www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
İstanbul’un sağlığını kimler yönetiyor?

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Gelecek nerede?

kent yazıları ____Necati Uyar
Beypazarı’nın öyküsü…

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
Hukuk kurumu böyle yaparsa

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Üç yıl önce, üç yıl sonra

DÖNÜŞÜM ____Serdar Derventli
İşçiler SPD’ye sırtlarını dönüyor

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

İstanbul’un sağlığını kimler yönetiyor?

Pazar günü Hürriyet’in manşetteki haberine göre İstanbul İl Sağlık Müdür Yardımcısı Dr. Celal Şahin hakkında soruşturma açılmış. Soruşturmayı Vali Yardımcısı Necati Şentürk yürütüyormuş.
İddia o ki; Güngören’de sağlık ocağı yapmak için çeşitli şirketlerden makbuz karşılığı para toplamış. Elde edilen miktardan kalan 750 milyarlık tıbbi malzeme ve inşaat malzemesini de gazete ilanıyla satılığa çıkarmış.
Müdür Yardımcısı kendini savunmuş. Şimdiki sağlık ocağının yerinde önceden market varmış. Marketi sağlık ocağına ve kayınbiraderine eczaneye dönüştürmüşler. Bu iş için esnaftan 30-40 milyar “bağış” toplamış. Diğer makbuzlardaki imzalar kendisine ait değil, sahteymiş.
Müdürlükte çalışan iki teknisyeni haklarında rüşvet iddiaları bulunduğu için Yozgat ve Kütahya’ya tayin ettirmiş. Muhtemelen onların iftirasıymış.
Dr. Celal Şahin zaten Müdür Yardımcılığı görevinde isteyerek durmuyormuş. Kendisinin bir temizlik şirketi, bir medikal malzeme firması, bir polikliniği varmış; bir başka polikliniğin de ortağıymış.
Sağlık Müdürlüğü’nde de Temizlik Komisyonu başkanıymış. İstese 3-4 trilyonluk ihaleleri çatır çatır alırmış; ama almıyormuş.
***
Soruşturma nasıl sonuçlanır bilemeyiz. Yalnız bunun İstanbul Sağlık Müdürlüğü hakkındaki ilk iddia olmadığını biliyoruz.
Bir yıl önce de bir başka Müdür Yardımcısı, Dr. Adem Doğruyol’la ilgili iddialar gazetelerde “Kendin pişir, kendin ye” başlığıyla çıkmıştı.
Habere göre doktorumuz bir yandan İstanbul’daki hastanelerin bilgi işlem sorumluluğunu yürütüyor, bir yandan da ortağı olduğu şirketle bu hastanelerdeki bilgi işlem ihalelerine giriyormuş.
Girdiklerinin yanı sıra girmeden aldığı ihaleler de oluyormuş. Şişli Etfal ve Bakırköy Devlet hastanelerinin milyarlarca liralık işlerini böyle almış.
2004 Ocak ayında Kartal Devlet Hastanesi’nin 1.5 trilyonluk ihalesini 1 trilyon 342 milyara almış ancak bir başka firma itiraz edince Kamu İhale Kurulu ihaleyi oybirliğiyle durdurmuş. Dr. Adem Doğruyol’u da idari soruşturma açılması için Sağlık Bakanlığı’na bildirmiş.
Sonra ne mi olmuş?
Hastane başhekimi iptal edilen ihalenin personel çalıştırma işini gene Dr. Adem Doğruyol’un şirketine vermiş.
***
Bu İstanbul Sağlık Müdürlüğü’nde garip olan sadece Müdür Yardımcıları değildir.
AKP iktidara geldiğinde Sağlık Müdürlüğü’ne resmi olarak Prof. Dr. Erman Tuncer’i atamıştı. Görünüşte Müdürlüğü O yönetiyordu, ama asıl Müdür’ün yardımcılarından Dr. Mehmet Bakar olduğunu herkes biliyordu. Bu durum iki yıl kadar sürdü. Erman Tuncer sonunda bu yılın ocak ayında istifa etti.
Bu kez müdür vekilliğine terfi eden Mehmet Bakar’ın geçmişi ise hayli ilginçti.
Daha önce Haseki Hastanesi’nde başhekim yardımcılığı yaparken hakkında hazırlanan müfettiş raporuyla arkadaşlarıyla birlikte görevden alınmıştı.
Rapora göre idarecilik görevlerini yerine getirirken uygulamalarında tarafsız davranmayıp, aynı siyasi görüşü paylaştıkları personeli koruyup kollamış, bir kısım personeli de mağdur etmişlerdi.
Suçları arasında başhekimin imzasını taklit etmek bile vardı.
Müfettiş raporunda idarecilik görevinden alınmaları ile bundan sonra idarecilik görevi verilmemek kaydıyla başka kurumda görevlendirilmeleri istenmişti.
İstanbul İl Disiplin Kurulu da “görevin yerine getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı yapmak” suçunu sabit görerek ceza vermişti.
Bu karara karşı İdare Mahkemesi’ne yapılan itiraz ise haksız bulunarak reddedilmişti.
AKP her nedense beş aydır koskoca İstanbul’a lâyık bir sağlık müdürü bulamadığı için Mehmet Bakar hâlâ görevi vekaleten yürütmeye devam ediyor.
İşte on iki milyonluk İstanbul’un sağlık hizmetlerini sevk ve idare eden A Takımı. Buyrun, buradan yakın.

