www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Hayat başka şeyler söylüyor

MERCEK ____A. Cihan Soylu
İşçiler ve bayrak

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Büyüme çelişkisi!

JİN Û JÎN ____Yıldız İmrek Koluaçık
Faşizmi yenen kadınlar

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
Zihniyet sorunu

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Seydişehir vatandır

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Sıkıysa

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Hayat başka şeyler söylüyor

Sendikal hareket zayıfladıkça, sendikacılar çıkışı, daha fazla uzlaşma ve “sosyal diyalog”da arıyorlar. İşçiye fabrikayı sevdirmekten tutun, “iş garantisi” adına geri geri giderek uçuruma yuvarlanan epey sendikacı gördük. Hepsi de dünyanın, sermayenin, üretim ilişkilerinin “değiştiğini”, endüstriyel ilişkilerde yeni bir süreç başladığını ispatlamaya çalışıyor.
Bunlardan biri Hak-İş e bağlı Hizmet-İş Sendikası. Hizmet-İş, kuruluşunun 26. yıldönümü vesilesi ile Kırmızı Çizgi adlı dergiye verdiği ilanda bakın neler diyor:
“Endüstriyel ilişkilerde, durduğu yerden kaynaklı olarak; daha çok pratik içinde ve alternatif sosyal politikalar üretme çabasında olan Hizmet-İş; toptan red ve kabullere dayalı önyargılar yerine; tartışmaya açık, farklı söylemlerin ve eylem biçimlerinin kullanılmasını zenginlik olarak kabul eden, dönemin kapanmış olan tepkisel kavramların girdabına yakalanmadan, Türkiye’yi ve dünyayı tartışmanın yanında, sendikal anlayışları da tartışmayı ve sorgulamayı kurumsal bir varoluş şartı bilmektedir. Hizmet-İş; ideolojik-çatışmacı-macerasından sapmış, sadece vuruşmaya kilitlenmiş bir anlayışın değil, diyalogdan-uzlaşmaya-hak aramaya giden ve temsil ettiği kesimin hak ve çıkarlarını koruma ve ileriye taşıma çabasındadır. ‘Ne olursa olsun tepki’ anlayışı yerine haklı olunan yerde tepki vermek; emek-sermaye çatışmasının yerine, tarafların karşılıklı çıkarlarının adil bir çizgide birleşeceği bir anlayışı ilke edinmiştir.”
Görüldüğü gibi Hizmet-İş, hak alma mücadelesini, “ideolojik ve maceracı bir tutum” olarak nitelendiriyor. Neymiş? Hak alırken kavga etmeye gerek yokmuş! Patronlarla masa başı seanslarına devam! Nasıl olsa bir gün sendikaları anlayacaklar ve insafa gelerek “artık size kötülük etmeyeceğiz” diyecekler!
İşçi sınıfının iki yüz yıllık mücadele tarihi, bu türden anlayışların ne kadar yanıldığını ispatlayan deneyimlerle doludur.
Örneğin geçmişte Kristal-İş eski Genel Başkanı Mustafa Bahçeci, “yeni endüstriyel ilişkiler”den çokça bahsetmiş ve “cam patronlarının bu yeni gelişmeler içindeki yeri”ni anlatmaya çalışmıştı. Fakat hayat başka şeyler söyledi; önce cam patronunun yıllarca süren yetkiye itiraz sürecini birlikte yaşadık. Ardından Eskişehir Cam Fabrikası’nda yüzlerce işçinin nasıl kıyıma uğradığını gördük. Cam ve lastik fabrikalarındaki grevlerin sermayenin istekleri doğrultusunda yasaklanmasının tanığı olduk.
Delinen sözleşmeler, kazanılmış haklara dönük saldırılar, ücretlerin düşürülmesi, vahşi çalışma koşulları, her gün yaşanan iş cinayetleri, özelleştirmeler, sosyal hakların gaspı, sendikasızlaştırma... Bunların hepsi işçi sınıfının esaret altına alınmasının çabaları değil mi?
SEKA ve Seydişehir işçilerinin özelleştirmecilere karşı verdiği kararlı ve militan mücadele hem sermayeye, hem uşaklarına hem de mücadeleden yana olanlara sorunun nasıl çözüleceğini gösteriyor. Özelleştirmecileri, Hizmet-İş Sendikası’nın karşı çıktığı ve eleştirdiği yöntemlerle püskürttüler; vuruşarak.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

