana şiirler
Ayhan T. Çıkın yüzü doğaya, insana ve geleceğe dönük, yaşamdan beslenen şiiriyle Egeli bir ozan. Güneşin, doğanın, emeğin, barışın ve yaşanan gerçekliklerin şiirini yazıyor ozan. Kitap şairin 2000 yılında geçirmiş olduğu kalp nakli ameliyatından sonra yazdığı şiirlerle eski şiirlerinden bir seçkiyi kapsıyor.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net