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Gelecek nerede?

Son günlerde gazetelerde gençlikle ilgili bir araştırma yayınlandı. Araştırmayı Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD), Pi Group isimli kuruluşa yaptırmış. Araştırmanın adı ‘Gençlik 2005 Araştırması’. Haberlerde araştırmanın hangi gençlik grupları arasında, nasıl bir yöntemle yapıldığı konusunda bir bilgi bulunmuyor. Bu nedenle genel geçerli olan yöntemlerin kullanıldığını varsaymak gerekiyor. Bu tip araştırmaların kesin bir tablo ortaya çıkarmamakla birlikte, durum hakkında genel bir fikir verdiğini kabul etmek gerekiyor. Hele ortaya çıkan tablo az çok bu tip araştırmalar yapılmadan da öngörülebilir bir tablo ise, bu durumda sonuçlar fazla şaşırtıcı olmuyor.
Gençlere pek çok soru sorulmuş. Gençliğin içinde bulunduğu durum hakkında bir fikir verecek olanlarını buraya aktarıyoruz. Bu sorular ve yanıtları şöyle; “Bir Türk genci olarak geleceğe nasıl bakıyorsunuz? Umutla bakıyorum: yüzde 27.74, Umutsuzum: yüzde 56.91, Cevapsız: yüzde 15.35. Kişisel olarak yaşadığınız en büyük sıkıntı nedir? İşsizlik korkusu: yüzde 36.46, Eğitim-Sağlık gibi temel sorunlar: yüzde 16.98, Gelecek endişesi: yüzde 37.11, Genel konular: yüzde 6.61, Özel konular: yüzde 2. Türkiye yaşadığı sosyal ve ekonomik sıkıntıları aşabilecek mi? Aşar: yüzde 16.25, Aşamaz: yüzde 55.10, Bilmiyorum: yüzde 28.65. Bu yıl Türkiye için iyi mi olacak, kötü mü? İyi olacak: yüzde 15.78, Kötü olacak: yüzde 47.43, Değişen bir şey olmayacak: yüzde 27.21, Bilmiyorum: yüzde 9.58. Başka bir ülkede yaşamak ister misiniz? Evet: yüzde 58.23, Hayır: 16.8, Bilmiyorum: yüzde 24.97.
Burada ortaya çıkan tablo nasıl yorumlanabilir? Genel bir ifade ile, gençlerin ezici çoğunluğunun gelecekten umutsuz ve güvensiz olduklarını görmekteyiz. Ancak verilen yanıtların altını biraz kazımak gerekiyor. Örneğin geleceğe umutsuz bakan gençlerin, “bu umutsuzluğuna yol açan neden nedir” sorusunu yanıtlamak gerekiyor. Bu neden, bugün ülkeyi yöneten egemen sınıflara güvensizlik, onların gençliğin ve halkın çıkarı için tek bir adım bile atamayacaklarına olan inançsızlıktır. Başka bir ifade ile söyleyecek olursak, onlardan umut kesme halidir. Bugün bunun bütünüyle gerçekleştiği söylenemez, ancak gelişmelerin bu yönde hız kazandığını da görmek gerekiyor.
Gençler sermaye ve gericiliğin kendilerine bir gelecek vadetmediğini, işsizliği, eğitimsizliği, sağlık sorunlarını çözemeyeceğini, ülkeyi daha da kötüye doğru götüreceğini tecrübeleri ile anlamış durumdadırlar. Başka ülkede yaşama isteğinin yüksek oranda çıkması da, edinilen bu tecrübeden yanılsamalı bir sonuç çıkarma olarak yorumlanmalıdır. Bir taraftan yönetici egemen sınıflardan umudu kesme hali, diğer taraftan çözümsüzlük! Bu arada gerici akım ve partilerin de gençliği istismar etme çabalarının sürdüğünü, onun enerjisini gerici kanallara akıtmayı ve halkın karşısına çıkarmayı hedeflediğini de görmemiz gerekiyor. Bu halkı ve gençliği tam bir demir cendere içine alma, hiçbir yeni umudun yeşermesine izin vermeme halidir.
Bütün bunların üzerinden vurgulamak gerekir ki; gençlerin geleceğe ilişkin umutsuzluğunda şaşılacak bir yön bulunmamaktadır. Burada temel sorun, gençlerin kendi kaderlerini, ülkenin içinde bulunduğu durumu kökten bir biçimde değiştirmek isteyen ileri sınıfla birleştirme yönünde ilerleyebilmelerini sağlayabilmekte yatmaktadır. İşçi sınıfının örgütlü ve en ileri güçlerinin gençliğe uzattığı eli güçlendirmesi gerekiyor. Bu güçlerin, gençliğin eskiye olan güvensizliğini, ondan kopuşunu, yeniyi kurma yönündeki mücadele isteğine dönüştürmeyi başarması, bu önemli potansiyeli kendine bağlamayı bilmesi gerekiyor. Burada yeni bir arayış ve çıkışın, mevcut olana inanç ve güvensizliğin en dibe vurduğu zamanlarda gerçekleşeceğini hatırlatmak gerekiyor. Bunun farkında olan gericilik de gençliği boş bırakmıyor. Burada soru tekrar “gençliği kim kazanacak” biçiminde ortaya çıkıyor. Gençliği kazanmanın geleceği kazanmak olduğu ise biliniyor. Sermaye ve gericilik kazanırsa kendi ömrünü biraz daha uzatacak, buna karşın gençliğin geleceğini çalacak, yeniyi inşa etmenin mücadelesini verenler kazanırsa onlar geleceği gençliğe verecekler. Sorun kendisini bu kadar çıplak bir biçimde ortaya koymaktadır.