İşçiler ve bayrak

Birkaç gün önce Seydişehir Aliminyum Tesisleri’nde çalışan işçiler, tesisin özelleştirilmesi çabalarını engellemek için, tesisleri almayı planlayan firmanın yetkililerini işletmeye almadılar. İşçilerin aileleri de bu mücadeleye katıldılar. Gazetelere yansıyan fotoğraflarda dikkat çekici bir ayrıntı vardı. İşçiler çok miktarda bayrak taşıyorlardı. Ancak buna rağmen polis işçilere karşı cop, biber gazı ve gözyaşartıcı bomba kullandı. Sonuçta onlarca işçi yaralandı, ama işçiler özelleştirmecileri tesise sokmamayı da başardılar. İşçileri şimdi çetin bir mücadele süreci bekliyor.
Güvenlik güçlerinin karşısına bayrakla çıkan işçiler muhtemelen daha birkaç hafta önce yaşanan bayrak olaylarını unutmamışlardı ve bayrak üzerine atılan onca nutuktan sonra en azından bayrağa saygı bekliyorlardı. İşçiler bayrak taşıyarak sadece ulusal bir sembol taşımış olmuyor, aynı zamanda ülkenin ulusal değerlerine -kamu işletmelerinin korunması- sahip çıkılmasını hatırlatmış oluyorlardı. Kısacası işçiler bayrağın sembolize ettiği değerleri ciddiye almışlar, yöneticilerden de ciddiye almalarını talep etmişlerdi.
Sermaye ve hükümetin işçilere yanıtı ise daha önce benzer olaylarda yaşandığı gibi oldu. Yani yaşanan bu tablo sadece Seydişehir’e özgü değildi. SEKA’da, Zonguldak’ta, TEKEL işletmelerinde vb. benzer olaylar yaşandı. İşçiler ulusal zenginliklerin peşkeş çekilmesine karşı ulusal bayrağı dalgalandırdılar, ancak sermaye ve hükümetler ulusal zenginlikleri korumak isteyenlere de, bayrak taşıyanlara da saldırmaktan kaçınmadılar. Belli ki onların taşıdıkları, korudukları bayrak uluslararası sermayenin, özelleştirmecilerin bayrağı idi.
O zaman doğal olarak şu sorular akla geliyor; İşçi ve emekçi halkın bayrağı ile yönetici egemen sınıfların bayrağı farklı mı? Sermaye ve gericilik bayrağa ne zaman ihtiyaç duyuyor? Egemen sınıflar bayrağa sadece provokasyonlar tertipleyip, şövenist rüzgarlar estirmek için mi ihtiyaç duyuyorlar? Eğer bayrak ulusal değerlerin korunmasını, ülkenin bağımsızlığını, uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesini reddetmeyi sembolize etmiyorsa neyi sembolize ediyor? Yoksa bayrak halkı birbirine kırdırmayı mı sembolize ediyor? Ulusal gurur, milliyetçilik ülkenin peşkeş çekilmesinden yaralanmıyor da, birkaç küçük çocuğun eline provokasyon amaçlı tutuşturulan bayrak nedeniyle mi yaralanıyor?
Kuşkusuz bugün ülkede resmi olarak kabul edilmiş bir bayrak var. Ancak o bayrağın altında toplananlar farklı sınıflara, istek ve çıkarlara sahipler ve bu nedenle aralarında uzlaşmaz bir çelişki bulunuyor. İşçi sınıfı ve emekçi halk ülkenin bağımsızlığının, ulusal ekonomisinin korunmasının ve geliştirilmesinin, yabancı sermaye soygununun durdurulmasının savunuculuğunu yapıyor. Onyıllardır peşpeşe gelen sermaye hükümetleri ise “her şeyi satma”, ülkeyi yabancı sermayeye açma peşinde. Özelleştirmeler, satışlar, yabancı sermayeye imtiyazlar söz konusu olunca onlar bayrağı da, bayrağın sembolize ettiği değerleri de unutuyorlar. Ulusal gurur da, milliyetçilik de bu durumda hatırlanmıyor bile.
Bu yaşananlardan çıkarılacak tek bir önemli sonuç var; o da şu, bu ülkenin gerçek sahipleri işçi ve emekçi halktır. Bu demektir ki, eğer bayrağın sembolize ettiği değerler korunacaksa, bu görev de emekçi halka düşüyor. Sermaye ve gericilik ise gözünü kırpmadan ülkeyi satıyor, yanında bayrağı da hediye olarak veriyor. Çok sıkışırlarsa ülkeyi bütünüyle efendilerine bırakıp kaçmaya da hazırlar. Ama buna rağmen halkın içinde gerici duygular estirmek için bayrağı kullanmaktan, istismar etmekten de geri durmuyorlar. Ancak görüyoruz ki tüm provokasyonlara, gerici çabalara karşın işçi ve emekçi halkın sağlıklı bir bayrak sevgisi var ve gericiliğin halkı birbirine kırdırma planlarını boşa çıkaracak olan da bu.


