www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Kundakçı korkusu!
“Korku” bugünün büyük kentlerinin egemen duygusu haline geliyor giderek... Kapkaç korkusu, gasp korkusu, tinerci korkusu, hırsız korkusu...

Bir zamanların Aliye Abla’sı
Şu kadar yaşıma geldim, ama itiraf edeyim, bazı sözcüklerin doğru olanını bir türlü öğrenemedim. Örneğin bir yumurta yemeğinin adında olduğu gibi.

Kültür ve emperyalizm tartışıldı
Nürnberg Dostluk ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği, ‘Kültür ve Emperyalizm’ konulu söyleşiye katılan Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Yazar Aydın Çubukçu , küreselleşmenin emperyalizm sonrası yeni bir dönem anlamına gelmediğini dile getirirken, onun önlenemez-kaçınılamaz bir kadermiş gibi gösterilmesinin doğru olmadığını örnekleriyle anlattı.


Kundakçı korkusu!
Mustafa Kara
“Korku” bugünün büyük kentlerinin egemen duygusu haline geliyor giderek... Kapkaç korkusu, gasp korkusu, tinerci korkusu, hırsız korkusu... “Sokak çocuklarını adaya sürelim”, “Kapkaççıya kurşun sıkalım”, “Eve giren hırsızı yatakodasında öldürelim” türevi söylemlerin kaynağından hep bu korku var. “İyi” insanlar, “kötü” insanlar onlara her an “kötü” bir şeyler yapacakmışcasına tetikte...
Max Frisch’in “Bay Biedermann ve Kundakçılar”ını “Süleyman ve Öbürsüler” adıyla yeniden yazan Yavuz Pekman da, “kundakçı korkusu” ile biçimlenen bir öykü anlatıyor. Ayşenil Şamlıoğlu yönetiminde Semaver Kumpanya tarafından sahneye taşınan oyun, ortalığı kundakçı korkusu kasıp kavururken, “Süleyman”ı ve evine konuk ettiği iki kundakçıyı anlatıyor.
“Kundakçı korkusu” ile bugün “kötü” diye algılanıp “korku” duyulan her şeyi özdeşleştirmek mümkün. Mesela kapkaççıları, katilleri, tinercileri; giderek genel anlamda şiddeti, bireyciliği, adamsendeciliği, ikiyüzlülüğü... Bugün kötü diye anılan ne varsa, tümünü...
Kötü sıradanlaşırken...
“Süleyman ve Öbürsüler”in yaptığı, “evlerden ırak” denilen “kötü”lüğün aslında evimizin içinde olduğunu; tam da hayatımızın göbeğinde yer aldığını göstermek. Hatta, daha da ileri giderek “iyi, güzel” gibi görünen her şeyin yaşadığımız çağda yozlaştığını, “kötü”ye evrildiğini vurgulamak.
Oyunun yazarı Yavuz Pekman, bu genellemeyi şu sözlerle anlamlı biçimde özetliyor: “Sevdiğim bir meseldir: Kötülüğün en kötüsü, iyinin yozlaşmışıdır. Bugün iyi, doğru, güzel diye bildiğimiz her şeyin anlamının değiştiği bir çağda yaşıyoruz. Her tarafta yozlaşmanın ağır kokusunu duyduğumuz bir çağda. Her gün, kötülerden kötü beğenerek evimizin baş köşesine buyur ettiğimiz, en kötüyü en eğlenceli bularak izlediğimiz bir çağda. Herkesin kötü karşısında uyur gezdiği bir çağda. Ve, ne yazık ki, artık kötünün sıradanlaştığı bir çağda.”
Canlı bir oyun
“Süleyman ve Öbürsüler”, Semaver Kumpanya’nın bol oyunculu, müzikli, danslı “dinamik” komedilerinden biri olarak ses getirecek bir oyun. Ayşenil Şamlıoğlu’nun yönetiminde ve Can Atilla’nın müzikleriyle sahneye konan oyunda, Cihan Yöntem’in hareket düzeni, temponun hemen hiç düşmediği, canlı bir oyun yaratıyor. Çiğdem Erken’in müzik direktörlüğünü yaptığı oyunda, dekor tasarımı Hakan Dündar’a, kostüm tasarımı Funda Çebi’ye ait.
“Süleyman ve Öbürsüler”, Semaver Kumpanya’nın genç ve başarılı oyuncu kadrosunun bir kez daha kendini gösterdiği bir yapım. Süleyman rolünde Sarp Aydınoğlu, Mürvet rolünde Akasya Asiltürkmen, “Mervanım” rolünde Özlem Durmaz, “Ayraç hanım” rolünde Emel Çölgeçen ve “Şirzat” rolünde Serkan Keskin ilk anda kendini gösteren ve oyunun “komedi” kimliğini başarıyla sırtlayan oyuncular. Oyunun diğer oyuncuları Bülent Çukurcuma, Fatih Akdoğdu, Banu Çiçek, Ali Savaşçı, Sibel Altan, Ümit Ferit, Melis Şeşen de oldukça başarılı.
Ayşenil Şamlıoğlu, oyunda Semaver Kumpanya oyuncularının öne çıkan özelliklerini, ustalıklarını ve yatkınlıklarını yorumlayıp, oyun metni ile oyuncular arasındaki uyumu yakalamayı başarmış. Özellikle Serkan Keskin ya da Özlem Durmaz gibi sahnede duruşuyla bile güldürmeyi başaran oyuncuların elini tutmayıp, önünü açınca oyunun etkisi daha bir yüksek oluvermiş. Müzik, şarkılar ve dans da oyunun bütününde önemli bir yeri var. Bazı bölümlerinde kahkaha seslerinden şarkı sözleri duyulmasa da; çoğu kez, “asıl mesaj”ın şarkılarda gizli olduğunu söylemek gerek.
Kötüden kaçış...
Yeniden “kundakçı”lara dönersek; yazarı Yavuz Pekman’ın deyişiyle “kötülüğe ortak olduğumuzun farkına varmayarak, kendimizi temize çıkarmanın yollarını bularak, ama kötüye göz yumarak, kötüden korkarak, kötüyle umarsızca uzlaşarak soluk alıp verdiğimiz bir çağ”ın sorularına yanıt arıyor “Süleyman ve Öbürsüler”.
Bugün sokaklarından linç görüntüleri yansıyan, her türden şiddetin giderek büyük kentlere hakim olduğu bir ülkede, “kötü” kapılara kilit üstüne kilit vurarak kurtulabilir miyiz sahiden? Güvenlik arayışına, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”lar ne kadar yanıt verebilir?
Ya da “Süleyman” gibi, kapılarımızı ardına dek “kötü”lere açıp, “kötü”leri besleyerek korunmak mümkün müdür, “kötü”lükten?
Yanıtlar perde açılınca...


