www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Koruculara ‘operasyon’ cezası
Şırnak Güçlükonak’ta operasyonlara katılmayı reddeden koruculara baskı uygulandığı öne sürüldü. Kırsal bölgenin koruculara kapatıldığı iddia edilirken, korucuların hayvanlarını bile otlatmasına izin verilmediği ileri sürülüyor.

Askerin şüpheli ölümü
Askeri yetkililerin, Kandıra F Tipi Cezaevi’nde askerlik yaparken intihar ettiğini ileri sürdükleri Ersin Baş’ın babası Abdurrahman Baş, oğlunun ölüm şeklindeki şüphelere dikkat çekerek, öldürülmüş olabileceğini belirtti.

Karayolu çözüm değil
İstanbul’da başlayan 6. Ulaşım Kongresi’nde, karayoluna dayalı ulaşım politikalarından vazgeçilmesi çağrısında bulunuldu.

TÜBİTAK ve özerklik
Bugün ülkemizde bilindiği üzere, yaşanan birçok olayın temelinde liyakata dayalı olmayan atamaların yarattığı birikimli sorunlar bulunmaktadır.


Koruculara ‘operasyon’ cezası
Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde Gabar Dağı’ndaki operasyona katılmak istemeyen koruculara ambargo uygulandığı iddia edildi. Köylerin bulunduğu kırsal bölgenin koruculara kapatıldığı, hayvanlarını bile otlatmasına izin verilmediği ileri sürüldü.
DİHA’nın haberine göre Şırnak’ın Uludere ilçesi ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesinden sonra bu kez Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde ikamet eden korucular operasyonlara gitmeyi reddetti. Son olarak geçtiğimiz hafta yapılan Gabar Dağı operasyonunun kapsamının genişletilmesi amacıyla Güçlükonak ilçe ve bağlı köylerdeki korucular da çağrıldı. Ancak Haruna Aşireti’ne mensup Damlabaşı (Dılokê), Boyuncuk (Hêma ), Akçakuşak (Şkeftê Spi), Fındık (Fındıkê), Çoban Kazanı (Şehka), Gümüşyazı (Sewadi), Düğünyurdu (Taruni), Koçtepe ((Zêwê), Çevirimli (Gêrê), Yağmurkuyusu (Cêleka), Yatağankaya (Xoran), Kereşa ve Bızêna köyleri ile Güçlükonak ilçe merkezindeki korucular operasyona çıkmayı reddetti.
Askeri yetkililerin baskı kurması üzerine adı geçen köylerden 80 korucunun istifa dilekçelerini hazırlayarak Güçlükonak İlçe Jandarma Taburu’na ve Kaymakamlığa sundukları öğrenildi. Ancak yetkililerin istifaları kabul etmediği ve Gabar Dağı’nda yürütülen operasyona adı geçen bölgedeki korucuları götürmeden operasyonu gerçekleştirdiği belirtildi.
Yayla ve tarla yasak
Korucuların “operasyon isyanı” üzerine korucuların operasyona götürülmesinden vazgeçildi, ancak operasyon sonrası farklı uygulamalar geliştirildi. İddialara göre, Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı operasyona çıkmayı reddeden korucuların köylerinin bulunduğu bölgenin kırsal kesimini köylülerin kullanımına yasakladı. Yasaklama kapsamında çoğu zaman köylülerin tarlalarına gitmesine izin verilmezken, adı geçen köylerin hayvanlarını da otlatmaya çıkarmasına izin verilmiyor.
Köylülerin gece de köyün 100 metre dışına çıkmaması istendiği ileri sürülürken, korucular bu durumdan rahatsızlıklarını Kaymakamlığa ve İlçe Jandarma Komutanlığı’na bildirdikleri belirtildi.
Jandarma yalanladı
İddialara ilişkin DİHA’ya konuşan Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Metin Günal, konuya ilişkin bilgi vermeye yetkili olmadığını belirtti. Günal ayrıca bahse konu iddiaların doğru olmadığını ve korucuların görevleri başında olduğunu ve dayanışma içinde olduklarını söyledi.