 
Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Büyüme çelişkisi!

Ekonomide büyümenin yüzde 9.9 düzeyine çıktığı iddiaları uzun süredir tartışma konusudur. Tartışma konusu olmasının nedeni ise inandırıcılıktan uzak oluşudur. DİE’nin açıkladığı bu rakamlar, maalesef siyasi iktidarın dolayısı ile IMF’nin istediği ölçüler içerisinde düzenlenerek açıklandığı için inandırıcı olması mümkün değildir. Öyle ki DİE’nin açıkladığı bu rakamlar, neden inandırıcı bulunmadığını kanıtlar niteliktedir.
DİE’nin yoksulluk ile ilgili açıkladığı rakamlar bu kurumun verilerine göre bile yoksulluk ve açlığın ürkütücü yönde seyrettiğini göstermektedir. Kurum, 2005 yılındaki tablonun daha kötü olduğuna inanmış olacak ki, 2003 yılı verilerini açıklamakla yetinmektedir. (*)
Açıklanan rakamlara göre; 2003 yılında Türkiye’deki yoksulluk oranı yüzde 26.96’dan yüzde 28.12’ye, yoksul sayısı ise, 18 milyon 441 binden 19 milyon 458 bine yükselmiş durumdadır! Kırsal kesimlerde yaşayanların yoksulluk oranının yüzde 37.13’e, kentte yaşayanların yoksulluk oranının ise yüzde 22.13’e yükseldiği ifade edilmektedir! Bu verilere göre ülke nüfusunun üçte birinin yoksulluk ve açlık sınırında yaşadığı itiraf edilmektedir. Peki ekonomide gerçekten büyüme yaşanıyorsa yoksulluk rakamlarının ters oranlı seyretmesi gerekmiyor mu?
2002 yılının karşılaştırmalı açıklanan rakamlarına göre kırsal kesimde açlığın daha çok arttığı görülmektedir. IMF programlarının uygulanması sonucu tarımsal çöküşün yaşandığı ülkemizde, 2002 yılında kırsal kesimdeki açlık çeken insan sayısı yüzde 2.01’den yüzde 2.15 oranına yükseldiği ifade edilmektedir.
Objektif olarak aldığımız bu rakamların da baskılandığına hiç kuşku yoktur.
Yine, DİE’nin açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarını, Türk-İş’in açıkladığı rakamlarla kıyasladığımızda baskılama oranını görmek mümkündür.
DİE, dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 180 YTL, yoksulluk sınırını 463 YTL olarak açıklarken; Türk-iş açlık sınırını 528 YTL, yoksulluk sınırını bin 604 YTL olarak açıklamaktadır. Bir yanda sermayenin taleplerini karşılar nitelikte veri sunan DİE, öte yanda ise emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin içinde bulunduğu yaşam koşullarını yansıtan tabloyu ortaya koyan Türk-iş’in açıkladığı rakamlar bunlar.
İki kurum arasındaki oransal sapmaya bakıldığında, açlık sınırındaki sapma oranı yüzde 193, yoksulluk sınırı rakamlarındaki oransal sapma yüzde 246 ‘dır.
Açlık sınırındaki sapmayı baz aldığımızda, açlık sayısının 2005 yılı verilerine göre, 19 milyon 458 binden daha yüksek olduğu görülecektir.
Son zamanlarda yaşanan gelişmelere bakıldığında gerçeklerin, DİE’nin açıkladığı rakamlardan daha ürkütücü boyutta olduğu görülmektedir.
Bir yurttaşın Ankara’da yolun ortasına oturarak ceketini satılığa çıkarması, R.Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu bir toplantıda bir yurttaşın böbreğini satılığa çıkardığını belirten pankartı açması, AKP grup toplantısında konuşan Tayip Bey’in konuşmasını keserek; “Sayın Başbakan’ım açım ben, aç” diye bağırması, ziraatçilerin toplantısına katılan Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının çiftçiler tarafından kesilmesi… Özelleştirilmek istenen Konya Seydişehir Alüminyum Tesisleri işçilerinin ekmeğine sahip çıkmak için panzerin önüne yatmayı göze alması… Bütün bu örnekler, hayatı toz pembe gösterenlerin suratına yapışan birer tokattır.
Dolayısı ile gelişmeler DİE’yi bile çelişkiye düşürecek kadar ciddidir.
Büyümenin; ekonomide, adil gelir paylaşımında, işsiz sayısının azalmasında değil; aksine, açlık sınırında yaşayanların her geçen gün artmasında, kişi başına düşen borcun artmasında, işsizlikte, sefalette, yolsuzlukta, yoksullukta yaşandığı örnekleriyle görülmektedir.
* Söz konusu rakamlar , DİE’nin internet sitesinden alınmıştır