 
Başa dön

  kent yazıları..........Necati Uyar

Beypazarı’nın öyküsü…

Yerel yöneticilerin kentlerinin tarihine ve kültürel değerlerine sahip çıkmasının önemine değinen çok sayıda yazı yer aldı geçmişten bugüne Kent Yazıları’nda. Bu yazılarda, yaptıkları işlerle, başarılı uygulamalarıyla diğer kentlere örnek olarak gösterilebilecek işlere de yer verdik sıkça. Ülkemizde tarihi kent dokularının korunmasına gönül vermiş insanların, yerel yöneticilerin karşısına dikilen en büyük engelin de imar rantlarının yarattığı beklenti olduğunu, kentlerde bugüne kadar ayakta kalabilmiş kültür varlıklarının bir numaralı düşmanının yangın ya da doğal afetler değil, imar rantları olduğunu da sıkça dillendirdik.
Koruma alanında yakalanacak olası bir başarının önündeki engeli kaldırmanın başlıca yolu, oluşmuş imar rantı beklentisinin ortadan kaldırılması, korumanın gelire dönüşmesini sağlayacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi, desteklenmesinden başka bir şey değil.
Ülkemizde pek çoğu büyük ölçüde talana uğramış, bozulmuş, başkalaşmış ve yıkılmış olsa da, bugün için bile hatırı sayılır sayıda geleneksel dokusundan izleri taşıyan, koruyan yerleşmelerimiz var. Bunların çok büyük bölümü, imar uygulamaları ile çok katlı apartmanlaşmalarla iç içe kalmışsa da, tek yapı ölçeğini aşan, bir sokak ölçeğine ve hatta bir mahalle ölçeğine ulaşan çok sayıda korunması gerekli kent bölgesine sahip kentlerimiz. Özellikle sanayileşmenin olmadığı, göç ve sıcak para girişinin yaşanmadığı küçük kentlerimizde bu tür alanlar daha büyük ölçeklere, tüm kent merkezini içine alacak büyüklüklere de erişiyor.
Ülkenin hemen her bölgesinde kendisini korumuş, bozulmayı henüz yaşamamış kentlerimiz var. Bir çırpıda sayılacak olursa, Safranbolu (Karabük), Bartın, Kemaliye (Erzincan), Midyat, Mardin, Birgi, Şirince (İzmir), Muğla, Mudurnu (Bolu), Beypazarı (Ankara) bunlardan ilk akla gelenler.
Farklı koruma deneyimlerinin yaşandığı bu kentlerden Beypazarı, son yıllarda ismi bu konuda en çok öne çıkan yerleşme. Her şey, bugün ikinci dönem başkanlığını yürüten belediye başkanı Mansur Yavaş’ın 1999 seçimleri öncesinde verdiği bir sözle başlamış Beypazarı’nda. Başkanlığa aday olan Mansur Yavaş, Beypazarı fotoğrafları üzerinde bilgisayar üzerinde evleri beyaza boyayarak çıkmış halkın karşısına ve “tüm Beypazarı’nı bu hale getireceğim” diyerek seçilmiş.