Başa dön


Askerin şüpheli ölümü
Askeri yetkililerin, Kandıra F Tipi Cezaevi’nde askerlik yaparken intihar ettiğini ileri sürdükleri Ersin Baş’ın babası Abdurrahman Baş, oğlunun ölüm şeklindeki şüphelere dikkat çekerek, öldürülmüş olabileceğini belirtti. Abdurrahman Baş, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde, Şube Başkanı Eren Keskin ile düzenlediği basın toplantısında oğlunun vücudunda morluklar olduğuna dikkat çekerek, şüphelerini kamuoyuyla paylaştı.
Basın toplantısında konuşan Avukat Eren Keskin yaşanan olayı şöyle anlattı; “Müvekkilim Abdurrahman Baş’ın oğlu Ersin Baş, Kandıra F tipi cezaevinde 20 Aralık tarihinden itibaren usta birliğine teslim olmuştur. Mayıs ayı içerisinde izine çıkan Baş, ailesine sürekli kendisini Kandıra F Tipi Cezaevi’ne göndermemeleri, orada askerlik yapmasının mümkün olmadığını söyleyerek adeta yalvarmıştır. Babasına sürekli, ‘Baba ben Türkiye’nin her yerinde askerlik yaparım, ama beni ne olur oraya göndermeyin’ demektedir. Ailenin tüm endişe ve korkularına rağmen müvekkilim, oğlu Ersin’i 15 Mays 2005 Pazar günü izin dönüşünde Kandıra F tipi Cezaevi’ndeki birliğine teslim etmiştir. Ersin, Teslim sonrası kışladan ayrılan babasının arkasından, ‘Baba beni kurtar’ diye bağırmştır. 16 Mayıs 2005 Pazar günü saat 14.00’te birliği arayan müvekkilime oğlunun intihar ettiğini söylemiştir.”
Ölüm saatleri çelişkili
Ersin’in ölüm saati ile ilgili verilen bilgilerin bütünüyle çelişkili olduğunu söyleyen Keskin, sözlerini şöyle sürdürdü: “Olayın ardından müvekkilimin oğlunun cenazesini Köseköy Askeri Hastanesi morguna kaldırılmış ve askeri savcı tarafından soruşturma başlatılmıştır. Askeri savcının görevlerdirdiği bilirkişiler sadece otopsi düzenlemekle yetinmişler ve klasik otopsiye gerek olmadığını belirtmişlerdir. Oysa, müvekkilim askeri savcılığa bir dilekçe vererek ayrıntılı otopsi istediğini belirtmiştir. Ortada şüpheli bir durum olmasına rağmen ayrıntılı otopsi yapılmadan cenaze müvekkilime teslim edilmiştir. Olayın ardından çekilen resimlerde de görebileceğiniz üzere bazı bölgelerinde ekimozlar bulunmaktadır.”
Keskin, Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na bugün suç duyurusunda bulunarak mezarın açılarak adli tıp aracılığı ile klasik otopsi yapılmasını isteyeceklerini ifade etti.
‘Gece götür göm’ dediler
Oğlunun hiçbir psikolojik sorunu olmadığını belirten baba Abdurrahman Baş ise şöyle konuştu, “Oğlum cezaevi aracı şöförü olarak askerliğini yapıyordu. Sadece burada askerlik yapmak istemediğini söyledi. Bize hiçbir şekilde bir şey anlatmadı. G-3’le intihar ettiğini söylediler. Kafası olduğu gibi duruyordu. G-3’le vursaydı kendini kafatası paramparça olurdu. Cenazesini istedim vermediler. Ben de ‘yasal işlem başlatacağımı’ söyledim askeriyedeki yetkililere. Sonra bir açıklama yaparak savcılığın izin verdiğini ve cenazemi götürebileceğimi söylediler. Gece hemen götür göm dediler. Bir şeyi örtbas etmek istiyor gibiydiler. Oğlum cezaevinde bir şeye tanıklık mı etti o nedenle mi öldürüldü bilmiyorum.”


Başa dön


Karayolu çözüm değil
İnşaat mühendisleri, üçüncü köprüyü savunan açıklamaları nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a tepki gösterdi. Topbaş ise kent için gerekliyse köprülerin yapılabileceğini söyledi.
İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen “6. Ulaşım Kongresi”nin açılış konuşmalarında, karayollarına bağlı ulaşım politikalarından vazgeçilmesi çağrısında bulunuldu.
Kongrede ilk konuşmayı yapan Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Güngör Evren, karayolu ağırlıklı ulaştırma sistemini eleştirerek, “Yılda 40 bin kişi trafik kazalarında ölüyor. Ulaştırmadan kaynaklanan kirlenmenin de yaklaşık yüzde 85’ini karayolu ortaya çıkarıyor” dedi.
Karayolu payı arttı
İMO İstanbul Şube Başkanı Cemal Gökçe, istatistiklerle desteklediği konuşmasında, ulaşımda toplutaşımacılığın payı azalırken, karayolu taşımacılığının payının arttığına dikkat çekti. “1965 yılında ulaşımdaki payı yüzde 47 olan karayolu taşımacılığının 2000 yılındaki payı yüzde 89’a çıkmıştır. Ülkemizin ulaştırma politikası sürekli karayolundan yana gelişmiş. Oysa ulaştırma; hava, deniz ve karayolu olmak üzere entegre bir sistemdir. Bu çerçevede ne ülke, ne bölge, ne de kent ölçeğinde ulaştırmamıza gerekli önem verilmemiştir” diyen Gökçe, altyapı sorunlarının sosyal ve ekonomik gelişmenin önünde engel olarak bugüne kadar geldiğini vurguladı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 3. köprü çalışmalarına da tepki gösteren Gökçe, yeni bir köprünün İstanbul’un ulaşım sorununu çözemeyeceğini belirterek, “Bugün mevcut köprülerle yolcuları değil, araçları taşıyoruz. İstanbul’un ulaşımı köprülerle değil, kenti içi ulaşımla ilgili bir problemdir. Ulaşımla ilgili uygulamalar belirli çıkar gruplarına göre yapılmaktadır. İyileştirme hattı için yapılan harcamalar, yeni hatlardan daha pahalı olmaktadır” dedi.
Topbaş mimarları suçladı
Eleştrilere cevap veren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise, üçüncü köprü projesinin, Bayındırlık Bakanlığı ile hükümetin kararı olduğunu söyledi. Denetim mekanizması belediyeler olmasına rağmen, plansız kentleşme hakkında sık sık mimar ve mühendisleri suçlayan Topbaş, “Bu yapıları yapanlar TMMOB’un da üyeleridirler. Bütün bu binaların listesini çıkararak, hangi mimar ve mühendis hangisine imza atmıştır, plan olmadığı halde bunları çizmiştir ve uygulamaya sokmuştur. Bunların açıklanması lazım” diye konuştu.
Topbaş ayrıca İETT’nin de özelleştirilmesi konusunda çalışmalar yaptığını da açıkladı.
6. Ulaşım Kongresi 3 gün sürecek.


Başa dön


TÜBİTAK ve özerklik
Prof. Dr. İbrahim Ortaş*
Daha önce TÜBİTAK başkanı, başkan yardımcıları ve bilim kurulu üyelerini bir defaya özgü olmak üzere başbakanın belirlemesi için hükümetin aldığı kararın cumhurbaşkanı ve yargıdan dönmesi sonrası hükümet sorunu kökten çözmeye karar verdi ve 4 Mayıs 2005 tarihinde TBMM’de yeni TÜBİTAK Yasası kabul edildi.
Yasa önerisi TBMM’de görüşülürken, bu ülkenin eğitimle ilgili bunca sorunu varken, özellikle ilk, orta ve yüksek öğretimindeki kalite düşüklüğü, verimsizlik ve kaynak yetersizliği gibi sorun varken neden daha az sorunlu bir kurumla uğraşıldı, halen anlayamadım. TÜBİTAK’ın, daha önce de belirttiğim gibi bazı sorunları bulunuyordu.