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  JİN Û JÎN..........Yıldız İmrek Koluaçık

Faşizmi yenen kadınlar

“Savaşın yüzü kadına yabancıydı. Ama bu savaşta, hiçbir şey kendisini analarımızın yüzü kadar etkili, keskin ve dehşetli bir biçimde belleklerimize yerleştirmeyi başaramadı.” Bu sözler, “Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları” kitabında Ales Adamoviç’in görüşü olarak yer alıyor.
2. Dünya Savaşı’nda, Sosyalist Sovyetler Birliği’nin yurt savunmasına toplam 800 bin kadın katıldı. Orduya katılanların yüzde 70’i cephede savaştı. Savaş sonunda Sovyetler Birliği yurttaşlarının onda birini kaybetmişti. Büyük yurtseverlik savaşında 14-15 yaşındaki genç kızlar dahil olmak üzere insanlık düşmanı faşizmi yenmek, yurtlarını ve insanlığı savunmak üzere kendi doğalarına aykırı bir işe, savaşa atıldılar. Rusça’da ve birçok dilde kadın sözcüğü ile yaşam sözcüğü eşanlamlıdır. Bu köşenin adı gibi... Doğuran, üreten, hayat veren kadın; barışı ve insanlığı kazanmak için amansız bir öldürüm eylemine, savaşa atılmak zorunda kalmıştı. Bu yüzden Nazi ordularını kovalayarak Berlin’e gelen kadın asker, “Ben, Sofiya Kuntseviç. Berlin’e savaşı öldürmek için geldim” diye yazıyordu.
İlkel ve barbar olanı, yalnız şiddeti ve vahşi sömürüyü egemen kılmak isteyen “Orta dünyanın” ağır mekanize ve metalik gökgürültüsüne sahip orduları, “çıplak insan” karşısında yenilgiye uğruyordu. Çıplak insan, ötekilerin sahip olmadığı bir insani erdeme ve eyleme sahipti çünkü: Onur ve özveri ile örgütlenmiş milyonların dayanışma eylemi. Ötekiler de kalabalıktılar gerçi, ama onlar dayanışma içindeki bilinçli insandan çok, Führerleri tarafından güdülen bir “sürü”ydüler. Her şeyleri vardı, ama insan aklının bulunduğu en soylu organından, baştan yoksundular. Elbet önünü, yenilgiyi gören bir göze de sahip değildiler. Nazım Hikmet’in tanımıyla “Başları yoktu ki, gözleri olsun”.
İnsan soylu bir varlık. Canlıların en güzeli, en akıllısı, en üretkeni. Paylaşım ve dayanışma ile insanca yaşayacak bir dünyayı örgütlemeye girişen insan; faşist işgal sürüleri karşısında da aynı insanca tutumu aldı. Cephede insanlar ölürken ben bekleyemem. Naziler, kadınları, çocukları, ekinleri öldürürken; insanların en iyilerini acımasızca çalıştırıp, diğerlerini gaz odalarında yakarken, bütün güzellikleri talan ederken ben seyredemem. Ben değiştirip dönüştüren insan, faşizmin kurbanı olmakla yetinemem, onu yenmeliyim! İşte bu yüzden çocuğunu annesine emanet eden genç kadınlar, daha çocuk yaştaki genç kızlar, 1 milyona yakın bir kitle halinde tarihin gördüğü en muazzam kadın katılımıyla faşizmle insanlık adına büyük bir hesaplaşmaya girdiler. Onlar, zafere inanarak tereddütsüz savaştılar. Bu yüzden, asılan partizan Tanya’nın inancını, en zor zamanlarda yitirmediler: bizimkiler gelecek...ve yenecek!
Ehrenburg’un “Paris Düşerken” romanının kadın kahramanı Fransız direnişçisi sosyalist Madlen, faşizme karşı yeraltı direnişinin örgütlenmesinde pek çok zorluğu ustalıkla göğüsledikten sonra, nihayet yakalanıp Gestapo ile karşı karşıya gelince, aynı kazanma inancıyla aynı onur savaşını işkenceye karşı verir ve sessizce meydan okur faşizme. İnsanlık onuru, Nazilerin işkencelerini, Göbels’in yalan propagandasını, Mengele’nin insana karşı deneylerini yener. İnsanlığın bu onur savaşında, bu kazanma savaşında kılavuzu ve kaptanı sosyalistlerdir. Bir yanda en büyük bedeli ödeyen Sosyalist Sovyetler Birliği durmaktadır. İşçi sınıfı iktidarının kurulmadığı diğer ülkelerde ise, faşizme karşı yeraltı savaşını sınıf partileri yönetmiş ve yine en büyük bedelleri ödemiştir.
Savaşı yaşayan ve cephede dikiş-dantel gibi kadınca işlerin özlemini çeken Sovyet kadınları, yeni neslin bu yaşananları yeterince bilmediğini ve zaman zaman da unuttuğunu üzüntüyle ifade ediyorlar. Aslında bu kadınların sitemi yalnız Sovyetlerin genç nesillerine değil, tüm dünyaya. “Bir daha asla”yı gerçek kılmak için yeniden okumak ve unutmamak, özgürlük dünyasını kurmak için sürekli mücadele vermek, faşizmi yenen bu sıradan ve kahraman kadınların anılarına bağlılık olacaktır.
Evet, faşizmin yenilmesinde kadınlar da vardı...