1999 yılında belediye başkanı seçilen Mansur Yavaş’ın niyetlendiği iş, korumanın yaşamla birleşmesi ve sürdürülebilir bir koruma-geliştirme sürecine dönüştürülmesinden başka bir şey değil. Amaca uygun çalışma bundan 5 yıl önce 2000 yılında başlamış Beypazarı’nda. İlk etapta 500 evin dış cephe onarımları ve boyamaları gerçekleştirilmiş. Bu onarımların maliyetini başlangıçta salt belediye ve sponsorlar karşılarken, zamanla yaşayanlarla ortaklaşarak sürmüş onarımlar.
Onarımlar sonrası ortaya çıkan tablonun konuşulur hale gelmesini, tanıtım süreci eklenmiş. Ankara’ya 100 km uzaklıkta yer almanın avantajıyla, hafta sonlarında kente düzenlenen gezi sayısı hızla artmış. Geçmiş yıllarda kimsenin uğramadığı kent, son yıllarda yoğun bir ziyaretçi akınına uğrar olmuş. Artan ziyaretçi akınına ilişkin rakamlar ilginç; 1999 yılında Beypazarı’nda müze ziyaretine gelen kişi sayısı 2bin 500 civarındayken, bu sayı 2004 yılında 20 kat artarak 50 bin kişiye ulaşmış durumda.
Artan ziyaretçi sayısı, Beypazarı halkının sahip olduğu geleneksel ürünlerin pazarlamasıyla desteklenince, ziyaretçi sayısı daha da artmış. Geçmişte işsizlik sorununu damarlarına kadar hisseden kentte bugün her şey çok daha farklı. 2004 yılı rakamlarıyla, artık haftada 2500-3000 kişi, büyük bir bölümü hafta sonunda olmak üzere, Beypazarı’nı ziyaret ediyor. Onarılarak ayağa kaldırılan konakları, geleneksel konutları, Beypazarı çarşısını, Arastayı geziyor. 2004 yılı rakamlarıyla yıllık ziyaretçi sayısının 150 bin ile 200 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.
Başlangıçta, 1.5 trilyon lira harcayarak 500 konutun onarımıyla başlayan süreçte, artık kente her hafta sonu en az 1 trilyon lira giriyor. Bu gelirin çok büyük bölümü, Beypazarı halkının kendi ürettiği ve sattığı gıda ve tekstil ürünleri ile el sanatlarından elde ediliyor üstelik.
Korumaya gönül vererek başlanmış olan süreç, yüzyılların kentini unutulmuşluktan, çöküntü haline gelmekten kurtarmış. Beypazarı, bir büyük şehre yakın olmanın avantajını da oldukça iyi kullanmış. Belediye öncülüğünde başlayan koruma süreci, ekonomik getiriyle de buluşunca, koruma daha da kolaylaşmış. Şimdi Beypazarı’nda bir yandan halk sahibi olduğu ve geçmişte terk etmeye başladığı eski konutlara yeniden dönüyor ve onarmaya başlıyor. Diğer yandan ise Belediye hiç ara vermeden tüm eski dokuyu ayağa kaldırmanın, canlandırmanın hesaplarını yapıyor.
Beş yıllık süreçte yaşananlar, Beypazarı’nı evlerden sokağa taşan bir yaşam öyküsüne dönüştürüyor.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Hukuk kurumu böyle yaparsa

Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) hafta sonu genel kongresi vardı. Kongredeki tartışmalardan biri de Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın öldürülmesi konusunda TBB’nin Çalışma Raporu’nda yazılmış cümlelerdi. TBB Çalışma Raporu’nda, öldürülen Ahmet Kaymaz’ın terör örgütü üyesi olduğu belirtiliyordu.
Ahmet ve 12 yaşındaki oğlu Uğur Kaymaz öldürüldükten sonra, Barolar Birliği’nden bir heyet olay yerine gitmiş ve inceleme yapmıştı. Heyet dönüşte hazırladığı raporunda Ahmet Kaymaz’ın terör örgütü üyesi olduğunu yazmış ve TBB’de bu raporu Çalışma Raporu’na bu biçimiyle almış.
Eleştiriler üzerine, Barolar Birliği Başkanı söz konusu raporda yazılanların gözden kaçtığını, raporu bu şekliyle onaylamadıklarını açıkladı. Aslında raporu yazanlar da yayınlayanlar da yazılan gibi düşünüyorlardı.
Hukukçular, her ağızlarını açtıklarında ya da TBB üyesi bütün avukatlar savunmalarında, hiç kimse bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilemez deseler de, sık sık “masumiyet ilkesi”nden söz etseler de günlük pratik olaylar karşısında, “hukukun genel kuralları”na göre değil, siyasi pozisyonlarına göre tutum almaktadır.
Bir zamanların bir başbakanının “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” veciz sözünde özetlediği tutumu gibi, bazı kimselere polisin ya da devlet görevlilerinin suç da işleyebileceğini kabul ettirmek kolay değildir.
Vatanın bölünmezliği ve ülkenin bütünlüğünden, son laik Türk devletinden yola çıkarlar ve “bana herhangi bir devlet görevlisi suç işliyor dedirtemezsiniz kardeşim”e kadar giderler.
Herhangi bir devlet görevlisine suç işledi derlerse, onlara göre, son Türk devletini yıkmak isteyen teröristler, bölücüler ve hatta şeriatçılar güçlenir.
TBB heyeti de 12 yaşında bir çocuğun öldürülmesini araştırmak için gittiği yerde önce devletin resmi kurumlarını ziyaret etmiş ve onların olay hakkında görüşlerini almış ve raporundaki “terör örgütü üyesi” kanısına buradan ulaşmış.
İstanbul Barosu eski Başkanı Yücel Sayman başkanlığı boyunca avukatlık kurumunun halkın hak arama özgürlüğünün bir unsuru olduğunu söylemişti. Bizimki gibi ülkelerde, savunma mesleği, halkın savunma hakkının savunulmasını, hak arama özgürlüğünün temsilcisinin halkın hak ve özgürlüklerini savunmak için devlet erkinin karşısında durmasını gerektirir.
Devlet görevlilerinin 12 yaşında bir çocuğu ve babasını öldürdüğü bir olayda, gidip emniyet müdürlüğünden aldığın bilgilerle rapor yazarsan ve bu raporu Barolar Birliği’nin resmi bir belgesinde kullanırsan, kimseyi “halkın hak arama hakkının temsilcisi olduğuna” inandıramazsın.
İşte bunun için, İstanbul Barosu seçimlerine siyasi iktidarın müdahalesi söz konusu olmuştu. Çağdaş Avukatlar Grubu’nun listesinin seçilmemesi için canla başla çalışan güç odakları, resmi raporlarda iktidarın resmi görüşlerinin tekrar edilmesini sağlamak için İstanbul Barosu seçimlerine müdahale etmişlerdi.
Sonuçlarını da alıyorlar.
12 yaşında bir çocuğun öldürülmesi olayını bütün olanakları ile gizlemeye çalışan güçler, savunma örgütünün içinde de kendilerine destek bulsalar da, gerçekleri uzun süre gözlerden saklamak mümkün değildir. Uğur Kaymaz Davası da Göktepe Davası gibi önemli bir davadır. Benzerlik sadece bir cinayet karşısında resmi çevrelerin tutumu ve davanın gözlerden kaçırılmak için olay yeri yargısından başka bir ile nakledilmesi ile sınırlı değildir. Adalet, özgürlük ve demokrasi isteyen güçler bu davayı da Göktepe Davası gibi takip edecek ve 12 yaşında bir çocuk öldüğü ile kalmayacak, katiller ellerini kollarını sallayarak gezemeyecektir.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Üç yıl önce, üç yıl sonra