Temelde bunlar üç noktada toplanıyordu:
1. Ülkenin bilim politikasını oluşturmadaki eksikliği,
2. TÜBİTAK bütçesinin komik düzeyde olması (Bütçenin yüzde 97’si cari ve personel giderlerine harcanıyor, kalan yüzde 3 ile projeler destekleniyordu),
3. TÜBİTAK yönetimlerinin şekillenmesinde ilgili bilim kuruluşları ve çevrelerinin yeterince temsil edilememesi.
Sorun yönetim
değişiklikleri değil
Bugün ülkemizde bilindiği üzere, yaşanan birçok olayın temelinde liyakata dayalı olmayan atamaların yarattığı birikimli sorunlar bulunmaktadır. Maalesef siyasilerimizin bugüne kadarki atamaları, kurumlara yarar değil zarar getirmiştir. Evet, batıda birçok eğitim kurumu ulusal eğitim bakanı veya başkana bağlı ancak yine de kendi içinde özerklikleri bulunmaktadır. Bütün dünya en iyi bilim adamlarını TÜBİTAK gibi kurumlarının yönetimlerine getirerek ve bilimsel bir gelenek sağlayarak insanlığın bilimsel ufuklarını açmaktadırlar. Bizde ise ne yazık ki her iktidara gelen liyakata bakmak yerine “benden misin” anlayışı ile konu ile ilgili uzman olsun veya olmasın yeter ki benim adamım olsun anlayışı ile kurumların bilimsel geleneklerini bir çırpıda yıkabilmektedirler. Bu anlayış bugün ülkemizi, yüzleşmiş olduğu bir “çıkmaz sokak” olgusuna taşımıştır. Genç cumhuriyetin uygar ülkeler düzeyine çıkma konusundaki irade ve isteği ancak çağına uygun gelişmiş, bilimsel bilgi ve motivasyonu yüksek kapasiteli insanlar ile ulaşılabilirdi. Bu konuda ne yazık ki ülkemizde gelişmişlik yönünden istenilen düzeyde ve nitelikte gelişme sağlanamadığı için bugün sözünü ettiğimiz çıkmaz sokağa girmiş durumdayız.
TÜBİTAK hepimizin göz bebeğidir. Bütün sorun şudur: Bilişim çağını nasıl yakalayacağız? Bugüne kadar dünyanın biricik tecrübesi şu ki; bilim kuruluşlarının özerkliği ile bilimsel verimlilik arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Söz konusu TÜBİTAK Yasası ülkemiz bilim ve teknoloji sorununu çözemeyecektir. “Halep burada değilse arşın burada”. Bilim ve teknoloji, bir felsefe sorunudur. Bu olay bir günde iki günde yönetici değiştirerek sağlanamaz. Bu bir süreçtir. Başarı şansı da bilimin yol gösterdiği şekilde planlı ve hedefli bir çalışma ile sağlanacaktır. Maalesef Türkiye bilimde emekleme çağından öteye geçemedi. Ancak, genç ve yaratıcı bir gençliği var. Binlerce üniversite mezunu işsiz, çoğu ne yapacağını bilmiyor. Çoğu yurtdışına gitmek için değişik arayışlara giriyor. Bu insanların en iyilerini nasıl bilim yuvalarına çekebiliriz, geleceğin öncü konularında insanlığa hizmet ederiz, bunları tartışmak zorundayız.
Bence buralara kafa yoralım, yoksa sen, ben ile bu iş olmaz. Daha önce bazı yazılarımda da değinmeye çalıştığım gibi TÜBİTAK’ta sorun var, ancak bunun yolu sen git benim adamım gelsin değil. Sorun ülkemizin bilgi çağını yakalama sorunu ve soruna bir bütünlük içerisinde bakılmasının gerekliliğidir. Siyasi kaygılardan uzak olarak Türk bilim ve teknoloji politikasını oluşturmak zorundayız. Bunun için neler yapılabileceğini üniversiteler ve bilim kuruluşları olarak tartışmak zorundayız.
Bugün Dünya’da bilim ve teknoloji devrimi hızla sürüyor. Dünya hızla bilişim çağına giriyor. Nanoteknoloji ve Biyoteknoloji konusunda devrimler, günlük yaşantımızı değiştirmeye başladı. Dün Osmanlı’nın göremediği ve gerisinde kaldığımız bilimsel devrimlerin sıkıntılarını bugün bizler de yaşamaktayız. Yarın torunlarımız aynı sıkıntıyı yaşamasınlar isterim. Ülkemizde güçlü bir önderlik ile mutlaka çağı yakalayacak atılımlar yapmak zorundayız. Bunu ya yapacağız ya yapacağız.