e-posta:
yimrek@mynet.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Zihniyet sorunu

Türkiye yönetici eliti ve bu elit eliyle üretilmiş, nesiller boyu sağdan sola çeşitli resmi görüş yanlılarınca yeniden üretilmiş tezlere göre, Türk, kolundan bacağından çekilerek parçalanmak, bölünmek istenmektedir.
Bütün olaylarda yalnızca Türk haklıdır. Yalnızca Türk’tür dünyaya nizam vermek üzere gönderilmiş kavim.
Türk, devlettir. Türk’ün devlet olmayanı; yani işçi, köylü Türk, Türk değildir.
Türk adına, onun devleti karar verir. O kararlar tarihte hep doğru, yerinde, adildir.
Bugün de öyledir.
Bugün de öyle olduğu için, her konuda, kırmızı çizgilerle çevrilmiş bir alanda kendisini tekrarlayan süreçler yaşanmaktadır.
Yasaların değişmesi gerçek bir değişime tekabül eder mi?
“Hakiki” Türk politikacısı, üstelik bir de “sosyal demokrat” olanı, “yasaların değişmesi, uygulanacağı anlamına mı gelmektedir” sorusunu soranlara “siz Meclis’e hakaret ediyorsunuz, yasalar tabii ki, uygulanacak” cevabını verir.
Oysa Türkiye pratiği göstermiştir ki, yalnızca yasaların değişmesi, gerçek bir değişime tekabül etmez; yasaların uygulanması ve nasıl uygulandığı temeldir.
Size sorunuz nedeniyle kızan aynı politikacı, bazen, Meclis’in kabul ettiği yasaların uygulanmaması için hükümet’e çağrı yapmakta, “uygulama, seni destekleyeyim” demektedir. (Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Öcalan davasında verdiği karar karşısında CHP yönetiminin takındığı tutum).
Gözaltında yaklaşık 800 kişi kaybedildi. O tarihlerde deniyordu ki, “devlet vatandaşını kaybetmez”. İnsan hakları savunucuları da , “devlet vatandaşını kaybetmekte” demekteydi. Kaybetmemesi için uğraşmaktaydı. En başta İHD’ye saldırılmaktaydı. Devletin memurlarının, memur gibi hareket edenlerin ve memurlarla birlikte hareket edenlerin, gözaltına aldığı kişiler kaybedilmekteydi. Bu uygulamalara karşı çıkanlar, devlet millet düşmanı olmakla suçlanıyordu.
Hâlâ da öyle.
İfade özgürlüğünün sınırları genişletilecekti. Bazı maddelerde kısmi iyileştirmeler de yapıldı. Birkaç olumlu kararın çıkması, genel olarak uygulamanın olumlu seyredeceği anlamına gelmezdi. Öyle de oldu.
Eğitim Sen davasının geldiği noktaya bakın. Bir sendika, ifade özgürlüğü hakkını kullanamıyor. Sırf tabu sayılan, kırmızı çizgiler alanına dahil konuda tüzüğüne bir madde yazdı diye cezalandırılıyor.
Türkiye demokrasisinin, hukukun üstünlüğü ilkesinin getirildiği noktaya bakın. Değişmeme üzerine değişim programları uygulanıyor.
Ermeni sorunu üzerine bir konferans düzenlenecekti. Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı Üniversiteleri ortaklaşa düzenleyeceklerdi. Alışılmadık bir durumdu bu. Çünkü kırmızı çizgiler üzerinde oynamak üniversitelerin işi değildi. Onların işi, kendilerine gönderilen talimatlar doğrultusunda, “Ermeni soykırımının yapılmadığı, tersine Ermenilerin Türkleri katlettiğini ispatlayan çalışmalar yapmaları” idi. Resmi ideolojinin bilimden anladığı buydu. Bilim insanının bağımsızlığı, özgürlüğü, nesnelliği, gerçeklerden yana oluşu söz konusu edilemezdi. Bilim, resmi ideolojinin emrinde olmalıydı. Bilimsel çalışma resmi ideolojiye paralellik taşıdığı ölçüde bilimsel çalışma olarak nitelenebilirdi.