Üç yıl kadar önceydi.
Beyefendi seçim meydanlarında bangır bangır bağırıyordu:
Bu ülkenin en büyük sorunu gelir dağılımındaki adaletsizlikti.
Başa gelir gelmez ilk iş olarak bu soruna el atacaklardı.
Harbiciydi!
Doğrucuydu!
İmanlı, itikatlı bir adamdı! Yalan dolana asla bulaşmazdı!
İlk yıl için bu işlerin düzeleceğine söz veremezdi.
Vatandaşlardan kendisine iki yıl süre tanımalarını istiyordu.
İki yılın sonunda gelir dağılımındaki adaletsizlikler son bulacaktı.,
Herkes ülke gelirlerinden adil düzeyde pay alacaktı.
Yoksulluğun beli kırılacaktı.
Fakirden alıp zengine verme devri bitecekti...
Birdi, ikiydi derken oldu üçüncü yıl.
Adam ne dediyse tersini yaptı.
Fakir fukaranın yeminli düşmanı olsa bu kadarını yaparken azıcık düşünür, kantarın topuzunu kaçırdım da işi fazla mı abarttım diye frene falan basardı.
Meğersem adamda frenler patlamıştı!
İşçinin emekçinin, yoksulun elinde ne var yok alan bütün yasalarına altına imzayı büyük şevkle attı.
Karşısına nerede bir fakir fukara çıksa, yardım mardım dilese herkeslerin önünde fırçayı bastı.
***
Ama o fakire fukaraya sert yapan adam, patronların, IMF’nin, Dünya Bankası’nın önünde bir mazlum bir mazlum!
Bir suskun bir suskun.
Bir saygılı bir saygılı.
Ne derlerse iki mislini yapmak, aferin almak için bir gayretli bir gayretli!
SSK’ları bitirdi. Şimdi hastane kapılarında kuyruklar...
Zenginden alıp fakire verecekti,
Fakir fukaranın hakkını yedirmeyecekti.
Abisi naylon Kemal hesapları yine ters mi yaptı, naylon faturaları fakire, paraları zenginlere mi pompaladı, yoksa kurnaları yanlış mı bağladı, ne olduysa oldu halktan alınan vergiler zenginin kasasına aktı!
Açıklanan rakamlara göre memleket ekonomisi büyümüştü.
Kişi başına düşen gelir artmıştı.
Buna karşılık yoksulluk ve işsizlik de artmıştı!
Yani büyümeyi para babaları almış, borçlar yine halkın sırtına kalmıştı!
Adaletin topuzuna bir vuracak, yoksulluğun belini kıracaktı.
O gayret ve azimle bir vurdu, bir vurdu...
Sağlığa vurdu! Sosyal güvenliğe vurdu! Emekliliğe vurdu.
KİT’lere vurdu.
Fakir fukaranın evini yıktı ama, kendileri kaçak evler, villalar kondurdu!
IMF istedi, o vurdu. Patronlar istedi, o vurdu.
Vurdu da vurdu.
Yoksulluğun belini kıracaktı, yoksulun belini kırdı!
Şimdi hedefe asgari ücret kondu.
Bir de asgari ücretinin belini kırarsa efendilerden, kocaman bir aferin alacak.
Ya da bu kez işçi bir vuracak...
İşte ancak o zaman...
Beyefendi bu güne kadar vurduğuna vurdurduğuna bin pişman olacak.