Siyaset de bilim de mecrasında sürmeli
TÜBİTAK’ın üst yönetiminin belirlenmesinde başbakanın tek yetkili olması sonucu “yönetimin tam boy siyasete teslim edildiği” belirtilmektedir. Bilimin bugün dünyanın biricik güç kaynağı olması nedeniyle bütün ülkelerin bizdekine benzer bilim ve teknik kurumları bulunmaktadır. Batıda bazı ülkelerde kurumun yöneticileri başkan veya ulusal eğitim başkanı tarafından atanıyor, ancak başkana önerilen kişi için geniş bir araştırma yapılır ve bazı sivil toplum örgütleri ve bilim kuruluşlarının önerileri dikkate alınır. Bir de bu tür ülkelerde objektif davranışlar subjektif değerlerden daha önde geldiği için liyakat ve hakkaniyet göz önüne alınmaktadır. Bu ülkeler uzun zamandır kazandıkları bir kurumsal yapı sağlamışlardır. Bizde ise halen bunu aşamadık ve siyasilerin atamaları hep toplumda kuşku ile karşılanmıştır. Bütün bir bilim tarihi süreci içinde bilim hep siyaset tarafından kontrol edilmek istenmiş, ancak bilim bugünlere kadar kısmi özerkliğini koruyarak gelebilmeyi başarabilmiştir. Bugün başta batı ülkeleri olmak üzere ticarileştirilme sonucunda bilim amacından sapmış, sermayeye hizmet etmeye yönlendirilmiştir. Bunun yarattığı rahatsızlık batı üniversitelerinde sık sık tartışılmaktadır. Ancak bizden farklı olarak parayı veren otorite bizdeki kadar doğrudan yönetim şeklini belirlemek için kendini yetkili kılmamaktadır.
Değişik seçenekler bulunuyor
TÜBİTAK’ın yönetiminin oluşmasında TÜBA’nın önerisi bana da uygun geliyor. Öneri şöyle: Bilimsel makaleler yönünden ilk 20 sıraya girebilen üniversiteler nitelikleri belirlenmiş 2’şer üye, geriye kalan üniversiteler birer üye, ayrıca TÜBA, TOBB, TMMOB, ilgili bakanlıkların temsilcileri ve diğer ilgili birimlerden oluşan bir kurul kendi arasında yönetimi oluşturur ve o kurul da kendi arasından başkan seçerek bu sorun aşılabilir. Başka yollar da denenebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bu işi en iyi bilim kurulları bilir ve siyasetin bu işin dışında kalması gerekmektedir. Çünkü yarın bu hükümet gider bir başkası gelir ve bildiğimiz yaz boz yaklaşımı ile her gelen kendine göre kural koymaya çalışır ise kurumun ve çalışanların enerjisi boşa harcanmış olur. Sonuçta bu ülke kaybedecektir. Diğer taraftan sorumluluk üniversitelere ve diğer ilgili kurum ve kuruluşlara yüklenerek onların kendi alanında kendi sorumluluğunu taşımaları istenebilir. Bu da bir şekilde bilimsel rekabeti yaratabilir.
Ancak bugün yönetimin hükümet tarafından atanması ile belirli bir güven kaybı oluşmuştur. Ancak daha önceki yönetim ile ilgili ilişikteki yazımda da belirttiğim gibi, yönetim ve temsilde hakkaniyet sorunu tartışma konusuydu. Bu sorun, kurumu iki yıl çalıştırmamak, bilim insanlarının aldığı ücreti bahane ederek soruşturmaya tabi tutmak ve mahkeme kapılarında süründürmek ki bunlar hiç şık olmamıştır. Yanlış bile yapılmış olsa, en azından bilim adamına saygının asgari düzeyde gösterilmesi gerekirdi.