Konferans konusunda, hükümeti, muhalefeti ile Türk devleti ayağa kalktı. Nasıl olur da üniversiteler böyle bir toplantı düzenleyebilirdi. Şimdiye kadar içerde düzenini kurmuş olan resmi ideolojinin üreticileri ve yeniden üreticileri, köpürdüler bu yeni durum karşısında.
Sonuç olarak, üniversitelerin ve resmi görüş dışında düşünenlerin nasıl bir baskı altında olduğu görülmektedir. Resmi ideolojinin yeniden üretimine katılmayanlara ve katkı sunmayanlara düzen hayat hakkı tanımamaktadır.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Seydişehir vatandır

Belli oldu ki, Seydişehir ikinci bir SEKA olacak.
Çünkü Seydişehir işçisi yumruğunu sıkmış, halkla birlikte “Seydişehir alüminyum vatandır. Vatan satılmaz” diye bağırıyor.
Ama o da ne!
Vatanı, Seydişehir Alüminyumu savunan işçilerin üzerine gaz bombaları, biber gazları yağıyor.
İşçinin üstünde coplar patlıyor!
Ülkenin tüm dev kuruluşları gibi yağmaya sunulan işletmenin çevresine, işçi yaklaşmasın diye barikatlar kuruluyor.
İşletme, yağmaya karşı çıkan, fabrikayı korumaya çalışan işçiden “korunuyor!”
Çünkü o sırada içeride yağmacılar; kurbanlık koyunun etine buduna bakıyor!
Vay memleketin başına gelenlere!
İşçiler coplanıyor, yağmacılar korunuyor!
İşçi bağırıyor:
“Seydişehir vatandır, vatan satılmaz”
Vatan satılmaz diye bağıran işçinin üstüne biber gazı yağıyor!
Öyleyse fazla söze ne gerek var.
Her şey o kadar açık ve o kadar ayan beyan ki, elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin:
Vatanı kim satıyor, kim savunuyor?
***
Alüminyum, boksit cevherinden üretiliyor.
Boksit cevheri de Türkiye’nin yeraltı kaynakları arasında yer alıyor.
Araştırma ve sondaj çalışmalarında Türkiye’de 60 milyon tonluk bir boksit cevheri bulunduğu saptanıyor.
Seydişehir, boksit cevherinin böhmitik tipi bakımından zengin rezervlere sahip.
Ve 1974 yılında Seydişehir’e Alüminyum işletmesinin kurulmasına karar veriliyor.
Böylece hem yeraltı kaynakları değerlendirilmiş, hem de alüminyum gibi giderek kullanım alanı genişleyen önemli bir madde ülke sınırları içersinde üretilmiş oluyor.
Oluyor ama, fabrika kurulduğundan bu yana işletemeye beş kuruşluk yatırım yapılmıyor.
Ta ki özelleştirme kapsamına alınana kadar!
Özelleştirme kapsamına alınınca enerji sistemi yenilenmeye başlanıyor, diğer teknolojik yenilenmeler yatırım kapsamına alınıyor!
İşte bu işletme şimdi satılmaya kalkılıyor.
Oysa dünyada alüminyuma olan talep giderek artıyor. Kullanım alanı hızla genişliyor. Otomobil üretiminden, gıda sanayindeki ambalajlara, alüminyum folyalara, uzay araçlarından ilaç endüstrisine kadar yüzlerce alanda yoğun biçimde kullanılıyor.
Üstelik bu alanda en büyük üretici durumundaki Rusya üretimi düşürmüş, Türk Alüminyumuna talep artmışken!...
Yani işçiler işletmeyi savunurken, aynı zamanda ülkenin çıkarlarını, madenlerini, boksitini savunuyor.
Ama, işçi, “Seydişehir vatandır. Vatan satılmaz” diye bağırdığı için üzerine biber gazları atılıyor, sırtlarında coplar patlıyor.
Naylon Kemal ise, “Her şeyi babalar gibi satarım” diyor.
Öyleyse siz söyleyin:
Vatanı kim savunuyor, kim satıyor?