Başa dön


Bir zamanların Aliye Abla’sı
Bülent Habora
Şu kadar yaşıma geldim, ama itiraf edeyim, bazı sözcüklerin doğru olanını bir türlü öğrenemedim. Örneğin bir yumurta yemeğinin adında olduğu gibi. Yemek kitaplarında “Yumurta yemeği” bölümünde “menemen” yazılı, ama meneme de. İzmir’de de hemen tüm lokantaların yemek listelerinde “Melemen” deniliyor. Ya da “sarmısak” mı? Yoksa “sarımsak” mı? Yahut da 40 yıl, günümün çoğunu geçirdiğim sokağımın adı “Başmusahip” mi, yoksa “Başmuhasip” mi? Daha birçok sözcük var.
Sakın bana sözlükleri söylemeyin. 12 Eylül sözlükleri farklı, eskiler farklı. Ayrıca sözlüklerimiz de “Ekzos” , “Ekzost” yazılı tabelalar gibi geliyor bana... Aslında genellikle sözlüklere önem verilmiyor. Verilseydi eğer, örneğin fabrika sahipleri kendilerine “fabrikatör” derler miydi? Adamlar hem biti kanlı- tuzu kuru, hem de kasımpatı gibi kasılmalarından yanlarına yaklaşılmacak kadar havalarda uçuyor, ama kendilerine “fabrikatör” diyorlar, (Lâf aramızda belki de cuk oturuyor çoğuna). Neyse, “fabrikatör”ün ne anlama geldiğini, fabrika sahibine aslında ne dendiğini öğrenmek isteyenler, Fransızca- Türkçe sözlüklere (örneğin Tahsin Saraç’ınkine ) bakarlar, öğrenirler...
“İstanbul” mu, “Istanbul” mu? O da pek belli değil... Isparta’da askerlik eğitimimi yaptığım halde bir kez bile gidemediğim bir yer var: “Eğridir” ya da “Eğirdir”. 30-35 yıllık yayıncılık dönemimde oradaki kitapçılara tek bir Habora Yayını satamadım. Ama Ergun Rona gitti, bir-iki gün içinde, hem de doğrudan okura (Yani iade olasılığı yok) 100’er tane “Partizan”, “Partizanın Kızı”, “ Halk Cumhuriyetine Doğru” başlıklı kitapları sattı. Ergun, o zamanlar Anadolu kentlerinde çok tanınan bir sinema- tiyatro oyuncusuydu. Ama parayı “Taksitle kitap satışı”ndan kazandı.
Geçen gün benim çıkını, notlarımı karıştırırken Ergun Rona’yla yüz yüze geldim, arkasından da Aliye Rona’yla... Ve hemen hemen yarım yüzyıl öncesine döndüm...
Aliye Rona:
Hani Galatasaray, UEFA ve Avrupa Şampiyonlar Şampiyonu olup (Real Madrit bile o zaman Şampiyonlar Şampiyonu olmamıştı) yeri- göğü inletmeden önce, Fakir Baykurt’un ünlü romanından çekilen “Yılanların Öcü” tüm Türkiye’yi sarsıyordu. Ve Aliye Rona da “Irazca Ana”yla ülke gündemine oturmuştu.
O günlerde, Aliye Rona’yla ilgili bir söyleşime şöyle girmişim:
“Odanın tek penceresine cam yerine iki tahta çakılmıştı. Bir köşede sedir ve onun karşısında leğenle ibrik bulunuyordu. Pencerenin sağındaki ve solundaki iki yastığa iki kadın oturmuştu. Kadınlardan birisi ketenden bir şalvar giymişti. Ötekinde ise, dallı, güllü pazen bir elbise vardı. İkinci kadın, elindeki kalburla oynayarak.
- E gayri de bakim, benim de sözlerim söylenecek mi? Hani şu: “Yılanlar öc alıyo bakın... Yılanlar, yılanken sizin gibi alçakların hakaretine dayanamadı da, siz insanken bunca hakarete dayanıyorsunuz...” sözleri...
kalburu yere koydu. Sözüne devam etti:
-E Aliyanım, söyle bana, resimlerdeki adın Irazca mı olacak? Yoksa öz adın mı?