e-posta:
yucel_sarpdere@yahoo.com

  Başa dön

  DÖNÜŞÜM..........Serdar Derventli

İşçiler SPD’ye sırtlarını dönüyor

Almanya’nın en büyük eyaleti, 18 milyon nüfuslu NRW’de (Kuzey Ren Vestfalya) yapılan seçimlerde SPD kaybetti. “Sosyal demokrasinin kalbi” olarak anılan NRW eyaletinde SPD 39 yıldır hükümetteydi. Bu seçimlerin kaybedilmesiyle Schröder ve Fischer ikilisinin de koltukları tehlikeye girdi. NRW eyaletinde koalisyon hükümetini oluşturan SPD ve Yeşiller partileri daha seçim yenilgisinin “şokunu” yaşayamadan Başkent Berlin’de asıl bomba patladı.
Saat 18:01’de ilk sonuç tahminleri açıklandı. 18:06’da ise SPD Genel Başkanı Franz Müntefering ajanslara “SPD, sonbaharda erken genel seçim kararı aldı” notunu geçti. İki saat sonra ise Başbakan Gerhard Schröder kameraların karşısına çıkarak, “NRW’de, partim için çok acı olan seçim sonuçlarıyla federal düzeydeki çalışmalarımızın politik temeli yok oldu. Politikaların devamı için Almanların çoğunluğunun desteğine tam da şimdi ihtiyacımız var. Almanya’nın Başbakanı olarak (...) sonbahar aylarında erken genel seçimin yolunu açması için Cumhurbaşkanı’na Anayasanın sunduğu olanakları değerlendirmesini yönünde girişimde bulunacağım” dedi.
Önümüzdeki gün ve haftalarda erken genel seçim üzerine karar verilecek. Çok özel bir gelişme olmazsa, ki bunu kimse beklemiyor, erken seçimlerle ilgili alınacak “karar” sadece seçim günüyle ilgili olacak.
Şimdi seçim sonuçlarının ortaya koyduğu diğer şeylere bir göz atalım.
İlk etapta SPD’nin yüzde 5,7 gibi bir oy kaybettiği ve CDU’nun yüzde 7,9 oranında oy kazandığı görülmekte. Ancak seçimlere katılım oranının arttığı göz önüne alındığında, tablo, farklılaşıyor. SPD’nin oy oranı yüzde 5,7 gerilemesine karşın mutlak oy kaybı 100 bin civarında, CDU’nun ise oy artışı yüzde 7,9 olmasına karşın mutlak oy artışı 900 bin civarında. Buradan da görüleceği gibi; bir önceki seçime katılmayıp bu kez sandık başına gidenlerin ezici bir çoğunluğu CDU’yu seçmiş. Yani CDU geleneksel tabanını harekete geçirmeyi başarmış. Ki her iki büyük parti, örgütlerini, NRW eyalet seçimlerinin etkisinin federal düzeyde olacağı konusunda defalarca uyarmışlardı.
SPD’nin geleneksel tabanı olan işçiler, NRW eyaletinde son iki seçimde sandık başından giderek uzaklaşmıştı. Önceki günkü seçimlerde bu tutum devam etti. Yani SPD’nin asıl tabanı olan NRW’deki işçiler, SPD’nin federal düzeydeki politikalarını reddettiler.
Bunun böyle olduğu işçi oylarının nereye gittiğine ilişkin yapılan araştırmalara bakıldığında da görülüyor. SPD’ye işçi kesiminden verilen oylar yüzde 5 gerilemesine karşın, bu parti oyların 48’ini toplamayı başardı. CDU ise işçi oylarının yüzde 37’sini almış bulunuyor.
Hükümetin küçük ortağı Yeşiller yüzde 0,9, muhalefetin küçük “ortağı” sermaye yanlısı FDP ise yüzde 3,2 oranında oy kaybetti.
Diğer yandan, SPD’den kopan ve mücadeleci sendikacıların desteklediği, seçimlere ilk kez katılan WASG (Emek ve Toplumsal Adalet Partisi - Seçim Alternatifi) oyların yüzde 2,2’sini toplamayı başardı. Her ne kadar WASG yüzde 5’lik barajı aşamadıysa da, üç ay önce resmen kurulan ve değişik olanaksızlıklar nedeniyle olağanüstü sınırlı bir kampanya yürütebilen bir partinin ilk çıkışta 180 binden fazla oy toplaması önemli bir başarı olarak görülmeli. WASG’ın oylarının ezici bir bölümünü SPD’nin harekete geçiremediği ve SPD’den umudunu kesen işçi ve emekçilerden aldığı biliniyor. Bu da önümüzdeki dönem açısından, erken genel seçimden bağımsız olarak, işçi ve emekçi hareketinin olumlu yönde gelişeceğine ilişkin bir veri olarak algılanabilir.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net