Üniversite senatolarına görev düşüyor
Yasa önerisi, TBMM’deki gelişmeleri izlerken, aklıma takılan TÜBİTAK üzerinde yürütülen tartışmanın üniversitelerdeki yansıması nedir? Diğer ilgili kesimler bu konuda ne düşünüyor şeklinde olmuştu. Üniversite ve ilgili bilim kuruluşları sessiz, ancak yasaya büyük oranda karşı olduğunu öğretim üyelerinin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan biliyoruz. Yine de üniversite yönetimlerinin şimdilik suskun kalmayı tercih ettiklerini duyuyoruz.
Şimdi bizlere düşen iyi niyetle ve “bu kurum bizim” sloganı ile TÜBİTAK’a sahip çıkmaktır. Bu konuda üniversite senatolarının çözüm önerileri geliştirmeleri ve TBMM’ye çözüm yolları önermeleri gerekir. Son günlerde değişik sivil toplum kuruluşları, Öğretim Elemanları Derneği ve basından değişik kalemler TÜBİTAK’a sahip çıkılmasını istemektedirler. Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Mustafa Balbay 7 Mayıs 2005 tarihli köşe yazısında üniversiteleri TÜBİTAK’a sahip çıkmaya çağırmaktadır. Sayın Balbay “TÜBİTAK büyük ölçüde yalnızlaştırılmış görünüyor” diyor ve ekliyor “Üniversitelerdeki ya da benzer kurumlardaki bilim insanları ortak bir tavır takınabilir” diyor ve bu arada üniversiteleri asli görevlerine çağırarak “Türkiye’de üniversite öğretimi ne yazık ki bir meslek edinme anlayışına dayanıyor diyerek yazısını sürdürüyor. Oysa üniversite meslek vermez, bilim verir... Bu anlayışın ürünü olarak, TÜBİTAK da, Türkiye’ye neredeyse fazla geliyor” diyor. Sayın Balbay, üniversitelerin bugünkü yapısı ile bilim yapmanın gerisinde olduğunu ve meslek öğreten bir okul gibi davrandığını belirtiyor.
Sonuç olarak TUBİTAK gibi bir uzmanlık kurumunun yönetimi ancak bilimin nüanslarını bilen bu konudaki gelişmeleri izleyen ve bilim felsefesinden anlayan alanlarda uzmanlaşmış, deneyimli kişilerin kendi özerk yapıları içinde mümkün olacaktır. Üyelerinin seçimi de aynı niteliklere sahip kişiler arasından olması ile sağlanabilir. TÜBİTAK, bir kontrol ya da iktidar mücadelesi alanı olmaktan çok daha önemli olsa gerek. Bunun için bir bütün olarak ülkemizi yarınlara taşımada hepimize büyük görev düşüyor. Başta üniversite senatolarına.
(*) Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr


Başa dön


TAYAD: Linççiler korunuyor
TAYAD üyesi aileler, Trabzon’da linç edilmek istenen gençlerin cezalandırılmaya çalışıldığını buna karşılık linç girişiminde bulunanların korunduğunu bildirdiler. “Türkiye’deki hukuk, Susurluk hukukudur” diyen aileler, linç zanlılarından sadece 10 kişiye dava açılmasına tepki gösterdiler. Üzerlerindeki “Tecridi kaldırın ölümleri durdurun” yazılı önlüklerle dün öğle saatlerinde Beyoğlu Adliyesi önünde bir araya gelen aileler, “Trabzon’a bakın! Türkiye’de hukuk var mı?” pankartı açarak, Trabzon’daki linç girişimi sonrasında yaşanan gelişmelere ilişkin bir basın açıklaması yaptılar. TAYAD üyesi Mehmet Güvel tarafından yapılan açıklamada, gerçeklerin örtbas edilerek, çarpıtılmaya çalışıldığı ifade edildi. Güvel, Trabzon’da sadece 10 kişi hakkında dava açıldığına dikkat çekerek, haklarında hapis cezası istenen kişilerin bu cezayı da almayacaklarını söyledi. Güvel, basın açıklamasını, “Bizi assanız da öldürseniz de, tecritlere kapatsanız da doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz” sözleriyle bitirdi. TAYAD’lı aileler basın açıklamasının ardından Galatasaray Lisesi’nden başlayarak Taksim Meydanı’na kadar, “Trabzon’a bakın! Türkiye’de hukuk var mı?” başlıklı bildirileri dağıttılar.