Birinci kadın, köy meydanında kamerayı kurmuş olan filmci arkadaşlarına bakarak:
-Adımı “Aliye Rona” diye yazacaklar, Elifçe Ana... dedi.”
Aliye Rona, “Yılanların Öcü”ndeki oyunuyla başarıya ulaşmış, tam bir “Irazca Ana” olmuştu. Fİlmi çevirirlerken, Burdur’un yakınındaki Akçaköy’de tam birbuçuk ay kalmışlardı. Aliye Rona o günlerini şöyle anlatmıştı:
“Köy hayatı çok güzeldi. Akçaköy küçüktü, ama iyi insanlarla doluydu. Herkes yardımımıza koşuyordu. Romanın yazarı Fakir Baykurt’un annesi, Irazca Ana’yla (Asıl adı Elifce) çok samimi olduk. Her sabah gün doğumuyla kalkıp, konuşmaya başlıyorduk, ta film çalışmaları başlayıncaya dek. Süt, yoğurt, kaymak getiriyordu. Film çevrilirken de bana yardım ediyordu. Saçlarımı tarıyor, köy usulü ince ince örüyordu. Irazca Ana’ya Fakir Baykurt’un bu romanı nasıl yazdığını ne zaman sorsam, hep ‘Ben anlatıyordum, o da çızıktırı çızıktırıveriyordu,’ diye cevaplandırıyordu. Hoşuma gidiyordu Irazca Ana’nın bu cevabı. O da bana hep bizim yılanların durumunu soruyordu: ‘Aliyanımcığım, bunlar yılan değil, sümsük hayvanlar. Siz bunlara neden ilaç verip, bu hale getirdiniz? Bunlar mı öc alacak? Millet güler bu yılanları resimlerde gördükçe... Onları iyileştirin de sahici yılanlar olsunlar...’ Getirdiğimiz yılanları küçücük kafeslerde besliyorduk. Artık onlar yılan olmaktan çıkıp, uyuşuk birer hayvan olmuşlardı... Fakir Baykurt’un akrabaları çok zeki insanlardı. Onlarla konuşmak o kadar iyi oluyordu ki... Birbuçuk aylık çalışmalarımız, bazı büyük dedikodulara karşın çok iyi geçti...”
1921’de doğmuş Aliye Rona. Tam 10 kardeşmişler. Ama hiçbir zaman 10 kardeş bir araya gelememiş. “Suriye’nin güney sınırında Dera adında bir kasaba vardı. Çocukluğum burada geçmişti. Bu şirin kasabanın ortasından da bir ırmak akardı. Irmağın kirli sularında kayık yüzdürür, taş kaydırırdım. On kardeşin onu da sanatla uğraşmıştı. Ama ağabeyim Avni Dilligil’le benden başkası bir zevk olarak başladıkları sanatlarını bırakmışlardı,” diyordu Aliye Rona.
10 yıl tiyatro oyunculuğundan sonra sinemaya geçmişti Aliye Rona. Ve 1947’de Ferdi Tayfur’un yönetmenliğini yaptığı “Kerimin Çilesi” ilk filmiydi. “Mahallenin Namusu” filmindeki rolüyle de “En Beğenilen Karakter Oyuncusu” ödülü olarak tunçtan bir kadın heykeli vermişlerdi kendisine. “Şimdi bu heykel sadece ceviz kırmaya yarıyor,” demişti Aliye Rona.
Aksaray’daki evimin yan sokağındaki “Avni Dilligil Tiyatrosu”nun fuayesinde konuşmuştuk sanırım.
Tiyatroculuğunun yanında iyi bir ressam olan Avni Dilligil ayrıca tiyatro maskları da yapıyordu. Sık sık giderdim, Avni Ağabey’in tiyatrosuna. “Gel gazeteci, gel. O kadar çok seyrediyorsun ki bizi, sonunda sen de tiyatrocu olacaksın galiba,” gibilerden bir şeyler söylerdi. Ama yaşamımda yapamadığım iki şeyden biridir sahneye çıkmak. Öteki de, sözlük anlamıyla hiçbir zaman “Fabrikatör”lüğe soyunamamak...
Ne güzeldi Aliye Rona’lı, Avni Dilligil’li günler. Şimdi o günleri düşünüyorum da, gerçekten güzel yaşamışım gençliğimi. Paramız da yoktu, İMF de yoktu, ama mutluyduk az da olsa...