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Sıkıysa

Bir tarafta işçiler ve yıllardır alınteri döktükleri, oradan kazandıkları üç, beş kuruşla yuva kurdukları, çocuk okuttukları, okuttukları çocuklarını da işe yerleştirdikleri, asker harçlığı yolladıkları fabrikaları.
Diğer tarafta memurlar. Üniformalı memurlar. Takım elbiseli şeflerinden, müdürlerinden aldıkları çirkin emirlerle işçilerin üzerine saldıran, saldırttırılan memurlar. İpler ta Ankara’ya kadar uzanıyor. Siyasi emir olmadan, ya da en azından siyasi göz yumma olmadan hangi polis müdürü işçisinin üzerine saldırmaya cesaret edebilir ki?
Az ilerde beleşçi çetesi. Avın kokusunu almış akbabalar gibi çevreye üşüşmüşler. Korkudan, epey uzakta siper almışlar. Önlerinde barikatlar, devletin polisleri. Üç, beş kişiler. Ama belli ki yüzlerce işçiden, onların ailelerinden, çocuklarından daha değerliler. Koruma altındalar. Servetleri milyar dolarları geçmiş doymamışlar. Arkalarında basından bozma medya.
İşçi bu, başka şeye benzer mi? Ekmek kapısını kolay kolay teslim eder mi? Önüne sunulan “ya ölmek, ya sürünmek” seçeneklerinden hangisini seçsin? Tek istediği eskisi gibi kıt kanaat geçinmek. Akşam iki somunla eve ulaşıp, televizyon karşısında şöyle bir ayağını uzatmak ve öylece uyuyakalmak. Sonra yine üretmek. Korkmaz. Korkmadan yatar sermayenin panzerinin önüne. “Ez de görelim” dercesine.
Başka kim üretiyor ki? Kim, aldığı maaşı ondan daha fazla hak ediyor ki? Bütün gün oturup, yeri geldiğinde, elinde sopa, sağa sola saldıran üniformalı mı? Takım elbiseli yarı politikleşmiş tak, şakçı müdürü mü? Yoksa hazır lokmaya üşüşen dürzü mü?
Kim, o fabrikayı işçiden daha çok sevebilir ki? Kim yatağından fırlayıp koşar ki, bir dişli takılsa, bir ocak öksürse gecenin bir vakti?
Kolay mı Ankara’dan satmak her birini teker teker. Kolay mı, hele hitabede “İstiklali ilelebet muhafaza ve müdafaa etme” görevi gençliğe verilmişken? Kolay mı, hele bu genç, işçi ise? Sokarlar mı dürzüleri yurdun kalelerine.
Yatar panzerin, tankın, tüfeğin önüne.
“Sıkıysa geçsinler üstümden” diye.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net