Bergama yine mahkemelik
Bergamalı köylülerin avukatı Arif Ali Cangı, Bergama’daki Koza Altın Maden Şirketi’nin faaliyete başlaması nedeniyle İdare Mahkemesi’ne başvuruda bulunduklarını ve yürütmenin yeniden durdurulması kararı verilmesini talep ettiklerini bildirdi. Cangı, daha önce İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararı verdiğini, ancak bu kararın İzmir Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldığını hatırlattı. Mahkeme kararının ardından, maden işletmesine Gayri Sıhhi Müessese (GSM) Açılma Ruhsatı verilmesi için İzmir Valiliği İl Özel İdaresi’ne baskı yapıldığını söyleyen Cangı, “Bu baskıları sonuç vermiş, GSM açılma ruhsatı, İl Özel İdaresi Yasası’na aykırı olarak ve karar organı olan İl Genel Meclisi by-pass edilerek, İzmir Valisi’nin imzasıyla verilmişve şirket faaliyete başlamıştır” dedi. İzmir Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada ise altın madenine, yürürlükteki 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 268-275 maddelerine dayanılarak çıkarılan “GSM Yönetmeliği” uyarınca, ruhsat verildiği iddia edildi.
Sinanlılar mücadelenin birinci yıldönümünü kutladı
Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Sinan köylülerinin, toprak için verdiği mücadele birinci yılını geride bıraktı. Bu amaçla kurdukları çadırda mevlüt yemeği veren köylüler, dayanışma ve birlik içinde eylemlerini sürdüreceklerini dile getirdiler. Sinan köylüleri, mevlüt yemeğinin ardından basın açıklaması düzenlediler. Açıklamayı köylüler adına ortaokul öğrencisi Hüseyin Parça okudu. Babalarının feodal düzene karşı yürüttüğü mücadelenin birinci yılını doldurduğunu belirten Parça, “Sorunumuz temeli şahsi bir sorun olmayıp Türkiye’nin bir bölgesinde var olan ağalık düzenine karşı başlatmış olduğumuz mücadeledir” dedi. Bu sorunların çözülmemesi halinde göç etmekle karşı karşıya olduklarını ifade eden Parça, şöyle devam etti; “Köyden göç ettiğimiz takdirde, ya kapkaçcı, ya da tinerci olacağız. Ve bunun vebalini tüm Türkiye halkı çekecektir. Bababalarımız yıllardır bu sömürü düzeninin altında ezilmişlerdir. Hakkımıza kavuşmak için değil bir yıl, bin yıl da geçse mücadelemizi devam ettireceğiz.”
Postere yasak, mektuba imha!
Cezaevi idareleri, iç yönetmeliklere dayanarak kendilerini yargının bile üstüne koyuyor, keyfi yasaklar uyguluyor, mahpusların iletişimlerini engelliyor. Bunun son örneği, gazetemizin 7 Mayıs tarihinde okurlarına armağan ettiği poster oldu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın fotoğraflarının yer aldığı poster, Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde yaşanan keyfiliği ortaya çıkardı. Söz konusu poster ya da gazetemizle ile ilgili herhangi toplatma ve yasak kararı olmamasına karşın, Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi İdaresi posterin tutuklu ve hükümlülere ulaşmasını engelledi. Cezaevi idaresi yasak kararının gerekçesini, “Adı geçen Yeni Evrensel gazetesinin ek olarak verdiği Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın resimlerinin bulunduğu posterde resimleri bulunan şahısların geçmiş dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü parçalamaya yönelik yasadışı eylem ve faaliyetlerde bulunduğunu, bu itibarla bahsi geçen posterin cezaevimizde bulunan yasadışı örgüt üyesi hükümlü ve tutuklular tarafından Atatürk ilkeleri dışında ideolojik maksatlı ayrımcı, birlik ve beraberliği bozucu konusu suç teşkil eden bölücülük propagandası amacıyla kullanılabilir olması ve içeriye verilecek eşyalar genelgesinde poster hakkında hüküm bulunmaması nedeniyle postere el konularak verilmemesine oybirliği ile karar verilmiştir” sözleriyle açıkladı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net