Başa dön


Kültür ve emperyalizm tartışıldı
Nürnberg Dostluk ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği, ‘Kültür ve Emperyalizm’ konulu söyleşiye katılan Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Yazar Aydın Çubukçu , küreselleşmenin emperyalizm sonrası yeni bir dönem anlamına gelmediğini dile getirirken, onun önlenemez-kaçınılamaz bir kadermiş gibi gösterilmesinin doğru olmadığını örnekleriyle anlattı.
Emperyalist propagandanın merkezine, mevcut düzenin değişmez olduğu ve bunlara katlanmaktan başka çare olmadığının konulduğunu belirten Çubukçu “Onlar bir yandan ‘tarih bitti’ diyorlar ve bir yandan geleceğe dair düşlerimizin önünü kesmeye, savaşsız, sömürüsüz bir dünyanın mümkün olduğu gerçeğinin üstünü örtmeye çalışıyorlar. Ancak halkların kendi ekmek ve özgürlükleri için savaşmasının, mücadele etmesinin nedenleri artıyor. Kutuplar, emek ve sermaye çatışması çerçevesinde yeniden yeniden şekilleniyor” dedi. ABD’nin Irak müdahalesine de değinen Çubukçu, “savaşların bittiği, eşitsizliklerin ortadan kalktığı, kimsenin haksız yere ölmeyeceğini propaganda eden yeni dünya düzencilerin ve emperyalistlerin söyleminin yalandan başka bir şey olmadığı ABD’nin Irak’a müdahalesi göstermiştir” diye konuştu.
Sadri Alışık ödülleri verildi
“10. Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Oyuncu Ödülleri” törenle sahiplerine verildi. Akatlar’daki Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve sunuculuğunu Sadri Alışık’ın oğlu Kerem Alışık, Halit Kıvanç ve Gamze Özçelik’in üstlendiği gecede, Sadri Alışık’ın oynadığı filmlerden bölümler gösterildi. Daha sonra geçilen ödül töreninde, Sinema Dalı’nda En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne “Kalbin Zamanı” filmindeki rolüyle Hülya Avşar’ın değer görüldüğü açıklandı. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü “Gönül Yarası” filmindeki rolüyle Şener Şen’e sunuldu. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü Şerif Sezer, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü ise Güven Kıraç kazandı. Bu dalda Jüri Özel Ödülü de Fikret Hakan’a verildi. Tiyatro Dalı’nda En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne “Aşk Delisi” oyunundaki rolüyle Esra Bezen Bilgin değer görüldü. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü de Tiyatro Odası’nca sahnelenen “Çin Kahvesi” ile Can Başak’a sunuldu. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Esra Kızıldoğan Uygur’a, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü de Bilge Zobu’ya verildi. Komedi ve Müzikalde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü Hale Akınlı ve Celile Toyon’a, bu daldaki En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ise Volkan Severcan’a layık görüldü. Komedi ve Müzikalde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü Hikmet Körmükçü’ye, Erkek Oyuncu Ödülü de Ali Sunal’a verildi. Törende, Sadri Alışık Tiyatrosu Onur Ödülü de Toron Karacaoğlu’na sunuldu.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net